Akif'in ölüm yıldönümü...

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#1
Bugün üstad Mehmet Akif Ersoy'un ölüm yıldönümü, üstada Allah'tan rahmet diliyor ve saygıyla anıyorum.


İstiklal Savaşı'nın çilekeş şairine vefa
Bugün, Mehmet Âkif Ersoy'un vefatının 71. yıldönümü. Âkif için bugün birçok etkinlik gerçekleştirilecek ve son günlerini geçirdiği Mısır Apartmanı'na yıllar sonra plaket yerleştirilecek.

"Çıplak bir tabut geldi. 'Bir fukara cenazesi olmalı' dedim. O anda Emin Efendi Lokantası'nın sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım. Al sancakla siyah Kâbe örtüsüne sarılan tabut, üniversite gençlerinin bir ürperme manzarası alan elleri üstünde gidiyordu." Mithat Cemal Kuntay, bundan 71 yıl önce, 27 Aralık 1936'da vefat eden Mehmet Âkif Ersoy'un cenaze merasimini böyle anlatıyor. Resminin arkasına "Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma / Sessiz yaşadım kim beni nereden bilecektir." diye yazan Âkif, sessiz yaşasa da, vefatı gazetelerde birkaç satırlık alelade bir haber olarak yayınlansa da unutulmadı. Çok sevdiği milleti, cenazesini hiçbir resmî düzenleme olmadan sahiplendiği İstiklal Marşı şairini yetmiş küsür yıl sonra hâlâ rahmetle anıyor; Safahat hâlâ en çok satan kitapların başlarında yer alıyor. Âkif, anma toplantılarına, sempozyumlara, konferanslara konu oluyor.

Mehmet Âkif Ersoy, vefatının 71. yılı dolayısıyla bugün Beyoğlu Belediyesi ve Türkiye Yazarlar Birliği'nin düzenlediği iki ayrı etkinlikle anılacak. Mehmet Âkif için ilk tören, hastalığı sırasında son günlerini geçirdiği İstiklal Caddesi'ndeki Mısır Apartmanı önünde yapılacak ve bina girişine Âkif'in burada yaşadığını anlatan bir plaket yerleştirilecek. İstiklal Caddesi'nin kalabalığında gözden kaybolan Mısır Apartmanı, bu sayede bir alamet kazanacak. Geçtiğimiz nisan ayında Mehmet Âkif Ersoy'un Mısır'ın başkenti Kahire'de kaldığı Hilvan semtindeki evi ziyaret eden İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, "Milli şair M. Âkif Ersoy'un Kahire'de kaldığı evi yaşatmak Türk milletinin borcudur." demişti. Bu sözler akla "Ülke sınırları içerisindeki Mısır Apartmanı neden müze olmasın?" sorusunu akla düşürüyor. Bugün saat 15.00'te Mısır Apartmanı'nda başlayacak törene Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı Mehmet Doğan ile Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan konuşmacı olarak katılacak. 19.30'da yine D. Mehmet Doğan tarafından Muammer Karaca Tiyatrosu'nda konferans verilecek. Program boyunca Âkif'in şiirleri Atilla Yiğit tarafından piyano eşliğinde seslendirilecek.

Ankara'da Âkif için bilgi şöleni

Mehmet Âkif, Ankara'da ise İstiklâl Marşı'nı kaleme aldığı Taceddin Dergâhı'nda saat 10.00'da başlayacak bir törenle anılacak. Âkif için düzenlenen etkinlikler bunlarla sınırlı değil tabii. Hafta sonunda da Ankara'da "Mehmet Âkif, Dönemi ve Çevresi Bilgi Şöleni" gerçekleşecek. Geçen sene ilki yapılan Mehmet Âkif Bilgi Şöleni'nin ikincisinde 23 ilim ve fikir adamı bildiri sunacak. İlim Yayma Cemiyeti Ankara Şubesi ve Türkiye Yazarlar Birliği'nin düzenlediği bilgi şöleni, 29-30 Aralık günlerinde Odalar Birliği Salonu'nda yapılacak. Açılışı cumartesi sabahı 10.00'da gerçekleşecek bilgi şölenine M. Çetin Baydar, Ali Birinci, S. Hayri Bolay, Mustafa Can, Berat Demirci, D. Mehmet Doğan, İhsan Işık, Mustafa Kara, Turan Karataş, Mustafa Özçelik, Nazif Öztürk, Kâzım Ürün ve Kâmil Yeşil gibi yazar ve akademisyenler katılıyor. Toplantıda sunulan tebliğler kitap halinde yayınlanacak.

alıntı
 
Katılım
19 Ağu 2007
#2
Ynt: İstiklâlimizin simgesi

Üstadımıza Allah'tan rahmet diliyorum.. O'na ait bir şeyler paylaşmaya niyetlenen herkesin aklına ilk gelecek olan eminim İstiklal Marşı'mızdır. Teberrüken yazıyorum...


İSTİKLÂL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi ser haddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!


M.Akif ERSOY
 
Katılım
19 Ağu 2007
#3
Ynt: Necid Çöllerinde Âkif

Necid Çöllerinde Âkif

Dönemin en ileri tekniğine sahip silah ve araçlarla Çanakkale’ye yüklenen düşman karşısında, Türk askeri “ölürsem şehidim, kalırsam gazi” iftiharı ile çarpışıyordu. Emperyalistler geldikleri gibi gittiler. Zaferden sonra Başkumandan Vekili Enver Paşa, İmparatorluğun en uzaktaki müfrezesine kadar Çanakkale Zaferini müjdelemek için Telgrafhaneye koşmuş tek tek kumandanları telgraf başına çağırmıştı.

Enver Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Kuşçubaşı Eşref Beyi aradı. Eşref Bey, Anadolu Bağdat Demiryolu hattının son durağı olan El Muazzam istasyonundaydı. Telsi başında bizzat şu telgrafı yazdırdı:

“Çanakkale Savaşında ordumuz muzaffer oldu. Düşman mağlup, mahcup ve mecruh (yaralı) olarak çekiliyor...”

Haber bütün yurtta mutluluk yarattı. El Muazzam’daki sevinç muazzamdı. Orada bulunanlardan biri haberi duyunca Kuşçubaşı Eşref Beyin boynuna sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladı. Bu hıçkıran vatanperver, yüreği yanık memleket evladının adı, Mehmet Âkif’ti...

Mehmet Âkif, büyük vatan sevgisi ve meftun olduğu Türk istiklal ve hürriyet sevdasıyla yavaşça kalabalığın arasından sıyrıldı. Gerisi Kuşçubaşı Eşref Bey anlatıyor:

«...Ay bedir halindeydi. Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını, zaferimizin şerefine aydınlatan ayın bu efsanevi ışıkları altında, Mehmet Akif, bu güneşi unutturacak kadar parlak çöl gecesinde sabahladı. İstasyon binasının arkasındaki hurmalığın içine çekildi. Sadece hıçkırıklarını duyuyorduk. İçli, derin hıçkırıklar....

İşte Çanakkale'ye layık o büyük destan, bu hıçkırıklar içinde meydana geldi... »

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi

En kesif orduların yükleniyor dördü - beşi...

Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya

Kaç donanmayla sarılmış, ufacık bir karaya.

Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı

Nerde gösterdiği vahşetle «bu bir Avrupalı»

Dedirir - Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi

Varsa gelmiş açılıp mahbesi, yahut kafesi.

«Sabahleyin, vazifesini tamamlamış fanilerin az kula nasib olan rahatlığıyla yüzüme derin derin baktı: Artık ölebilirim Eşref! dedi. Gözlerim açık gitmez!.”
 
Katılım
21 Ara 2007
#4
Ynt: Akif'in ölüm yıldönümü...

Onu, kızağa çekilmiş bir isim olarak anmak istemesek de, gerçekler bir tokat gibi suratımızın orta yerine çarpıyor. Milli şair’liği dışında, karşımızda bir düşünce adamının olduğunu unutmamamız gerek. Burada edebiyatla, düşünce dünyamızın ne denli yan yana durduğunun da farkında olmalıyız. Millilik vasfıyla anılan Akif’in suya sabuna fazlasıyla dokunmasından kaynaklı olsa gerek; o, bir takım çevreler tarafından çeşitli yaftalarla anılarak, ülkesine ve ülke insanına yabancılaştırılmak istendi. Aslında İstiklal Marşı bile, başlı başına onun ne olduğunu, nerede durduğunu gösteriyor bize.

Yılmaz Karakoyunlu aktarıyor: “1908 Temmuzunda sokağa fırlayan mitingcileri eleştirdiği için, ‘hürriyete düşman zavallı’ olarak isimlendirildi. Halide Edip’in önerdiği Amerikan mandasına karşı çıktığı için, azınlıklar tarafından ‘ortaçağ kafalı tehlikeli adam’ olarak değerlendiriliyordu. Mısır’da entari giyip dolaşmak yerine ceket, pantolon ve frenkgömleği giydiği gerekçesiyle ‘Hıristiyan Âkif, gavur Âkif’ olarak tanımlanıyordu. En ilginç iddia, Âkif’in şapka giymemek için Mısır’a gittiği idi. Oysa, Mehmet Âkif’in Mısır’a gittiği yıllarda, şapka devrimi henüz yapılmamıştı ve Cumhuriyet Meclisinin milletvekilleri fes giyiyordu. Mehmet Âkif öldüğünde hakkında yazılanlar öyle küçük bir hatırlama fasiküllerine sığacak ölçekte değildi. Çoğu kitap olacak boyutta idi. En lirik tespiti Hüseyin Cahit Yalçın yapmıştı: ‘Mehmet Âkif’in hayatı, eserlerinden çok daha muhteşem bir şiirdir...’

Asım’ın Nesli’ni, “O, ruku olmasa, eğilmez başlar” diyerek nitelendiren Âkif, Büyük Doğu neslinin, Diriliş neslinin de tohumlarını atmış oluyordu. Bu sebeple, davası ve kavgası olan bir adamdı. “Budur benim hayatta beğendiğim meslek, sözün odun gibi olsun doğrun tek” diyen Âkif’in, düz bir çizgisi vardı. Nasıl anılıyorsa, nasıl sanılıyorsa, öyle davrandı, öyle yaşadı. “Köküyle atiye” koşanlardandı. İslâm, İnsan, vatan ve medeniyet kavramları çevresinde şekillendirdi yazdıklarını. “Edepsizliğin başladığı yerde edebiyat biter” diyerek edebiyatın ölçüsünü belirledi. “Bir baksana, gökler uyanık, yer uyanık, dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır” diyerek, duyarsızlaşmayı ve hiçleşmeyi tenkit etti. “Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa; Hakkın da bükülmez kolu dönmez yüzü vardır” diyerek, haksızlıkların karşısında işgal edilmemiş, edilemeyen bir kale edasıyla durdu.

“İrtica” diye feryat edenlere, 1949’da Sebilürreşad dergisinde şöyle cevap veriyordu: “Onlar bağıra bağıra o bataklık, o totaliter bataklığı içinde gömülüp gidecekler, hep o devrin avdetini isterler. Karanlıklarda yaşayan mahluklar gibi güneşin, hürriyet ve demokrasi güneşinin nur ve ziyasına tahammül edemezler. İşte bugünün azılı siyasi mürtecileri bunlardır, kapkara, kızıl mürteciler.”

“Allah, bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” diyen Âkif’i, bugün çeşitli okullara verilmiş adıyla, anıldığını ve yaşatıldığını zannetsek de, bunun yeterli olmadığını düşünüyoruz.

Tek atlı bir arabayla Beyazıt camii’ne getirilerek, üniversiteli gençler tarafından kaldırılan cenazesi bile bize çokça şey ifade ediyor halbuki. Ve hatta söylendiğine göre, Çetin Altan’ın evine genç bir adam gelir. Bakımsız gördüğü gence para verir. Aradan bir ay geçer ve gazetelerde bir haber gözüne ilişir: Beşiktaş’ta çöp bidonlarının birinde ölü bir adam bulundu! Bu Mehmet Akif Ersoy’un oğlu, Emir Ersoy’dur! Diğer oğlu Suat Ersoy ise, Beyoğlu’nda kirada oturduğu evden atılmak ister. Dönemin başbakanı Özal, bunu duyar ve Suat Ersoy’a Halkalı’da bir daire verir. Ve evinde fazla oturamadan o da vefat eder.

“Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz!..” diyen Akif’in, durduğu cephede, ona karşı yürütülen gizli ve sinsi taarruzun farkındayız.

Kendisiyle yapılan son röportajda, “Özledin mi bizi Üstat?” sualine, şöyle cevap veriyordu: “Özlemek mi oğlum… Özlemek mi? Mısır’dan üç gecede geldim. Bu üç gece otuz asır kadar uzun sürdü… Orada on bir yıl kaldım… fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım çıldırırdım…”
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#6
Ynt: Akif'in ölüm yıldönümü...

Sufi kardeşim teşekkürü hak eden birileri varsa inan o ben değilim.Benim adım en sonlardadır.Biz "onlara" ne kadar teşekkür etsek az.Böyle bir cedde sahip olmaktan guruluyum.
 
Katılım
19 Ağu 2007
#7
Ynt: Akif'in ölüm yıldönümü...

Mehmed Âkif üstadıma bendesinden nacizane bir kaç dörtlük.. Yaklaşık iki sene önce dökülenler kalemimden...

Mehmed Âkif'e

Korkmayız! Asırlardır dalgalanır al bayrak,
Masmavi asumanda yıldızlar kadar berrak.
Hürriyet tüter benim yurdumda ocak ocak;
Sönmeyecek bitmeyecek, ebedi parlayacak.

Nazlı hilal, çehresini bundan sonra çatmayacak.
Bu ırk kahramandır, vatanını satmayacak.
Bağımsızlık güneşi, sonsuza dek batmayacak.
Hakk'a tapan milletim, gayrısına tapmayacak.

Ezelden beridir hiç ayrılmadık, biz Hakk'tan.
Bize zincir vuracak eller kırıldı, çoktan.
Farkımız yok cihanda, yaydan fırlamış oktan.
Çekinmeyiz, korkmayız, hiçbir çetin tuzaktan.

Garbı da şarkı da ilimde geçeceğiz,
Taşlardan katı kalbe imanı ekeceğiz.
Yolumuzdan çeviren bileği bükeceğiz.
Tüm dünyaya "medeniyet"i biz öğreteceğiz

Bu yurda alçak düşman uğramadı yıllarca.
Ama şimdi yapılan planlar var, hunharca!
Yüce Hakk'ın vaadi, birgün gerçek olunca,
Gerekirse ölürüz düşüp boylu boyunca.

Aslımız o topraktır, değildir ki sıradan;
Dünyaları verseler, çekilmeyiz buradan.
Ceddimiz şehitlerdir, hem yiğit hem kahraman;
"Onlara ölü deme!" buyuruyor Yaradan.

Vatanımda olmalı hep selamet hep barış,
Çünkü şehit kanıyla sulanmış karış karış.
Yüce Rabbim, ancak Sanadır bu yakarış,
Vatanımdan ayırıp etme baharımı kış!

Yıllarca "Medet!" diye senden yardım dilendi.
Hakkı inkar edene daim bıçak bilendi.
Ezanlar hiç susmadı, şehadet hep söylendi.
Sonunda arşa attık biz ebedi kemendi.

Ey şanlı Akif! Sana sonsuz saygımız!
Sana layık olamamak en büyük kaygımız.
Canımızı versek de büyük olmaz kaybımız,
Yeter ki şehitler arasında olsun kaydımız.

Milletin hilali tektir, başkasına bakmayacak.
Dökülen kanlar yeter! Yeniden kan akmayacak.
İstiklal milletimin, yeni bir marş yazmayacak.
Yüce şair rahat ol, gençlik yoldan sapmayacak.
Hakk'a tapan milletimin gayrısına tapmayacak.
Gece Yürüyüşü
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#8
Ynt: Akif'in ölüm yıldönümü...



''Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın''
 
Katılım
28 Ara 2007
#9
Ynt: Akif'in ölüm yıldönümü...

Bu tarihin en büyük en şanlı şairlerinden biri olan üstata Allahtan rahmet diliyorum ve saygıyla anıyorum
 
Katılım
30 Ara 2007
#10
30 Aralık Sadık Yalsızuçanlar'ın yazısı (Zaman)

Yetmiş bir yıl önce, 1936'nın 27 Aralık'ında sona eren dünya yaşamını böyle niteliyordu Mehmet Akif. 'Birkaç mısrada yitip gitmiş, heder olmuş bir ömür...' Oysa, her anı bir mücahede ve murakabe ile geçmiş, mustarip ama daima umutlu, huzurlu, ahlakî bir hayattı onunkisi. Cemal'e yürüdükten sonra, aziz bedeninin yattığı toprağa dikilecek olan taşa şu dörtlük kazınsın istemişti:

'Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince

Günler şu heyulayı da er geç silecektir

Rahmetle anılmak ebediyet budur amma

Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir?'

Akif, İmparatorluğun inkırazını ruhunda hissetmekle kalmadı, yeni dönemde uğradığı büyük hayal kırıklığının da yükünü taşıdı. Ziya Paşa, 'izzet ü ikbal ile hükumetten çekilmişti', Akif, hiçbir zaman muktedirlerin safına katılmadı, hep sivil, yoksul ve onurlu kaldı. "Kırılan fakat eğilmeye gelmeyen" bir boynun üzerinde taşıdığı başına, 'ümmet'in ve insanlığın dertlerinden başka bir dert girmedi. 'Yeni hayat'ın getirdiği sorulara Kuran'dan cevaplar üretmekle geçirdi ömrünü. Onun 'heder' olmuş dediği ömre neler sığmadı ki?.. Prof. Dr. Mehmet Kaplan'ın isabetli belirlemesiyle, Safahat, o dönem İstanbul'unun, dolayısıyla İmparatorluk coğrafyasının gerçekçi ve manzum romanıdır. Akif'e şair değildir diyenler, ondaki o muazzam hüznü ve lirizmi, düşünceyle eylem arasındaki bütünlüğü, samimiyeti ve sadeliğin değerini hakkıyla göremeyenlerdir. Onun şairliğine tek başına o yakıcı Muharrem ağıdı yeter:

Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed / Aylar bize hep Muharrem oldu! / Akşam ne güneşli bir geceydi / Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu! / Alem bugün üç yüz elli milyon/Mazlûma yaman bir âlem oldu: / Çiğnendi harîm-i pâki şer'in/Nâmûsa yabancı mahrem oldu! / Beyninde öten çanın sesinden/Binlerce minâre ebkem oldu / Allah için, ey Nebiyy-i ma'sum / İslam'ı bırakma böyle bîkes / Ümmeti bırakma böyle mazlum'

Bu yetmezse, yine lirizmin ve samimiyetin doruğa çıktığı 'Leyla'sı cevaplar soruyu:

"Hayır! Şark'ın, o hodgâm olmayan Mecnûn-i nâ-kâmın/Bütün dünyâda bir Leylâ'sı var: Âtîsi İslâm'ın.

Nasıldır mâsivâ, bilmez; onun fânîsidir ancak/Bugün, yâdıyle müstağrak yarın, yâdında müstağrak!

Gel ey Leylâ, gel ey candan yakın cânan, uzaklaşma/Senin derdinle canlardan geçen Mecnun'la uğraşma!"

Kays'ın, yetkinleşme hikâyesinin asıl kişisinin dolayımından geçtiği Leyla'sını yeni bir canla diriltir Akif. Leyla, Yahya Kemal'in 'Mehlika'sı gibi ütopik ve gaipte bir amaç değildir, bugün anarak sırrında kaybolduğumuz, yarın bizi anarak onun kaybolacağı insanlık idealidir. İnsanlığın dirliğini çağıran bu dizeler, ancak, yüreğine İslam-İnsanlık coğrafyası gibi geniş bir alan sığan büyük ruhça söylenebilir. Akif, bu yönüyle daha çok Bülbül ve Leyla'dadır, özellikle de, son şiirlerinde, Gölgeler'dedir.

Fazıl Gökçek'in edisyonuyla yeniden okurla buluşan 'Gölgeler'deki şiirlerin çoğu onun vatanından uzakta olduğu ömrünün son on yılına aittir. Bu şiirlerde o artık bir toplum ve sosyal olaylarla ilgilenen şair olmaktan çok bir "ben" şairidir. Dış dünyadan kendi iç dünyasına yönelen şairin, bu devrenin en önemli ürünleri olan "Gece", "Hicran" ve "Secde" şiirlerinde bu içe dönüş tasavvufî bir boyut da kazanmıştır. Gurbet duygusu ve yalnızlığa yaşlılık ve hastalığın da eklenmesi bu dönemin şiirlerini hem hüzünle gölgelemiş hem de yer yer zehirli serzenişlere yol açmıştır. Pek çok eleştirmen Mehmet Akif'in bu şiirlerini sanatının zirve noktası olarak değerlendirmişlerdir.' İlk kez, 1914 yılında, Abbas Halim Paşa'nın çağrısına uyarak gittiği Kahire'nin Helvan semtindeki evinde de nice dizeler kaleme almış, ömrü boyunca kederli, yalnız ama hep umutlu olan yüreğinin mahrem sırlarını kâğıda dökmüş, sonradan Paşa'ya ithaf edeceği Gölgeler de burada doğmuştu. 'Gölge' metaforunun bizatihi kendisi de gösterir ki, Akif, ömrünün son çeyreğinde, toplumsal ve ahlakî ideallerini yitirmemekle birlikte, Türk modernleşmesinin gelenekten yaşadığı köktenci kopuşun bir iç çözülmeye ve çürümeye maruz kalacağını görmüş, yeniden İlahî merkez olan kalbe dönmüş ve beslendiği irfanî geleneğin batınına yönelmiştir. Leyla şiirinde söylediği gibi, 'yer pek', 'gök yüksek'tir. Kendinden de bunalmıştır, zaman ıssız, mekan ıssızdır. İzleyen mısralarda bizi karşılayan, 'vahşet' ve 'zulmet', zamanın ruhunu nasıl gördüğünü ve tanımladığını yeterince ifade eder. Beyni boşlukta dönerken haykırır, lakin sadece cinler ses verir. Gece bitmek bilmez, ertesindeki nur henüz görünmemektedir. Dörtyüz milyon imanı boğan girdaba bakar ve yüzyıllardır çiğnenen İslam yurdu için bir umut arar. O dönem, irfan semamızın en parlak yıldızı Bediüzzaman'ın da henüz zuhur ettiği bir zamandır. Necip Fazıl'ın, 'aman efendim aman/galiba ahir zaman/manzarası yurdumun/tufan gününden yaman' biçiminde tasvir ettiği dünyanın içinden, bugünü yeniden geleneğin güçlü damarlarına bağlayacak olan mimar çıkar. Akif, bu manevî inşanın hazırlayıcılarındandır.

Her ne kadar, 'dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım' dese de, bize, binlerce mısradan oluşan manzum bir roman bırakır. Birkaç dönemin sadık tanığı olan bu şiirleriyle Akif, bir erdem ve hakikat insanı olduğunu yeterince kanıtlamıştır. İstiklalin şiirini yazma ödevi de ona düşer. Toplumun temel taşlarını bu şiirde buluruz. Özgürlük, iman ve adalet üzerine kurulu bir toplum tahayyülüdür bu.

Akif'in Sultan Abdulhamid'e gönderdiği eleştiri oklarını da içeren bir özür beyanını yine Bediüzzaman'da buluruz: 'İstikbalde gelecek şedid istibdadı yanlış hissederek o sultan-ı mazluma atılan bu oklar' ve yer yer isyan sınırını taşan dizeler, onun şairliğine verilmelidir ve bu taşkınlık, 'İlahî adalet'e gönül vermiş olmanın, ondan asla kuşku duymamanın da belirtisidir. Nitekim, onca itiraz, serzeniş ve sitemden sonra, 'İslam'ın geleceği'nin Mecnun'undan söz ederek, bizi tekrar umuda çağırır. Leyla bu denli içten çağrıya lakayt kalmayacak ve mutlaka gelecektir. Bu 'kahraman ve gürbüz evlat' yeterince acı çekmiştir, bu sancılı süreçten sonra bir huzur, geceden sonra şafak, kıştan sonra bahar gelecektir. 'Bizler acele ettik kışta geldik, sizler cennet gibi bir baharda geleceksiniz' diyen de aynı sırrı söylemektedir. Çünkü bu Mecnun'un gözü Leyla'dan, o temiz amaçtan başka bir şey görmemektedir. 'Bugün yadıyla müstağrak, yarın yadında müstağrak'tır. Şu dizeleri de ancak bu sancıyı bütün varlığıyla hisseden bir ruh söyleyebilir:

'Kimin uğrunda kurbandır ki, doğrandıkça doğrandı/Şu yüz binlerce sönmüş yurda yangınlar veren kimdi?

Şu milyonlarca öksüz, dul kimin boynundadır şimdi/Kimin boynundadır serden geçip berdâr olan canlar?

Kimin uğrundadır, Leylâ, o makteller, o zindanlar/Helâl olsun o kurbanlar, o kanlar, tek sen ey Leylâ/Görün bir kerrecik, ye's etmeden Mecnûn'u istîlâ'

Zaman onu doğrular ve Mecnun'u umutsuzluk kuşatamaz, Leyla, ışıl ışıl belirmeye başlar ufukta. Akif, zemheri soğuğunda, Halkalı'daki Baytar mektebine yürüyerek giderken rastladığı bir yoksula sırtındaki paltoyu armağan eder, soğuktan tir tir titreyerek döner ve kimseye minnet etmeksizin, onurlu, erdemli bir yaşamın içinden geçerek bu şiire ulaşır.

Onun sözleri daima etkilidir, çünkü her kelimenin bedeli ödenmiştir ve tümüyle yaşamından süzülmüştür. Bediüzzaman'ın, Lemaat'ın girişindeki, 'üstadım Kuran'dır, kitabım hayattır' belirlemesi en çok ona yakışır. Aşırı biçimde gerçekçidir, 'sözüm hakikat olsun da odun olsun tek' diyen bir kişilikten gelmektedir. Böylesi mustarip, adanmış, idealist ruhlara artık edebî yaşamımızda rastlanmıyor. Çünkü edebiyat, hayli zamandır, Guenon'un haber verdiği samimiyetsizliğe düçar oldu, kendi derdini, kendi hikâyesini söylemeyen ağızlar çoğaldı, 'divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun' diyen Necip Fazıl'ın açtığı çığırdan yürüyen Sezai Karakoç ve onun beslediği birkaç samimi yazar kaldı.

Akif'in Taceddin Dergahı'nda her yıl toplanan bir avuç insan, onun hatırasını yadetmeye çalışıyor. Her ne kadar Akif, gönüllerde ışıl ışıl geziniyorsa da, bu hatıraların özenle korunması da ödevimiz olmalı. 'Kıyametler koparan bülbül'ün derdine aşina yeni kuşaklar, umutlarımızı diri tutmalı. Dünya bir köprüdür, oraya yerleşilmez, hepimiz, herkes gelip geçiciyiz... Aslolan, insanın hakikatle arasındaki perdelerin saydamlaşması ve kendine, ötekine acı vermeden yaşayabilmesidir. Merhum Akif, bunun için, yani insanın kendine ve ötekine acı vermeden yaşayabilmesi için toplumsal ahlakî idealleri olması gerektiğini bize en çok hatırlatan kişiliklerdendi.
 
Katılım
21 Ara 2007
#11
Ynt: Akif'in ölüm yıldönümü...

Yeri gelmişken


Bilindiği gibi, genellikle Hıristiyan milletlerin bayraklarında Haç şeklinde semboller yer almaktadır. Müslüman milletlerde ise Hilal görünmektedir.Haç, Hazreti İsa ( a.s.)’nın çarmıha gerilerek haç şeklinde şehit edildiğine inandıkları için Hıristiyanlar onu sembol olarak alırlar.

Peki ya Hilal? Müslümanlarca sembol olarak kabul edildiğini biliyoruz. Ancak bunun sembolik değeri nereden gelmektedir? Dolunay (Bedir) ayın ondördüncü gecesindeki haliyle daha parlak olmasına rağmen niçin ayın en az ışık verdiği yay şeklindeki zayıf şekil sembol almıştır? İşte burada Hilal’in gücü burada çıkmaktadır. Çünkü Hilal, Haç gibi doğrudan şekil olarak alınsaydı Dolunay kullanmak daha uygun olurdu. Halbuki "Hilal" şekli dolayısıyla değil, ismi dolayısıyla sembol olmuştur. Bu anlamı da "Allah (C.C.)" isminden almıştır. Bilindiği gibi Arapça aslında Hilal kelimesinde;
1 "He",
1 "Lam",
1 "Elif",
1 "Lam" harfleri bulunmaktadır.
Yani 1 "He", 1 "Elif" ve 2 tane "Lam" bulunmaktadır. Bu harflerin ebced hesabıyla rakam değeri de:
. "He. "Lam". "Elif". "Lam". Toplam Olarak =99


Allah (C.C.) kelimesinde yine bir "Elif", iki "Lam" ve bir "He" ile yazılmaktadır. Bu harflerin de değeri yine ebced hesabıyla toplandığında yine 99 rakamını verir. Her iki kelimede harfler değişmediği için rakam değerleri de değişmiyor. Yani Hilal yazarken

Allah ( C.C.) isminin harflerini kullanıyoruz. 99’da Esma-ul Hüsna’yı temsil eder. Öyleyse bu iki kelimeyi bilhassa sembolik olarak birbirinin yerine kullanmak mümkündür. O halde Bayrak üzerine Allah ( C.C.) yazacak yerde, aynı ismin eş değerlisi olan Hilal’i koymak hem anlamlı, hem inançlarımıza daha uygundur. Çünkü inancımıza göre, "Allah ( C.C.)"ı sembol olarak bile ifade etmek mümkün değildir. Aksi halde putperestlerin düştüğü hatayı tekrarlamış oluruz. Bu sakıncadan dolayı "Allah ( C.C.)" ın zatı ve ismi tenzih edilerek, o ismin harf ve ebcedi bakımından eş değerlisi olan "Hilal" sembol yapılmıştır. Mademki sembolik anlam taşıyacaktır o halde Hilal yazmaktansa Hilalin şeklini yapmak arasında hiç fark yoktur. Aksine sembol olarak Hilal şekli daha uygun, daha anlamlıdır.

Böylece Hilal’in, sembol olarak seçilmesinde şu mantık silsilesi görülmektedir: Allah (C.C.) à Hilal (isim) à Hilal (şekil) Allah(C.C.)’ın birliği (Tevhid) inancı ve bu inancın La ilahe İllAllah (Allah (C.C.) tan başka Tanrı yoktur) formülüyle ifade edilen manası böylece Hilal şeklinin içinde sembol olarak ifadesini bulmuştur. Bilindiği gibi bazı İslam ülkeleri bayrağında, özellikle Suudi Arabistan doğrudan doğruya Kelime-i Tevhid’i yazarak sembole gidilmeden bayrağına koymuştur. Ancak birtakım manaların sembol ile ifadesi, sözle ifadesinden daha derin ve anlamlıdır. Hilal’in kucağındaki Yıldız, Hilalde olduğunun aksine doğrudan doğruya şeklinden alınmıştır. Ancak bu şekil yine Arapça "Muhammed" yazısının şeklidir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed ( s.a.v.) Efendimizin ismi yazıldığı zaman birinci "mim" in başı, "ha" harfinin dirseği, ikinci "mim" in kıvrımı ve "dal" harfinin alt ve üst kanadı beş
tane çıkıntı meydana getirir ve tam bir yıldız şeklini alır. Zaten İslam’ ın şartları da beş tanedir. Hilal Allah ( C.C.) inancını, yıldız Peygamber’e bağlılığı dile getirir. Allah (C.C.) inancı, amentü ile bildirilen iman şartlarının temeli olduğu için iman esaslarının hepsi bu
sembolle ifadesini bulmuş olur. O zaman Hilal iman şartlarını, yıldız da İslam’ ın şartlarını remz (sembol) olarak dile getirir ki, bayraktaki bu iki sembolle, ay ile yıldızla İslam dini bütün yönleriyle ifade edilmiş olur.

Claude Farrere dilimize "Türklerin Manevi Gücü" adıyla çevrilen eserinde (s.36) Hilal şekli üzerinde durarak bu şeklin Türklerin hayatında nasıl bir önem taşıdığını anlatmaya çalışır: "En mükemmel gemiler, yarım ay şeklinde amiral gemisinin etrafına sıralanmıştı. Evet, yarım ay şeklinde... Ve hilal şekli gerçekten Müslüman, gerçekten Türk olan herkesi heyecandan titretmeye yeter!..." diyerek Türk toplumunun hayatında örf ve geleneklerin ne kadar köklü bir yeri olduğunu anlatır.

İstiklâl marşımızda,

"Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal."
"Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celâl?"
Mısralarında bayrağın ve hilalin şahsına dile gelen hitap, aslında doğrudan doğruya Allah ( C.C.)’a niyazdır. Allah (C.C.)’dan, artık bu millete rahmet ve merhametiyle nazar etmesi istenmektedir. Zaten;

"Ruhumun senden ilâhî şudur ancak emeli;"
mısrasında bu dilek daha açık bir dille ortaya konmaktadır
 
Katılım
11 Eki 2006
#12
Ynt: Akif'in ölüm yıldönümü...

AKİFTEN MESAJ

Ya bakar geçeriz nazlı celilin yaprağına
Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına
İnmemiştir hele Kuran bunu hakkıyla biliniz
Ne mezarda okumak ne fala bakmak için
Ölüler dini değil,sen de bilirsin ki bu din
Diri doğmuş duracak dipdiri,zemin

AKİF’TEN MEMLEKETE

Bakın da haline ibret alın şu memleketin
Nasıldın ey koca millet? Ne oldu akıbetin
Vakarı çoktan unuttun,hayayı kaldırdın,
Mukaddesatı ısırdın,Hüdaya saldırdın!
Ne hatıratına hürmet,ne an’anatını yad;
Deden de böyle mi yapmıştı ey sefil evlad?

AKİF’TEN MİLLETE

Nedir bu tefrika yahu! Utanmıyor musunuz?
Geçen faciaya hala inanmıyor musunuz?*
Gömülmek istemeyenler boyunca hüsrana
Nifakı gömmeli artık mezar-ı nisyana.
Ki dinlemezseniz elbette mahvolur millet
Sizin felaketiniz:tarumar olan vahdet

AKİF’TEN ÇAĞDAŞLARA

Bu züppeler acaba hangi cinsin efradı?
Kadın desen,geliyor arkasından erkek adı:
Hayır,kadın değil erkek desen,nedir o kılık
Demet demetken o saçlar ne o bıyık
Sadası baykuşa benzer,hıramı saksağana
Hülasa,züppe demiştim ya,artık anlasana!..

Bilirsiniz,hani insanda bir damar varmış
Ki yüzsüz olmak için mutlaka o çatlarmış.
Nasılsa Rabbim utandırmasın duası olan,
Bu arsızın o damar zaten eksik alnından!
(FATİH KÜRSÜSÜNDEN)

AKİF’TEN MEDYAYA

Dalkavuk devri değil eski kasaid yerine
Üdebanız ana avrat sövüyor birbirine!
Türlü adlarla çıkan na-mütenahi gazete,
Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete
Yürüyor dine beş on maskara,alkışlanıyor
Nesl-i hazır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor

Burnumuzdan tuttu düşman,biz boğaz kaydındayız
Bir bakın:hala mı hala ihtiras ardındayız
Saygısızlık elverir...bir parça olsun arlanın
Vakti çoktan geldi,hen geçmektedir arlanın
Zevke dalmak,şöyle dursun vaktiniz yok mateme.

Girmeden tefrika bir millete düşman girmez
Toplu vurdukça yürekler,onu top sindirmez
Müslüman,fırka belasıyla zebun bir kavme
Medeni Avrupa üç lokma edip yutmaz mı
Ey cemaat yeter Allah için olsun uyanın
Sesi pek müthiş öter sonra kulakta çanın
 
Katılım
5 Ocak 2008
#13
Ynt: Akif'in ölüm yıldönümü...


Genellikle muhteşem degerlerimizin farkına varmamız için onların ölmesi gerekiyor,ama akif öldügü halde yinede kıymetinin farkına tam olarak varamadıgımız bir deger...Rabbim rahmetiyle muamele etsin...
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap