Avrupa ve Biz-Mehmet Niyazi

Katılım
30 Ocak 2010
#1
Avrupa'yı Valery, Asya kıtasının burnu olarak tarif eder.

Suares'e göre Elbe'den Urallar'a kadar yayılan bir ruhtur. Thiboudel için o bir hayat tarzıdır. Peyami Safa ise Batı'yı hem bir kıta, hem de bir kafa olarak görür. Avrupa'nın ne olduğuna dair Doğulu ve Batılı pek çok aydının değerlendirmeleri insana "Zenginin atı rahvan, oğlu akıllı, kızı güzel olur" atasözünü hatırlatmaktadır.

Geçen iki yüzyılımız Batılılaşma gayretleriyle doludur; ne yazık ki onun hakkında ilmi bir tahlil yapılmamıştır. Son dönemlerde yetiştirdiğimiz ciddi birkaç idrakten birisi Peyami Safa'dır. Gündemimizde Batılılaşma bulunduğundan, ne olduğunu tahlil etmeye çalışmıştır. Bu konuda başka gayret eden varsa da, hiçbiri Safa kadar emek verip kafa yormamıştır. O, kanaatini şöyle özetliyor: "Beş asır evvel, insan, üstünde yaşaması için Allah'ın kendisine verdiği bu arzın ne olduğunu bilmiyordu. Onun büyüklüğünden, biçiminden ve üstünde kimlerin olduğundan haberi yoktu... On beşinci asırda Avrupalılar toprağa hakim olmaya başladılar... İnsanlık yavaş yavaş kendini buluyordu. İlk üç yüz yılda bu fetih hareketi ağırdır. On dokuzuncu asırda Garbın makine medeniyeti bütün kıtaları sarınca, insan tabiatın uşağı olmaktan çıkarak efendisi oldu."

Kanaatimce üstadımız Peyami Safa'nın sadece son cümlesi doğrudur. O da insanlığın bugünkü sıkıntılarının kaynağıdır; çaresi bulunmazsa giderek artacağı da aşikârdır. İnsan tabiatın uşağı olmaktan kurtulmalıydı; fakat kesinlikle efendisi olmamalıydı. Mevlânâ'nın dediği gibi tabiatla beraber yaşamasını öğrenmeliydi. Ne yazık ki Batı'nın iç denetiminden yoksun kalmış insanının nefsi hoyratlaşmıştı, doymak bilmiyordu.

Medeniyeti ilimden ayırmak mümkün değildir. Son dönemlerde ilimler Batı'da büyük gelişmeler kaydetti. Pek çokları bugünkü duruma bakarak ilmin ve medeniyetin beşiği Avrupa'yı kabul ediyor, oradan dünyaya yayıldığını zannediyor. Halbuki ilmin yol göstericisi olan tefekkür ilk insanla başlamıştır. Hz. Adem'in çocuklarından birinin diğerini öldürdüğünü, cesedi gömmeyi yeri eşen kargadan öğrendiğini Kur'an-ı Kerim'de okuyoruz. O günden beri insanoğlunun dağarcığında bilgiler birikmeye başladı; milletler değerini kavradıkça bilgiyi üretmek, muhafaza etmek için kurumlar oluşturdular.

Her milletin ilim seviyesi ve medeniyeti mutlaka vardır; ama insanlığın yüksek medeniyeti dönem dönem farklı sebeplerden dolayı çeşitli coğrafyalarda kümelenir; bu yüksek medeniyet diğerlerini etkiler; tıpkı içinde yaşadığımız yüzyıllarda Batı medeniyetinin diğerlerini etkilediği gibi. Tarihe bakan ilmin ve medeniyetin yeryüzünde gezen bir nesne olduğunu, nerede şartlarını bulursa, orada konaklayıp dölünü verdiğini görür. Şimdiki bilgilerimize göre insanlığın yüksek medeniyeti Çin- Hint, Orta Asya, Sümer, Mısır, Yunan, Latin, İslam dünyasında bulunmuş, rönesansla da Avrupa'ya geçmiştir.

Hiçbir din ve beşeri ideoloji İslamiyet kadar ilmin lüzumunu belirtmemiş, alimi övmemiştir. Kur'an'ın alimi övmesi, Hz. Peygamber'in "Bilgiyi aramak için yurdunu ve ocağını terk eden, Allah'a giden yolun yolcusudur." gibi hadisleri Müslümanları ilim yolunda ateşlemiştir. Böylece İslam ülkeleri ilim ve irfanda Batı ve diğer coğrafyalarda mukayese edilemeyecek kadar ileri gitmiştir. Halife El-Hakem'in kütüphanesinde altı yüz bin yazma eser olması, ondan dört yüz yıl sonra 5. Charles'ın Krallık kütüphanesi için ancak dokuz yüz eser toplayabilmesi bize ciddi bir ölçü vermektedir.

Dokuz yüz yıl insanlığın yüksek medeniyeti ve ilmin İslam dünyasında demir atmıştır. İlim öğrenmek isteyen Avrupalıların İslam dünyasına, Endülüs'e gittiğini biliyoruz. Fakat Farabi Aristo'dan aldıklarını "Kale Aristotales" diyerek belirtmesine rağmen Batılılar İslam dünyasından öğrendiklerini gizlemişlerdir. Felsefeden haberdar olanlar "Şüphe Hakka götürür" prensibiyle Gazali'nin Descartes'ın ve Kant'ın esin kaynağı olduğunu bilirler. İbn-i Arabi'nin Pascal ve Melbranch'ın rehberi olduğu inkâr edilemez. Mikrobu ve çiçek aşısını Akşemseddin'in bulduğunu Batılılar kendi adına konuşur, ama yazmazlar; çünkü insanlığın Batı'ya yönelmesi, Batı emperyalizmine zemin hazırlar. Mevlânâ'nın şu dörtlüğü gerçeği ifade etmek bakımından insanlığın idrakine bir tokat gibi inmektedir; "İçinde her bir atom bir güneş saklar/Derken, eğer atom ağzını şöyle bir açar/Bu güneş bir çıkarsa şayet o pusudan/Gökler ve yer tuz buz olur ışıltısından."

4 Temmuz 2011-Zaman Gazetesi
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap