BEYAZ ÇAKIL TAŞI.

Katılım
27 Haz 2006
#1
Şehirlerarası otobüs terminalleri oldum olası içimi acıtmıştır.Ayrılıkların ve kavuşmaların sıkça yaşandığı bu mekanlar, içinde yaşanılan onca duygusallığa inat çok soğuktur ve istisnasız hepsi mimari yapılarından tutun da içinde hizmet veren pesonellerin davranış biçimleri, konuşma şekilleri hatta satılan emtianın çeşitliliğine varıncaya dek birbirinin aynıdır.Tek farkları ölçeklerinin birbirinden değişik oluşudur ya biri biraz daha uzun diğerinden ya da daha yayvan.

Tahammül sınırım yine gideceğim yöne doğru sefer düzenleyen seyahat firmasından hareket saatini öğrenip bilet alana kadardı.

Kendimi acele adımlarla binanın dışına attım. Derin bir nefesi müsrifçe içime çektim. Acaba ben tek miyim? Otogarlardan böylesine nefret eden başkalarıda var mı?

Hafifçe esen rüzgar peronların sütununa siper ettiğim çakmağın alevine fazlaca tesir edemedi. Sigaranın ilk yanışı, ciğerleri dolduran ilk nefes, ilk kaçış ne zaman başladı unuttum.

Halbuki ilkler önemlidir , unutulmamalı.

Biraz daha sakin adımlarla peronları geçtim terminalin dışına çıktım. Aslında yaşamak istediğin her şey zorunlu olarak yaşadığının bir adım ötesindeydi. Deminki huzursuzluğum kalmamıştı sokağın karşısına geçtim genişletilmiş yol çalışması olduğundan kaldırım yerine stablize yol vardı .

Yeni dökülen mucur geceden yağan yağmurun da etkisi ile yumuşamıştı. Yeni dökülen çakıl taşları yağmurun dokunuşları ile yıkanmış tertemiz olmuştu gözlerimle yeri bir mayın dedektörü titizliliğiyle tarayarak yürüyordum.

İşte ! oradaydı.

Yusyuvarlak simsiyah bir taş.

Ah .
O tebessüm , yüreğimdeki sahipsiz boşluk.

Usulca eğilip taşı yerden aldım. Çok soğuk. Avucumda sıkıp göğsüme bastırdım parmaklarımdan taşa işleyen sıcaklığı ve taştan avucuma sızan soğukluğu gözlerim kapalı duyumsamaya çalıştım.

Taş vücut sıcaklığına eriştiğinde parçanız gibi duruyor. Bir an bıraksanız , cebinize koysanız ya da avucunuzu açıp rüzgara tutsanız nakledilmiş bir organ gibi sırıtıyordu avucunuzda kütlesel varlığı.

İlk kez nerede eğilip bir taşı yerden aldım hatırlamıyorum.Sahil kenarımıydı,kır gezintisi yoksa gene böyle stablize bir yoldanmı unuttum.

Halbuki ilkler önemlidir unutulmamalı.


Siyah taş avucumda, küçük adımlarla hem yürüyor hemde yolu tarıyordum.

İlk taş, ilk tutku.

Ceplerime doldurduğum taşlardan dolayı bir iki gün içinde paltonun yada montun cepleri delinir ve hepsi dökülürdü buna rağmen hatırı sayılır çakıl taşım var. Ne zaman çakıl taşlarım aklıma gelse hemen peşisıra çöp evleri hatırlarım.

İlk duyduğumda evdeydim haber bültenlerinde geçmişti,hemen ekranın karşısına geçtim belediye personelleri bir eve girmiş ellerinde küreklerle camlardan dışarıya çöp atıyorlardı.


Kamera; yüzlerine maske takmış çalışanlarla sokağa yığılan çöp yığınının üzerinde gidip geliyordu. Spikerin ses tonu beni rahatsız ediyordu ev sahibinden bir haşarat bir sürüngen gibi bahsediyordu ve kamera durmadan belediye görevlilerinin maskelerine zoom yapıyordu.

-Kokuyor mu ?
-Size ne ?
-Size ne lan kokuyorsa ? Gitmeyin kardeşim gidin temiz temiz evinizde oturun.
-Görmüyormusunuz,anlamıyormusunuz onun içindeki boşluk dolacak gibi değil.
 
Katılım
27 Haz 2006
#2
Ynt: BEYAZ ÇAKIL TAŞI.

Eğilip yerden aldığı ilk çöpü neydi acaba ? Fütursuzca olağan bir şeymiş gibimi eğilip aldı,yoksa önce etrafını mı kontrol etti? Heyecanlandı mı, korktu mu bir suçlu gibi mi kaçtı oradan , elleri titredi mi, eve nefes nefese mi girdi ? Kapı ardında bir müddet nefeslendi mi? Koynundan çıkarmadan önce bekledi mi..?

Avucunda tutup ısınmasını hissetti mi ? Çöp toplamak çakıl taşı toplamaktan daha zor olmalı, öyle her şeyi cebine koyamazsın, elinde de dolaştıramazsın.

Kamera çöplerin üzerinde dolaşıyor.
Bir kolu olmayan plastik oyuncak bebeği yanında ışığa tuttuğunda rengi açılan yeşil bir şarap şişesi ...

DUR..! Kamera dur.
Lütfen yavaş; bunca acı, yalnızlık, küskünlük bir çırpıda geçilemez.

Oturma yeri delik deşik olmuş bir koltuk, eski dergiler, yoğurt kaseleri çeşit çeşit meşrubat şişeleri eski dergi ve gazeteler, plastik çiçekler...

Çöp evin sahibi ya da sahibesi ortalıkta görünmüyor temizlik görevlileri kürek kürek çöp atıyor, kürek kürek emek atıyor, heyecan, tutku atıyorlardı.


ve kürek kürek boşluk açılıyordu ...


- Off aman Allah'ım inanamıyorum bu nedir ya..! Şunun güzelliğine bak.
-Ah canım.Sen kimsesiz mi kaldın böyle.

Yere çömelip bembeyaz bir taşı incitmeden yerden alıyorum. Gözyaşlarımın izine rüzgar vuruyor yüzüm üşüyor,ne zaman bu çöp ev aklıma düşse ...

Ulan ben manyağım be..!

Siyah taşı ne yere bırakabiliyorum ne de cebime koyabiliyorum tuhaf bir şey. Sanki iki çocuğunuz var ve birden bire birisini öpmek koklamak istediniz, tam öpceksiniz aniden diğer çocuğunuzun bakışlarının bir çin seddi gibi önünüze dikildiğini hissediyorsunuz onuda öpseniz hem normal hem sahtekarlık öpmeseniz olmaz. Tuhaf bir paradoks çantamı kayışından omuzuma astım, beyaz taşı üzerindeki kum taneciklerinden temizledim.

Taşı güneşe tutunca ışığın içinden süzüldüğünü gördüm.Şeffaf bir beyazlık tüm çevremi kuşatıyordu.

Ben bu beyazlığı bir yerden hatırlıyordum, kesinlikle bir yerden hatırlıyorum ama nereden ?
 
Katılım
27 Haz 2006
#3
Ynt: BEYAZ ÇAKIL TAŞI.

Avuç içi büyüklüğündeki taşı güneşe tutup bir müddet öylece kaldım. Sanki beynimde dosyalar açılıp kapanıyor tek tek arşiv taranıyordu. Kasap değil ,bakkal...

Birden hatırladım hani eski kitapların sahifelerinin arasından sıyrılıp düşen bir not , bir kartpostal , bir resim gibi birden bire tüm anılarımı depolanmış tüm bilgilerimi itekleyerek öne çıkmıştı.

Dolmabahçe sarayının hamam kurnası;iki kenarında lale motifi bulunan hamam kurnası .Ne kadar zarif ne kadar beyazdı alınıp götürülmeye kıyılamayacak kadar güzel içinden ışık geçen bembeyaz bir taş sanırım bir mermer çeşidi idi .

Avucumdaki taşa baktım, kenarları ovalleşmişti kimbilir ne kadar kırıldı ne kadar törpülendi.

Her şey birbirini çağrıştırıyor; gün içinde okuduğum bir gazete küpurundan fırlayan küçücük bir kız çocuğu çığlık çığlığa beynimin dehlizlerinde koşturarak tam gözlerimin ardında durdu.

-Memleketten son bir hatıra olmak üzere, yerden bir çakıltaşı aldım.

Henüz on yaşında bir sürgün çiçeği; Dürrüşehvar.

Yıllar sonra ölmeden önce yazdığı anılarında böyle yazıyor;

-Memleketten son bir hatıra olmak üzere, yerden bir çakıltaşı aldım.

Ufak bir kız çocuğu; elinden tutan validesinin çekiştirmelerine ufak bir an, gözkırpması kadar süren kısa bir an direniyor ve Dolmabahçe sarayının Üsküdara bakan Harem kapısından çıkarken eğilip gül fidanlarının dibine döşenen beyaz çakıl taşlarından bir tanesini alıveriyor.
Minicik avuçlarında sıkıyor sıcaklığını veriyor soğukluğunu alıyor.


-Anne bir daha buraları göremeyecekmiyiz..? Cevap verilemez sorular...
inanılmaz güzel bir yüz o yüzden adı; Dürrüşehvar

Şahlara layık beyaz inci...

Elindeki beyaz çakıl taşıyla Üsküdar'a baktı.

O küçük kız çocuğu geçen gün ölmüştü; on yaşında ayrıldığı ülkesini tam sekseniki yıl boyunca ufacık beyaz bir çakıl taşına sığdırmış ve ülke diye vatan diye onu sevmiş onunla yaşamıştı.

Ölürdü kesin dayanamazdı hangi dağı hangi tepeyi yerine koyarsan koy o çakıl taşının yerini doldurması mümkün değildi.

Siyah taşın usulca parmaklarımdan kayıp düşmesine aldırmadım.

Kendi özyurdundan baba ocağından uzakta son nefesini verirken yaşlı parmaklarının yıllarca okşadığı ufacık bir çakıl taşı yavaşça pirinç karyolanın ayaklarının dibine düştü...

K
-Bu senin için. Sürgünün beyaz çiçeği senin için.


Tren rayları boyunca uzanan tarlalara baktım ve elimdeki çakıl taşını tüm gücümle savurdum.

-Ulan ben manyağın tekiyim be..!

Ne çok ağlıyorum böyle olur olmaza.

İçimde bembeyaz bir boşluk gitgide büyüyor...





onikişubatikibinaltı.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap