Bir beyit ve hikayesi

Katılım
5 Ağu 2018
#1
Eski zamanlarda, Semerkand’da bir semerci ustası, oğluyla beraber hem semer yapar, hem de eskiyen semerleri tamir eder, baba-oğul hayatlarını böylece devam ettirir giderlermiş. Semerci ustası, mesleğinin alametlerinden olacak ki; çalışırken üzerinde oturduğu koltuğunu da semerden yapmış. Bu semerin gizli bir bölmesini de para kasası olarak kullanmaktaymış. Fakat semerde kasa olduğunu oğlu bile bilmezmiş. Gel zaman git zaman, çalışılır kazanılır, paralar bu kasada biriktirilirmiş. Olacak bu ya, baba tüccarın bir aylığına Semerkand’dan ayrılması icap etmiş. Depodaki semerleri ve dükkânı oğluna emanet etmiş baba tüccar. Seyahate çıkmadan önce de oğluna, kendi kullandığı semerin asla satılmamasını sıkı sıkı tembihlemiş. Babası yokken oğul, babasının tembihlediği semerin haricindeki bütün semerleri satmış. Fakat bir akşam, yolcunun biri gelmiş ve semer almak istemiş. Adamın ısrarlarına dayanamayan oğul, biraz da kâr ederim düşüncesiyle 10 akçe olan semeri 30 akçeye satıvermiş. Baba tüccar seyahatten döndüğünde semerden yapma koltuğunun olmadığını görünce koltuğunun nerede olduğunu sormuş. Oğul, satmak zorunda kaldığını ama üç katı kâr ettiğini heyecanla söyleyince babası şaşkına dönmüş. Kimseye bir şey söylemese de için için yanmaya başlayan baba, işi gücü bırakmış… Semerkand, Buhara, gezmedik yer, uğramadık han bırakmamış; ama ne çare ki semerini bulamamış. Tüccarın kaç ay, kaç yıl gezdiği bilinmez. Ama yorulduğu belli ki şu beyit dökülmüş dilinden:

”Dizimde kalmadı takat nasip arayı arayı

Dolandırdı bizi kısmet, Semerkand’ı Buhara’yı”

Semeri bulamayacağına kanaat getiren baba eve dönerek işe koyulmuş. Semer satmaya ve tamir etmeye devam etmiş. Gel zaman git zaman, bir semer eskitecek kadar vakit geçmiş… Bir gün, bir adam semer tamir ettirmek için dükkâna gelmiş. Tüccar, yıllar önce kaybettiği semerini tanımış; ama hiç belli etmemiş. Semer sahibine “Bu semer çok eskimiş, ben size yeni bir semer vereyim; bu bende kalsın” deyip semeri geri almak istemiş. Bu duruma çok sevinen semer sahibi, yeni semeri alıp gitmiş. Hemen semerini kontrol eden tüccar, parasını yerinde görünce sevinmiş ve şu beyti mırıldanmış:

”Ne lazımdır sana gezmek Semerkand’ı Buhara’yı

Sana taksim olan kısmet gelir arayı arayı”…
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#2
Çok güzel bir hikaye:) Allah'tan TL değil de altın bırakmış amca. Yoksa döndüğünde para pul olurdu mazallah:)
 
Katılım
20 Haz 2018
#3
Yüreğine sağlık Sevgili @Mina :) Hepimizin hatrinda bir şiir ve hikayesi puzzle var.Bir nevi yapboz tahtasi islevinde olistirduğun bir beyit ve hikayesi başlığı . Sayende ( Saye Farsça " gönül demektir .Sayende ise senin gölgen yardımıyla manasına gelen ince bir ifâde) bir bütün olarak sergilenecektir divanda.

Her ne kadar başlık bir beyit ve hikâyesi olsa da ben onu bir şiir ve hikâyesi olarak görüp.Mihriban şiiri ve hikayesini paylaşmak istiyorum.



El kızının evine mektup gitmez diyerek yazdığı Mihriban türküsünü gazeteye ilan veren Abdurrahim Karakoç naifliği ...
 
Katılım
5 Ağu 2018
#4
Âh be...Neşet usta da “Sevda sırrınan olur”diyordu ya hani...
Rahmetle hepsine...Teşekkürler @Dilhun
 
Katılım
5 Ağu 2018
#5
Şair Nedim ve arkadaşları bir gün İstanbul’da gezerken birkaç güzel bayan görürler.Arkadaşları Nedim’den bayanlardan birine laf atmasını ister.Nedim güzellerden birine yaklaşır be şu beyiti söyler :

Görrmemiştir kimseler canın tenden gittiğini
Ben gözümle gördüm ; işte şu giden canım benim!

Âh Nedim...
 
Katılım
20 Haz 2018
#6
En kısa zamanda te'min edeceğim diye kendi kendimi gecistirdigim bir kitap vardı bu konuyla alakalı.

Haluk Oral / Şiir Hikayeleri( Türkiye İş Bankası Yayınları olsa gerek)

Bir yayınevinin tanıtımında gözüme ilismişti.Kitap Özdemir Asaf 'in Lavinia sindan ,Oğuz Atay ,Yahya Kemal gibi bir çok sairin ,şiir hikayesine değinmektedir.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#7
Şair Nedim ve arkadaşları bir gün İstanbul’da gezerken birkaç güzel bayan görürler.Arkadaşları Nedim’den bayanlardan birine laf atmasını ister.Nedim güzellerden birine yaklaşır be şu beyiti söyler :

Görmemiştir kimseler canın tenden gittiğini
Ben gözümle gördüm ; işte şu giden canım benim!

Âh Nedim...

Maşallah, Ah Nedim Ah :)
 

Semender

❤️Adem'i Âdem yapan üç harf beş noktadır ❤️
Katılım
29 Tem 2018
#8
Hikayesini anlatacağım beyit aşağıdadır:
“Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?
Ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.”
Hikâyemiz ise şöyle gerçekleşmiştir;
Osmanlı Devleti’nin ünlü padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han’ Hikmet adında edebiyat ehli bir dostu varmış. Yavuz Sultan Selim Şair Hikmeti çok sever sık sık dönemin en önemli edebiyat dalı olan şiir üzerine sohbetler edermiş. Yavuz Sultan Selim günlerden bir gün nasıl olduysa, gönül ehli Şair Hikmet’i yanlışlıkla üzüp, onu yanından uzaklaştırmış. Şâir Hikmet de bu olayı çok içerleyerek –hüzünlenerek-, diyâr diyâr dolaşıp yerleşecek bir yer aramış. Epey memleket dolaştıktan sonra Van Müftüsü’nün yanında kâtip olarak çalışmaya başlamış. Aradan zaman geçtikten sonra, Sultan Selim Han yaptığına üzülerek Şair Hikmet’i tekrar bulmak istemiş. Fakat aramış aramış bulamamış. Şâir sanki yer yarılmış da yerin içine girmiş. Yavuz Sultan Selim düşünmüş, taşınmış ve aklına bir fikir gelmiş. Vezirlerini çağırarak , ‘Ben bir mısrâ yazayım ve bir yarışma düzenlensin. Benim mısrâmı beyite tamamlayan en güzel mısrâyı yazana mükâfât vereceğimi îlân edin.’ demiş.
Yavuz Sultan Selim düşünmüş ki şüphesiz ki Şâir Hikmet de dayanamayıp, katılacaktır. O vakit, onu üslûbundan tanırım.’
Ardından şu mısrâyı yazmış:
‘Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?’
Hemen dellal çıkartılmış ve Osmanlı Devleti’nin her köşesinde Sultan’ın başlattığı yarışma îlân edilmiş. Tabiî katılan çok olmuş. Her eli kalem tutan, Sultan’ın mısrâsına bir mısrâ katıp beyite dönüştürmüş ve saraya göndermiş. Fakat pâdişah gelen hiç birisini kabul etmiyormuş. Her gelene ‘Hayır’ diyormuş, ‘aradığım bu değil.’ Van Müftüsü bu hâli işitince, ‘Şansımı bir de ben deneyeyim, nasipse olur’ deyip, koyulmuş bir mısrâ yazmaya. Kendince bir şeyler yazdıktan sonra, bir de kâtibine göstermiş, ‘Nasıl olmuş?’ diye. Şâir Hikmet de, ‘Şurası şöyle olsa nasıl olur?’, ‘Şurasını da şöyle değiştirseniz güzel olmaz mı?’ derken ortaya aşağıdaki mısrâ çıkmış:
‘Ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.’
Pâdişah, Van Müftüsü’nden gelen beyiti okuyunca birden durmuş. ‘Tamam’ demiş, ‘işte aradığımı buldum. Hemen haber salın bu mısrânın şâirine, saraya gelsin.’demiş. Müftü büyük bir heyecanla saraya gelmiş. Pâdişahla bizzat görüşmek üzere huzûra alınmış. Pâdişah aradığını bulmuş olmanın rahatlığıyla sormuş : ‘Bak müftü efendi. Bu mısrâ ile mükâfâtı hakettin. Lâkin… lâkin eğer ben üslûptan şu kadar anlıyorsam, bu mısrânın şâiri sen değilsin.’ Müftü efendi hiç uzun etmemiş. ‘Doğrudur
hünkârım’ demiş.
‘Kimdir o halde?’
Söylemiş müftü, ‘Kâtibimdir’ demiş.
‘İsmi nedir kâtibinin?’
‘Hikmet…’
‘Doğru, Hikmet’dir. Elhamdülillâh, çağırın öyleyse gelsin.’ Çağırmışlar tabiî.
Bize de aşağıdaki berceste beyit, yâdigâr kalmış :
‘Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?
Ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.’
Târihin kahramanlıkları ile yâd ettiği Yavuz’u şiirden, edebiyattan da böylesi anlarmış işte…
Ayrıca Osmanlı Devleti’nin zamanında şiir yani Klasik edebiyatın %90’lık kısmını oluşturan türden anlayan sadece Yavuz Sultan Selim Han değildir. Birçok Osmanlı hünkârı da şairdir ve divan sahipleridir.
'Hüseyin Uysal'
 
Katılım
20 Haz 2018
#9
Hikayesini anlatacağım beyit aşağıdadır:
“Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?
Ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.”

Hikâyemiz ise şöyle gerçekleşmiştir;
Osmanlı Devleti’nin ünlü padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han’ Hikmet adında edebiyat ehli bir dostu varmış. Yavuz Sultan Selim Şair Hikmeti çok sever sık sık dönemin en önemli edebiyat dalı olan şiir üzerine sohbetler edermiş. Yavuz Sultan Selim günlerden bir gün nasıl olduysa, gönül ehli Şair Hikmet’i yanlışlıkla üzüp, onu yanından uzaklaştırmış. Şâir Hikmet de bu olayı çok içerleyerek –hüzünlenerek-, diyâr diyâr dolaşıp yerleşecek bir yer aramış. Epey memleket dolaştıktan sonra Van Müftüsü’nün yanında kâtip olarak çalışmaya başlamış. Aradan zaman geçtikten sonra, Sultan Selim Han yaptığına üzülerek Şair Hikmet’i tekrar bulmak istemiş. Fakat aramış aramış bulamamış. Şâir sanki yer yarılmış da yerin içine girmiş. Yavuz Sultan Selim düşünmüş, taşınmış ve aklına bir fikir gelmiş. Vezirlerini çağırarak , ‘Ben bir mısrâ yazayım ve bir yarışma düzenlensin. Benim mısrâmı beyite tamamlayan en güzel mısrâyı yazana mükâfât vereceğimi îlân edin.’ demiş.
Yavuz Sultan Selim düşünmüş ki şüphesiz ki Şâir Hikmet de dayanamayıp, katılacaktır. O vakit, onu üslûbundan tanırım.’
Ardından şu mısrâyı yazmış:
‘Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?’
Hemen dellal çıkartılmış ve Osmanlı Devleti’nin her köşesinde Sultan’ın başlattığı yarışma îlân edilmiş. Tabiî katılan çok olmuş. Her eli kalem tutan, Sultan’ın mısrâsına bir mısrâ katıp beyite dönüştürmüş ve saraya göndermiş. Fakat pâdişah gelen hiç birisini kabul etmiyormuş. Her gelene ‘Hayır’ diyormuş, ‘aradığım bu değil.’ Van Müftüsü bu hâli işitince, ‘Şansımı bir de ben deneyeyim, nasipse olur’ deyip, koyulmuş bir mısrâ yazmaya. Kendince bir şeyler yazdıktan sonra, bir de kâtibine göstermiş, ‘Nasıl olmuş?’ diye. Şâir Hikmet de, ‘Şurası şöyle olsa nasıl olur?’, ‘Şurasını da şöyle değiştirseniz güzel olmaz mı?’ derken ortaya aşağıdaki mısrâ çıkmış:
‘Ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.’
Pâdişah, Van Müftüsü’nden gelen beyiti okuyunca birden durmuş. ‘Tamam’ demiş, ‘işte aradığımı buldum. Hemen haber salın bu mısrânın şâirine, saraya gelsin.’demiş. Müftü büyük bir heyecanla saraya gelmiş. Pâdişahla bizzat görüşmek üzere huzûra alınmış. Pâdişah aradığını bulmuş olmanın rahatlığıyla sormuş : ‘Bak müftü efendi. Bu mısrâ ile mükâfâtı hakettin. Lâkin… lâkin eğer ben üslûptan şu kadar anlıyorsam, bu mısrânın şâiri sen değilsin.’ Müftü efendi hiç uzun etmemiş. ‘Doğrudur
hünkârım’ demiş.
‘Kimdir o halde?’
Söylemiş müftü, ‘Kâtibimdir’ demiş.
‘İsmi nedir kâtibinin?’
‘Hikmet…’
‘Doğru, Hikmet’dir. Elhamdülillâh, çağırın öyleyse gelsin.’ Çağırmışlar tabiî.
Bize de aşağıdaki berceste beyit, yâdigâr kalmış :
‘Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?
Ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.’

Târihin kahramanlıkları ile yâd ettiği Yavuz’u şiirden, edebiyattan da böylesi anlarmış işte…
Ayrıca Osmanlı Devleti’nin zamanında şiir yani Klasik edebiyatın %90’lık kısmını oluşturan türden anlayan sadece Yavuz Sultan Selim Han değildir. Birçok Osmanlı hünkârı da şairdir ve divan sahipleridir.
'Hüseyin Uysal'

Bu güzel hikayeyi Hayatî İnanç hocamızın sesiyle sunmak da bana farz oldu:)

 

Semender

❤️Adem'i Âdem yapan üç harf beş noktadır ❤️
Katılım
29 Tem 2018
#10
-Bir gün Mihriban'ı göreceğinize inanıyor musunuz?
-Bilmiyorum.Görmek de istemiyorum .Niye görelim ki o benim nazarımda değişti ,ben onun nazarında değiştim .Böyle kalsın .Insanın gönülde kalması gözde kalmasından iyidir."Abdurrahim Karakoç"
 
Katılım
20 Haz 2018
#11
-Bir gün Mihriban'ı göreceğinize inanıyor musunuz?
-Bilmiyorum.Görmek de istemiyorum .Niye görelim ki o benim nazarımda değişti ,ben onun nazarında değiştim .Böyle kalsın .Insanın gönülde kalması gözde kalmasından iyidir."Abdurrahim Karakoç"

Bir röportajında da sorulmuştu:

Hâlâ seviyor musunuz?

"Bazen aklıma düşüyor. Ben unutursun diyorum ama, insan hiçbir zaman unutamıyor... O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. "Unutmak kolay mı" başlığı mektubun. "Unutmak kolay mı deme/Unutursun Mihriban'ım" diyorum. "Düzen böyle bu gemide/Eskiler yiter yeni de/Beni değil, sen seni de unutursun Mihriban'ım" dedim... Allah o hallere düşürmesin, insan kendini de unutur..."

Mihriban adlı şiiri besteleyerek ruhun gıdası diye tanımladığımız müzik dünyasına Musa Eroğlu kazandırmıştı.Sanatci kendi yorumuyla şiire ayrı bir güzellik katmıştır.
 
Katılım
20 Haz 2018
#12


Yusuf Nâbî , 1678 senesinde bir kafile ile hac yolculuğuna çıkmıştı. Kafilede Osmanlı Devleti'nin ileri gelen paşaları da vardı. Kafile, Hicaz bölgesine girince Hz. Peygamber'i ziyaret aşkı Nâbî'yi iyice sardı. Öyle ki vücudu bir hoş oldu, uykusu kaçtı, hiç uyuyamadı. Bir gece yarısı kafile Peygamber şehri Medine -i Munevvere ye yaklaştı. Kafilede bulunan Eyüplu Râmi Mehmed Paşa o esnada kıble tarafına doğru ayaklarını uzatmış uyuyordu. Rasul-i Kibriya'nın beldesine girerken gördüğü bu manzara Nâbî'ye hiç de hoş gelmedi. Paşayı uyandıracak bir şekilde şu meşhur beyitleri söylemeye başladı:

Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!
Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafadır bu.
Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergaha,
Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadır bu.


( Edebi terketmekten sakın! Zira burası Allahu Teala'nın Habibinin beldesidir. Burası, Hak Teala'nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed Mustafa'nın makamıdır. Ey Nâbî, bu dergaha edebin şartlarına dikkat ederek gir. Sakın edebi basite alma. Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.)
Bu beyitleri işiten paşa, gözünü açtı, hemen kendine geldi, ikazın sebebini anladı, ayaklarını topladı, doğruldu. Nâbî'ye dönerek:
- Ne zaman yazdın bunları? Senden başka duyan oldu mu onları? diye sordu. Yusuf Nâbî:
- Bunları daha önce herhangi bir yerde söylemiş değilim. Şimdi, sizi bu halde görünce elimde olmadan yüksek sese söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok! dedi. Pasa :
- Öyleyse bu aramızda kalsın, diye ikaz etti. Nâbî sustu, yola devam ettiler.

Kafile, sabah ezanına yakın Hz. Rasulullah'ın mescidine yaklaştı. Bir de baktılar ki, mescidin minarelerinden müezzinler, ezandan önce, Nâbî'nin: "Sakın terk-i edepden..." beytiyle başlayan nâtını okuyorlar. Nâbî ve paşa hayret ettiler. Mescide girdiler, namazı kıldıktan sonra, hemen müezzinin yanına koştular. Nâbî, heyacanla:
- Allah adına, peygamber aşkına söyle, sen ezandan önce okuduğun o beyitleri kimden, nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzin önce cevap vermek istemedi, Nâbî ısrar ve rica etti. Bunun üzerine müezzin:
- Resûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimiz, bu gece bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: "Ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üzerindedir. Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı beyitleri okuyarak kendisini karşılayın, mescidime girişini kutlayın!" buyurdu. Biz de Efendimizin emirlerini yerine getirdik, dedi. Nâbî, hepten şaşırdı ve heyecanlandı, dayanamayıp ağladı. Göz yaşları içinde müezzine tekrar:
- O iki cihanın Efendisi, gerçekten Nâbî mi dedi, o benim ümmetimdendir mi buyurdu? diye sordu. Müezzin:
- Evet, Nâbî dedi, o benim ümmetimdendir buyurdu, deyince, Nâbî bu iltifata daha fazla dayanamadı, sevincinden düşüp bayıldı. Bir zaman sonra ayıldığında paşayı ve müezzini yanında ağlarken buldu.
 
Son düzenleme:
Katılım
20 Haz 2018
#13
Bâbıâli’nin en cimrileri şüphesiz Abdullah Cevdet ve Halil Lütfi Dördüncü idi. Cevdet için Şair Eşref şöyle bir beyt söylemiş zamanında:

“Bir sinek konsa eğer tiksinerek pisliğine
Hakkımı eklediyor der de koşar mahkemeye"
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap