Bir Hikaye

Katılım
8 May 2007
#1
HOŞÇA BAK ZATINA

Tahir Taner

Genç müdür stajyer öğretmenlere tecrübelerini tane tane sunuyordu:
Öğretmenliğimin ilk yılıydı. İlk görev yerim olan bu kasabayı gerçekten çok sevmiştim. Kasabaya gelmeden önce Anadolu'nun birçok köşesinde memuriyetlerde bulunmuştum. Ancak geldiğim yeni yer çok tabiî güzelliklere sahip olduğu gibi, okuma yazma nispetinin en yüksek olduğu beldelerimizden biriydi. Kasaba, bir derenin iki yanında sıralanan dükkânları, insanın yorgunluklarını alan derenin şırıltısını ruhunuza sindirdiğiniz çay bahçeleri ve önemlisi güler yüzlü insanlarıyla hayata renk katıyordu. Psikoloji derslerine girdiğim okulun aynı zamanda rehberlik danışmanıydım. İşin doğrusu tecrübesizdim. Her ne kadar bölümümden dereceyle mezun olduysam da rehberlik gibi mesuliyet ve tecrübe isteyen bir branş için çok yeniydim. Bu tecrübesizliğimin farkında olan bazı yaşlı öğretmenler, tecrübelerini anlatır ufkumu açarlardı. Fakat ilk yılda yaşadığım bir hâdise, bana unutulması mümkün olmayan bir tecrübe kazandırmıştı. Vak'a, bütün öğretmenlerin takdirlerini kazanmış başarılı bir sınıfta yaşanmıştı. Dersleri büyük bir ciddiyetle dinleyen bu sınıf sayesinde ben de kendimi geliştiriyor onlara yeni ufuklar kazandırmak için sürekli okuyordum. Öğrencilerin sorularıyla gelişen derslerimiz ilgi çekiyordu. Onlara bilhassa ahlâkî, müspet düşüncelere sahip sosyolojik ve felsefî kitaplardan pasajlar okuyor, hayatın zorluklan karşısında başarıya giden yolları göstermeye çalışıyordum. Ders yılının birinci dönemi bitmiş, ikinci yarıyıl başlamıştı. Öğrencilerle kaynaşmış, en çok sevdikleri öğretmenlerden biri olmuştum. Ancak yaşayacağım olay bana bu işte daha ne kadar tecrübesiz olduğumu öğretecekti:
O gün ilk iki saat dersim olmadığı için okula biraz geç gitmiştim. Her zamanki gibi rehberlik odasına doğru merdivenleri çıkarken, merdivenlerin sağ tarafındaki öğretmenler odasından gürültüler geldiğini duydum. Odama çıkıp, çantamı bırakıp-bırakmamakta tereddüt ederken, duyduğum ağlama sesinin tesiriyle öğretmenler odasına yöneldim. içeride tam bir karmaşa vardı. Bayan öğretmenlerden biri yüksek sesle ağlıyordu. Ne olmuştu? Merakımı yenmek için öğretmen arkadaşlardan birine sokulup sordum:
-Ne olmuş, bir yakını mı ölmüş?
-Hayır herhalde sınıfta bir olay olmuş!
Bu cevap bana yetmişti. Ders programına bakıp, hoca hanımın bir önceki saat derse girdiği sınıfa baktım. Şaşırmıştım; bu bütün okulun başarılarıyla tanıdığı sınıftı. Ne olmuştu acaba? Sınıfa yaklaştığımda, sınıfta büyük bir sessizlik vardı: yalnız fısıltı halinde, birkaç öğrencinin konuşmaları duyuluyordu. En ön sıradaki kız öğrenciye sordum:
-Ne oldu?
Öğrencinin soruma cevap vermek istemediğini anlamıştım. Bu defa biraz sertçe sordum:
-Ne oldu sınıfta?
-Zeynep!... Nermin Hanım'ı tokatladı!..
Doğrusu bu öğrencinin ismini hiç mi hiç beklemiyordum. Zeynep okul birincilikleri ve nezaketiyle herkesin tanıdığı bir öğrenciydi. Birden aklıma yan sınıftaki şımarıklığıyla meşhur Zeynep geldi. Belki olay teneffüste olmuştur, dedim, kendi kendime. Zeynep tarafından böyle bir suç işlenebileceğine inanmıyordum. Tekrar sordum:
-Hangi Zeynep?
Kızcağız istemeye istemeye cevap verdi:
-Bizim Zeynep! Zeynep Eroğlu!..
Ben. başını yere eğmiş, yüzü kıpkırmızı kesilmiş Zeynep'e bakarken, yeni dersin öğretmeni de kapıda belirmişti. Zeynep'le görüşemeden sınıftan ayrıldım. Müdür odasına doğru yürüyor, bir taraftan da ne olmuş olabileceği hakkında düşünüyordum. Böyle başarılı bir kızcağıza, bütün öğretmenlerin sevgiyle yaklaştıkları bu öğrenciye, öğretmen ne yapmış olabilirdi? Öğretmene tokat attıran sebep neydi? Müdürün odasına girdiğimde, Nermin Hanım gözyaşlarını siliyordu. Odada disiplin kurulunun bütün üyeleri vardı. Okul müdürü babacan bir tavırla:
-Nermin Hanım!.. Ne olduğunu anlatırsanız, siz de. biz de rahatlarız, dedi. Nermin Hanım şaşkın ve bitkin bir haldeydi. Derin birkaç nefesten sonra anlatmaya başladı. Cümleleri kesik kesikti:
-İkinci yazılıyı yapıyordum. Sınav süresi bitince kâğıtları toplamaya başladım. Sıra Zeynep'e geldiğinde son sorusunun cevabını yetiştirmeye çalıştığını gördüm ve başka sıralara geçtim. Bütün kâğıtları toplayınca tekrar Zeynep'in sırasına geldim. Bitirdiğini sanarak kâğıdını çektim. Ne olduğunu anlamadan, 'Ne oluyor, daha bitirmedim!' diyerek, bağırmaya ve bütün gücüyle yüzüme vurmaya başladı. Kendisinde değildi sanki... Okul müdürü davranışın çok garip olduğunu, Zeynep'in not için veya başka bir sebeple bunu yapacak bir öğrenci olmadığını söyledi ve bu meseleyi araştırmamı istedi. Öğlen tatilinde yemeğe de inmeden, Zeynep'i rehberlik odasına çağırdım. Her zamanki gibi edep dolu tavrıyla içeri girdi. Fakat son derece yorgun ve morali bozuktu. Hâdiseyi doğrulamanın dışında hiçbir soruma cevap vermiyordu. Benimle bir kere olsun göz göze gelmedi, başını yerden kaldırmadı.
Nermin Hanım, Zeynep'i tanımasına rağmen şikayet dilekçesini disiplin kuruluna iletmişti. Müdür bey, araştırmanın sonucunu beklemesini istediyse de bu mümkün olmadı. Zeynep okuldan atılacaktı. Disiplin kurulu toplantısından iki gün önceydi. Branşındaki ve Öğrenciyi tanımadaki tecrübesiyle bütün Öğretmenlerin takdirini kazanmış olan Duran Bey odama geldi ve kapıda durarak:
-Çocuğu atacaksınız herhalde, dedi.
Biraz şaşkın biraz mahçup bir ifadeyle: -Gidişat öyle dedim, istemeyerek... Epey uğraştık bize yardımcı olmuyor.
-Çok mu uğraştınız!? Meselâ evine gittiniz mi? Evine gidip bir bakın; kızcağız nerede, nasıl yaşıyor, ailesiyle görüşün!
Bu sözlerde hem teklif, hem tenkit, hem de sitem vardı. Yaşlı öğretmenin söyledikleri zoruma gitmişti.
fakat haklıydı. O gün randevu aldık. Ertesi gün Zeynep'in evine gittik. Bizi telefondaki sese uygun yaşlı bir kadın karşıladı. Temizce bir evdi, fakat fakirliğin izleri evin her köşesine sinmişti. Kadıncağız Zeynep'in baba annesiydi. Durumu anlattığımızda bir telefon numarası getirdi:
-Annesi bu numarada, isterseniz onunla görüşün, dedi. Numaraya baktım; bu bizim kasabaya ait bir numara değildi. Tam ben soracakken yaşlı kadın donuk bir sesle:
-Annesi şehirde, dedi.
Oradan ayrıldıktan sonra Zeynep'in annesini aradık ve ertesi gün yola çıktık. Yolda, disiplin kurulunda görevli tarih öğretmeni arkadaşımla bu olayın sebebi hakkında yorumlar yapıyorduk. Aldığımız adrese ulaştığımızda şaşkınlığımız bir kat daha artmıştı. Burası içkili, sazlı-sözlü bir eğlence yeriydi. Yanlış mı gelmiştik. Kapıda duranlara Zeynep'in annesinin ismini verdik. Aldığımız cevap bizi biraz daha şaşırmıştı:
-Evet burada çalışıyor.
Birazdan merdivenlerden bir kadının indiğini gördük. Kadın:
-Zeynep'in öğretmenleri sizler misiniz?, dediğinde, şaşkınlığımız bir kat daha arttı. İlginç bir benzerlikle karşı karşıyaydık. Karşımızda sanki Nermin Hanım vardı. Kadıncağız konuştukça, hâdiseyi ve yaşlı kadının bizi niçin geliniyle görüştürmek istediğini anlıyorduk. Kadın kumarbaz kocası tarafından terk edilince burada çalışmaya başladığını söylüyor; Zeynep'in üç senedir kendisini görmek İstemediğini üzüntüyle anlatıyordu. Tokadın sebebi anlaşılmıştı.
Nermin Hanım bütün bunları sonra öğrendi. Zeynep'in annesiyle görüştükten sonra şikayetinden vazgeçti. Zeynep'in rehberlik odasında bana söylediği söz hâlâ kulaklarımda:
-O an Nermin Hanım'ı annemle karıştırdım. O gün zaten çok sıkıntılıydım...
Sonra okul müdürümüz bir vesileyle Zeynep'in annesini okulun hizmetli kadrosuna aldı. Zeynep ise istediği üniversiteye girdi.
Bugün (sekiz yıl sonra), Öğretmenliğin ilk yılında yaşadığım bu olayın tesiriyle, hiçbir kimse ve hiçbir hâdise hakkında araştırma yapmadan karar vermiyorum; hoşgörü ve sevginin gücüyle her zorluğun aşılacağına inanıyorum. İnsanlara sevgi ve hoşgörü diyorum. Kulaklarımda her dem Şeyh Galib'in mısraı: 'Hoşça bak zatına..!'
İnsanlara hoşça bakalım, diyorum...
 
Katılım
24 Eyl 2007
#2
ESKİCİ

Vapur rıhtımdan kalkıp tâ Marmara'ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:
-Çocukcağız Arabistan'da rahat eder.
Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyle halasının yanına, Filistin'in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.
Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmalarıyle de güverte yolcularını epeyce eğlendirmişti.
Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona Istanbul'daki gibi:
-Hasan gel!
-Hasan git!
Demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:
-Taal hun ya Hassen,
diyorlardı, yanlarına gidiyordu.
-Ruh ya Hassen...
derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa'ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık anadili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan, köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu.
Fakat hem pür nakıl çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile, kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:
-Gemel! Gemel! dedi.
Hasan'ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüverilen cansız bir göğüs...
-Ya habibi! Ya ayni!
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar...
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu.
Öyle haftalarca sustu.
Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, yine susuyordu.
Hep sustu.
Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık, hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.
Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı.
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki... Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyle kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, Istanbul'da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu:
-Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan'ın yüzüne baktı:
-Türk çocuğu musun be?
-Istanbul'dan geldim.
-Ben de o taraflardan... İzmit'ten!
Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantalonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve Istanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:
-Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?
Hasan anladığı kadar anlattı.
Sonra Kanlıca'daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut'la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu?
-Sen niye burdasın?
Öteki başını ve elini şöyle salladı: Uzun iş manasına... ve mırıldandı:
-Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan'dı, altı aydan beri susan Hasan... Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra "Ha! Ya? Öyle mi?" gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.
Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı.
Hasan, yüreği burkularak sordu:
-Gidiyor musun?
-Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyle yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.
-Ağlama be! Ağlama be!
Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
-Ağlama diyorum sana! Ağlama.
Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyle yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.

Refik Halit Karay



"Gurbet Hikâyeleri"
1938
 
Katılım
28 Ara 2007
#3
Vay hasan vayy guzel hikaye
 

Giriş yap