Biz Kimiz??

Katılım
18 Mar 2009
#1
AZ MIYIM ÇOK MUYUM
VAR MIYIM YOK MUYUM

BEN NEYİM

MASAL MIYIM GERÇEK MİYİM

KAÇ MIYIM GÖÇ MÜYÜM
HİÇ MİYİM SUÇ MUYUM
BEN KİMİM

İBRET MİYİM CİNNET MİYİM

HİÇLİKLER İÇİNDE KANAYAN YÜREK
YOKLUKLAR İÇİNDE SAVAŞAN BEDEN
BOŞLUKLAR İÇİNDE KARIŞAN ZİHİN
GÜÇLÜKLER İÇİNDE DEĞİL MİYİM

YOKSA… YOKSA…

HER İHANETE AKIL ERDİREN
HER CEHALETE KILIF UYDURAN
HER ESARETE FİYAT BİÇTİREN
SEN DEĞİL DE BEN MİYİM?

GEÇİMSİZİM BU GÜNLERDE
KİMSESİZİM BU YERLERDE
DEĞERSİZİM BU ELLERDE
ÇARESİZİM DOĞDUĞUM YERDE

GÖLGESİZİM HER GÜN HER YERDE

SES MİYİM SUS MUYUM
SİS MİYİM PUS MUYUM
BEN NEYİM

DEHA MIYIM HEBA MIYIM

AK MIYIM PAK MIYIM
AL MIYIM SAT MIYIM
BEN KİMİM

YARAR MIYIM ZİYAN MIYIM

YALANLAR İÇİNDE DOĞRUYU BULAN
CAYANLAR İÇİNDE SÖZÜNDE DURAN
SATANLAR İÇİNDE AYAK DİREYEN
YANANLAR İÇİNDE DEĞİL MİYİM

HER ADALETE DUVAR ÖRDÜREN
HER CESARETE KİLİT VURDURAN
HER ASALETE BOYUN EĞDİREN
SEN DEĞİL DE BEN MİYİM

GEÇİMSİZİM BU GÜNLERDE
KİMSESİZİM BU YERLERDE
DEĞERSİZİM BU ELLERDE
ÇARESİZİM DOĞDUĞUM YERDE
GÖLGESİZİM HER GÜN HER YERDE

Söz & Müzik : Candan ERÇETİN
Yorum : Candan ERÇETİN


Birçoğumuz dinlemiştir bu şarkıyı ve birçoğumuz belkide az sonra söyleyeceklerimizi daha önce kendi içinde söylemiş olabilir.Ben bu şarkıyı dinlediğim anda aklıma gelen ilk şey zıtlıklar içinde kıvranan milletimizin hali geldi.Ve de kendi halim.Ve de benim gibi kimlik arayışı içinde olan veya buna mecbur bırakılmak istenilen Anadolu toprağının genç fidanlarının hali geldi.Bende bir gencim ve kişiliğim ve kimliğim sanki dalından kopmuş bir yaprak gibi rüzgar ne yöne eserse oraya gitmekte.Belkide dünyanın en rüzgarlı yeri üzerinde bulunduğumuz Anadolu topraklarıdır.Bize zarar vermek isteyenler ve bizi dalımızdan koparmak isteyenler suni rüzgarlar meydana getirerek bizi bize yabancı kılmaya çalışıyor ve değerlerimizin önüne duvar örmek istiyorlar…Bu duvar ustaları hep ithal değil ya içimizde de var bu ustalardan.Saolsunlar ağabeylerinin öğrettiklerini kendi öz evlatlarına öylesine güzel uyguluyorlar ki ağabeyler bile bu kadarını beklemiyorlardı.

Şarkının sözlerine genel olarak bakarsanız iki zıtlık arasında gidip gelen,kimlik arayışını sürdüren bir bireyin haykırışlarını duyarsınız.Gerçekten biz az mıyız yoksa çok muyuz??Masal mıyız gerçek miyiz?Yokluklar içinde savaşan bir beden miyiz yoksa boşluklar içinde karışan zihin miyiz???Hangisiyiz biz bunların.Bir milletin ne olduğunu ve hayata bakışının nasıl olduğunu öğrenmek istiyorsan o milletin edebiyatına bakacaksın,mimarisine bakacaksın,musikisine bakacaksın ve o milleti yansıtan ayna mahiyetinde olan her şeye dikkatle bakacaksın.Bu milletin evlatları az önce saydığımız tüm zıtlık kalıplarının içine girmiştir.

Üç kıtaya sahip ve üç kıtayada hakim ve barış güvercinlerinin semalarında uçmaktan en fazla haz aldığı toprakların sahibi olan Osmanlı şairinin bedbin olması sizce ne kadar doğrudur??Bunca saadet içinde şiirini ideolojiye kurban etmesi mümkün müdür?Huzur ve sukunet ortamında gerçek şiir meydana çıkar diyen Yahya Kemal haklı değil midir?Birde şurdan yakın şimdi;devlet parçalanıyor,itibarı zayıflıyor ve eski heycanı kalmıyor.Fetih ancak rüyalarda oluyor ve Fatih ünvanı artık öksüz kalıyor.Ne renk kalıyor ne koku kalıyor alemde diyen Nabi’yi böyle konuşmaya yönelten sosyal sebebler,siyasal sebebler değil midir?Çok iken az olmanın,gerçek iken masal olmanın bir sonucu değil midir bu?Saltanat bitiyor ve birde bakıyorsunuz ki kan emici düşman İstanbula girmiş.Alemlerin efendisi Hz.Muhammmed(s.a.v)’in mübarek dilinde ismi zikrolunan payitaht yani İstanbul düşman işgalindedir.Anadolu dört bir yandan işgal altındadır…Yokluk bile bu yokluğu gördüğünde kendinden utanır.Karlı dağlarda çarıkla yol alan 90 bin şehit…Yokluk kelimesi bile ifade edemez bunu,hüzün bile ağlar bu mahzun millete…Yokluklar içinde savaşan bir millet…O millete yokluğu unutturan bir iman var ki onu tereddüt kelimesine yabancı kılmış.Tereddüt o milletin lügatinde yok…O lügatin ilk sözcüğü tevekkül ve sağlam bir iman.Hal böyle iken ve hayatın her anında dolu dolu olan bir millet iken nasıl olduda boşluklar içinde kafamız karıştı,lügatimize tereddüt girdi,tevvekül kelimesi eskiler arasına karıştı.Köroğlu bile şu hali görse delikli demiri yiğitliğin bir nişanesi sayardı.Baksanıza miiletimi öldürmeyen kurşun yerini sinsi ideoloji ve ahlaksız,şüpheci,sebebçi felsefeye bırakmış.Sanki arkamıza biri geçmiş ve bizi zorla boşluğa doğru sürüklüyor.Kafamızı allak bullak ediyor.Şeytanı emekli eden tipler cirit atıyor meydanlarda,üniversitelerde,liselerde hatta ilkokullarda…


Muhteremler ben bu kadar yazmaya çalıştım isteyenler devamını getirebilir…Vaktim olmadığından bu şekilde yarım kaldı.Sürç-i lisan ettiysek affola.Selametle
 
Katılım
19 Haz 2009
#2
Ynt: Biz Kimiz??

çok iyi bakış açın var pejmürde sana tebrikler.
hepsin okudum, bazılarını da anlamadım ;) ama...
tam olarak beğendim. :)
ve katılırım
 
Katılım
18 Mar 2009
#3
Ynt: Biz Kimiz??

Eyvallah...Herkesin söyleyebileceği şeyler bunlar.Mesela nereyi anlayamadınız söyleyiverin daha net anlatmaya çalışayım...
 
Katılım
19 Haz 2009
#4
Ynt: Biz Kimiz??

aha mesela ilk bu eyvallahın anlamı ne mesela!
bilmiyorum gerçekten :(
yani ne zaman kullandığını!
şimdi anlamadığım sözleriniz;
aklıma gelen ilk şey zıtlıklar içinde kıvranan milletimizin hali geldi.Ve de kendi halim
bunu anlamadım ki zıtlıktan kast ettiğiniz şey ne!
ve...
niçin kendi kimliğini bir kopmuş yaprak gibi hissediyorsun?
anadolu dört bir yandan işgal altındadır
ne tehditler var sizin hakkınızda!?
yani ben şimdi burada büyük bir soru işareti kafamın üstünde var, ben her zaman sizleri özgür ve farik hissediyordum, ama şimdi bu söyledikleriniz biraz bana garip geliyor.
ama benim sorularım böyle çok olduğu için istersiniz cevab vermeyin bir türlü bularım, siz başlığınıza devam edin.
ama hep bunlardan geçelim bu ki ben söyledim ki size katılıyorum çünkü bakın aynen sizin gibi bizim de düşmanlarımız var belki biraz farklı ama amaçlar aynı ve siz böyle güzel kavramlar ve kelimeler kullandınız da bu yüzden ben de size katıldım.
ama bence böyle tehditler var, kurşunla savaşla bir iş ellerinden gelmediği zaman hemen efkar ve düşünceleri hedefe alıyorlar.
ve ben sanırım burada gençlerin vazifesi saade aldanmamak ve doğru ve yanlışın farkında olmaları gerekir ki siz türk ve müslüman gençler bence bunu kolaylıkla başaracaksınız!
 
Katılım
18 Mar 2009
#5
Ynt: Biz Kimiz??

Hehehe... gülüyorum sakın yanlış anlamayın vallahi çok acayip hissettim kendimi.Allah Allah nasıl anlatsam şimdi,kafam karıştı desem yanlış olmaz vallahi.Ben şimdi sorularınıza cevap vermeye çalışayım.

-Biz Türkler ehehe..töbe yarabbi.Neyse uzatmayayım.Biz eyvallahı birisi bizi takdir ettiği zaman kullanırız.Yani ben size çok güzel yazmışşınız dediğimde siz eyvallah diyebilirsiniz.Yani bir nevi teşşekür demektir.Aslında bu kelimeyi tekke dervişleri birbirlerine selam verirken kullanırlarmış.Ama manası ve kullanım alanı değişmiş bugün pek çok insan bunu günlük hayatta 'Okey' yerine kullanır.Yani 'tamam,oldu,sorun yok,anlaştık vb.'

-Zıtlıklar demek ateşle buz gibi,kara ile ak gibi demek.Ama benim orada kastettiğim manevi zıtlıklardı.Yani insanın varlığını ifade eden ruh ve beden zıtlığı.Beden madde ruh ise manadır.Ruh olmazsa beden olmaz yani ölüm gerçekleşir.Biz ölümün tarifini ruhun bedenden ayrılması olarak tarif ederiz değil mi?İşte aynen öyle düşünün.

-Kendimi dalından kopmuş bir yaprak gibi hissediyorum ve ülkemdeki birçok kişininde öyle olduğunu görüyorum ve birçok insanında buna şahit olup bu dediklerimi hergün söylediğini düşünüyorum.Bunu anlamak için dünü ve bugünü mukayase etmek yeterlidir.Bu soruya ahiretten bir yazı ile cevap vermek gerekeceğinden kısa kesiyorum.

-Anadolu dört bir yandan işgal altındaır cümlesiyle ben kurtuluş savaşımızın öncesinden bahsetmişitm.Yanlış anlaşılma oldu galiba:)

Kurduğunuz cümlelere baktığımda yazımın ne manaya geldiğini anlamış olduğunuzu görüyorum.Ufak tefek yanlış anlaşılmalar olur tabi.Yardımcı olabildikse ne mutlu...Selametle haydi eyvallah.bakın buradaki eyvallah görüşürüz veya görüşmek üzere anlamında:)
 
Katılım
17 Haz 2008
#6
Ynt: Biz Kimiz??

Saolsunlar ağabeylerinin öğrettiklerini kendi öz evlatlarına öylesine güzel uyguluyorlar ki ağabeyler bile bu kadarını beklemiyorlardı.

gavurun türkiye şubesi münafıklardan kurtulmak lazım.
 
Katılım
17 Haz 2008
#7
Ynt: Biz Kimiz??

tam bilgisayarı kapatıyordum,çok sevdiğim bir abimin yeni yazısını gördüm. 'belki alakası vardır' diye ekleyim dedim. son bölümü herkes benimsemeyebilir, sitede kaç ülkücü var ki? :D

UÇ’TAKİ İZLER...ALPERENLER…

Işığın yükseldiği Doğu’dan.. en Doğu’dan revân olmuşlardı yola


Işık bir kez yükselmişti Doğu’dan.. tefekkürün, zühdün, şefkatin, ferâgatin, ruhun, cesaretin vatanı Doğu’dan.. ve bu ışığın seyahati, binlerce yıl sürecek, son huzmelerini Viyana önlerinde bırakıp, gökyüzünün esrarlı karanlığına/karalığına karışarak kaybolacaktı...


……..


O kutlu ışığın tekrar parlayacağı ân ile bekleşip, gözleri semâlarda gezinen “umut nesli”nin merâmını teybîn bâbındadır…


.........................



Sayıları kum tanesi kadar çok, sarı-uçuk benizli, ufak-tefek ama sayılarının çokluğunca kalleş komşuları vardı... Hiç geçinemediler, hatta çoğu zaman savaştılar onlarla. Gâh galebe çaldılar, gâh akıllarının pek ermediği, zamanın siyasî komplolarına, âteşîn Çinli kadınlara mağlûb oldular...





Gün geldi; rivâyet odur ki; bir dağın içine, Ergenekon’a sığınmak zorunda kaldılar.. Yılmadılar, dağları erittiler; Börteçine adlı bir bozkurt önderliğinde yeniden ve yeni baştan başladılar; illerini, törelerini yaymağa...



Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe illerini ve törelerini bozmadılar. Kırk yiğittiler, kırkların başındaki Kürşad ve otuz dokuz yiğit Çin Sarayı’na baskın verdiler. Canlarını soylarının devamına armağan ettiler, canlarını soylarının en değerli hazinesine; hürriyetlerine bağışladılar ki; canları demek; hürriyetleri demek, canları demek; soylarının devamı demekti onların... Ve dâhi onlar; Kızılelma yolunda diken ayıklayanlardı ve bu yolda kaçınılmaz olan kanlarının akması idi; onlar kanlarını da verdiler / daha asırlar boyunca vereceklerdi de...



Düşmanlarının öldürücü darbeleri çoğun, sırtlarında yer bulabildi onların. Ama onlar ilk hamle sıralarını düşmanlarına verdiler hep. Mertçe dövüştüler, mertçe savaştılar. Ölüm vuruşlarını aslâ düşmanlarının sırtlarına yapmadılar... Onlar mağlûb olurken de, muzaffer olurken de güzeldiler ve daima güzel kaldılar.



Onlar, Oğuz Ata’nın çocuklarıydı ve atlarının altun nallarından dökülen tozların, iz bırakmadığı bir karış toprak parçası bırakmadılar; Tanrı Dağları’ndan tepeden baktıkları coğrafyaya. Kendilerinden binlerce yıl sonraki tarihin balistik incelemesinde ortaya çıkacaktı ki; Avrupa’nın içlerinde, Viyana önlerinde görülen nal izleriyle, Tanrı Dağları önlerindeki izler birbirinin aynı idi... Bir başka benzerlik daha vardı, o soylu binicilerin, soylu atlarının altun tozundan nal izleri arasında ki, o benzerlik de; izlerin Batı’ya, hep Batı’ya yönelmiş olmasıydı... Güneş onların arkasından doğdu hep ve onların yolunu ışıtıp, onlara yön tayin etti... Vatan mefhumunu topraktan aldılar; bayrağa ve imana bağladılar; tüm millî kinlere gönüllerini kapatarak, her inanca hürmetkâr kaldılar. Maddeyi buharlaştırdılar onlar ve alan değil veren oldular, istismar eden değil, imar eden oldular.





Tanrı Dağları’ndan Türkistan İlleri’ne, Kafkasya’nın dar geçitlerinden Kırım’ın Bahçesarayı’na, Malazgirt’ten şehirlerin en şereflisi Medine’ye, Söğüt’ten Bursa’ya, İstanbul’dan Edirne’ye, Üsküp’ten Kosova’ya ve nihayetinde Viyana’ya kadar devam eden bir mefkûreydi bu; Türk’ün Cihan Hakimiyeti Mefkûresi... Türk’ün yaklaştıkça uzaklaşan Kızılelması’ydı bu gidiş, bu meydân-ı merdan...



Zaman geldi Alperenler oldular. Rumeli denen gülistan’da kokularını saçtılar dört yüzyıl. Sesleri rüzgârları kıran o atlılar, bir yelkeni bayrak yaptılar, açık vâdilere ayaklarını vurdular ihanetle; Zaman geldi, demirci ustasının elinde dövülen kılıç gibi yıllarca pişirilerek 16. Asır Hıristiyanlığının sakatlanmış ruhuna neşter vurup Martali Matyas oldular; aykırı bahçelerde kutlu çiçekler olarak kök saldılar, dâvâları sırlı idi, üç kişiden öte bilinmez idi.. bilinmediler; sırroldular, sırlara, üçlere, yedilere, kırklara karıştılar...



Ân geldi, bilinmek istediler; Mimar Sinan oldular, Itrî oldular, Dede Efendi oldular.. Oldular hep oldular... Bülbülün sesini taklîd etmediler, ama bülbülün gül ile aşkından çok şeyler anladılar, bu ummânda sayısız kulaçlar attılar; Şeyh Galib’in mumdan gemileriyle aşk denizinde erimeden yüz yıllarca gezindiler. Bu aşktan gönüllerimize nice nağmeler fısıldadılar. Mevlâna’ya “cennetin açılan kapılarının sesleri”ni tahattur ettiren musîkiden notalar dizdiler hâfızamızın en derin kuytularına.



Kur’ân’ın; “Hokka ve kalem ve onunla yazana and olsun” âyeti ve Hz. Peygamber’in güzel yazıyı teşvik eden mesajı onlara hurufât ile taaşşûku ilhâm etti ve onlar göğüs kafeslerimize nazenin elif’ler çektiler, mahviyyetkâr mim’ler koydular. Mâbedlerimize sayısız kompozisyonlarla Ayet’el-kürsîler nakşettiler, Fetih Sureleri’nin estetik hatlarını;“Renksizlik renge esir olunca” diyen Mevlâna gibi renge ihtiyaç duymadan çektiler, çünkü, onlar hattını nakşettikleri her harfi bir meleğin beklediğine inanıyorlardı ve dahi onlar gönüllerimizi de ilmek ilmek, nakış nakış işlediler, bu toprakları ‘kozaya çevirdiler’... Ezberlenecek pek kitapları yoktu onların, lâkin onlar gönüllerini cilâlamışlar, istekten, hasislikten, hırstan, kinden arındırmışlardı. Gönülleri aynalar gibiydi ve hadsiz hesapsız tüm suretler onların gönüllerine aksedebilirdi. Nasıl ki, Musa’nın gönül aynasında parlayıp, koynuna sokup çıkardığı elinde gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti parlamışsa, onların gönüllerine yansıyanlara da ya susulur ya da şaşırılırdı.



Onlar her birini “el- Medinetü’l-fâzıla” idrakiyle masal gibi şehirler inşâ ettiler. İnşâ ettikleri şehirlerde, câmi, medrese, kamu binaları ve hayra yönelik binalarda taş, meskenlerin yapımında ise ebediyet karşısında fâniliği temsîlen ahşap ve kireç gibi dayanıksız malzemeleri tercih ettiler ve taş ev yaptıranları her daim ayıplayıp, “dünyaya kazık kakmak istiyor” diyerek “şeddâdî” diye nitelendirdiler. Onlar Selimiye’yi yükseltip yüceltirken, çevresindeki evlerin pencerelerini küçültüp, dünyaya ve maddeye karşı mânâya yücelik kazandıracak kadar da misafir gibi yaşadılar bu dünyada...



Tarihe akan, tarihe şahitlik eden ırmakların kıyılarında gezindiler soylu atlarıyla. Avrupa Motzart’ı dinliyordu o zaman; onlar Motzart’a, soylu atlarının nal seslerinden beste yaptırdılar. Arda’ya Helime ile Recep’i, Tuna’ya da Aliş ile Zeyneb’i kaptırdılar ve Vardar’ın, Drina’nın, nazlı Tuna’nın ve Boğaziçi’nin üzerine inci gerdanlık niyetine köprüler kurdular. O nehirlerin ve Boğaziçi’nin üzerine, Abdülhak Şinasi’nin deyişiyle; “Dünyanın en ince ve en emsalsiz güzelliğini gözler ve ruhlar için yaşanmış bir rüya haline getirmek üzere yapılmış ve sanki ancak rüyalarda binilen salıncaklar”a benzer kayıklar saldılar...



Onlar hayratlarında da dinî umdelerden moral ve kültürel destek bulmuşlardı. Hayratlarını yaparken onlar, “Biz her şeyi sudan diri kıldık” âyetinden hareketle öldükten sonra geride “kapanmayan” sayısız hayır defterlerini “cârî” bıraktılar. “Sahibü’l-hayrat ve’l-hasenât” idi onlar ve geride bıraktıkları çeşmelere su içmek için uzanan her dudağın hayır duası ile günahlarından bir kaçını daha affettirip, öbür dünyaya biraz daha hafifleyerek gitme ümid ve endişesini bir arada yaşarlardı... Fuzulî’nin “Su Kasidesi”ndeki gibi “mücerret” sular, Nesim’in Sâdabad çeşmeleri gibi “müşahhas” sular, “hafif” sular, “sert” sular, “kaba” sular, “latif” sular, “hâzım” sular, “emrâzı eriten” sular, “şifalı” sular, “mübârek” sular, “sağ” sular.. ve daha nice vasıflarla muttasıf idi onların suları. Musluklu, akar sulu, servi motifli, sabunluklu, bakır taslı, ta’lik kitabeli, yalaklı, üçkurnalı, burmalı, firuze çinili, müzeyyen, sade idi çeşmeleri...



Temeddün ettiler; beşerî zaruretlerin insaf ve itidal hadleriyle hâlledildiği “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn” şehirler kurdular ve kurdukları her şehirle kendi Medinetü’l-fazıla’larını inşâ ettiler.



Harflerle meşk ettiler; mâbedlerimizi donattılar.



Her biri ayrı birer insan haddehanesi olan tekkeler kurdular; ve o ‘tekkelerde kurt ile kuzuyu beraber yaydılar’.



Suyun üstüne yazı yazdılar; cins-i lâtifin boynunu süslercesine köprüler kurdular suların üstüne.



Sahibü’l-hayrat ve’l-hasenât oldular; “biz her şeyi sudan diri kıldık” ayetiyle tezyin ettikleri çeşmelerle müzeyyen kıldılar şehirlerini.


“Sabredenlere müjdele” ayetinden işâret aldılar; zamanı ve sükûneti sabır ile tasarruf ettiler, “ibnü’l-vakt” olmanın sırrına âgâh oldular.



Tasavvuf musîkisi ile nice mânânın şifrelerini çözdüler; kendilerinden sonrakilere nice şifreler bıraktılar çözülmeyi bekleyen.



……….



Onlar hiç arkalarına bakmadılar, yorulana kızmadılar. Ne gidene, ne de kalana yas tuttular; hem tahammül, hem de sefer etmeyi Oğuz Ataları’ndan öğrenmişlerdi, onlar da öyle yaptılar; hem tahammül ettiler, hem de sefer... O, akınlara gidenlerin, o, akınlardan gelenlerin ve her gelişlerinde zaferler getirenlerin atlarının nal izlerinde geriye dönük bir tek iz bile bulamadı tarihçiler...



Taa ki, tarihin geriye doğru, tersine seyretmeğe başlayacağı, Viyana önlerindeki bozguna kadar... O bozgundan kanatları yorgun, kalpleri yaralı, gözleri nemli döndüler... Bu dönüşün esaslı bir dönüş olduğunun farkında mıydılar bilinmez, lâkin, yola çıktıkları zamanı onlar bile unutmuşlardı; uzun, uzunluğunca çileli gurbet kocatmıştı onları ve güneş de yollarını eskisi gibi ışıtmıyordu, yol göstermiyordu onlara artık.



‘Yollarını hayaletler kesiyordu’ ve tanımadıkları bir dünyanın içinde bulmuşlardı kendilerini; “mağlûpların dünyası”’ydı bu dünya... ‘Canavarlarla dolu karanlık’ bir dünyaydı bu. Cemil Meriç’in o muhteşem ifadesiyle; “Murdar bir hâl’den muhteşem bir maziye kanatlanmak” isterken, Koçi Bey; “Süleyman devrine dön!” yani “kanun u kadîm”e diye haykırıyordu, IV. Murat’a...



Onlar ne “Süleyman devri”ne, ne de “kanun u kadîm”e dönebildiler, fakat tersine dönen bir şey vardı; devran... Tarih saati, tarihin saati geriye doğru çalışmağa başlamıştı. Bu dünyanın zembereğini kuranların, ne zembereğe güçleri yetiyordu artık, ne de olan bitenden bir şey anlıyorlardı. Ama olan olmuş ve biten bitmişti ve onlar tükenmişti...



……….



İşte bundan sonrasına dair kelâmı, Cemil Meriç’e bırakalım:





“Sen bir Az-Gelişmişsin

Kıt’aları ipek bir kumaş gibi keserdik. Kelleler damlardı kılıçlarımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar...

Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım” demeğe başladı, “Asya bir cüzzamlılar diyarıdır.”

Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara, ve kulağına: “Hayır delikanlı” diye fısıldadılar, “sen bir az gelişmişsin.”

Ve Hıristiyan Batı’nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “nişân-ı zişân” gibi gururla benimsedi aydınlarımız.”



…………..



Ülkücüler, Alperenler…

Yas tutmak ve yenilmek yok.

Hâtıralarımızla bahtiyar ve hâtıralarımızla güçlüyüz artık..

Kaldığımız yerden devam edeceğiz.. Yine ‘kurt ile kuzuyu berâber yayabileceğimiz insan haddehâneleri’ kuracağız. Hayatımız ideallerimizi ne kadar yaşattığımızla anlam kazanacak. Yine mazluma umut, yine zalime korku olacağız. Ocaklarımız tütmeye devam edecek. Ateşini kuvvetlendireceğiz. Yeni Afşinler yeni Yağmurlar, yeni Ersagunlar, yeni Yavuzlar, yeni Fatihler yeni Itrîler, yeni Sinanlar, yeni Levnîler, yeni Osman Hamdiler, yeni Akifler yine bizim ocaklarımızdan doğacaklar, kök salacaklar vatanımıza. Yine ve yeni Turan yeni Kızılelmalarımız olacak. Onlardan hiç vazgeçmeyeceğiz. Yeni rûyalar göreceğiz, rûyalarımıza inanacağız. “Ey Keş Dağı, bizden Muhsin Başkanımızı aldın, ama ideallerimizi alamayacaksın..” diyeceğiz ve işe koyulacağız. Yine “Yaratılanı seveceğiz yaratandan dolayı”. Yine hangi coğrafyada bir insanlık dramı olsa içimiz kan ağlayacak. Mazlumun yanında zalimin karşısında olacağız. Haksızlık karşısında susan dil olmayacağız. Allah bir, vatan bir, bayrak bir, dilimiz bir, kıblemiz bir, acımız bir, neş’emiz bir, yasımız bir olacağız, bir tarağın dişleri gibi, bir vücûdun âzâları gibi olacağız.



Ve’l-hâsılı biz hep olacağız.

Adnan İSLÂMOĞULLARI
 
Katılım
19 Haz 2009
#8
Ynt: Biz Kimiz??

PeJMüRDE' Alıntı:
Hehehe... gülüyorum sakın yanlış anlamayın vallahi çok acayip hissettim kendimi.Allah Allah nasıl anlatsam şimdi,kafam karıştı desem yanlış olmaz vallahi.Ben şimdi sorularınıza cevap vermeye çalışayım.

-Biz Türkler ehehe..töbe yarabbi.Neyse uzatmayayım.Biz eyvallahı birisi bizi takdir ettiği zaman kullanırız.Yani ben size çok güzel yazmışşınız dediğimde siz eyvallah diyebilirsiniz.Yani bir nevi teşşekür demektir.Aslında bu kelimeyi tekke dervişleri birbirlerine selam verirken kullanırlarmış.Ama manası ve kullanım alanı değişmiş bugün pek çok insan bunu günlük hayatta 'Okey' yerine kullanır.Yani 'tamam,oldu,sorun yok,anlaştık vb.'

-Zıtlıklar demek ateşle buz gibi,kara ile ak gibi demek.Ama benim orada kastettiğim manevi zıtlıklardı.Yani insanın varlığını ifade eden ruh ve beden zıtlığı.Beden madde ruh ise manadır.Ruh olmazsa beden olmaz yani ölüm gerçekleşir.Biz ölümün tarifini ruhun bedenden ayrılması olarak tarif ederiz değil mi?İşte aynen öyle düşünün.

-Kendimi dalından kopmuş bir yaprak gibi hissediyorum ve ülkemdeki birçok kişininde öyle olduğunu görüyorum ve birçok insanında buna şahit olup bu dediklerimi hergün söylediğini düşünüyorum.Bunu anlamak için dünü ve bugünü mukayase etmek yeterlidir.Bu soruya ahiretten bir yazı ile cevap vermek gerekeceğinden kısa kesiyorum.

-Anadolu dört bir yandan işgal altındaır cümlesiyle ben kurtuluş savaşımızın öncesinden bahsetmişitm.Yanlış anlaşılma oldu galiba:)

Kurduğunuz cümlelere baktığımda yazımın ne manaya geldiğini anlamış olduğunuzu görüyorum.Ufak tefek yanlış anlaşılmalar olur tabi.Yardımcı olabildikse ne mutlu...Selametle haydi eyvallah.bakın buradaki eyvallah görüşürüz veya görüşmek üzere anlamında:)
gerçekten çok teşekkür ediyorum abi(burada hepiniz bir birinize ağbi diyorsunuz da onun için ben de diyorum :))
tam olarak değil ama demek 97% anladım :D
şaka...
çok sabırlısınız, teşekkür ederim böyle açıklamalarınıza.
eyvallah :)
 
Katılım
3 Ağu 2008
#10
Ynt: Biz Kimiz??

PeJMüRDE' Alıntı:
Hehehe... gülüyorum sakın yanlış anlamayın vallahi çok acayip hissettim kendimi.Allah Allah nasıl anlatsam şimdi,kafam karıştı desem yanlış olmaz vallahi.Ben şimdi sorularınıza cevap vermeye çalışayım.

-Biz Türkler ehehe..töbe yarabbi.Neyse uzatmayayım....
bu kısmı hoş bir tebessümle tekrar tekrar okudum. kelimelerdeki şaşkınlıktan bahsediyorum. şaşkınlık o kadar yakışmış ki insan, sanki bir bebeğin yanaklarını sıkıyormuş gibi hissesiyor. hakikaten çok hoş....

bu kadar tebessümden sonra birazda asabi olalım değil mi?!

eyvallah "okey" manasına gelmez. tamam, oldu, sorun yok, anlaştık manasına da gelmez. -ki pejmurde muhterem de gelir dememiş zaten kullanılır demiş-

eyvallahın muhtelif manaları vardır. kabaca: razı olmak, kabul etmek, tasdik etmek manalarına gelir. bir yönü ile de eyvallah, "Allah'a ısmarlamak" manasına gelir.

eyvallah demek, eyvallah etmemek, eyvallahı olmamak şeklinde deyişlerimiz de vardır. tabii bu deyişlerin, eyvallah dememek, eyvallah etmek, eyvallahı olmak şeklinde olanları da mevcuttur... yahut mevcud değildir de şu an varmış gibi görünür. tıpkı "eyvallah"ın, "sorun yok" manasına geldiğinin sanılması gibi.

eyvallah demek: hoşça kalın manasına geldiği gibi olan biteni kabul etmek manasına da gelir. mesela: müslümanlar asırlardır kendilerini bozan her unsura garib bir şekilde eyvallah demektedir.

eyvallah etmemek:yardım dilenmemek, kabul etmemek manalarında kullanılır. mesela: müslümanların kaybettiklerini bulması ve dünyayı içinde bulunduğu dertlerden kurtarması, dünya malına eyvallah etmemeleri ile mümkündür.

eyvallahı olmamak: rıza göstermemek, borçlu bulunmamak, minnet duymamak için uzak durmak manasında... mesela: hakiki bir müminin günah karşısında eyvallahı olmaz.

eyvallah!
 
Katılım
18 Mar 2009
#11
Ynt: Biz Kimiz??

Muhterem Baki bir an olsun korkmadım değil.Kaza oklarınıza hedef olcağımı zannettim.Çok kullanırım bu kelimeyi.Asıl manasının dışında kullanıldığını bilirim.Güzel açıklmalar olmuş eyvallah:)
 
Katılım
19 Haz 2009
#12
Ynt: Biz Kimiz??

PeJMüRDE' Alıntı:
Muhterem Baki bir an olsun korkmadım değil.Kaza oklarınıza hedef olcağımı zannettim.Çok kullanırım bu kelimeyi.Asıl manasının dışında kullanıldığını bilirim.Güzel açıklmalar olmuş eyvallah:)
aslında eyvallah bana ki bu soruyu sordum!
değil mi?! ;)
ne kadar bilgi topladım ben!
teşekürler hepinize.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap