Bizim Sinan, yani Mimar Sinan'dan...

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Cami'nin 1990'li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı tv’de söyle anlatmıştı.

Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taslarda yer yer çürümeler vardı.

Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşa edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu.

Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık.

Sonuç olarak kemeri alttan destekleyen bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık.

Kalıbı söktük. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kağıt vardı. Şişeyi açıp kağıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu.
“Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taslar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum. "

Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu’nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir bicimde kemerin inşasını anlatıyordu.

Bu mektup bir insanin, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insan üstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern cağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kağıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur.

Mürettibi bilinmiyor.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
Ynt: Bizim Sinan, yani Mimar Sinan'dan...

Şair Cemal Süreya, “Bütün mimarlar yüksek, mühendisler de / Bir sen kaldın alçak, ey Sinan usta” der bir şiirinde.
Bugünün mimarlık anlayışına ve Mimar Sinan’a gösterdiğimiz vefasızlığa işaret eden bu iki ironik dize, pek çok şeyi özetliyor aslında. Çünkü onunla ilgili ne derli toplu bir çalışma, ne eserleri ile ilgili teknik bir çözümleme, ne de onu ya da muhteşem eserlerini anlatan bir roman ya da bir film var ortada. Hal böyle olunca, asırlardır ayakta duran eserleriyle yaşayan büyük usta, kültür ve sanat tarihimizin ‘meçhul meşhur’lar listesinde ilk sırada bulunuyor. O kadar ki onun aynı zamanda dünyanın sayılı su mühendislerinden biri olduğunu ve ‘mimarbaşılık’ görevi ile imparatorluğun imar ve iskan bakanlığını yürüttüğünü bile çoğumuz bilmiyoruz.

Dünya şaheserleri arasına girmiş muhteşem yapılarıyla bizi dünyaya tanıtmış bir isimdir Sinan. Böyle bir deha, böyle bir usta Batı medeniyetinin içinde olsaydı, dünya birbirine katılırdı. Mesela Sinan’ın Sokullu Mehmet Paşa adına yaptığı Drina Köprüsü, kentin hayatında o kadar önemli ki o yörenin yazarı olan İvo Andriç bu köprünün adını taşıyan bir roman yazdı ve eser Nobel Edebiyat Ödülü aldı.

İstanbul’un en güzel siluetine sahip olan Süleymaniye Külliyesi’nin piramidal bir görüntüsü vardır. O dönemde böyle bir külliyenin, böyle eğimli bir alana yerleştirilmesi mimaride bir devrimdir. Fakat topografyaya saygılıdır Sinan; doldurma yapmamış, tabiatı bozmamıştır. Bugün çağdaş mimarinin vardığı yerdir bu ve adı organik mimaridir. Yani çevre ile uyumluluk arz eden mimari… Sinan Usta bunu 16’ncı yüzyılda yakalamıştır. Ve mesela minare şerefelerinin altında bulunan mukarnaslar, yukarı çıktıkça küçülür. Böylece yukarı baktığınızda yalancı bir perspektif ortaya çıkar ve minareler sanki göğü delecekmiş gibi, olduklarından çok daha uzun görünür. Ama Sinan’ın asıl büyüklüğü, kubbeyi zirveye taşımasıdır. Kubbe mimarisinde yapılacak atılımların hepsini yapmış, Selimiye’de bunu zirveye taşımıştır. Kendinden sonra da hiçbir mimar ona ulaşamamıştır.

Bir Süleymaniye daha yapılabilir mi?
Mümkün değil. Çünkü her şeyden önce bir Sinan’a ihtiyacımız var. Hadi diyelim Sinan gibi bir deha çıktı, eseri sipariş edecek bir Kanunî gerek. Diyelim ki Kanunî gibi bir yönetici var, o zaman Osmanlı gibi süper bir devlet ve onun bütçesi gerekir. Diyelim o da var, bu sefer tezyini sanatların ustaları gerekli; mesela Karahisarî gibi bir hattat gerekli. Hadi bunlar da var diyelim; ama ne o dönemin malzemesi olan İznik çinileri var, ne asırlardır çürümeyen küfekî taşı… İşte bu yüzden mümkün değil ve bundan onu iyi korumamız gerekir.

Sinan çağı yalnız Türk mimarlığının değil, Türk toplumunun altın çağıdır.
Değerli mühendis Prof. Müfit Yorulmaz'a göre: 'Eserlerinin dörtyüz yıldır, taşıyıcı sistem arızası göstermeden bugüne kadar çeşitli doğal afetleri de geçirerek ayakta kalması, Mimar Sinan'ın üst ve altyapı çözümlerindeki engin bilgi ve deneyimini kanıtlamaktadır.'

Yine değerli mühendis Prof. Erhan Karaesmen, Selimiye mimarisine hayranlığını ince bir anlatımla dile getirmektedir:
'Kubbenin en tepesindeki alemden, ta dıştaki duvarların temeline kadar, dünyanın en tatlı ve anlamlı mekan senfonisi yapılmıştır... Sonsuz yükseklerden dökülen bir çağlayanın, billur zerreciklere ayrılıp, çevreye saçılışı gibi etrafa mutlu yayılışıdır... Tam bir akılcılıkla...'

Bir İtalyan mimarlık tarihçisi kitabında, "Bizdekiler ya mimar ya da mühendis; Sinan ise hem mimar hem de mühendistir." diyor. Hep düşünmüşümdür; Mimar Sinan acaba İtalyan, Alman, Fransız, İngiliz olsaydı, hakkında yazılan eserler kütüphanelere sığar mıydı?

Bundan yirmi yıl öncesine kadar Napolyon hakkında seksen bin küsur, Goethe hakkında yirmi iki bin küsur eser yazıldığını düşünürsek, Sinan hakkında yazılacaklara dair bir fikir sahibi olabiliriz. Bizde Sinan için yazılanlar iki elin parmaklarını geçmez. Bu bizim milli ayıbımızdır.

Rivayet edilir ki, Lozan Andlaşması görüşüldüğü sırada Venizelos, Lord Curzon'dan Edirne'nin kendilerine verilmesini istemiş Ünlü Türk düşmanı da şöyle demek zorunda kalmış: "Verelim Venizelos; fakat Selimiye'yi ne yapacağız? Yıksak bize barbar derler, Selimiye ile Edirne'yi size versek zalim derler; söyle zalim mi, barbar mı olalım?" Koca Sinan ruhunda oluşturduğu mührü, toprağa öyle azametli basmış ki, beldenin tapusunu ebediyete kadar milletimize çıkarmış.

Kendi ifadesiyle
"Ayasofya kubbesi gibi büyük bir kubbeyi durdurmak son derece zordur. Kâfirlerin mimar geçinenleri 'Benzerini yapmak mümkün olsa yaparlardı' dedikleri, bu zavallının yüreğinde bir uhde olup kalmıştı. Sultan Selim Han'ın zamanında kudret gösterip bu yüce kubbeyi (Selimiye Camii) Ayasofya kubbesinden altı zira (dirsekten orta parmak ucuna kadar olan ölçü birimi) daha yüksek ve çevresini dört zira daha geniş yaptım."

İs odası ve akustik
Ayasofya'nın iç mekânı karanlıkken, Süleymaniye aydınlık bir mimariye sahip. Mimar Sinan, kalabalık cami içinin kirlenen havasını temizlemek için giriş kapısının üzerinde havayı dışarı veren bir oda sistemi kurdu. Zemine sesi yansıtmak için tuğlalarda boşluk bırakıldı. Böylelikle Süleymaniye harika bir akustiğe sahip oldu.

Geçenlerde biri, "O kadar deprem oluyor, Süleymaniye'ye neden bir şey olmuyor?" diye sormuştu. 18'inci yüzyıldan, Evliya Çelebi'nin ağzından yanıtlamaya çalışacağım. "Bütün Osmanlı ülkesinde ne kadar usta mimar, yapıcı, amele, taş yontucu ve mermerci varsa topladı... Üç bin esir, tam üç sene çalışarak temelini yerin dibine indirdiler... Ta bu derece yerin dibine varıncaya kadar yapılan kazıdan sonra, oradan temeline rıhtım yapıp üç senede bina toprak üstüne çıktı. Bir sene o hal üzerine bırakıldı... Dört tarafındaki duvarları kubbe kemerlerine varıncaya kadar üç senede bitirdiler. Sonra dört ayak üzerine sağlam ve yüksek bir kubbe yaptılar..."

Mimarlık tarihinin en büyük şantiye organizasyonlarından biriyle gerçekleştirilen Süleymaniye Külliyesi 1550'den 1557'ye kadar yedi yılda tamamlanmış. İnşaatta çalışan sanatçı ve işçilerin temizlik ve sağlık gereklerinin nasıl karşılandığını günü gününe tutulmuş İnşaat Defterleri'nden anlıyoruz. Külliye'nin yapımında ilk iş olarak inşa edilen tesis Hamam dır.

Kanuni Sultan Süleyman "Bu bina eylediğin beytullahı sıdku safa ve dua ile sen açmak evladır" sözleriyle mimarı onurlandırarak külliyenin açılışını ona yaptırmak istemişti. Sinan ise hünkâra, "Hattat Karahisari bu camii hatları ile tezyin ederken gözlerini kaybetti, kör oldu. Bu şerefi ona bahşedelim" demişti. Açılışı Hattat Karahisari'ye yaptırdılar.

Mimar Sinan cami içinde mükemmel bir hava dolaşım sistemi oluşturulmuş. Aydınlatma için kullanılan 4 bin mumun çıkardığı is giriş kapısı üzerindeki boşlukta toplanmış. Bu is, hat yapımında kullanılan mürekkebe hammadde olmuş.


mürettibi bilinmiyor.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
Sinan'ın şaheseri Süleymaniye'nin sırları


Mimar Sinan'ın ustalığı, kalfalık dönemi eseri olan Süleymaniye Camisi'nde uyguladığı mimari incelikler hala dünyanın en ünlü mimarlarını kendisine hayran bırakmakta.

İhtişamlı bir devre haşmetli eserlerle mühür basan Mimar Sinan'ın ustalığı, kalfalık dönemi eseri olan Süleymaniye Camisi'nde uyguladığı mimari inceliklerle de hayranlık yaratıyor.

Süleymaniye Camii'nin az bilinen mimari inceliklerine ilişkin bilgi veren cami imamı Mehmet Sevinç, Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1550 yılında Mimar Sinan'a yaptırılan caminin külliyesi ile birlikte 1557 yılında tamamlandığını ve mimarisinde sergilenen ihtişamın Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş dönemindeki ihtişamla örtüştüğünü belirtti.

Mimar Sinan'ın, camide verilen vaazın duyulması için akustik sistemi üzerinde çalıştığını, sesin bir noktadan çıkarak caminin her köşesine eşit şekilde dağılması için çaba gösterdiğini anlatan Sevinç, usta mimarın, bu amaçla Anadolu'da kullanılan turşu küplerinden içi boş 65 tanesini ağızları aşağıya bakar vaziyette ana kubbenin etrafındaki duvarlara yerleştirdiğini ve küplerin aralarını da yumurtanın akıyla sıvadığını söyledi.

Sevinç, bir rivayete göre Mimar Sinan'ın, akustiğin temini için camide nargile içtiğini, durum Kanuni Sultan Süleyman'a şikayet edilince padişahın hışımla gelip baktığını ve Mimar Sinan'a bunun sebebini sorduğunu, Sinan'ın da ''Sultanım bakınız bunun içerisinde tömbeki yoktur, sadece su vardır. Bu, çektiğim zaman fokurdayan suyun sesinin kubbeye nasıl ulaştığı ve caminin her noktasına eşit vaziyette nasıl dağıldığını temin için yaptığım bir çalışmadır'' diyerek çalışmasıyla ilgili bilgi verdiğini anlattı

İS ODASININ SIRRI

Camii'nin diğer bir özelliğinin de Mimar Sinan'ın ilk olarak buraya is odası yapması olduğunu kaydeden Sevinç, yapıldığı dönemde elektrik olmadığı için camiinin 275 adet kandil ve bunlara ek olarak mihrabın 2 yanına yerleştirilen dev mumlar ile aydınlatıldığını söyledi.

Mimar Sinan'ın yanan mumlardan çıkan isin camiiye zarar vermemesi için orta kapının üstünde bir oda tasarladığını anlatan Sevinç, kandillerden çıkan isin meydana gelen akımla mihrabın aksi yönüne hareket ederek kapının üstünde dışarıya açılan 4 adet küçük pencereden is odasına çekildiğini ifade etti. Sinan'ın, hava akımının is odası yönüne doğru olmasını sağlamak için camiiyi is odası merkezli yaptığını anlatan Sevinç, bu odada biriken isle de mürekkep elde edildiğini kaydederek, ''Bu mürekkeple de o günün siyasi, idari, dini bütün fermanları yazılıyor. Sebebi ise bütün bu el yazması eserler gibi önemli belgelerde bu mürekkep kullanıldığı zaman herhangi bir akıcı maddenin dökülmesiyle yazılar kaybolmuyor. Kaybolması için illa ki o kağıdın tahrip olması gerekiyor'' dedi.

Bunlara ek olarak is odasından camiinin içine açılan 2 adet menfez bulunduğunu kaydeden Sevinç, bu menfezlerden bakıldığında birinden sadece camii içindeki ''Allah'' levhasının, diğerinden de ''Muhammed'' yazılı levhanın görüldüğünü belirtti. Bu durumun da yine ince bir hesapla ayarlandığı ifade eden Sevinç, ''Ecdadımız her şeyi gelişigüzel değil, ince hesaplara dayalı olarak yapmış. Çoğu zaman biz bunları incelemekten değil, seyretmekten bile aciz kalıyoruz'' diye konuştu.

KUBBEYİ TAŞIYAN FİL AYAKLARI

Süleymaniye Camii'nin 53 metre yüksekliğinde, 26,5 metre çapındaki merkezi kubbesini taşıyan fil ayaklarından 2'sinin Mısır veya şu anda Lübnan sınırları içinde kalan Baalbek'ten, 2'sinin ise Afyonkarahisar'ın İscehisar ilçesinden getirildiğinin rivayet edildiğini söyleyen Sevinç, Osmanlı döneminde bu fil ayaklarında kürsülerin olduğunu, ilim adamlarının buradan halka tefsir, İslam hukuku, hadis ve tasavvuf dersleri verdikleri anlattı.

Dev boyutlardaki yapının temizliği için günümüzde de camiinin çeşitli yerlerine konulan siyah deve kuşu yumurtaları olduğu belirten Sevinç, camiide çeşitli yerlere koyulan yaklaşık 60 adet deve kuşu yumurtası olduğunu, bu yumurtaların asılı olduğu yerde en üst noktalarda bile örümcek ağı olmadığını, günümüzde de kullanılan deve kuşu yumurtalarının belli aralıklarla Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yenileriyle değiştirildiğini kaydetti.

Sevinç, Süleymaniye Camii'nde görev yapmanın kendisi taşıdığı anlam sorulduğunda da ''Muhteşem bir devletin, muhteşem bir milletin, müstesna bir ümmetin ecdadının yaptırmış olduğu böyle bir camide görev yapmak bizim için hazzı, huzuru ifadesi mümkün olmayan bir mutluluktur. Tek dileğim ve duam şudur; Allah bulunduğumuz yerlere bizi layık etsin. Önemli olan bu'' dedi.

Sanat tarihi uzmanı Prof. Dr. Doğan Kuban, Süleymaniye Camii'nin Osmanlı'nın en büyük padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın yaptırdığı 2 büyük camiden biri olduğunu anımsatarak, ''Süleymaniye Camii, İstanbul'un da simgesel olarak en önemli yapısı.

Bir kere çok büyük boyutlu. Etrafında koca bir külliye var. İstanbul'un bütün sosyal işleri ile ilgili binaları barındıran bir külliye. Tasarım olarak da çok güzel bir yapı. Bütün İstanbul silüetini hala etkileyen bir tasarımı var'' dedi. Mimar Sinan'ın burada bir is odası yaptığını ve orada isi topladığını söyleyen Kuban, camiinin mimari planında özel açılar bulunduğunun iddia edilmesi ile ilgili olarak, ''O zaman yapıların statik hesapları diye birşey yoktu. Özel açılar varsa bu da Sinan'ın kendisine seçmiş olduğu oranlar olabilir. Ancak bunu bilmiyoruz'' diye konuştu.

CAMİİNİN DİĞER ÖZELLİKLERİ

Camii'nin mimarisindeki bir diğer özellik de avlunun hemen solunda daha küçük boyutta olan ''Cevahir Minaresi''. Evliya Çelebi'den rivayetle camiinin yapımının uzaması karşısında mali açıdan sıkıntı çekildiğini düşünen İran Şahı Tahmasb Han, Kanuni Sultan Süleyman'a inşaatın devamı için elmas ve değerli taşlar gönderdi. Kanunu Sultan Süleyman ise kendisini öfkelendiren bu hediyelere cevaben, camiinin her taşının bu taşlardan çok daha değerli olduğunu söyleyerek taşları mimarbaşına verdi.

Mimarbaşı Sinan da bu taşları, inşa ettiği camii minaresinin taşlarının içine yerleştirdi. Bu minare, bu değerli taşları içinde barındırdığı için ''Cevahir Minaresi'' diye biliniyor. Mimar Sinan'ın ana kubbesinde ''Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir.

(Bu) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir'' mealindeki Nur Suresi'nin yer aldığı camide, bazı ayetlerin anlamları ile bağdaşan yerlere yerleştirildiği söyleniyor.

Süleymaniye Cami içindeki ölçülerin de ebcet hesabına göre hesapladığı ifade ediliyor. Camii içindeki mesafeler ölçüldüğünde, bütün mesafelerin ebcet hesabı ile ''Allah'' isminin katları olduğu, minare yüksekliği, kubbe çapı gibi bazı uzunluk ve açılar birbirine orantılandığında ''Pi'' sayısı ya da dünya ekseninin eğim açısı olan 23 gibi rakamları verdiği söyleniyor.

İktibas:Dünya Bülteni.
 

sayih

 
Katılım
29 Ağu 2007
Ynt: Bizim Sinan, yani Mimar Sinan'dan...

Bir Süleymaniye daha yapılabilir mi?
Mümkün değil. Çünkü her şeyden önce bir Sinan’a ihtiyacımız var. Hadi diyelim Sinan gibi bir deha çıktı, eseri sipariş edecek bir Kanunî gerek. Diyelim ki Kanunî gibi bir yönetici var, o zaman Osmanlı gibi süper bir devlet ve onun bütçesi gerekir. Diyelim o da var, bu sefer tezyini sanatların ustaları gerekli; mesela Karahisarî gibi bir hattat gerekli. Hadi bunlar da var diyelim; ama ne o dönemin malzemesi olan İznik çinileri var, ne asırlardır çürümeyen küfekî taşı… İşte bu yüzden mümkün değil ve bundan onu iyi korumamız gerekir.



Diyelik ki hepsi mevcut.Bu eserlerden anlayan millet mevcut mu ki.
Üç beşini koruyup kıymetini bilemezken...
Aynı hassasiyeti gösterecek millet ruhuda gerek.

İlk konu
mektubu bulmaları
kim bilir ne heyecan olmuştur.
 

sayih

 
Katılım
29 Ağu 2007
Ynt: Bizim Sinan, yani Mimar Sinan'dan...

Gerçekten okurken dehşete kapıldım.Biz bildiğimizi sanıyoruz ezberlerimizi.
Bu nasıl bir deha, nasıl bir şuur?
Aklıma Fatih in top gülleleri için kıvranışları geldi.
Eğer onunla ilgide bilgi varsa elinizde aktarmanızdan memnun oluruz.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Ynt: Bizim Sinan, yani Mimar Sinan'dan...


paylaşım çok güzel
Mimar Sinan Pri Reis Lokman Hekim ve bir çok ustaların ustası sadece osmanlı ve türk tarihinde değil tüm dünya ya örnek teşkül etmişlerdir ki
deve kuşu yumurtasında bulunan bir madde(koku)örümcekleri uzaklaştırıyor ve bunun keşfi yanılmıyorsam (tarih yanlış olabilir)1950 lerde afrikalılardan keşfedilmiş ve bir ilaç firması tarafından kullanılmıştır ki Mimar Sinan'ın bunu kullandığını bilmiyordum...
Pri reis ise hala çözülemeyen taktiği ve zamanının önde geleni ki tanrıların arabaları adlı kitapta bile uzun uzun işin ucu uzaylarlılara bağlanılmıştır:)
Hele ki Lokman Hekim şu anda kullanılan tıp onun defterinden kopan iki sayfadır sadece...
Bunlar cok ince konulardır ki ben bunu tek şeye bağlıyorum
1.tam anlamıyla dine bağlılık
2.İLiM'dir...
Bir daha da Mimar Sinan'ın dünya ya gelebilceğini asla sanmıyorum
çünkü şöyle bir etrafımıza baktığımızda her yer gridir ve tek yapı örneği vardır ne yazık ki metrelerce binaları yukarı taşısalarda ne bir sıcaklık bulabilirsiniz nede bir estetik benzettiğim hummalı boşluklardır başka birşey değil
 
Katılım
27 Mar 2006
Ynt: Bizim Sinan, yani Mimar Sinan'dan...

UluğBey' Alıntı:
Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Cami'nin 1990'li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı tv’de söyle anlatmıştı.

Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taslarda yer yer çürümeler vardı.

Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşa edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu.

Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık.

Sonuç olarak kemeri alttan destekleyen bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık.

Kalıbı söktük. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kağıt vardı. Şişeyi açıp kağıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu.
“Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taslar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum. "

Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu’nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir bicimde kemerin inşasını anlatıyordu.

Bu mektup bir insanin, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insan üstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern cağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kağıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur.

Mürettibi bilinmiyor.
Bu yazıyı daha önce okumuştum ve yine aynı duygularla tekrar okudum.Bu nasıl bir zekadır ,bu nasıl bir ilimdir ve bu nasıl yapılan işe saygıdır.Ruhu şâd olsun Sinan'ın.. Teşekkürler uluğbey yeniden hatırlattığın için..
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
Ynt: Bizim Sinan, yani Mimar Sinan'dan...

Mustafa Armağan'ın "Geri Gel Ey Osmanlı" kitabından aktarıyorum:

Sayfa 34(Va'ka 2 )


1935 yılının 1 Ağustosunda Süleymaniye Camiinin yanındaki bir mezar kalabalık bir heyet huzurunda kazılmakta ve yüzlerce yılın ağırlığıı altından bir insan iskeleti çıkarılmaktadır. Açılan, Mimar Sinan'ın kabridir ve çıkan iskelette imparatorluğun üzerinde silinmez bir tabaka halinde eserlerini seren Sermimaran-ı Hassa Mimar Koca Sinan'a aittir.T.Tarih Kurumu tarafından açılan mezarda Koca Sinan'ın kafatası antropolog ŞEvket Azi kans'nun yanına getiririlip kafatası ölçüm aletiyle ölçüldükten sonra "Türk" olduğu anlaşılmıştır.Sıra iskelet parçalarını mezara iade etmeye gelmiştir.Ancak T.T.Kurumu başkanı Afet inan" Türklüğümüzün bu bütük mefahirini toprak altında çürümeye mi bırakacağız efendiler?" diye ikna edici bir nutkuna başlamış bunun üzerine iskeletin diğer kısımları gömülürken, kafatası alıkonulmuş ve kurulacak olan Antropoloji Müzesinde sergilenmek üzere Ankara'ya götürülmüştür.Bir daha bu kafatasını gören olmadı.1940 larda türbenin restarasyonu yapılırken mezar bir kere daha açılmış ve kafatasının yerinde bulunmadığı görülmüştür.





Böyle bir şeyin olduğunu bilmiyordum, çok müteessir oldum, paylaşmak istedim sizlerle... :(
 

yörük

 
Katılım
28 Ara 2007
Ynt: Bizim Sinan, yani Mimar Sinan'dan...

Şu mükemmelliğe bakın şu zekaya bakın böyle bir insan bu dünyaya gelmez. Koca Sinanın ruhu şad olsun