Çağdaş Türk Şiirinin Güzergahında

Katılım
3 Ağu 2008
#1
ÇAĞDAŞ TÜRK ŞİİRİNİN GÜZERGÂHINA, KUŞBAKIŞI

Osmanlı dönemi şairinin kültür coğrafyası çift eksenliydi: Saray şairi ağırlıklı olarak bir Orta-Doğu çerçevesine bağlı kaldı, özellikle Acem kültürünün ve İslâm dini üzerinden Arap kültürünün etkisi altındaydı; Anadolu şairi, bir koridorla geleneksel Türk kültürüne kapısını açık tuttu. Buna karşılık, imparatorluğun genişleme alanından şiirimize somut katkılar geldiğini söyleyemeyiz: Ne Rumeli'den, ne de Kuzey Afrika'dan belirgin biçimde beslendiği görülür şairlerimizin.
Kültür coğrafyası, Batılılaşma siyasetiyle birlikte, modern çağın başlangıcı sonrasında değişmiş, şiirimize yeni parametreler girmiştir. Modern dönem şairi Doğu kültürüyle tanışmıyordu: Osmanlı kültür coğrafyasının ötesindeki büyük bir uygarlığın şiiriyle karşılaşmadı; Hind, Çin, Japon kültürleriyle ancak XX. Yüzyılda, o da bireysel düzlemde, temas bir ölçüde gerçekleşebilmiştir (Asaf Hâlet Çelebi, Orhan Veli örneklerinde gördüğümüz gibi). Modern dönem şairi, Klâsik Batı şiiriyle de tanışmıyordu: 1940'lı yıllara gelenesiye Yunan ve Latin dünyasının şiiri pek bilinmezdi; Gongora'yı, Dante'yi, Milton'ı, Ronsard'ı, Goethe'yi keşfetmiş bir şiir ortamı değildi bizimkisi; dahası, Hölderlin'den Novalis'e, Lord Byron'dan Keats'e pre-modernlerle de uzunboylu bir ilişki kurulmuş olduğu söylenemezdi. Modern şiirimiz, oldukça sınırlı bir kültür coğrafyasından, özellikle de Victor Hugo-Baudelaire ikilisi üzerinden Fransız şiirinden hızını aldı, çoğu zaman da minör örneklere kilitlendi: Fikret'in Coppée, Yahya Kemal'in Hérédia ve Moréas, Hâşim'in Réguier ile birebir ilişkileri önde gelen işaretlerdir. “Modern Türkçe Şiir üzerine Bir Hiza Denemesi” başlıklı bir önçalışmada açmaya yöneldiğim bu etkileşimin, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da sürdüğünü, gecikmiş bir takip duygusunun uzun süre şiirimize egemen olduğunu bir kez daha tekrarlamak gerekir. Öyle ki, Yahya Kemal'den yarım yüzyıl sonra, Necip Fazıl-Tarancı-Dıranas üzerinden, Baudelaire'in hâlâ kutup noktası konumunu koruduğu görülür.
Bu bağlılığı, bu iz sürüş biçimini kıyasıya eleştirenlere rastlıyoruz, yıllar geçtiğinde: “Baudelaire gibi”liği küçümseyenler, giderek aşağılayanlar çıkmıştır. Öbür kefede, Oktay Rıfat gibi güçlü bir şairin, İlber Ortaylı gibi güçlü bir tarihçinin, modern Türk şairinin, kendisi gibi yazmaya ancak büyük şairlere öykünme yolunu katettikten sonra başlayabileceğini ileri sürdüklerine tanık olunur: Burada, doğru örneklerden hareket edilmesinin önemine dikkat çekildiğini gözlemliyoruz.

Batılılaşma dönemi, şüphesiz, Türk şairini tek bir odağa kilitlememiştir. Gelenek çizgisinde ciddi bir kırılma yaşandığı apaçık gerçektir ama, asıl büyük kopuşun dil düzleminde ortaya çıktığını unutamayız: Aynı çağda Bâkî ile Karacaoğlan'ı ağırlayan bir kültür, Servet-i Fünun yıllarında son demlerini yaşayan Osmanlıcanın ardından, ikiliği ortadan kaldırmış, dünyagörüşü ne olursa olsun, Türk şairi “eski dil”den “yeni dil”e geridönüşsüz bir geçişi tamamlamıştır. Bu saptamayı, şüphesiz, sözcükler düzleminde anlamamak gerekir.

Sözkonusu sürecin, geleneğin reddi anlamını taşımadığını biliyoruz. Yahya Kemal'den başlayarak, tam tersine, günümüze dek kesintisiz sürdüğünü gördüğümüz bir diyalog damarı kurulmuştur, Dîvan şiiriyle modern şiir arasında. Zorunlu ve garantili bir temas alanı olarak tanımlanamaz bu: Necatigil'de ya da Turgut Uyar'da özgün sonuçları, kimilerinde yapay ve tık nefes örnekleri karşımıza çıkar. Bir şairin yapıtında eldeğmemiş, önü açık bir gelenek yorumuna rastlıyorsak, bir başkasında anakronik, aşılmış ve aşınmış bir yaklaşım görmemiz kaçınılmazdır. Çağdaşlarımız, şiir'e, içeriden ve dışarıdan, gelenek dayatmasına başvurduklarında, şairin genellikle kendisini deli gömleğinin içinde çırpınırken bulduğu sık karşımıza çıkan manzaralardandır. İyi şiir, kendisine gösterilen kuyudan değil, seçtiği kuyudan suyunu çeker: Her dilde bu böyle olmuştur.

Modern Türk şairi, bir koldan Dîvan şiirine yüzünü döndüyse, bir başka koldan da Halk Şiirinde çıkış yolunu aramayı yeğlemiştir; bilinen gerçek. Eksi ve artı hanesine, burada da, dağıldığı tartışılmaz ürünlerin. En düz, son şiirlerle en soylu, derin olanları ortak kökten dal verebilmişlerdir. Sözkonusu damarda, 1970 sonrasında, Oktay Rifat'ın şiirlerinde, Melih Cevdet Anday'ın Karacaoğlan çeşitlemelerinde alabildiğine doyurucu karşılıklar bulunduğu hemen söylenebilir. Gülten Akın'ın, Cahit Külebi'nin şiir serüvenlerinde de.

Batı şiiriyle etkileşim süreci, XX. Yüzyıl boyunca sürdü. Otuz yılı aşan bir zaman dilimi içinde, avant-garde akımların belirgin mührü göze çarpar şairlerimizde: Önce Fütürizm, ardından da Gerçeküstücülük, hem poetika anlayışı çerçevesinde, hem de tematik düzlemlerde, Türk şiiri üzerinde önemi yadsınamayacak izler bırakmıştır. Bir kez daha “gecikmeli temas”lar sözkonusudur: Merkezde bu akımların etkisi sönmeye yüz tuttuğu an, periferide diyaloğun canlanışı göze çarpar. I. Yeni'nin ardından, II. Yeni'nin doğuşunda da ciddi bir zamansal kayma olgusu karşımıza çıkacaktır.

Türk şiirinde yarattığı sonuçlar açısından bakıldığında, ne olursa olsun, bu iki büyük hareketi yalnıza Batı şiirinden rötar tarifeli etkilenmeye bağlı biçimde değerlendirmek en hafifinden atgözlüklü yorum olur: I. Yeni, “yüklerden soyunma” girişiminde yol açıcı işlev üstlenmiştir; II. Yeni ise, gelişme döneminde, 1960'lı yıllarda, son derece varsıl olanaklar doğurmuş, bir akımın çatısı altına toplanmak, ortak etiketle yaftalanmak istenen şairlerin kişisel çizgilerindeki evrimler bütünüyle özgün şiir yazılarının, dünyalarının boyatmasıyla sonuçlanmıştır; Cemal Süreya'dan Ece Ayhan'a, Sezai Karakoç'tan Edip Cansever'e genel görünüm, çıkış noktasındaki etkilerin eritilme oranının tanığıdır.
Modern Türk şiirinin tarihsel akışını, köken-kaynak bağlantılı parametrelere bağlı kalarak değerlendirmek tek okuma yolu değil elbette. Bambaşka bir ölçütlendirme, söz sanatı olarak şiiri işleyen anlayış ile (Yahya Kemal'den Attilâ İlhan'a, İsmet Özel'e), yazı sanatı olarak işlemeyi yeğleyen anlayışı (Necatigil'i, Berk', Ece Ayhan'ı) koşut gelişmelerinde gözlemleme yönünde gerçekleştirilebilir. Burada, “ya o, ya öbürü” türünden bir kutuplaştırma denklemine başvurmaktan sözetmiyorum doğal olarak: Çok sayıda şairin alaşım oluşturduğu apaçık ortadadır, musikînin (bir ezgi çalışmasının) hâkim göründüğü şiirlerin yanıbaşında imgenin (bir görsellik çalışmasının) ağır bastığı örneklerle karşılaşılır, düşüncenin kovulduğu bir şiire düşüncenin yön verdiği bir şiirin komşuluk ettiği dönemler olmuştur: Türk şiirinin, hiçbir ânında mono bir gerçeklik ortaya koyduğu ileri sürülemez- panoramayı çizen kişi tek gözünü kapatmayı seçmediği sürece.

Üçüncü bir parametreye, en geniş anlamıyla siyasal perspektiften ulaşmak eldedir. Bir zamanlar, Türkiye'nin kültürel ve düşünsel serüveninin başlangıç noktasına üç derginin çıkışını yerleştirmiştim: 1920'li yıllarda yola koyulan Dergâh, Aydınlık ve Türk Mecmuası, temsil ettikleri anadamarlarda (muhafazakâr-dindar, sosyalist-tanrıtanımaz, milliyetçi-ırkçı) kendilerini izleyen farklı yayın organlarıyla, günümüze dek süren farklı çizgilerin odak noktaları olmuşlardı. Türk şiiri, bu dünyagörüşü yelpazesinin ve içerdiği “değerler tablosu”nun ortasından geçer. Fikret-Akif-Yurdakul üçgeninden başlayarak, biri cılız, öbür ikisi güçlü, üç ideoloji merkezi Şiir'in küçümsenemeyecek bir boyutunu yoğuragelmişlerdir. Bağlanmanın, seçimin sözgelimi Nâzım Hikmet örneğinde olduğu gibi, apaçık ve belirleyici damgasını aramak elbette şart değildir; öyle ki, üç odağa da mesafeli durmaya özen gösteren şairlerin, eninde sonunda onlardan birine daha yakın bir konuma yerleştiği gözlemlenir. Materyalist çekirdek, mistik eğilim, ulusalcı nabız ayrı ayrı atmıştır diye kural getiremeyiz öte yandan: İkili tamlamaların cirit attığı bir alandır bu. Şiir sanatını birbaşına bağlamayacağı ifade edilebilir şairin duruşunun, doğrudur; tıpkı, birbaşına olmasa bile, bağladığının doğru olduğu gibi.
Gelenek bağları, modernitenin yol açtığı kırılma, ideolojilerin sürükleyici etki gücü -bu üçgenin köşeleri her şairde değişik açılar yaratmıştır XX. Yüzyılda. Vezinli uyaklı şiirden serbest mısra düzenine geçiş, geridönüşsüz olmamıştır. Bir noktada, “mısra işlevini yitirdi mi?” sorusuna, bir başka noktada “folklor şiire düşman” önermesine dayanan Türk şairinin teknik düzlemde çeşitlilik arayışını aralıksız kıldığı gözlemlenir. Yahya Kemal'in çıkışını bir milat noktası olarak ele alacak olursak, ki başka türlüsü güçtür, aradan geçen yüzyılın ilk yarısında ekilen güçlü tohumların, ikinci yarıda daha özgün ürünlerin ortaya çıkmasıyla sonuçlandığı söylenebilir.

Bugün Türk şiiri, egemen Dünya dillerinin şiirlerinde ulaşılan derinliğin uzağında görülemez. Yerini yeterince açamadığı, uluslar arası ortama girmekte geciktiği doğru olsa bile, bu durumun değeriyle ilgisi yoktur diyebiliriz. Çağ, açılımın ve iletişimin giderek kolaylaşacağını gösteriyor, bütün ipuçlarıyla. Türk şiirinin yerel ölçekler dışında bir değerlendirme terazisine vurulmasının, bazı çocukluk komplekslerinden kurtulmasını da sağlayacaktır.


Kaynak:
Bilinmiyor
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap