Cem Sultan'ın Şiirlerinde Hüzün

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#1
Cem Sultan'ın acı bir hayat hikayesi olduğunu herkes bilir. Babası Fatih Sultan Mehmet'in ölümü üzerine tahta ağabeyi Bayezid'in geçişi, Cem Sultan'ın taht mücadelesi, Önce Mısır ve Hicaz taraflarına gidişi, sonra Rodos Şövalyelerine ve daha sonra da Papa'ya sığınışı... Ve bunları takip eden acılklı hikaye...Elbette burada bu hikayeyi anlatmak niyetinde değilim. Maksadım onun yaşadığı bu trajediyi şiirlerinde nasıl dillendirdiğini -acizane- yansıtmaya çalışmak(katkılarınızla)

Cem Sultan, ağabeyi Sultan İkinci Bayezid'e yazdığı bir şiirinde ona şöyle seslenir:

"Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan,
Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebeb ne
"

(Sen gül döşenmiş yatakta neşeyle gülerek yatarken,
ben zahmet ve eziyet içinde küle batayım, neden)

Sultan İkinci Bayezid ise ona şöyle cevap verir:

"Çün rûz-i ezel kısmet olunmuş bize devlet,
Takdire rıza vermeyesin böyle sebeb ne,
Haccacü'l-Haremeynüm deyüben da'va kılarsun,
Ya saltanat-ı dünyeviye bunca taleb ne"


(Bize ezelden saltanat kısmet imiş,sen ise kadere rıza göstermedin buna sebep ne,
Hacca gittin kendini temizlemek davasına düştün,peki dünya saltanatı için bunca hırs niye)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#2
Ynt: Cem Sultan'ın Şiirlerinde Hüzün

Cem'in gurbet ellerde başına gelenleri kaderle yorumlayışı:

Câm-ı Cem nûş eyle iy Cem bu Frengistândur
Her kulun başına yazılan gelir devrândur


(Ey Cem, Cem’in kadehini iç, bu Frengistândır. Her kulun başına yazılan gelir, kaderdir.)

Ve yaban ellerde hala hayatta oluşunun bile sultanlık sayılabileceğini vurguladığı beyit:

Şükr kıl Allâh’a kim geldün Frengistan’a sağ
Sağlığınca her kişi nefsince bir sultandır


(Allah’a çok şükr et ki Frengistan’a sağ salim geldin ve insanın sağ olmasıkendine göre bir sultan olmasıdır.)



Gönlündeki gizli sitemi yansıttığı mısralardan:

Didi Cem bu şi’r-i Sultân Bâyezîd’ün yâdına
Anıcak ol meclisi akan gözinden kandur


(Cem bu şiirini Sultan Bayezid’in anısına söyledi, o meclisi andıkça onun gözünden akan kandır.

Kardeşi Bayezid’e sitemli bir eda ile saltanatın geçici ve yalan olduğunu nasihat ederek kasidesine son vermiştir:

Yürü var iy Bâyezid sen süregör devrânını
Saltanat bâkî kalur derlerse bu yalandur


(Ey Bayezid, yüri git sen devrânı sürmeğe devam et. Saltanat bâkî kalır derlerse bu yalandır.)
 
Katılım
12 Şub 2009
#3
Ynt: Cem Sultan'ın Şiirlerinde Hüzün

Cem Sultân Dîvânı'nı okuyordum.Bunla ilgili bir makâle yazmayı düşünüyorum.Siz benden önce davranıp bir yazı meydana getirmişsiniz.Teşekkürler...
 
Katılım
20 Eyl 2008
#4
Ynt: Cem Sultan'ın Şiirlerinde Hüzün

Dil-şâd' Alıntı:
Yürü var iy Bâyezid sen süregör devrânını
Saltanat bâkî kalur derlerse bu yalandur

(Ey Bayezid, yüri git sen devrânı sürmeğe devam et. Saltanat bâkî kalır derlerse bu yalandır.)
Her ne kadar Cem Sultan, kardeşi Bayezid için "Sen devranı sürmeğe devam et. Saltanat bâki değildir." dese de kendisi de o saltanat uğruna, tahta geçmek için elinden geleni yapmış. :) Cem Sultan'a karşı hep sempati duymuşumdur. İçimden" Keşke tahta o geçseydi." dediğim çok olmuştur.
Ben de teşekkür ederim. Bundan sonraki paylaşımları da büyük bir ilgiyle takip edip okuyacağım.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#5
Ynt: Cem Sultan'ın Şiirlerinde Hüzün

dedeefendi' Alıntı:
Cem Sultân Dîvânı'nı okuyordum.Bunla ilgili bir makâle yazmayı düşünüyorum.Siz benden önce davranıp bir yazı meydana getirmişsiniz.Teşekkürler...
Bu benim epeydir niyetlenip, zaman darlığı sebebiyle bir türlü faaliyete geçiremediğim bir konuydu. Şimdilik okunmuş birkaç makaleden küçük alıntılar yapmakla yetinebiliyorum malesef. Yazdıklarınızdan bizleri mahrum bırakmazsınız diye ümit ediyorum. Ben teşekkür ederim.
 
Katılım
26 Kas 2008
#6
Ynt: Cem Sultan'ın Şiirlerinde Hüzün

Geldüğün şehr-i Franca bağçesinin her biri

Sidre vü huld ü na’îm ü ravza-i Rıdvandur

Sana bu hüsn ile bir şehzade sâgar sunduğı

Taht-ı Çin mülk-i Yemen İran ile Tûrandur
[/
b]

Bu beyitler şairin, saltanattan iyice ümidini kesmiş biri olarak kendini teselli etmeye çalıştığının bir göstergesidir. Şair, kasidenin devamında -pek çok şairde izlerini gördüğümüz tasavvuf anlayışının da etkisiyle- saltanatı istemediğini, tek amacının dünyanın zevkine varmak ve ardından iyi bir ad bırakmak olduğunu söyler:
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#7
Ynt: Cem Sultan'ın Şiirlerinde Hüzün

Yaşadığı sıkıntıları ve vatana olan hasretini dile getirdiği şiirlerinden biri daha:

Bu gurbet câna gâyet kâr kıldı
Ki âlemden beni bî-zâr kıldı

Ne kılam gerdiğ-i eyyâm beni
Belâ vü derd ile bîmâr kıldı

Ne nahs olur aceb bu tâli'im kim
Beni âlem içinde zâr kıldı

Gülistân yerine ni'me'l-bedeldir
Felek yerimi ğimdi hâr kıldı

Görün gerdûn-ı dûnun himmetini
Bu gurbetde Cem'i bîmâr kıldı
 
Katılım
26 Kas 2008
#8
Ynt: Cem Sultan'ın Şiirlerinde Hüzün

''Başuma karanulık itdün cihân aydınlığın

Kara yüzlü kara bulutlu per-i bârân felek

Salalıda beni girdâb-ı Frengistâna sen

Gözlerimden kanlu yaş deryâ gibi akar felek''


Beyitteki girdâb kelimesi, aslında şairin yaşadıklarını özetleyen bir kelimedir. Girdab, nasıl içine aldığı nesneleri savurarak, döndürerek perişan ederse, Frengistan da şairin talihini döndürmeye başlamış ve adeta onu perişan etmiştir.
 
Katılım
26 Kas 2008
#9
Ynt: Cem Sultan'ın Şiirlerinde Hüzün

Uşşâka gerçi sabr ü seferdür devâ velî

Sanman ki bana çâre kılur sabr u yâ sefer


Cem Sultan, öyle bir yere gelmiştir ki sevgilisinin dudağından dahi bir haber gelmez:

Cem dehânun yâdına iy piste-fem

Bir diyâra vardı kim gelmez haber


Sevgiliden ayrı olmak, şairin başına bela taşları yağdırmıştır. Şair, sevgiliden gelen her şeyi kabul ettiği için, bu bela taşlarını da ziyan etmek istemez ve onları mezar taşı olarak kullanmayı düşünür:
 
Katılım
26 Kas 2008
#10
Ynt: Cem Sultan'ın Şiirlerinde Hüzün

Gerçi eflâke çıkar dûd-ı siyâhum sanemâ

Sana kâr eyleyemez âh kim kim âhum sanemâ

Şair, bir gazelinde, gamdan dolayı harap olan gönlünü tamir etmek üzere sevgiliyi davet eder. Çünkü ömrünün sonunda gideceği yer toprak olduğu için sevgilinin eşiğinin toprağına yüz sürmek ister:
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#11
Ynt: Cem Sultan'ın Şiirlerinde Hüzün



(Bu makale Yedi İklim Dergisinde yayımlanmıştır)

Muhammet KUZUBAŞ
“Gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur.” der büyüklerimiz. Sözü etkili ve kalıcı kılan şüphesiz ki sözün söyleniş biçimidir. Esasında, şairlerin büyüklüğünü belirleyici ölçülerden birisidir bu. Şairler, sözcüklerle oyun oynayan birer oyuncudurlar aynı zamanda. Onlar, haletiruhiyelerini ifade için en güzel sözcükleri seçerler. Şair nasıl bir haletiruhiye içerisindeyse dilinden o meyanda sözcükler ve manalar dökülür dizelere. Şiir okuyucusun bunların bilincinde olması, okuduğu şiiri ve şairi daha iyi anlamasına ve yorumlamasına yardımcı olacaktır.

Çalışmamızda, bir şehzade şairin, Cem Sultan’ın şiirlerine bu düşüncelerden yola çıkarak yaklaşmak istiyoruz. Şurası bir gerçektir ki; her şair, insan olmanın gereği olarak gâh üzülür, gâh sevinir. Biz okuyucular da, onların duygu ve düşüncelerinin bazen bir hüzün bulutu halinde dizelere çöktüğünü hissederiz; bazen de şiiri oluşturan sözcüklerin mütebessim bir çehreyle bizlere baktığını görürüz. Kimi zaman dizelerden hakîmane bir eda duyarız; kimi zaman da alaycı bir tavır...

Bir cihan devletinin padişahlığının kapısından dönüşü, genç şehzadenin hayata bakışı ve hayat karşısındaki tutumu için de bir dönüm noktası sayılır. Bu noktadan sonra acı, keder, dert, sıkıntı, gurbet, hasret vb. duygular onun için su olur, ekmek olur; kısacası yediği içtiği azığı olur. Bu azık onu öyle bir noktaya getirecektir ki, artık ecel, onun için keyif verici bir ziyafet sofrası sayılacaktır. Şairin yaşadığı tecrübeler onun sanat anlayışına ve şiir dünyasına muhakkak ki tesir edecektir ve etmiştir de.

Fatih’in şehzadelerinden olan Cem Sultan, 23 Ocak 1459 tarihinde Edirne Sarayı’nda dünyaya gelir. Annesi, aslen nereli olduğu konusunda ihtilaflar bulunan, ancak Türk kökenli olmadığı hususunda hemen herkesin ittifak ettiği Çiçek Hatun’dur (ULUÇAY, 1985: 20). Cem Sultan’ın çocukluk yılları, pek çok Osmanlı şehzadesinde olduğu gibi, dönemin önemli ilim adamlarından ilim tahsil etmekle geçer. Cem, bu yıllarda annesinden İtalyanca ve Rumca’yı öğrenmiştir. Cem’in yetişmesinde Gedik Ahmet Paşa, Frenk Süleyman, Sofu Hüseyin, Hatipzade Nasuhi ve Deftardar Ahmet gibi devlet adamlarının etkileri olmuştur (OKUR, 1992: 2).

O dönemlerde, devlet yönetimi hakkında tecrübe sahibi olmaları için, şehzadeler Anadolu valiliklerine gönderilirdi. Fatih, bu geleneğe uyarak oğlu Cem’i Kastamonu’ya gönderir. Cem’in annesi Çiçek Hatun da yanındadır (ALTINAY, 2001: 2). Cem, Kastamonu’da beş yıla yakın bir müddet kalır. Konya valisi olan Şehzade Mustafa’nın Uzun Hasan’la yapılan savaştan sonra Konya’ya dönüşü sırasında vefatı üzerine, Fatih, henüz on beş yaşlarında olan Cem’i Karaman valiliğine tayin eder. Karaman valiliği, genç şehzadenin maddi ve manevi terbiyesi için bir okul sayılır. Cem’in burada bir oğlu dünyaya gelir ve çocuğa Oğuzhan adı verilir.Daha sonra bir de kızı olur. Cem, oğlunu İstanbul’a, dedesi Fatih’in rahle-i tedrisine gönderir. Bu nedenle Oğuzhan, dedesi Fatih’in terbiyesi altında yetişir.(ALTINAY, 2001: 6)

Cem yaklaşık olarak altı yıl kaldığı Karaman’da son derece faydalı işler yapar. Adaletle hükmettiği ve birtakım imar hareketlerinde bulunduğu için halkı tarafından çok sevilir.

3 Mayıs 1481 tarihinde Fatih’in ölümü, Bayezid ve Cem arasında büyük bir taht mücadelesinin başlamasına neden olur. Bu sıralarda Bayezid 34, Cem ise 23 yaşlarındadır. Sadrazam Mehmed Paşa, padişahın ölümünün kargaşaya yol açmasını engelleme düşüncesiyle bir yandan olayı gizli tutmaya çalışırken; diğer yandan hem Amasya’da bulunan Şehzade Bayezid’e, hem de Cem’e haberciler gönderir. Ancak Cem’e gönderilen haberci, Bayezid’in damadı olan Sinan Paşa tarafından öldürtülür. Cem’in, babasının vefatından Bayezid’den daha sonra haberi olur. Bayezid, dokuz günde İstanbul’a gelerek tahta geçer. Cem, tahtı ele geçirmek için dört bin kişilik bir orduyla Bursa’ya doğru yola çıkar. Tahtını korumak isteyen Bayezid, Ayas paşa komutasındaki iki bin yeniçeriyi Cem’e karşı gönderir. 28 Mayıs 1481’de Cem’in askerleri Bayezid’in askerlerini yener. Bunun üzerine Cem, Bursa’da padişahlığını ilan eder, adına sikke bastırır. Bu sırada Bayezid, büyük bir ordu hazırlamaktadır. Bunu haber alan Cem, kardeş kanı dökülmemesi için devleti ikiye bölerek paylaşmayı teklif eder. Ancak, devletin bölünerek güç kaybetmesine razı olmayan Bayezid bu teklifi reddeder. Tek yolun savaş olduğu anlaşılınca iki tarafın askerleri Yenişehir’de karşılaşırlar. Bu esnada Cem’in ordusunun bir bölümü Bayezid’in saflarına geçmesiyle Cem’in ordusu büyük bir bozguna uğrar. Artık Cem, kaçmaktan başka çaresinin olmadığını düşünerek yaralı bir şekilde Konya’ya gelir ve oradan da annesi Çiçek Hatun’u, eşini ve küçük oğlu Murad’ı alarak Memluk Sultanı Kayıtbay’a sığınır. Burada Cem, kaynaklarda belirtildiğine göre, bir Osmanlı şehzadesine yakışır bir biçimde karşılanmış ve ağırlanmıştır (ÖZTUNA, 1983: 139).

Cem, Kayıtbay’dan kendisine askeri destek vermesini istemesi üzerine, Kayıtbay elinden gelen yardımı yapacağına dair söz verir. Cem daha sonra Mekke’ye Hac farizasını yerine getirmek üzere Mekke’ye gider. Hac mevsimi bitince de tekrar Mısır’a döner.

Bu esnada, Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu sıkıntıdan istifade etmek isteyenler de fırsatları kaçırmak istemezler. Bunlardan biri de Karamanoğlu Beyliği’nin Osmanlı’ya katılımından sonra Akkoyunlu Devleti’ne sığınan Karamanoğlu Kasım Bey’dir. Kasım Bey, Cem’e haber göndererek Anadolu’ya dönmesini ve döndüğü takdirde kendisine yardım edeceğini söyler. Yeniden içinde taht ümitleri alevlenen Cem, Konya’ya gelir ve Konya’yı kuşatır. Ancak kuşatma başarısızlıkla neticelenir. Daha sonra Kasım Bey’le birlikte Aksaray’ı kuşatırlar; ancak sonuç yine hüsran olur. Bayezid’in kuvvetlerinin o bölgeye doğru ilerlemekte olduğunu duyunca geri çekilirler (PARMAKSIZOĞLU, 1999: 207-211). Bu durumda bile Bayezid, anlaşma taraftarıdır. Ancak Cem, kendisine Anadolu’da bir bölgenin verilmesini istemektedir. Bayezid, son teklif olarak ailesiyle birlikte Kudüs’te oturduğu takdirde, kendisine her yıl belli bir miktar paranın verileceğini söylese de Cem teklifi yine kabul etmez. Artık Cem’in Anadolu’da kalma ümidi iyice tükenmeye başlar. Kasım Bey, ona Rumeli’ye geçerek kuvvet toplamasını ve buradan saldırmasını teklif eder. Kasım Bey’in amacı, Rumeli’de meydana gelecek kargaşalıktan faydalanarak Karamanoğlu topraklarını ele geçirmektir. Cem, Kasım Bey’in sözünden yola çıkarak Rodos şövalyelerinden yardım ister. Anamur kıyılarında gelerek, Rodos şövalyelerinin gönderdiği gemiyle Rodos’a gelir. Rodos’ta gösterişli bir törenle kendisi için ayrılan bir şatoya götürülür (KOMİSYON, 1996: 128). Bu gidiş, onun elem ve sıkıntı dolu Avrupa macerasının da başlangıcı olacaktır. Rodos şövalyelerinden istediği zaman bırakılacağı sözünü alan Cem’i kederli bir esaret hayatı beklemektedir. Artık kader, Cem’e bir daha vatan topraklarında dolaşmaya, vatanın havasını teneffüs etmeye fırsat vermeyecektir.

Rodos şövalyeleri Cem’e sürekli Rumeli’ye göndereceklerini vaat etmekte; ancak bu noktada bir hareket girişiminde de bulunmamaktadırlar. Sonunda genç şehzadeyi bir gemiye bindirerek Fransa’ya doğru yola çıkarırlar. Oysa genç şehzade hala Rumeli’ye götürülme ümidi taşımaktadır. Ancak genç şehzade bir anda kendini Fransa’nın Nis şehrinde bulur. Mısır’da gördüğü hürmetin benzerini Nis’te de görür. Burada, Fransa’nın her türlü güzelliği onun hizmetine sunulur. Ancak o şatodan bu şatoya götürülen Cem’in huzursuz gönlünü, izzet ve ikramların sınırsızlığı bile teselli etmeye yetmez. Bir müddet burada kaldıktan sonra çeşitli Avrupa kentlerinde dolaştırılmaya başlanır. Cem, götürüldüğü her ülkede Fatih’in oğluna yakışır derecede hürmet görürken, karşılaştığı bey ve kralların gizliden gizliye yaptıkları planların ve hesapların boyutlarını tahmin etmek de güç değildir. Kendisini her türlü eğlence ortamlarının içinde bulsa da bu eğlence ortamları onun memleket hasretinin önüne geçemez. Saltanat yolunda çektiği zahmetlerin neticesiz kalmasının yanında bir de memleketinden ayrılmanın verdiği hüzne, İstanbul’da kalan oğlu Oğuzhan’ın öldürülmesi haberi de eklenince onun hassas yüreği iyice paramparça olur.

Cem, zaman zaman firar teşebbüslerinde bulunduysa da, bu teşebbüsler hep sonuçsuz kalmıştır (ALTINAY, 2001: 60-90). Götürüldüğü her ülke, onun üzerinden menfaat sağlama peşindedir. Bu nedenle de ellerinden kaçırmak istemezler ve her türlü güvenlik önlemlerini alırlar. Cem’den faydalanmak isteyen kişilerden birisi de Papa’dır. Papa, yüzyıllardan beri devam eden haçlı seferlerine bir yenisini ekleyerek Türkleri Avrupa topraklarından çıkarmak için Cem’i büyük bir fırsat olarak görür.

Sonunda Cem, Roma’ya getirilir. Burada onu, Papa’nın temsilcileri karşılarlar. Bir gün sonra Cem’i Papa’yla görüştürürler. Karşılıklı iyi niyet temennilerinin ardından görüşme sonuçlanır. Görüşme sonunda, herkesin Papa’nın cübbesinin eteklerini öptüğünü gören Cem, onun karşısında eğilmeden yanından ayrılır (SABLIER, 2000: 123-127). Cem, hayatının en hüzünlü anlarını yaşadığı bu durumda bile Fatih’in oğluna yakışır bir tavır göstermiş ve onurundan taviz vermemiştir. Çünkü o, aslında yaptığı hatanın artık farkına varmış, büyük bir pişmanlık duygusuna kapılmıştır. Belki de, taht mücadelesinin ilk yıllarında taht uğruna gösterdiği hırsın cezasının bu şekilde olacağını tahmin edememiştir. Bin yıllık Bizans İmparatorluğu’nu tarih sahnesinden silen bir babanın evladı olarak, düşmanlarının elinde adeta bir oyuncak olmak onun vicdanını fazlasıyla rahatsız etmiştir. Ancak öyle bir yola girmiştir ki, bu yolun dönüşü de yoktur.

Avrupalılar, Cem Sultan’ı bir Haçlı ordusu kurmak için kullanmaya çalışırken, Bayezid de artık Cem’in yaşamasının devletin bekası için büyük bir tehlike arz ettiğini düşünmeye başlar. Bu nedenle de Cem’in ve Papa’nın su içtikleri çeşmeye zehir atması için İstanbul’dan bir kişi özel olarak gönderilir.Gönderilen kişi yakalanınca Papa tarafından idam ettirilerek Roma sokaklarında dolaştırılır (OKUR, 1992: 25).

Cem’in Avrupalılar tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kullanılmaya çalışıldığının farkında olan Bayezıd’ın, Cem’in öldürülmesinin devletin bekası için en sağlıklı yol olduğu düşüncesiyle, Papa’ya mektup gönderdiği ve bu iş için de 300.000 bin altın vermeyi taahhüt ettiği söylenir. İşte bu günlerde Fransa kralı, Napoli Krallığını ele geçirmek için Napoli’ye yürür. Napoli’ye gelince Fransa’ya dönüşünde tekrar Papa’ya iade edeceği sözünü vererek Cem’i yanına alır. Napoli seferi sırasında Cem Sultan hastalanır ve 1495 tarihinde hayata gözlerini yumar (KOMİSYON, 1996: 131). Âşık Çelebi Tezkiresi’nde zehirli ustura ile traş edildikten sonra hastalandığı, ve ölümüne bu usturadaki zehrin sebep olduğu yazılıdır (KILIÇ, 1994: 240). Cem’in iç organları, Napoli’de Kral Fernand’ın sarayının bahçesine gömülür. Vefat haberi İstanbul’a ulaşınca Bayezid, gıyabî cenaze namazı kılınmasını istemiş ve ülkede üç gün yas ilan etmiştir. Cem Sultan’ın naaşı iki yıl sonra öce İstanbul’a, oradan da Bursa’ya götürülerek Fatih’in büyük oğlu Mustafa’nın yanına defnedilmiştir (KOMİSYON, 1996: 133-134).

Cem Sultan’ın ibret ve sıkıntı dolu hayatını hatırladıktan sonra, onun gençlik yıllarından sonrasını kapsayan esaret hayatındaki duyuş ve düşünüşlerinin şiirlerindeki akisleri üzerinde durmak istiyoruz.

Cem Sultan, gençlik yıllarından itibaren şiire ve sanata merak duymaya başlar. Özellikle Kastamonu’da yaşadığı yıllar, onda ilmî ve edebî zevkin gelişmesi için çok verimli olmuştur. Cem, o dönemin önemli kültür merkezlerinden birisi olan Konya’ya geldikten sonra, önemli ilim ve fikir adamlarını sarayında himaye etmiş ve onların bilgi ve birikimlerin faydalanarak ilmî ve edebî zevkin doruklarında dolaşmaya başlamıştır.

Cem Sultan’ın, Konya’da yaşadığı dönemde İranlı şair Selman-ı Saveci’nin Cemşid ü Hurşid adlı hikayesini Türkçe’ye çevirmiştir. Cemşid ü Hurşid çeviri bir eser olduğu için, Cem Sultan’ın duygu dünyasıyla ilgili ciddi ip uçlarını elde etmek zordur. Onun duygu dünyasını esas itibariyle yansıtan şiirleri Divan’ında[1] mevcuttur. Bütünüyle duyguların aktarımı olarak kabul edebileceğimiz gazeller ile şairin yaşadıklarının birer özeti şeklinde tanımlayabileceğimiz kasideler, onun haletiruhiyesinde meydana gelen değişiklikleri tespit etmemiz açısından daha önemlidir. Bu nedenle çalışmamızda, Cem Sultan’ın Türkçe Divan’ında hakim olan hüzün duygusunu örneklere ortaya koymaya çalışacağız.

Hani ara sıra “Divan şiiri hayatın gerçeklerinden uzak, tamamıyla hayallerin ürünü bir edebiyattır.” teranesinin söylendiğine şahit oluruz ya. Aslında sadece Şehzade Cem’in şiirlerine göz gezdirmek bile bu iddianın ne kadar mesnetsiz olduğunu ispata yeter. Hiçbir şair yoktur ki, yaşadıklarını şiirlerine aksettirmiş olmasın. Şair, his dünyasıyla yaşayan insandır bir bakıma. Aslında her insanın bir his dünyası vardır; ancak, şairler bunu diğer insanlarla en beliğ ifadelerle paylaşırlar. Zaten şiiri önemli kılan da duyuş ve düşünüşleri ifade etmedeki etkisidir.

15. yüzyılın önemli şairleri arasında gösterilen Cem, Sultan’ın Divan’ının mana iklimine bakıldığında, onun pek çok dizesinde hayal kırıkları, kederler ve pişmanlıklar içerisinde boğulmuş bir çığlık duymak mümkündür. Dolayısıyla da bu dizelerde hüznün hakim bir duygu olduğunu sezmek zor değildir. Genellikle acı ve keder dizelerin bünyesine işlemiş gibidir. Şair, gâh iç dünyasında kopan fırtınaları dile getirmiş, gâh geçmişte yaşadıklarından kendisine düşen dersleri çıkaran bir insan edasıyla seslenmiş, gâh bütün olan bitenler karşısında mütevekkil bir mümin tavrıyla Allah’a sığınmıştır.

Divan’ı oluşturan şiirlerin, hangilerinin hangi tarihte yazıldığını kesin olarak tespit etmek mümkün değildir. Ancak, Divan’ı oluşturan şiirlerin muhtevasından hareket ederek, şiirlerin büyük bir kısmının esaret yıllarında kaleme alındığını söyleyebiliriz. Çünkü, neşeli bir gönlün izlerini taşıyan şiir yok gibidir. Şair, şiirlerin hemen hepsinde tam bir hüzün insanı kimliğiyle karşımıza çıkar. Doğrusunu söylemek gerekirse, onun yaşadıkları da bu kimliğe son derece uygun düşmektedir.

Cem Sultan’ın şiirlerindeki hüznü iki bölümde incelemek istiyoruz. Birinci bölümde şairin, Klasik Divan Şiiri geleneğinin etkisiyle şiirlerine yansıyan âşık-sevgili ilişkisinden kaynaklanan hüznü ele alacağız. İkinci bölümde ise, şairin Avrupa macerasıyla başlayan sıkıntılı yılların meydana getirdiği hüznün şiirlerindeki izlerini tespit etmeye ve değerlendirmeye çalışacağız.

En önemli konusu aşk olan Divan edebiyatının da önemli bir temsilcisi olan Cem Sultan, aşkı ve sevgiliyi anlatan pek çok şiirinde de bu karamsar ruh halinin etkisi altındadır. Şair, sevgiliye karşı şiirler yazan şairler içerisinde çilekeş bir yüreğin çektiklerini ifade hususunda zirvelerde dolaşır. Bu noktada, hüzün vadisinin zirvelerindeki şairimizin aşk ve sevgili karşısındaki hüzünlenişlerinden örnekler sunmak istiyoruz:
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#12
Ynt: Cem Sultan'ın Şiirlerinde Hüzün

Divan şiirinde, âşıklara sabırlı olmalarını veya uzak diyarlara çıkıp dolaşmalarını öğütleme bir gelenek halindedir. Çünkü, gözden ırak olan gönülden de ırak olacaktır. Şair Cem de, bu gelenekten yola çıkarak, âşıkların dertlerinin devasının sabretmek veya sefere çıkmak olduğunu; ancak kendisine bu iki ilacın da deva olmadığını söylemektedir. Şair, burada, Avrupa macerasını, aşkından kaynaklanan dertlere çare aramak olarak düşünmektedir. Ama ne yazıktır ki, şair devasını bulamamıştır:

Uşşâka gerçi sabr ü seferdür devâ velî

Sanman ki bana çâre kılur sabr u yâ sefer

Cem, öyle bir yere gelmiştir ki sevgilisinin dudağından dahi bir haber gelmez:

Cem dehânun yâdına iy piste-fem

Bir diyâra vardı kim gelmez haber

Sevgiliden ayrı olmak, şairin başına bela taşları yağdırmıştır. Şair, sevgiliden gelen her şeyi kabul ettiği için, bu bela taşlarını da ziyan etmek istemez ve onları mezar taşı olarak kullanmayı düşünür:

Şol kadar seng-i belâ yağdurdı hicrün başuma

Şimdi ahcâr-ı belâ seng-i mezârumdur benüm

Dert ve kederden dolayı bağrı kanlı olan şairin gözleri de her zaman kan dolu bir kaseye benzemiştir:

Bağrumı kan eyleyüp senden revâ mıdur ki bu

Toldurasın kan ile her lahza çeşmüm kâsesin

Cem’in yüreği kanlanıp, ateşler içinde yandıkça gökyüzüne ateş dolu “âh”lar gönderir. Bu âhlar, gökyüzüne ulaşacak boyutta olmasına rağmen, sevgilinin umurunda değildir. Çünkü sevgili bir “sanem”dir. Sanem, put demektir. Şair burada, ilk anlam olarak sevgilinin tapılacak kadar güzel olduğunu söyler. Bu sözcüğün kattığı ikinci anlam şudur: Putlar genellikle taştan yapılır. Vücudu taş olan bir varlığın, kalbi de taş olacaktır. Bu nedenle de saneme benzeyen sevgili, âşığın gönlünden göklere çıkan bu yakıcı âhı duymamaktadır:

Gerçi eflâke çıkar dûd-ı siyâhum sanemâ

Sana kâr eyleyemez âh kim kim âhum sanemâ

Şair, bir gazelinde, gamdan dolayı harap olan gönlünü tamir etmek üzere sevgiliyi davet eder. Çünkü ömrünün sonunda gideceği yer toprak olduğu için sevgilinin eşiğinin toprağına yüz sürmek ister:

Gönlüm harâbın eyle imâret ki vaktıdur

Ma’mûr olmadı ideli gam leşkeri harâb

İy Cem işiği hâkini buldun karâr kıl

Çün-kim bilürsün âhir olur meskenün türâb

Eğer bir kişi aşkın talibi olduysa, canını sevgili uğruna vermeye de hazır olmalıdır. Çünkü sevgili de, âşığın canının talibidir. Âşık da canına karşılık olarak sevgiliye kavuşacaktır:

Tâlib-i ışk olan iy matlûb-ı cân

Cân virüb her-dem seni eyler taleb

Şair, canını sevgili uğruna verme hususunda oldukça cömerttir. Ancak o, kararı yine de sevgiliye bırakır. Sevgili, visale erme ile âşığın canını alma konusunda karar merciidir:

Ya öldür beni yâhud vasla irgür

Elüne virmişem ben ihtiyârı

Sevgili karşısında bu kadar mustarip olan Cem, gönlünün çektiği cevr ü cefayı anlatmakta zorlandığını, eğer anlatmaya kalksa deftere sığmayacağını söylemektedir:

Işkun ile şol kadar cevr ü cefâ çekdi gönül

Deftere sığmaz eger dil dise binde birini

Cem Sultan’ın Divan’ında, âşık-sevgili ilişkisinden kaynaklanan hüznü anlatan bunlar gibi daha bir çok beyit vardır. Ancak bu örneklerin, şairin yaşadığı hüznü ifade hususunda yeterli olduğu düşüncesiyle, Avrupa macerasından kaynaklanan hüznün şiirlere nasıl yansıdığını anlatmaya çalışacağımız bölüme geçmek istiyoruz.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Avrupa yılları Şehzade Cem’in hayat karşısındaki tutumunu, menfi yönde etkilemiştir. Bu etki, özellikle, bu yıllara ait izleri taşıyan şiirlerde oldukça barizdir.

Cem Sultan, Rodoslu şövalyelerin refakatinde başladığı Avrupa yolculuğunun başlangıç yıllarında Fransa’ya getirilir. Bu tarihten evvel, büyük bir ümitle Osmanlı tahtına kavuşacağını düşünmektedir. Kardeşi ile yaptığı savaşlardan ve mücadelelerden sonra kardeşine hitaben şöyle seslenir:

Sen pister-i gülde yatarsın şevk ile handan

Ben kül döşenem külheni mihnetde sebep ne

Kardeşinin cevabı da yine şairanedir:

Çün rûz-ı ezel kısmet olunmuş bize devlet

Takdîre rıza göstermeyesin hâle sebep ne

Haccü’l-haremeynim diyüben da’vâ kılarsun

Bu saltanat-ı dünyevîyeye bunca talep ne (KOÇU, 1981: 95)

Bu dörtlükler, şairin sonraki yıllarda yaşayacağı sıkıntıların adeta habercisi gibidir. Zira, Cem ne kadar saltanata kavuşma konusunda kararlı ise, kardeşi Bayezid de en az onun kadar kararlıdır. Üstelik oluşan şartlar tamamıyla Bayezid’in lehinedir. Bunun farkında olan ve artık padişahlığın kendisi için hayal olduğunu düşünen Cem Sultan, Fransa’ya geldiği yıllarda, kardeşi Bayezid’i hatırlayarak bir kaside yazar. Bu kasidede, Fransız topraklarına sağ salim geldiği için öncelikle Allah’a şükreder ve sağlığın, yedi iklime sultan olmakla eş olduğunu söyler:

Şükr kıl Allah’a kim geldün Frengistan’a sağ

Sağluğuna her kişi yidi iklime sultandur

Daha sonra da Fransa’nın güzelliklerini anlatmaya başlar. Fransa’nın bahçeleri, cennet bahçelerine benzemektedir. Şairin kapısında bir sürü hizmetçi beklemektedir. Şair, önce bu gibi güzelliklerden zevk almanın en doğru yol olduğunu düşünür:

Geldüğün şehr-i Franca bağçesinin her biri

Sidre vü huld ü na’îm ü ravza-i Rıdvandur

Sana bu hüsn ile bir şehzade sâgar sunduğı

Taht-ı Çin mülk-i Yemen İran ile Tûrandur

Bu beyitler şairin, saltanattan iyice ümidini kesmiş biri olarak kendini teselli etmeye çalıştığının bir göstergesidir. Şair, kasidenin devamında -pek çok şairde izlerini gördüğümüz tasavvuf anlayışının da etkisiyle- saltanatı istemediğini, tek amacının dünyanın zevkine varmak ve ardından iyi bir ad bırakmak olduğunu söyler:

Pâd-şahlık bundan özge olmaz iy şehzâde Cem

Hâtırun hoş eyle câm iç meclis-i cânândur

Âdeme bir zevk kalur dünyâda bir yahşı ad

Saltanat bâkî dirlerse bu yalandur

Bu dizeler, aynı zamanda Bayezid’le olan mücadelesinde mağlup olduğunu kabullenişidir de. Artık Şehzade Cem, bu mağlubiyetin sonucunda kendi payına kalan vatandan ve sevdiklerinden ayrı kalmanın hasretine, bir de düşmanların elinde adeta oyuncak olmanın verdiği hüznü de ekleyecektir ve bundan sonra da dilinden sadece hüzün beyitleri dökülecektir. O, gittiği yerlerdeki güzelliklere bakarak kendini teselli etmeye çalışsa da, şiirlerinde bu güzelliklerden keyif alan bir insan görüntüsü çıkmaz ortaya. Sözgelimi bir beytinden anlaşıldığına göre, Avrupa vilayetlerinde dolaştırılırken, kendini adeta cehennemde hisseder:

Bir yere gelmişem ki bedeldür cahîmden

Bana makâm olmuş iken Konya’da Meram

Böyle cehennem ateşi içerisinde kavrulduğunu düşünen hassas bir şair ruhunun haline tercüman olacak beyitler de gecikmeden yine o şairin dilinden dökülmeye başlar.

Şair, başına gelen sıkıntıların müsebbibi olarak feleği görür ve onunla hasbihâl eder. Bu hasbihâle vesile olan neden de, Bayezid tarafından oğlunun öldürtüldüğü haberini duymasıdır.

Şair, kasidenin başından sonuna kadar feleğe çeşitli suçlamalarda bulunur. Onu, Frengistan’a getirenin felek olduğunu söyler. Felek, onun aydınlık olan dünyasını karartmıştır; onu öyle bir ağlatmıştır ki gözlerinden denizler dolusu kanlı yaşlar akmıştır.:

Başuma karanulık itdün cihân aydınlığın

Kara yüzlü kara bulutlu per-i bârân felek

Salalıda beni girdâb-ı Frengistâna sen

Gözlerimden kanlu yaş deryâ gibi akar felek

Beyitteki girdâb kelimesi, aslında şairin yaşadıklarını özetleyen bir kelimedir. Girdab, nasıl içine aldığı nesneleri savurarak, döndürerek perişan ederse, Frengistan da şairin talihini döndürmeye başlamış ve adeta onu perişan etmiştir.

Cem, sonraki beyitlerde oğlunun bir kılını Karun’un hazinesine ve bin Osmanlı mülküne değişmediğini söyler. Ama iş işten geçmiş, oğlu elden gitmiştir. Aslında buna sebep olan da Cem’in taht hırsıdır. Şair bunu idrak etmiş olmalı ki dilinden şu dizeler dökülmüştür:

İşidelden Şah Oğuzhan’un şehîd olduğunı

Derd ile oldı Frengistan’da Cem mecnûn felek

Bir kılına virseler virmezdüm Oğuzhânumun

Genc-i Kârûn ile bin mülket-i Osmân felek

Birinci beyitte dikkatimizi çeken bir kelime vardır: mecnûn. Mecnûn, beyitte tevriyeli olarak hem “cinlenmiş, delirmiş”, hem de Leyla ile Mecnûn hikayesinin kahramanı Mecnûn anlamlarıyla kullanılmıştır. Şair, birinci anlam olarak, oğlunun şehit oluşundan dolayı duyduğu üzüntünün şiddetiyle aklını kaybedecek dereceye geldiğini belirtmiş; ikinci anlam olarak da Avrupa vilayetlerinde dolaştırılmasını, Mecnûn’un aşkından kendini çöllere vurup delice dolaşmasıyla eş görmüştür.

Cem Sultan’ı kahreden nedenlerden birisi de, artık ezan sesleri yerine kilise çanlarını duymasıdır. İyi bir dini kültür ve terbiye ile yetiştirilen bir kişi olan şair için, ezan seslerinden uzak bir memlekette yaşamak büyük bir işkence halini alır. Şair, kulağına ezan sesi gelmeyeli uzun zaman olduğunu, bu nedenle de her tarafı bir musalla taşı hükmünde gördüğünü söylemektedir:

İrişmeyeli gûşuma âvâz-ı müezzin

Her kanda bakam gözde uçar sahn-ı musallâ

Bir yanda vatan hasreti, bir yanda sevdiklerinden uzak olmanın üzüntüsü, diğer yanda da bir taht uğruna verilen uzun ve meşakkatli mücadeleler neticesinde gelinen bu içler acısı durum, şairin uzun ve uykusuz geceler geçirmesine neden olur:

İrişmedi fürkat gicesi subh-ı safâya

Bahtuma karîn oldı meger leyle-i yeldâ

Cem Sultan, Avrupa vilayetlerinde çaresizce geçen o cefalı yılların ardından, kendi kendine başına bela aldığını ve yine kendi eliyle kendi ayağına balta vurduğunu söyler ve selam verecek bir dostunun bile olmamasına üzülür:

Düşmenler içre niçe aceb hâle uğradum

Bir dost yok kim eyleye bir merhabâ dirîg

Kendü elümle başuma aldum belâları

Kendümden oldı bana bu cürm ü hatâ dirîg

Oldum esîr kâfire nâ-gâh bî-günâh

Kendü elümle ayağuma balta urdum âh

Talihsiz şehzadenin, vatanındaki dostlarına da söylenecek sözü vardır. O, gurbet içinde bir ölü gibi yaşadığını ve bu nedenle de dostlarının kendisini matem havası içinde anmalarını ister:

İy dostlar beni anıcak mâtem eylenüz

Eyle tutun ki gurbet içinde ben ölmişem

Avrupa macerasına başladığı günden beri yaşadıkları, sevdiklerine kavuşma ümidini kırmakta; hayallerine ulaşma arzusunu imkansız hale getirmektedir. Ancak o, yine de son bir kurtuluş ümidi aramak ister. Onu öldürecek boyuta gelen bu cefalardan kurtaracak bir kerem ehli gerekmektedir. Bu kerem ehli kişi de Devlet-i Aliye’nin sultanı Bayezid’dir. Büyük bir pişmanlık ve çaresizlik içerisinde bulunan şair, yıllar önce savaş açtığı kardeşinden açıkça yardım dilemektedir. Şair, “kerem” redifli kasidesinden aldığımız aşağıdaki beyitte padişaha seslenerek; cefa rüzgarının hayat mumunu söndürmeye başlaması üzerine kendisine kerem eteğini uzatmasını istemektedir:

Söyünür bâd-ı cefâ ile şehâ şem’-i hayât

Perde-gîr olmaz ise ger ana dâmân-ı kerem

Bütün içtenliğiyle kardeşinden yardım isteyen çilekeş şairin istekleri kabul görmeyince, son çare olarak Allah’a sığınır ve ondan lütfunu esirgememesini ve derdine çare vermesini ister.

Redd eyleme hâcâtumı iy Kâdi-i Hâcât

Göster eser-i lutfunu iy Hayy-i tüvânâ

Ben çâresüze rahm idüben çâresin eyle

Bu varta-i pür-bîme ki yok çâresi aslâ

Fransa’ya geldiği yıllarda, saltanata kavuşmasının çok zor olduğunu söyleyerek teselli bulmaya çalışan şair, aradan geçen çileli yılların ardından hem cihan padişahlığından kesin olarak vazgeçmiş, hem de sevdiklerine kavuşma arzusunun gerçekleşmeyeceğine kâni olmuştur. Gelinen bu noktadan sonra onun yapacağı tek şey iyi bir kul olarak ruhunu teslim etmektir. Çünkü, Allah’ın kapısında hakkıyla kul olan kişi, yedi iklime sultan olmak istemez:[2]

Kapunun bir dem gedâsı olan iy şâh-ı cihân

Olur ise ger yidi iklîme sultân istemez

Cem Sultan’ın şiirlerinde yer alan hüznü ortaya koyan bu örneklerden sonra, şunları söylemek istiyoruz:

Çocukluk ve ilk gençlik yılları, İstanbul fatihi babasının himayesinde huzur ve mutluluk içerisinde geçen Cem Sultan’ın, babasının vefatıyla birlikte kardeşi Bayezid ile giriştiği saltanat yarışı hüzünlü bir şekilde neticelenmiştir. İstanbul’a ulaşma ümidiyle sığındığı Rodos şövalyelerinin oyunlarıyla başlayan sıkıntılı Avrupa günleri, hayatının son demine kadar sürecek olan bir hüznün de müsebbibi olmuştur. Türkçe Divan’ında yer alan şiirlerinde dile getirilen bu hüzün, sadece onun yüreğinde iz bırakmakla kalmamış; yüzyıllardır onun hayat hikayesini ve şiirlerini okuyanların yüreklerinde de bir ukde olarak yer almıştır.



KAYNAKÇA:

ALTINAY, Ahmet Refik. (2001). Sultan Cem. İstanbul: İş Bankası Kültür Yurt Yayınları.

ERSOYLU, İ. Halil. (1989). Cem Sultan’ın Türkçe Divan’ı, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

KILIÇ, Filiz. (1994). Meşâirüş’ş-Şuârâ, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

KOÇU, Reşad Ekrem. (1981). Osmanlı Padişahları, İstanbul: Ana Yayınevi.

KOMİSYON. (1996). Osmanlı Ansiklopedisi-2. İstanbul: İz Yayıncılık.

OKUR, Münevver. (1992). Cem Sultan Hayatı ve Şiir Dünyası. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

ÖZTUNA, Yılmaz: (1983): Büyük Türkiye Tarihi-3. İstanbul: Ötüken Yayınları.

PARMAKSIZOĞLU, İsmail. (1999). Tacü’t-Tevarih III, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

SABLIER, Edouard. (2000). Cem Sultan. çev: Nuriye Yiğitler. İstanbul: Everest Yayınları.

ULUÇAY, M. Çağatay. (1985). Padişahların Kadınları ve Kızları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

[1] Çalışmamızda Cem Sultan’ın şiirleri için şu kaynaktan faydalandık: ERSOYLU, İ. Halil. (1989). Cem Sultan’ın Türkçe Divan’ı. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

[2] Bu beyitte şairin babası Fatih’ten etkilendiğini söylemek mümkündür. Fatih’in İlahî aşk kokulu aşağıdaki beytinde de aynı düşünce ifade edilmektedir:

Bir şâha kulam kim kulu sultân-ı cihândır

Mihr-i ruhu şems-i feleğe nûr-efşândır



http://www.muhammetkuzubas.com/makaleler/cemsultan.htm

Sitesinden alınmıştır.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap