Cemalnur Sargut

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#1
Sudaki Can

Cemalnur Sargut'un 20 Mart 2009 tarihinde Dünya Su Forumu'nda yaptığı konuşma metni.


“Her diri şeyi sudan yarattık.” [1]

Dilbilimcilerden birine "Bize suyu tanımla!" dediklerinde birkaç gün mühlet istemiş. Kitaplar karıştırmış, araştırmalar okumuş, geceler boyunca bin bir türlü tanım yapmış, sonra bozup yeniden tanımlamış ve bir sabah, küçük bir deri parçasının üzerine şunu yazdıktan sonra kimseciklere görünmeden o şehri terk edip gitmiş:

- Su, sudur kardeşim!

Su, Ancak kendi kendisini anlatabilen ezeli bir lutuftur. Rus onu; "su anamdır" diye tanımlar. Latin; " Su meditasyondur" der. Hind'e göre; "Yaratıcıya sudan gelinir, suda gidilir".

İskender Pala suyu şöyle anlatır; “Dikeni de, gülü de besleyen su. Acıyı da tatlıyı da besler. Gülsuyunda ıtır, yemekte lezzet olan. İnen yağmurda ve çıkan buharda... Yürüyen kara bulutta ve dağları bekleyen beyaz örtüde. Balıklara yemeğini sudur pişiren, ağaçlara sudur gıdalarını götüren.

Su, bir yanış ile gözümüzden akıyor, buharlaşıyor, buharlaştıkça arıtıyor, temizliyor ruhumuzu. Tabibin acı suyu şifa oluyor bedene, ama düşmanın verdiği su dert katıyor derde. Nerde bir su varsa denize işaret, nerde bir damla varsa ummana koşar. Küçüklüğünü büyükte tamamlamaya, kesretinden kurtulup vahdete ermeye. Çünkü Allah'ın ilk yarattığı şeylerdendir su; O'nun Cemal ve Celal sıfatlarını temsil eder, yani O’nun sonsuz güzelliğinin ve sonsuz kudretinin simgesidir su. Ayrıca Hayy (diri) ismine işarette bulunur. Her şeyi zapt eden Allah, suyu serbest bırakmıştır. Bu yüzden azizdir su. Uysal, mülayim, mütevazı ve sükun içindedir; bazen bunların tam tersi olabilir, kudreti buradan gelir.

İlmin hemen her dalında su için söylenen ve yazılanların haddi hesabı yoktur. Kimyacılar, fizikçiler, müzikçiler, botanikçiler, mühendisler, filozoflar, biyologlar, teologlar, antropologlar, edibler, şairler... Hepsi de suyu anlamakta zorlandılar. Kimisi suyun görünmediği zaman hava olduğunu; kimisi havanın göründüğü vakit su olduğunu söylediler. Kimisi bunu toprakla kaim zannettiler suya bâtın yani iç, havaya zâhir yani dış dediler. Hakikati bulanlar ve bilenler o zahir ile batın arasında; o hava ve su arasında insanı gördüler. Bu yüzden insan kadar izahtan uzaktır su. İfadeye kalkıştığınızda bozulur ahenk. Çünkü yaratılışın sırrını taşıyan varlıktır, "Ve canlı olan her şeyi sudan yarattık." tebliği haktır.

Her şeyin sudan yaratıldığı bildirilmiştir ama suyun neden yaratıldığı bildirilmemiştir. Tıpkı ruh gibi...”

Evet, hayattır su, hatta Rusların dediği gibi anadır su. Onun için de suyu anlatmak kadına yakışır. Tasavvuf ehli, “Evvelimiz bir damla murdar su, sonumuz leş” derken bizim hiçliğimizde suyun tevazuunu anlatmaktadır. Aziz olan su, tevazuunu, yokluğunu ve hiçliğini toprağa karışmakla öğrenmiş, toprak olan bedene canlılık vermek üzere girerek onu var etmiştir.

Hz. Mevlana Mesnevi’de şöyle der: “Mânâ ve sûret diyelim ki, su ile ağaca benzer. Su ve ağaç hakikatte birbirinden ayrı şeylerdir, aralarında bir benzerlik de yoktur. Fakat ne susuz ağaç olur, ne de su bir ağaca hulûl etmedikçe meyve haline gelir. Demek ki ağaç sûretse su da mânâdır. Mânâ hangi ağaca nüfuz ve hulûl ederse o ağaçta yeşermeler görülür ve meyveler belirir. Suyun ağaçta zuhuru meyve olduğu gibi, mânânın bir vücutta zuhuru da hayat olur, kudret olur, ilim irfan olur ve kişi büyük hakikate bu irfan yoluyla varır.” [2]

Ezelî olan bu su kadîmdir ki daima kendini temizleyebilir. İçersine her türlü kir pas atılsa, bazen tuzlansa, tuzlu su haline dönse ve safiyetini bu dünyada kaybetse, ne zaman ki Allah’ın nuru üzerine vurur ve aşkından buhar haline dönerse kendi göğünde temizlenir ve rahmet olarak dünyaya yağar.

Böylesine akan tertemiz su Allah’ın manasıyla ulaştığı yeri diri ve yeşil olan cennet gibi süslü kılar. Bu yüzden cenneti özleyen suyu arar, su da cennet gibi olanı... Cennet gibi olana özlem, suya özlem gibidir ki Fuzûlî, Su Kasidesinde, Goethe’de Muhammet’in Namesi şiirinde su gibi diriltici olarak gördükleri Peygambere olan aşklarını anlatmaktadır.

Su öyle bir güzelliktir ki, Allah onu renksiz yaratmıştır. Ne enteresandır ki rengi olan herşeyden bıkılır, sudan bıkılmaz. Gene ne enteresandır ki suyun şekli yoktur, girdiği kabın şeklini alır. Yani, çeşitli nefis kalıplarına girer, vücuda can verir ama o kişinin özelliklerine göre diriltir onu. Kimisinde şehvet, istek, arzu, kin, nefret, gıybet, kibir, haset, yalan, hak yemek, kendini herkesten üstün saymak gibi özellikleri canlandırır, bazısında da; sevgi, yardım, tevazu, af, sabır gibi ab-ı hayat olur.

Görülüyor ki suyun her hali başka bir mana içermektedir. Sufiler birlik yani tevhid ehlini yani Allah sevgilisini şöyle anlatırlar:

Su sahibi suyu soğuk bir mekana koyarsa, su donacak ve adı buz olacaktır. Buzun tabiatı, katılık, sertlik ve soğukluktur. Bu durum birlik (tevhid) ehlinin katı, sert ve soğuk hallerine bir misaldir.

Bu buz, ateşe, güneşe, ya da normal bir eritilişe tabi tutulursa çözülecek, eriyecek ve tekrar su haline dönecektir. Bu durum birlik (tevhid) ehlinin aşk, şevk ya da normal zevklerle çözülüp rahatlaması, yumuşaması ve ılımlı olmaya başlamasına misaldir.

Bu su ateşe konursa önce ısınacak, sonra kaynayacak, daha sonra da buharlaşıp uçacaktır. Bu durum birlik (tevhid) ehlinin ibadetler ve çilelerle incelip hafifleyerek, sevgi, aşk, vecd içinde kanatlanarak erenler alemine ulaşmasının misalidir.

Bu buharın da geçireceği pek çok haller vardır. Buhar soğuk bir hava tabakasına girerse, içine girdiği soğukluğun durumuna ve derecesine göre, yağmur da olabilir kar da olabilir dolu da olabilir. Bu durum, halktan Hakka ulaşan velinin tekrar halka dönüp onlara yoldaşlık etmesine misaldir. Bazı veliler yağmur gibi yumuşak, bazıları kar gibi beyaz, bazıları da dolu gibi sert ve hırçındır.

Aynı suyun bir de oksijen ve hidrojene ayrıştığını düşünelim. Bu çok daha çarpıcı ve değişik bir misaldir. Suyun tam tersine dönüşümüdür. Önce -normal halinde- içilecek, hararet giderecek ve ateş söndürecek bir madde iken, sözünü ettiğimiz hal değişimi kademelerinden geçerek katı, sıvı (su), sıvı iken gaz (oksijen ve hidrojen) olacak ve karşımıza yanıcı ve yakıcı iki gaz olarak çıkacaktır. Bu durum sevgili olan velilerin dünya insanı tarafından kolay anlaşılmadığına misaldir.

Buz, buhar, kar, yağmur ve dolu ya da oksijen ve hidrojen; bunların hepsi de suyun halleri oldukları halde, adları da tatları da değişiktir. Nitelikleri ve nicelikleri de değişiktir Tesirleri ve tepkileri de değişiktir.

Her şeyin buz, buhar, kar, yağmur ve doludan ibaret olduğu bir dünya düşünelim. Böyle bir dünyada, tıpkı içinde yaşadığımız dünyada olduğu gibi neyin neden ibaret olduğunu bilenler de olacak bilmeyenler de bulunacaktır. Bilenlerde- sırra erenlerden birisi- “bu dünyada hepimiz ve her şey sudan ibaretiz. Bizim müstakil ve kendimize ait mutlak bir varlığımız yoktur. Biz yokuz, su var. Biz onun hallerinden ibaretiz.” Dese, onu anlayan da olacak anlamayan da.

Böyle bir hal içinde görüyoruz ki suyun başka bir hali olan deniz, egosundan ölmüş, içindeki mana suyuyla dirilmiş kişiyi üstünde taşır, kendini herkesten üstün sanan, arzu ve isteklerinin esiri olmuş kişiyi boğar. Demek ki, kötü huylarıyla mücadele eden kişi, hakikat sırları denizi üzerinde daima yüzer.

Aslında sıkıntı ve belalar, suyun içine atılan çer çöp gibidir, biriktirilirse kokar. Halbuki su onları yok etme çabasındadır. Gök gürlemesi susuzun başını ağrıtır, bilmez ki rahmet gelecek.

Suyun sesi var mı demeyin. Kabın içinde ateşe konan su ne tatlı bir ses verir. Celaleddin Rumi’ye göre bu şu manadadır. Der ki, şu su ateşe galiptir. Yani erkek kadın üstüne tesirlidir. Ama şekilde. Manada ise ateşin suya galipliği gibi kadınlar erkeğe galiptirler. Hakiki akla sahip erkek gariptir ki kadınına mağluptur. Çünkü kadın Allah’ın güzelliğinden bir nur taşır. Kadınlık büyük mertebedir. Ama iş o mertebede kadını bulmakta. Böylesine bir güzellik taşıyan kadın Rumi’ye göre mahluk değildir adeta haliktir.

Sonuçta su insandır. Beşerin varlığı ve yaradılışın kaynağıdır. Suyun hakikati tekliktir, tevhid ve vahdet. Ne mutlu farklılıkları birleyip böylesine bir birliğe erebilene. Zira ayrı görülene hürmet o eserin sahibine hürmettir. İnşallah bu forum da farklılıklardaki tekliği idrak etmek için bir fırsat oluşturur. Amin.

[1] Enbiya Suresi, 30. Ayet
[2] Ken’an Rifai, Şerhli Mesnevi, Kubbealtı Neşriyatı, 2000, sf.384.

http://cemalnur.org/content/view/148/25/lang,tr/
 

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#2
Cemâlnur Sargut Sohbet yazıları

Hocam edep hakkında konuşmak istiyoruz bu hafta. İlâhiyât-ı Ken’an’dan, Ken’an Rifâî Hazretlerinden bir şiir var. Acaba bu şiirin açıklamasını sizden rica edebilir miyiz?

Şiir şöyle:


Ten-i âdemdeki can bil ki edepdir

Dil ü çeşm-i beşerin nûru edepdir



Edebi olmayan âdem değil âdem

Ayıran âdemi hayvandan edepdir


Ser-i İblîs’i dilersen eğer ezmek

Gözün aç öldüren İblîs’i edepdir


Oku âyâtını Kur’ân-ı Kerîm’in

Göresin cümle maânîsi edepdir



Ulu Şems’in sözüdür bu, buna şek yok

Bizi makbûl edecek Hakk’a edepdir


Edebi eylesin Allah bize tevfîk

İki âlemde, felâh, Ken’an edepdir


C: “Edep her şeyde Allah’ı görme derecesine ulaşmak demek”diyor hocalarımız. Her şeyde ve herkeste Allah’ın tecellisini görme derecesine ulaşmak. Hocam şiirlerinde bu konuyu Allah sevgilisinin mânâsı olarak anlatmışlar. Edep öyle bir makāmdır ki insanı, insân-ı kâmil haline ulaştırır. İnsân-ı kâmil kim? İnsân-ı kâmil, kendinde Allah’ın mânâsını âşikâr eden sultan demek; hakikat-i Muhammediye’yi taşıyan, onu canlı kılan, onu can haline getiren sultan demek. “ Ten-i âdemdeki can bil ki edepdir” dediğine göre “Bu tenin içindeki can edeptir ama sen onu canlı kıldın mı? “ diyor hocam. Canlı kıldınsa, edep haline geçirdinse her şeyi birledinse abes görmüyorsan yanlış bulmuyorsan, sen kâmilsin demektir. Bunu daha derin açıklamak istersek Nûr suresinin 35. âyetine bakabiliriz. Tıpkı hocamın yorumladıkları gibi, Allah, bu âyet-i kerîmede “Allah göklerin ve yerin nûrudur, onun nûrunun örneği içinde çerağ bulunan bir kandile benzer. Kandil bir sırça içindedir, sırça inciden bir yıldız gibidir ki doğuya da batıya da nisbeti olmayan bereketli bir zeytin ağacından yakılır. Bu ağacın yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık saçar, nûr üzerine nûrdur o, Allah dilediğini kendi nûrunda kılavuzlar, Allah insanlara örnekler verir, Allah her şeyi bilmektedir” buyurmaktadır. “Ayette, mişkattan yani lâmba konan yerden maksat insanın göğsüdür. Zücâcdan maksat insanın kalbidir. Misbahtan, içinde yanan ışıktan maksat insanın sırrıdır. Tendeki kâlp de, ten-i âdemin içinde bulunan sır, edeptir.” diyor hocam. Yine aynı âyette geçen mübârek ağaçtan maksat, gayba îman etmektir.

Gayba îman nedir ? Cîlî Hz.lerine göre gayba îman, halkta Hakk’ı görebilmek demektir. Yoksa olmayan şeylere öyle bakıp îman etmek değildir. Gördüğümüzü zannettiğimiz halkın varlığının hakikat olmayıp, ondan gözüken hakikatın Allah olduğunu idrak etmek gayba îmandır.


İnsan ne demektir hocam?


C: İnsan çok yüce bir makām. Aslında insan gerçek anlamda Yasin’de insan oluyor. Yani sidre-i müntehayı geçen, aklını bile bırakan, aşkıyla heryeri aşan, ondan sonra gene aklına dönüp halka hizmet edene insan denir. Ama biz o seviyeye çıkarmıyız bilmem... yalnız şunu biliyorum ki hiç olmazsa kelime mânâsı ile insan olmaya gayret edelim. Ünsiyet edelim, yani herkesle güzel ilişki kuran bir insan haline geçelim, aksi taktirde beşer sayılıyoruz. İnsan kelimesi, ünsiyet ve nisyân kökünden gelmiştir. Nisyân, geldiği yeri unutan ve ben diyen kişi beşerse, ünsiyet kılan, herkesle iyi geçinen beşerin insan olmuş halidir. Hocam beşerliği hayvan makāmına kadar indirgemişler. İşte burada Âdemi hayvandan ayıran edeptir, deniyor. “Eğer senin içindeki iblîs makāmını (iblîs ‘ben’ dedirtir ‘ben en üstünüm’ dedirtir), içindeki ben dedirten makāmı ezmek istersen, iblîsi öldüren, senin benlikten geçişin, herkesin önünde eğilişin, yani edebindir “diyor hocam.

Peki hocam İblîs neden İblîs olmuştur?


C : İblîs İblîs oldu zira, Hz. Âdem’e itaat etmedi. Yani gayba inanmadı. İblîs Âdem’de Allah’ın tecellisini görmedi. “Ben ateştenim, o ise topraktan,” dedi. Ateşle toprak arasında ne fark var biliyor musun? Toprakta tevâzu var, yokluk var hiçlik var. Pislersin, üstüne tükürürsün, ölünü gömersin, o sana gene verir, verir, otlar çıkarır, yiyecekler çıkarır. Ateşte ise heybet ve yakıcılık var. İblîs, “Ben ateşim, heybetliyim,” dedi. Âdem, “Ben yokum, affedilmeye muhtâcım, günahkârım,” dedi. O zaman, yok olanda Allah tecelli etti ama İblîs “Niye Âdem’e secde edeyim?” dedi. Yani, Rab’bı kabul etmedi. Rab’bı kabul etmeyince Yasin’de yerden yere vurulan, Allah’ı tanıyıp îman edip de Peygamberi kabul etmeyene döndü. İşte bu zuhûr edince İblîs Allah’ın huzurundan kovuldu. Eğer biz de Allah’ın mânâsının insandan tecelli edebileceğini kabul etmezsek devrin İblîs’i olur, o makāmdan kovuluruz. Allah korusun.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap