Cengiz Aytmatov

Katılım
20 Nis 2008
#1
Uzak çağlardan zamanımıza kadar, günler kum gibi aktı; sayısız geceler ve dönüşsüz tören alayları geçip gittiler; yıllar, yüzyıllar, kervanlar gibi uzak ufuklara gidip kayboldular. Sonra biz onların izlerini bulduk...
O çağlardan beri nice nice insanlar yaşadı bu dünyada! Kuşkusuz yeryüzündeki taşlar kadar, belki daha çok... Bunların arasında ünlüler vardı, silik olanlar vardı. İyiler vardı, kötüler vardı. Bazıları dağlar kadar güçlü idiler, bazıları da kaplan kadar cesur, kahraman... Her şeyi bilen bilgeler vardı; üstün yeteneklerle donanmış sanat dahileri vardı. Nice milletler nice zamanlardan beri yok olup gittiler ve onların yalnız adları kaldı...
Ama dünyada, insan hafızası zamana meydan okur. İnsanın kendi hayatı, göz açıp kapatıncaya kadar geçen zaman kadar kısadır. Ölümsüz olan düşüncedir, fikirdir. Ve bu fikirler insandan insana geçer. Ölümsüz olan Manas’tır, çağdan çağa geçen Manas’ın sözleridir..

[br]Gönderilme zamanı: 24 Nis 08, 14:18:52 Manas destanı, bir ozan-milletin kendini ifadesi. Bin yıldır dilden dile, nesilden nesile aktarılan, bir milletin tarih boyunca varoluş mücadelesini, zaferlerini, acılarını, kahramanlıklarını anlatan bir Kırgız destanı. Manas, Kırgız Türkünün her şeyi. Milyona varan mısra adedi ile, dünyanın bu en büyük destanı, Kırgız’ın dilinde atasını, tarihini, değerlerini, hülasası kendini anlatan bir değerler arşivine dönüşmüştür. Bu dev arşiv şifahidir, yani yüzyıllardır manasçı ozanların dimağlarındadır, onu insanların önünde büyük coşkuyla ezberden okur, onu yeniden yaşıyormuşçasına oynarlar. Manas’ı zihinlerinde her nesilde yenileyerek, yeni şeyler katarak büyütür, takip eden kuşaklara aktarırlar. Manas kapsayıcıdır, her yeni kuşak için söyleyecekleri, her yeni hâl için başvurulabilecek hikayeleri vardır.
Manas’ı günümüze ulaştıran ozanlar arasında yüzyıllardır niceleri gelip geçmiş, her biri atasından öğrendiğine kendi ustalığını da katıp, takip eden kuşağa aktarmış. Bu usta manasçılar bu devasa destanı kalabalıkların önünde, sesini daha uzaklara duyurmaya çalışarak büyük bir coşkuyla ezberden okurlar, onu yaşar, yaşatırlar. Dinleyenleri Manas’ı, oğlu Semetey’i, savaşlarda rüzgardan hızlı koşan tulpar atları, savaşı, zaferi, yenilişi, kahramanlığı manasçıların dilinden tanıyıp, bilirler. Bu büyük Manas destanını yüzyıllardır yaşatan, onu günümüze ulaştıran manasçılar içinde biri var ki sesini en uzaklara duyurmayı başarmış, Kırgız kültürü ve Manas destanından feyz alan eserleri, yüzü aşkın dile tercüme edilmiş. Son yüzyılda, bu edip milletin bir çocuğu, kendinden önceki manasçıların Manas’ı sadece kendi evlatlarına anlatmalarından farklı olarak, onu kalıp olarak değil, içerik olarak dünyaya tanıtmayı başarmış, kendi eşsiz milli birikimini diğer milletlerle paylaşmanın yollarını bulmuştur. Onun hikaye ve romanları, Kırgız kültürünün, tarih ve medeniyetinin başka bir deyişle Manas’ın, yazılı edebiyattaki tezahürleridir. O, ünlü yazar Cengiz Aytmatov’dur.
“O uzak çağlardan zamanımıza kadar, sözler sözleri, fikirler fikirleri doğurdu. Ve türküler başka türkülere karıştı. Olaylar ve bu olayların öyküsü bir destana dönüştü. Manas’ın ve Kırgız aşiretlerini birleştiren, bu birliğin simgesi olan Manas’ın oğlu Semetey’in hikayeleri, Kırgızların sayısız düşmanlarıyla yaptıkları savaşlar, kahramanlıklar, bize işte böyle ulaştı...
Biz bu destana babalarımızın, bütün ecdadımızın seslerini verdik. Bu sesleri hep duyacağız: Çok eski zamanlarda buraları terk eden kuşların uçuşunu, nice zamandır artık toprağı dövmeyen toynakların sesini, savaşta ölen batırların naralarını, ölenler için yakılan ağıtlarımızı, zaferler için sevinç çığlıklarımızı duyacağız. Bu destan, yaşayanların övüncü, hepimizin övüncü için, geçmişi canlandıracak, gösterecektir...”


Cengiz Aytmatov 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı olan ve Talas vadisinde yer alan Şeker Köyü’nde doğar. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova’dır. Memur olan babası 1937 yılında Stalin’in temizlik harekatının kurbanları arasına katılır. Kemikleri 1991 yılında bulunur. Aytmatov’un amcası da 2. Dünya savaşında ölmüştür. Annesi çeşitli memuriyetlerde bulunmuş modern bir kadındır. Dört çocuğunu kendi başına büyütmek durumunda kalmıştır. Cengiz Aytmatov ilkokula kendi köyünde gider. Babaannesi Ayımkan etrafında saygı gören bilge bir kadındır. İrticalen şiirler söyler, beş-altı yaşından itibaren torununu ninniler, masallar, efsanelerle besler. Aytmatov cok küçük yaşlardan itibaren ozanların atışmalarını dinler, sohbetlerine katılır. Şifahi kültürün çok canlı yaşandığı bu toprakların destani havası yazarı içten içe kuşatıp zenginleştir.

[br]Gönderilme zamanı: 24 Nis 08, 14:20:46 İkinci Dünya savaşının yokluk yıllarını babasız geçiren Aytmatov, çocuk yaşından itibaren çalışmaya başlar. On yaşında toprağı işler. Ondört yaşında şeker köyünde köy sovyeti kolhozu sekreterliğine getirilir. Bir yıl da vergi memuru olarak çalışır. Bu sıralarda, erkekler cephede savaşırken, köylerde kadın ve çocukların çektikleri sefalete şahit olur. 1946’da Kazakistan’ın Cambul şehrinde veteriner teknik okuluna gider. Bu okul bitince 1948’de Kırgızistan tarım enstitüsüne devam eder. 1953’de buradan veteriner olarak mezun olur.
Aytmatovun ilk eseri, 1952 yılında Pravda Gazetesi’nde yayımlanan Gazeteci Cyuda’dır. Bu hikayeyi 1957 yılında yayımlanan Yüzyüze takip eder. 1956-58 yılları arasında Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne devam eden yazarın Cemile adlı hikayesi 1958 yılında Novy Mir (yeni dünya) dergisinde yayımlanır. Bu eseri büyük ilgi görür. Aytmatov şöhreti, bu eserinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızca’ya tercüme edilmesi ve Avrupa’da yayımlanması ile yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için “dünyanın en güzel aşk hikayesi” ifadesini kullanır.
Ey Alfred de Musset, Kırgız boylarındaki bu ağustos gecesini de, otuz yaşında hayatını ve gücünü hiç kaybetmediğini söyleyebilen bu gencide kıskanmalısın dostum!

İşte şimdi burada, Villon’un, Hugo’nun, Baudelaire’nin, Paris’inde, kralların ve devrimlerin Paris’inde, ressamların yüzyıllık Paris’i olmakla övünen her taşı ya bir tarihi, ya bir efsaneyi hatırlatan şu Paris’te Werther, Bérénice, Antoine ve Kleopatra, Manon Lescaut, Education Sentimentale, Dominique, hepsi birdenbire gözümden düşüverdi. Çünkü ben Cemile’yi okudum. Roméo Juliette, Paolo ve Francesca, Hernani ve Dona Sol, artık bunların hiçbiri gözümde değil, çünkü ben ikinci cihan savaşının üçüncü yılı yazında, 1943 yılının o Ağustos gecesinde Kurkureu vadisinde bir yerde Zahire arabaları ile giden Danyar ve Cemile’ye, bunların hikayesini anlatan küçük Seyit’e rastladım.
Aytmatov, Cemile’nin yayımlandığı 1958 yılında Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer. Aynı yılın sonunda Kruşçev’in anti-Stalinist kampanyası sırasında Sovyet Komünist Partisine ve Yazarlar Birliğine kabul edilir -Aytmatov’un partiye girmesi ancak böyle bir durumda mümkün olmuştur, çünkü Aytmatov’un babası Stalin muhalifidir. Sırf bu yüzden öğrencilik yıllarında bursu kesilmiş, babasının muhalif olmasından dolayı terslikler yaşamıştır.- Bu tarihten sonra hem Kırgız hem de Rus yazarlar arasında yerini pekiştirir. Bu yıllarda Literaturnyi Kırgızistan dergisi editörlüğünü, sonra beş yıl boyunca Pravda’nın Orta Asya muhabirliğini yapmıştır. Aytmatov 1963 yılında, İlk Öğretmen, Deve Gözü, Cemile ve Selvi Boylum Al Yazmalım adlı hikayelerinden oluşan Steplerden ve Dağlardan Hikayeler adlı kitabıyla Lenin Edebiyat Ödülü’nü kazanır. 1959-67 yılları arasında Novy Mir’in editörlüğünü yapar. 1968’de Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Aynı yıl Kırgızistan milli yazarı seçilir.
Cengiz Aytmatov’un edebi seyri bu yıllarda hikayecilikten roman yazarlığına doğru kayar. İlk romanı olan Toprak Ana 1963’de neşredilir. Yine aynı yıl yayınlandığında büyük heyecan uyandıran Elveda Gülsarı’yı kaleme alan Aytmatov, daha sonraki yıllarda çeşitli yayın organlarında hikayelerini yayınlatmaya devam eder. 1964’de yayınlanan Kızıl Elma ve 1969’da yayınlanan Oğulla Buluşma hikayelerinden sonra, yazar 1970’de edebiyat aleminde yankı bulan Beyaz Gemi romanını neşreder. Daha sonra 1972’de Asker Çocuğu hikayesini, 1975’de Kazak yazar Kaltay Muhammedcanov’la birlikte Fuji-Yama adlı tiyatro eserini,1976’da Sultanmurat, 1977’de Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikayelerini neşreder. 1980 yılında kaleme aldığı Gün Olur Asra Bedel romanı yazarın edebiyat hayatında izlediği yol bakımından önemlidir. Aytmatov bu romanında, Elveda Gülsarı’da temel işleyiş bozukluklarını dile getirdiği rejimin eleştirisini daha ileri götürmüş, Sovyet mantığını temelden sorgulayan fikirlerini yayınlamıştır.
Onun, milletinin birikimini tüm dünyaya duyurması kolay olmamıştır. Tarihte eşine ender rastlanacak bir baskı rejiminde, millete ait olan her şeyin talan edilmeye, unutturulmaya çalışıldığı bir ortamda söz söylemek, değerlerini savunmak, millete ait olana vurgu yapmak cesaretini gösterebilen Aytmatov, yıldan yıla daha yüksek sesle, sözlerinin altını daha kalın çizerek konuşur. İlk yıllarında Yüz yüze, Cemile gibi hikayeleriyle tanınıp sevilen Aytmatov’un bu hikayelerindeki başarısıyla topladığı ilgi, ona daha sonraki yıllarda Elveda Gülsarı gibi, Gün olur asra bedel gibi romanlarla, toplumsal problemleri tüm Sovyetlerin gündemine taşıma imkanı sunmuştur.
Aytmatov 1986 yılında neşredilen Dişi Kurdun Rüyaları isimli romanıyla, yazarlık seyrini mahalli olandan evrensel olana taşımıştır. Bu romanda Hıristiyanlık dini baz alınarak rejimin dini hayat üzerindeki yanlış uygulamalarına, bunun bir neticesi olan uyuşturucu belasına ve bozulan ekolojik dengeye değinmiştir.
Aytmatov 1990’da yayınlanan Beyaz Yağmur ve Yıldırım Sesli Manasçı hikayelerinden sonra, aynı yıl Gün Olur Asra Bedel romanının devamı olan Cengiz Han’a Küsen Bulut’u yayınlar. Yazar bu eserinde Sosyalist rejime daha önce yazdıklarından daha sert eleştiriler yöneltir. Bu roman aslında yıllarca rejimin her katında bulunmuş birinin görgü şahitliği yapmasından başka bir şey değildir. Totaliter, baskıcı kafa yapısını bütün çelişkileriyle gözler önüne serer.
Devletin çıkarlarından daha önemli ne olabilirdi? Bazıları insan hayatının önemli olduğunu sanıyorlardı... Ne laf ya! Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar: Sobayı tutuşturan, yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmeliydiler. Her şey buna bağlı
Aytmatov, başarılı bir edebiyatçı olması yüzünden devletten itibar görmüş, devletin çeşitli birimlerinde görev almış, bu sayede rejimin işleyişine tanık olmuş biridir. 1978 tarihinde Yüksek Sovyet Prezidium’u tarafından Sosyalist İşçi Kahramanı olarak ödüllendirilir. 1983 yılında Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü ikinci kez kazanır. Gorbaçov döneminde Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ve Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulunmuştur. Sovyetler birliği dağılmadan önce Gorbaçov’un beş danışmanından biri olan yazar, halen Kırgızistan’ın Luxemburg, Hollanda ve Belçika büyükelçilikleri görevini yürütmektedir.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#2
Ynt: Cengiz Aytmatov

yeni kitabını okudunuz mu? nasıl? ben henüz fırsat bulamadım, ilk fırsatta okuyacağım...
 
Katılım
20 Nis 2008
#3
Ynt: Cengiz Aytmatov


Hayrı okuadım(neydi "sandal kız"mı) malum Cengizin.A eserleri pat diye bulunmaz ne yazıkki.
Rusçadan -kırgızcaya-Türkiye Türkçesine çeviri olacağı için...
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#4
Ynt: Cengiz Aytmatov

Mahşer' Alıntı:
Hayrı okuadım(neydi "sandal kız"mı) malum Cengizin.A eserleri pat diye bulunmaz ne yazıkki.
Rusçadan -kırgızcaya-Türkiye Türkçesine çeviri olacağı için...
pat diye bulabilirsin, netekim bahsettiğim eserin çevirisi(son eserinin)çoktan yapıldı.

Yeni kitabının adı ise:Dağlar Devrildiğinde/Ebedi Nişanlı

On yıl aradan sonra kalemi eline aldı

Cengiz Aytmatov’un fildişi kulesinden inerek okurlarıyla yeniden buluşmasını, dünyanın 157 diline çevrilmiş eserlerine bir yenisini ilave etmesini 10 yıldan fazla bekledik. Açıkçası onun yeni bir eserle bizimle buluşacağını, yeni bir çehre ve farklı bir edayla karşımıza çıkacağını pek ümit etmiyor gibiydik.

Bu ümitsizlik onun ilerlemiş yaşından değil, bugüne kadar ortaya koymuş olduğu zengin edebi haz ve derin felsefi içeriğe sahip olan eserlerin sayısından kaynaklanıyordu. Çünkü edebi yaşantısına bir göz gezdirdiğimizde ilk eserinden son eserine kadar realizmden romantizme, düşüncenin değişik kulvarlarında yol alan yazarın artık mürekkebini tükettiğini ve kalemini kırdığını düşündü çoğu kimse. Oysa yazarın yaşadığı her dönemin sanat, edebiyat ve düşünce dünyasının aktüalitesine uygun olayları, kahramanları ve bu perdeler arkasına gizlediği mesajları Kassandra Damgası’ndaki Pontiy Pilat’tan; benliği ve kimliği yok edilmiş, geçmişi silinmiş Mankurtlara kadar mükemmel bir çizgide yansıttığını görürüz. Eksilmek, azalmak ve yok olmak yerine her yeni eserinde gerek söz gerek sanat yönüyle yeniden çoğaldığına, yürümek yerine koşarcasına yol aldığına şahit oluruz. İşte bu çoğalış ve yükseliş bir yoğunlaşmayı, ilhamın yeni bir esintisiyle buluşmayı sağladı. 10 yıllık yoğunlaşma, “Aytmatov, bitti, tükendi” diyenlerin rağmına yeni bir Aytmatov klasiğinin gün yüzüne çıkmasını sağladı.

Yeni kitabı Dağlar Devrildiğinde/Ebedi Nişanlı’da yeni dünyanın yenilenmiş sorunlarını ortaya koyuyor Aytmatov; yaşayan ve yaşanan dünyanın en büyük sorunu olarak gördüğü ve modern hayatın acı bir gerçeği olan globalleşme, manevi fakirlik ve kirlilik, “her şeyini satışa sunmuş insanlık” dramını gözler önüne seriyor. Romanın baş kahramanı, bağımsız gazeteci olan ve dürüstlüğü ile karşımıza çıkan Arsen Samançin. Arsen, bir opera sanatçısına âşık olmuş ve âşık olduğu kadının, kendi yazdığı Ebedi Nişanlı adlı operayı sahneye koyacağı günün hayaliyle yaşamaktadır. Ne yazık ki, parlayan bir yıldız olan sevdiği kadın, aşkına karşılık vermek yerine zengin bir pop yapımcısını, yüksek sanatın seçkin sevdalıları yerine de stadyumlarda bağırıp çağıran kalabalıkları seçmiştir. Arsen için acısını kalbine, hayallerini de geçmişe gömmekten başka bir yol kalmamıştır. Acılarından, acıtan gerçeklerden kaçmak, kine dönüşen nefretinin karanlık dehlizlerinde boğulmamak için amcasının kıyısına yanaşma ve kendini oyalama yolunu seçmiştir. Amcasının yanında, Kırgızistan dağlarında zengin yabancı turistlere hizmet verecek, içini burkan bir meslekte, nesli tükenen kar parslarının av sporu uğruna katledilmesine yardım edecektir. İçindeki kanı kurutmak, dışındaki kana göz yumabilmek için…

Roman, aşırı dramatize edilmiş ve karamsarlığın karanlıklarına fazla bulaşmış hissi uyandırabilir okurda. Fakat ince bir zekâya sahip olan Aytmatov, birbirinden oldukça farklı ve kopuk motif ve unsurları paralel iki düzlemde (mesela; gözden ırak Pamir doruklarında kar parslarının aşkları, diğer yanda düz ovada iki insanın karşılıksız sevdaları) usta bir söyleyişle kaleme almış ve ortak bir kaderle sonlandırmış. Okuru bir düzleme çekerken paralelindeki düzlemin merak ve heyecanıyla soluk soluğa okumaya itiyor. Okur, okumaktan değil, merak etmekten yoruluyor adeta.

Yetmiş dokuz yaşındaki yazar, çeyrek asır önce daha okul sıralarında ve çocukluk çağındaki okurlarının düşünce ve gönül dünyalarında yer etmiş, “mankurt efsanesi”yle geleceğin büyüklerine kendi milli kültür, inanç ve medeniyetlerine bağlı kalmayı salık vermiş, kendisi de hem yaşantısı hem de eserlerindeki vizyon ve misyonuyla buna sadık kaldığını ispatlamıştı. Son eseri olan Dağlar Devrildiğinde/Ebedi Nişanlı da bunun açık delili sayılabilir. Çünkü 1990 yılından beri diplomatik görevi gereği Brüksel’de Kırgızistan büyükelçisi olarak görev yapan ve görevi gereği yaşantısını orada sürdüren yazar, Kırgız olma ve Kırgızca yaşama çizgisinden asla taviz vermedi. Aytmatov’un yeni eseri de buram buram Kırgızistan kokuyor. Roman boyunca tüm olaylar Bişkek ve Pamir dağlarında gerçekleşiyor.

Dağlar Devrildiğinde/Ebedi Nişanlı, Güzel Sarıgül Şonbaeva’nın Rusçadan çevirisi ile yayımlandı. ‘Öldürmek-Öldürmemek’ adlı oldukça ilginç ve sürükleyici bir Aytmatov öyküsünü de içerisinde barındıran eser, Aytmatov okurlarının zihninde farklı bir tat bırakacak.

‘Ebedi Nişanlı benim efsanem’

Cengiz Aytmatov, kitap yayımlamadan geçen 10 yıllık zaman aralığını ve yeni romanının doğuş serüvenini şöyle anlatıyor: “Bu, gerçekten çok uzun bir zaman aralığı. Edebiyat, sanat ve sinema dünyasında bakışlar ve anlayışlar öyle değişiklikler gösterdi ki, her şeye yeniden başlamak zorunda kaldım. Açıkçası gün yüzü görmemiş birçok düşüncemi hayata geçirmek, yeni bir başlangıç yapmak için kendimle sayısız mücadele verdim, ne yazık ki bu düşüncelerin hepsi hayal dünyamın raflarında öylece kalakaldı. Dağlar Devrildiğinde adlı romanımı ise sadece 4 ayda bitirdim. Evet, araya uzun yıllar girdi, farkındayım; ama bu arayı kapatmak için gücümün yettiği ölçüde çaba harcayacağım. Kendimi yenilemek adına sık sık sıla-yı rahim yapıyor, yazarlık çizgimi ve üslubumu bulmamda en büyük rolü oynayan Moskova’ya gidiyorum.

Son romanımda globalleşmeye karşı bakışım tamamen eleştirel olmakla beraber ben globalleşmeye karşı değilim. Bunun bir realite olduğunu kabul ediyor, göz ardı edilemeyeceğini de biliyorum. Çünkü bu, insanın varlığıyla ortaya çıkmış bir süreçtir. Ne var ki, bu süreç bütünleştirici faktörleri beraberinde getirmesi ve sunmasının yanı sıra büyük zorlukları ve sıkıntıları da getirmiştir. Ben eserimde sadece globalleşmenin ülkeme ve ülke insanıma yaptığı etkileri gözler önüne seriyorum. Öyle ki, globalleşme en uçtaki köylerimize kadar ulaştı; hatta geçmişi çok eskilere dayanan yabani hayvan avcılığı bile bundan nasibini aldı. Basit bir hayat yaşayan çobanlar bile bu talandan bir pay elde etmek için ihanete varan gayretler içine girdiler. Böylece insanların özel hayatları bile kendiliğinden globalleşmenin anaforunda bu sürecin girdabına kapılıp gitti.

Ebedi Nişanlı’ya gelince; bu benim efsanem. Ebedi Nişanlı hakkında değişik kültürlerde motif bazında, farklı söyleyişlere rastlamak mümkün. Fakat hiçbiri benim eserimde yansıttığım gibi değil. Ebedi Nişanlı bir motif değil, tamamıyla mitolojik bir kahramandır. 200-300 yıl geçti; ama o, iftiraya uğramış gencecik kız hâlâ dağlarda başıboş dolaşmakta ve sevgilisiyle buluşacağı anın hasretiyle yanmakta, ona olan sadakatini anlatmaya ve ispatlamaya çalışmaktadır. Bana göre bu efsanenin sembolleştirdiği tek değer var: Aşk; insanın sahip olduğu en yüce değerdir…”

AHMET SARIGÜL
Not: Bu yazı Kitap Zamanı ekinin 23.sayısında yer alıyor

Kitap http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=127307 bağlantısından satın alınabiliyor.

Selametle
 
Katılım
20 Nis 2008
#5
Ynt: Cengiz Aytmatov

Evet bunu biliyorum fakat "sandalmıydı sardal mıydı bişiy daha çıkardı diye duymuştum(ondan bahsettiğini zannettim).Bilgilendirme için sağol.(keza kitap çıkalı sene olmuş)
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#6
Ynt: Cengiz Aytmatov

Mahşer' Alıntı:
Evet bunu biliyorum fakat "sandalmıydı sardal mıydı bişiy daha çıkardı diye duymuştum(ondan bahsettiğini zannettim).Bilgilendirme için sağol.(keza kitap çıkalı sene olmuş)
Muhterem fakülteden hocam Orhan Söylemez'in incelemesinin bağlantısını vereyim önce :

http://www.orhansoylemez.com/content/view/69/5/lang,tr/

Yazar yukarıda verdiğim eserin Kırgızca nüshasına "Sardal Kız" isminin verilmesini bizzat istemiş...

Netice olarak söylemeliyim ki senin bahsetmeye çalıştığın kitap yukarıda bilgisini verdiğim kitaptır.Türkçe çevirisi yukarıda verdiğim şekilde(Dağlar Devrildiğinde/Ebedi Nişanlı) yapılmıştır...

Orhan Hocam'ın incelemesini okursanız romanın kahramanının "Arsen Samançin" olduğunu ve kısa bir araştırmayla Dağlar Devrildiğinde adlı çevirinin de baş kahramanının ve dahi eserin aynı olduğunu anlayabilirsiniz.
 
Katılım
20 Nis 2008
#7
Ynt: Cengiz Aytmatov

sağol banda manasta okuyan bir öğrenci vermişti bu bilgiyi teşekkürler.
Cengiz Aytmatov Türk Edebiyatının yüz aklarındandır.
Bu başlığı birazdaha zenginleştirelim.
Sardal kelimesinin manası hakkında bilgi ...?
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#8
Cengiz Aytmatov yaşamını yitirdi...

büyük insan Cengiz Aytmatov yaşamını yitirdi.

Mekanın cennet olsun büyük yazar !

seni eserlerinle hep anacağız, hatırlayacağız.

Beyaz gemine bindin ve gittin :(...
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#10
Ynt: Cengiz Aytmatov

Üzüldüğüm imdi (kör öldü)badem gözlere kavuşması ...
Allah rahmet eylesin.
 
Katılım
29 Mar 2008
#11
Ynt: Cengiz Aytmatov

O zaten badem gözlüydü. Evet belki çok daha fazla ilgi hakediyordu ama kör olacak kadar da kıymetsiz görülmedi bence. Büyük ustayı rahmetle anıyoruz. Mekanı cennet olsun inşallah...
 
Katılım
19 May 2008
#12
Ynt: Cengiz Aytmatov

Kendisini yeni tanıdım.Yeni tanıdığıma üzüldüm.
Cenazesi bugün toprağa veriliyor..Allah rahmet eylesin.Nur içinde yatsın..
 
Katılım
20 Nis 2008
#13
Ynt: Cengiz Aytmatov

Bir yolculuk esnasında haberlerden duydum vefaatını , sonra çalan telefonlar "O" öldü dediler...

Orta Asya ata yurdudur seyhun,ceyhun,orhun yemyeşil eder ötüken ormanlarını.
Aral gölünde balık olmak bile bir şans şimdi. Sagular Onun için yakıldı
Asya öksüz kaldı Dede Korkut'un soluğu soluğundaydı. Şimdi Kim yüklenecek bu yükü. Şimdi Tanrı Dağlarına çıkıp bağırmak istiyorum.

"Aytmatov" öldi mü
isız ajun kaldı mu
ödlek öçin aldı mu
emdi yürek yırtılur.
 

İkiNokta

Kemandaki hüznü taşıyacağım sevgili!
Katılım
21 Ara 2008
#14
Ynt: Cengiz Aytmatov

Malesef çok geç tanıdım onu.Geçen yıl "Beyaz Gemi" ile başladı tanışmamız.Sonrasın da "Toprak Ana" ile devam etti.Şimdi de "Gün Olur Asra Bedel" ile devam ediyor.Benim için hala devam edecek bu tanışma fasılları.Orta Asya'nın yanık bağrını,acılarını,kederlerini aktardı bana.Topraklarını anlattı bana.Buram buram Asya, buram buram kökenimi anlattı bana. Mekanı cennet olsun inş.
 
Katılım
15 Mar 2006
#15
Ynt: Cengiz Aytmatov

"Dağlar Devrildiğinde" isimli son romanını da okumunızı öneririm. Şahane bir eser.

Mekanın cennet olsun Çingiz Ata
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap