Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam İmajı Sezai Karakoç:2.Yeni ya da Öncü

Katılım
3 Ağu 2008
#1
Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam İmajı
Sezai Karakoç: İkinci Yeni Ya da İkinci Öncü

İzzettin Hanifi


Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde İslâm'ın kaynağına dönüş, bir başka söyleyişle muhtevanın İslâmileşmesi Mehmed Akif'le gerçekleşmişti. Bunu çalışmamızın başlangıcında enine boyuna zikretmeğe hatta savunmağa çalışmıştık. Gerçekten tüm Osmanlı şiirini bile değerlendirmemize katacak olsak, Mehmed Akif'in öncü kimliğini elinden alabilecek herhangi bir şairi, kendi döneminden önce bile bulmak zordur. Belki biraz da yaşadığı dönemin özelliği Akif'i öne çıkarmaktadır. Muhteşem bir bozgun ve yıkılış olayının ardından, hem de en yoğun siyasal içeriğiyle Akif'in şiiri ve soluğu, gerçek öncü niteliğini bizce her zaman koruyacak bir sanatsal güce ve sosyal-siyasal derinliğe sahiptir.
Sezai Karakoç'un şiiri de tıpkı Mehmed Akif’te olduğu gibi, Müslüman Türk şiirine bir ucundan özellikle bu şiirin ve sanatın çağdaşlaşması, çağdaş bir dili kullanması, deyim yerindeyse düzeyini yükseltmesi ve de komplekslerden, hamasî ya da bir başka söyleyişle mahallî ve avamî bir üslûp ve edadan sıyrılarak evrensel bir dile erişmesine öncülük ve önderlik etmiştir.

Sezai Karakoç kendi çağında yaşayan sanatın, yazılan şiirin gerisinde kalmayan, o sanata ve şiire kişisel katkıları bulunan, hatta bazan mızrağı onun biraz daha ilerisine düşen ve sanatı geleceğe açılan ender sanatçılardan biridir.
O'nun şiirindeki evrensel İslâmî imajı, hiç gözardı etmeksizin bu şiirin müslüman Anadolu'nun çağdaş sesi olarak nitelendirilmesinde bizce bir sakınca yoktur. Müslüman Anadolu'nun şiiri Sezai Karakoç'a kadar ya bölge sanatçılarının deyim yerindeyse kısa mesafeli ürünlerinde dile gelmiş ya da taşralı bir korku, ürkeklik ve aşağılık kompleksiyle birlikte terennüm edilebilmiştir. Taşralılığını gizlemeye çalışarak değil, onu en muteber bir rozet gibi yakasında taşıyarak konuşmuştur. Üstelik Sezai Karakoç bu taşralı kimliği kendisine acındırmak için kullananlardan da değildir. Bir onur bir övünç vesilesi edinmiştir.

İslâm o günlere, yani Sezai Karakoç'un şiirini üretmeğe başladığı yıllara kadar, halkın yaşamını, aristokratların da dilini süsleyen bir olgu idi. Hatta aristokrat kesim artık ülkede sosyalist cereyanlar esmeğe başladığını görünce, halk sanılmamak, halktan yana gözükmemek için, halkın dinini de dillerine almaz olmaya başlamışlardır. İşte Sezai Karakoç'un önemi burada ortaya çıkmaktadır. Sosyalist eğilimlerin yoğunluğuna ve hâlâ müslümanlığı dilinden düşürmeyen kimi aristokratın engeline rağmen halk olarak, halktan biri olarak müslümanlığın, Anadolu müslümanlığının şiirini cesaret ve ileri-görüşlülüğü ile üretmiş, sürdürmüştür. Kuşkusuz O'nun bu rahat tutumunda çağdaşı olan öteki Türk şairlerinin rolü de var. Onlar, bazan sosyalist eğilimleri, bazan bohemce ve hümanist duyguları uğruna halkın safını tutar gözükmektedir. Sezai Karakoç ise olaya müslümanlık adına sahip çıkanların hemen hemen ilkidir.
Garip şiir akımından sonra Türk şiiri artık biraz daha yaşanılan hayatın şiiri olmağa başlamıştı. Uzun yılların mirası romantik ve ütopik sanat anlayışı daha rahat yani daha rasyonel ve realist bir çizgide sürmekteydi. Kısa zaman zarfında bu uğurda önemli mesafeler katedilmişti.

Artık, ilk bakışta insana çözülmesi daha kolay gözüken, adeta çağrışımsız, yankılara alışmış kulaklara hatta biraz yavan ve kuru gelen, ama gündelik hayatın da şiirsel tat verebileceğini öğreten bir şiir yazılıyordu. Bu yeni şiir tadı özellikle aydın çevreler tarafından kısa zamanda tutuluyor, eski şiir tadını çoktan unutturuyordu bile.
Ülkedeki her türlü değişimin hızına ulaşabilmek ve onu kavrayabilmek doğrusu beceri isteyen bir iş halini almıştı. Bu öyle baş döndürücü bir değişimdi ki çok değil, sekiz-on yılda bir, yepyeni bir boyut kazanıyor, değişik kılıklarla insanların karşısına çıkıyordu.

Daha Birinci Yeni'nin yani Garip şiirinin tadına doğru dürüst ulaşılamadan, bu şiir daha halka mal olmadan, hemen ikinci Yeni diye bir akımdan söz ediliyordu. İşte Sezai Karakoç'un şiiri de tam bu sırada doğmuş ve İkinci Yeni'ciler arasında hatta bu akımı başlatanlarla birlikte anılmaya başlamıştır.
Kuşkusuz konumuz Birinci ya da İkinci Yeni şiirini incelemek değil. Ancak Sezai Karakoç'un şiirini anlamada ve tanımada yardımcı olur düşüncesiyle kısaca değiniyoruz. Yoksa özellikle Karakoç şiirinin İslâmîliği konusundaki ipuçlarını bize bizzat O'nun şiiri verecektir elbette.

Üstelik ne kadar İkinci Yeni şiir akımı içerisinde değerlendirilirse değerlendirilsin, Sezai Karakoç şiirinin başlı başınalığı, tekliği ve bizim sözünü ettiğimiz açıdan önderliği hiçbir zaman gizlenemiyecek bir gerçektir. Birçok bakımdan öteki İkinci Yeni şairleri arasındaki benzerlikler Sezai Karakoç'ta görülmez. Karakoç hariç -herhalde- İkinci Yeni şairlerinin hiçbiri müslüman değildir. Ayrıca İkinci Yeni şiirinin iki önemli özelliğini de Sezai Karakoç şiirinde bulamayız. İkinci Yeni şiiri zaman zaman Dada'cılara yaklaşan bir anlamsızlık ve gerçeküstücülüğü içerir. Oysa Karakoç'un şiirinde, bunlardan çok farklı düzlemde anlam ve yoğun bir mistisizm vardır.

Ne gariptir ki maddeci bir sanatın ürünleri anlamsız, metafizik bir sanatın ürünleri anlamlı ve daha gerçekçidir. Bu çelişki İslâmî özden Karakoç şiirine sıçramış hakikat ışığını, realizmi, öteki sairlerin maddeciliğininse açmazını kısmen ortaya çıkaran önemli bir noktadır.

Sezai Karakoç şiiri evet daha çok biçimsel olarak bir İkinci Yeni şiiridir. Ama muhteva olarak çok başka, çok tek başına bir şiirdir.

Sezai Karakoç'un şiiri gerçi önceleri kendi muhitinde bir hayli yadırgandı, anlaşılamadı. Bunun zorunlu bir kültürel geçiş ya da atlayış dönemi olduğunun farkına varamayanlar, Karakoç'un diline, yeni biçimdeki ısrarına kızarak onu dışlamak, gözardı etmek istediler. Ama Karakoç'un soluğunun gücü muhalefetin gücünü ezdi ve kendini kabul ettirdi.
O dönemleri yaşayanlar iyi bilirler; Sezai Karakoç, kendi muhiti için gerçekten lüks bir şairdi. Onu anlaşılmamakla suçlayanlar zihinsel olarak epeyce gerilerde kalmış kimselerdi. Ne ki bunlar Karakoç'un gönül verdiği kendi çevresiydi. Oysa Karakoç'un şiiri zaman zaman İkinci Yeni şiirinde baş gösteren anlamsızlıkla hiç ülfet etmemişti. O'nun şiiri artık gün geçtikçe gelişen, gözü açılan kendi çevresince de anlaşılmaya başladı. Yoğun doğulu motifleriyle adeta modern bir destan, modern bir divan şiiridir O'nun şiiri. O, Müslümanların şiirini sanki yeni bir dille terennüm etmiş, İslâm'ın sesini çevresinin dışına işittirebilmiş, nasıl olsa herkesin yaşayacağını kestirdiği biçimsel yabancılaşmayı önceden ihbar etmiştir.

Sezai Karakoç, tüm değerli şeyler, tüm kalıcı sanatlar gibi, zaman içinde değeri bilinen bir şiiri yazdı. O'nun şiiri başlangıçta belki de bu yüzden, en azından kendi çevresince tepkiyle karşılandı. Gerçi entellektüel sanat çevrelerinde daha ilk ürünlerinden beri lâyık olduğu yeri çoktan edinmiş, hatta solcu olmadığından dolayı hayıflanmalara neden olmuştur. Arkadaşları bile O'na en bayağı bir ifadeyle 'Sezai, bu sağcılar seni anlayamayacaklar' diyerek çeşitli imalarda bulunmaktan geri durmamışlardı. Ne ki O, Müslüman bir şairdi; İslâmî bir şiiri soluyordu, Müslümanlarca değerlendirilmek ve anlaşılmak isteyecekti; bunda ısrarlıydı.

Çok şükür, kısa zamanda uzun mesafeler alındı. Sezai Karakoç şiiriyle birlikte daha birçok şeyi anlamaya, kavramaya başlayan Müslüman kuşaklar doğmaya başladı. Türk şiirinde olduğu gibi tüm Türk sanatlarında artık İslâmî yeni tadlar taşıyan ürünler çoğalmaya başlıyordu. Hatta öyle hızlı bir değişim çok kısa sürede yaşandı ki, anlaşılmak bir yana, Sezai Karakoç'un aşıldığından, O'nun sorgulanması gerektiğinden bile söz edilen günler geldi.

Bu değişimi değerlendirmek ayrı konu. Biz Karakoç şiirini değerlendirmek işine dönelim.

Türkiye'deki yaşama, batılılaşma süreci içerisinde hızla doğululuktan kopan, geçmişle bağı azalan, kendini yadsımaya başlayan ve geçmiş değerlerinin birçoğunu yitiren büyük şehirliye, aydın, yazar ve düşünüre, hatta' büyük şehirlerin tüm ahalisine karşı, taşralı bir tepkiden doğar Karakoç'un şiiri.. Önce doğululuğu ya da taşralığı bir başka deyişle Anadoluluğu yakasına övünç duyacağı bir rozet gibi takmaktan çekinmez.

Mehmed Akif'te şark'lılık kaynak araştırması ve sorgulama açısından önemli bir öğeydi. Sezai Karakoç'ta ise kompleksten kurtulma figürü olarak kullanılır önceleri:

“Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk
Günahlarım kadar ömrüm vardır.”


Doğu-batı çatışması ve farkını şu iki kısa dizeyle nasıl da mükemmel bir biçimde dile getirir:

“Doğu ne batı ne Suvare ve matine”

İlk şiirlerinden başlayarak bu doğu-batı sorgulaması belki biraz da üstad Necip Fazıl'ın Büyük Doğu idealinden esinlenerek, şairin dilinde bitmez tükenmez bir malzeme olur. Şairin “Şahdamar” adlı eserindeki “Ötesini Söylemeyeceğim” başlıklı şiir buna çok güzel bir örnektir.

Yabancılarca işgal edilip, toprakları gittikçe daraltılan bir ülkenin, çatısı kırmızı kiremitli tahta evlerinde oturan basma entarili kız çocukları, elinde oyuncak mantar tabancası, şalvarlı ve yalınayak erkek çocukları, Allah tarafından sürekli kurtarıcı bir sahip gözleyip duran ve yabancıların tango'lukları karşısında bütün mahareti kendine zarar verdirmeksizin bir akrebin neresinden tutulacağını bilmekten ibaret olan ve tabii ölülerin dervişlerle konuşabileceğine, yağmuru, bir demir parçasının üzerine oturmuş melekle-rin yağdırdığına bütün kalbiyle inanan mü'min ve mütevekkil doğulu; işte şairin halkı ve ülkesi...

Sezai Karakoç, ilk şiir kitabı “Körfez”in yayınlandığı 1959 yılından itibaren altı-yedi yıl içinde, kendini kanıtlamasını bilmiş ve Türk şiirinde kendine özgün bir yer edinmiştir. 1967-68 yıllarında ardarda yayınladığı üç şiir kitabı ile de O'nun şiiri artık kendine mahsus derin bir vadi bulmuştur. O günlerde yazılan en üst düzeyde, en soluklu şiirin tüm standartlarını haizdir.. Genel olarak sağ'da şiir ve sanat bir ilkellik içinde akıp giderken bu elbet önemli bir aşama sayılmalıdır. Zaten biraz da sanatta ilkelliği ve tekdüzeliği ısrarla sürdürenler O'nun şiirine ilk tepkileri körüklemişlerdir.
Her ne kadar modern bir şiiri yazıyor olsa da, en modern şiir akımının üyeleri arasında sayılsa da, onların arasında geleneksel Türk şiiriyle, en sıkı irtibata sahip bir şiiri yazmaktadır. Sonraki yıllarda tıkanıp kalan İkinci Yeni şiirinin geleneğe yapay olarak yaslanma çabaları yanında Karakoç'un şiiri daha başlangıcından 'beri geleneksel şiirden sürekli beslenmiştir. Öteki İkinci Yeni şairleri bu geleneksel zevki çok sonraları tatmayı deneyeceklerdir. Geleneksel divan şiirinde şairler divanlarına genellikle Besmele-Hamdele-Salvele üçlemesi ile başlar, münacaat ve naatlarla sürdürürlerdi şiirlerini, Karakoç büyük bir değişim, bozgun ve yabancılaşmayı yaşayan toplumunda bu geleneksel sıralamayı tam tersine çevirmiştir. Bir şiirinde bu poetik esp-riyi anlatır;
“...
Eski kitaplarında, da Tanrıya yalvarışlar
Yer alırlar buna yakın bir sebeple
Kitabın başında değil
Kitabın sonunda
Eskiler yaşıyorlardı olgun bir toplumda
Herkesin hemen Tanrıyla olacağı bir makamda
O yüzden
Kitaplarının başında yer alır
Tevhidler münacaatlar
Onlar esere Tanrıyı ululamakla başlar
Hazır bulmuşlardır herşeyi önceden
Ve herkes her an dolu saf İslâmla
Bizse sesleniyoruz cehennemden...”
 
Katılım
3 Ağu 2008
#2
Ynt: Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam İmajı Sezai Karakoç:2.Yeni ya da Öncü

Sezai Karakoç'un çağına, çağının egemen güç ve ideolojilerine yönelttiği eleştiri olabildiğince sert ve kıyıcıdır. Yaşadığı dönemin hayatı ile geçmişi mukayese edince müthiş nostaljiler yaşar. O'na göre de, gün günden kötüye gitmektedir.
Kendi toplumuna yönelttiği objektifin yakaladıkları ise başlangıçta Mehmed Akif'inkine benzer ciddi ve sağlıklı teşhislerdir:

“Her evde kutsal kitaplar asılıydı
Okuyan kimseyi göremedim
Okusa da anlayanı göremedim”


Yeşil sarıklı ulu hocaların öğretmediğini, şair, eşya ve olayların gözlemine kendi ilhamını, halkın sezgisini katarak kendi kendine öğrenip dilinde bir “Diriliş Muştusu” olarak gelecek kuşaklara taşımaktadır. Özellikle “Hızırla Kırk Saat” adlı önemli eserinde en yoğun biçimde dile getirilen şairin “Diriliş Muştusu” ya da öğretisi baştanbaşa İslâmî motif ve imajlarla dolu, gerçekten bir dâvanın en yeni en çağdaş destanı niteliğindedir.

“Safahat”tan ya da Mehmed Akif şiirinden en önemli farkı, Karakoç şiirinin ne edip edip ucundan kıyısından mistisizm ile kurduğu sağlam irtibattır. Mistik bir atmosferde teneffüs etmeye alışmış bir toplumun şairi olarak, İslâm'ı Türk tasavvufu penceresinden tanımış bir şair için bu doğal olsa gerek. Oysa Akif bizzat tasavvufu toplum için damarlara zerkedilmiş bir “Olgun şıra” olarak görmekten hiç geri durmuyordu.

Sezai Karakoç, toplumunun yaşadığı bozgunun sebeplerini belki de metafizik bağların kopmasında, bunun sonucu olarak da batılılaşıp materyalizme kaymasında arıyordu. Oysa Akif bu toplumun metafizik ilgilerinin, mistik bağlarının çürüklüğünden, sorgulanması gerektiğinden sözediyordu.

Kuşkusuz Sezai Karakoç'un salt mistik bir şair olarak görmek ve değerlendirmek yanlış olacaktır. Çünkü O'nun çağdaş İslâmî sosyal-siyasal sorunlar üzerinde kafa yormuş bir düşünür olarak da kimi eserler verdiği bilinmektedir. Bu yüzden şiirinin iç çelişkilerini, mensubu olduğu toplumun bir yansıması olarak da alabiliriz. O'nun şiiri doğu gizemciliğinin hizasında çoktandır unutulmaya yüz tutmuş bir tadı yeniden yaşatan ve gerçekten gizemli, derûnî ve şarkkârî bir şiirdir.
'Hızırla Kırk Saat', İslâm tarihine tutulan bir ayna niteliğindedir. Ya da çağdaş bir mevlid.. Ama yalnızca son Resulûllahın doğumu ve teşrifi için değil, İslâm'ın doğuşu ya da Kur'an'la tamamlanışı üzerine yazılmış bir mevlid. İslâm'ın ilk tarihine, önceki resullere de göndermeler yaparak ilerleyen bir mevlid.

Hz. Adem'den beri İslâm tarihinin kronolojik olarak önemli dönüm notalarına, peygamberler tarihine işaretlerle birlikte bu destan, Mehdinin gelişi ve Müslümanları kurtarışı mitolojisine kadar uzayıp gider. Tadına doyum olmayan şiirsel güzelliği, sağlıklı İslâmî motifler yanında kimi zayıf rivayetlerden şiire medet arama girişimlerine kadar her yönüyle gerçekle mit arasında yoğun med ve cezirlere sahne olan bir şiirdir bu.

“Hızırla Kırk Saat” İslâm tarihinden pasajlar, motifler sunarken, Anadolu mitolojisi ile ilgisini hiç kesmez. Her vesile ile Anadolu insanının İslâm'a, İslâm tarihine, İslâmî olan her şeye bakışını yorumlar. İslâmî Türk kültürü ve uygarlığına ulaşır.

“Hızırla Kırk Saat”i okurken onun İslâm tarihine tuttuğu projektörün aydınlattığı yerde, kimi mekân ve insan isimlerine rağmen, dolaşıp duran bir Anadolu ruhunu her zaman görmek, hissetmek mümkün. Hızır, yalnızca Hz. Musa'ya, imtihan için Allah'ın gönderdiği bir “Kul” değildir sanki. Bir semboldür. Anadolu mitolojisinde daha değişik anlamlar ve ödevler üstlenmiş, hep yaşayan, hiç ölmeyen bir mehdi'dir adeta. İslâmî sıhhati her zaman tartışılabilse de Hızır bir Hızır kuşağı prototipi mi acaba? Mehmed Akif'teki Asım'ın rolünü üstlenmiş bir sembol mü? Halkın kendi gayretsizliği, tenbelliği ve yanlış tevekkülüne karşı uydurduğu bir ilâhî kurtarıcı mı? Halkın çaresizliğine yetişmesini umduğu-beklediği bir Allah eri mi? İslâm öğretisinde böyle bir beklentinin sıhhati tartışılır. Ama ne yazık ki halkın hülyalarına ve itikadına oldukça sıkı ve sağlam yerleştirilmiş bir motiftir bu Anadolu'da.

“Hızırla Kırk Saat”in tarihsel içeriği yanında “Taha'nın Kitabı”, şairin kendi çağına tuttuğu bir ayna, bir projektör ödevini üstlenmiştir. İslâm'ın zengin tarihsel mirasına sahip, çeşitli uygarlıklar yaşayıp sonunda yorgun ve yenik düşmüş bu uygarlığın bireylerine bir manifesto sunmaktadır sanki. Hızır'ı Allah'ın seçtiği farzedildiği için bu kez sıradan bir doğu prototipi, ya-ni Taha seçilmiştir ana motif ve sembol olarak. Taha bir değişime uğramıştır, ayırdında olmadan uğramıştır üstelik. Şeytanla, yarasalarla, alkadınları ve bilumum ejderhalarla müthiş bir savaşa tutuşmuştur. Taha yeni çağın, doktorun, şeytanların karşısındaki savaşında oldukça yorgun ve bitkin düşmüş, yenilmiştir.

Önce evini yitirmiştir Taha. Bu ev bir bakıma bütün bir vatandır. Ev ölmüştür. Başkaları (batı) evi tutsak etmiştir. Ev artık topyekun batının toplama kamplarına hem de gönül rızasıyla akın akın koşup gitmektedir. Yani ev bir açıdan kendi kendini öldürmektedir. Bu intihara, evi, dünyevî bir muştu, şeytani bir muştu ikna etmiş, aldatmıştır:

“Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular buruştu testilerde”


Bu anne, Anadolu olmasın? Ve bu annenin “doğar doğmaz âyetlerle karşılanan çocuğu” yoktur, hiç doğmamaktadır artık.

Mecnun gibi çılgın arayışlar ardındadır şimdi Taha. Başını taştan taşa vurup dolanmaktadır dervişane. Eyüp Sultan'da, sabır kentlerinde çareler aranmaktadır. Öyle ki kimi geçici onarımlar geçirir, ama “onarılan saat artık eski saat değildir. Şiddetli-ateşli hastalıklar yaşar bu arada. Sürekli geç-mişi ansır. Bir ilk ölümü tadar. Ölümü tadar ki sonunda dirilsin, yeniden dirilişi yaşasın. Bu diriliş bir farkına varış, geçmişle bütünleşiş “Dört melek ve Kur'an'la” diriliştir.
Sezai Karakoç'un şiirini derinlemesine tüm boyutlarıyla kavrayabilmek, yakalayıp anlatabilmek kolay bir iş değil, demiştik. Biz bu çalışma çerçevesinde, Karakoç şiirindeki İslam olgusunun mahiyetini irdelemeye çalışıyoruz. Yoksa O'nun şiir sanatı hakkında konuşmak, uzmanlık ister.

Karakoç'un dirilmesini umut ettiği Taha, hem derviş hem devrimci olabilmenin iç çelişkisini yaşayan hem de günümüzde yaşayan doğulu bir tiptir. Batı karşısındaki komplekslerini ancak olağanüstü tevekkülüyle yenebilecektir. Oysa bu değişim, ülkede ve dünyada hızla devam etmiş, yeni Müslüman kuşağı Taha'dan biraz daha az derviş ama daha devrimci karaktere sahip yetiştirmiştir. Yani Karakoç'un önerisine uyarak “Şeyhe yaklaşan bir mürit gibi” olmaktan özellikle sakınmaktadır artık yeni kuşaklar. Eski ku-şaklarca da bu tutumları terbiyesizlikle, batı etkisinde kalmakla suçlanmaktadır. Sezai Karakoç Tekke-Medrese ve Eski-Yeni çatışmasında reyini Tekke ve Eski yönünde kullanmaktan hiç kaçınmaz. Hatta konuyu fazla tartışmaya hiç yanaşmaz. Doğru, kendisinin saptadığı istikamettedir. Sürer atını bu istikamette; kulak asmaz hiçbir muhalefete.. Bu yüzden olsa gerek tipik Türk eğilimi gibi peşin ve çabuk kabullerin şiiridir O'nun şiiri. İnkâra pek yer yoktur. İnkâr, O'na göre, adeta her zaman menfidir. Kabul'deki yumuşaklık inkâr'da yoktur.

Sezai Karakoç'un şiiri iki ana damardan akıp gider. Biri bağımsız şiirlerini topladığı Körfez, Şahdamar, Sesler ve Şiirler IV adlı kitaplarında toplanmıştır. Daha çok insan tekinin yaşama serüvenine yönelik, bireysel sorunlara eğilmeleriyle dikkatleri çeken çalışmalardır. Öteki tür şiirleri Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Ayinler ve Leylâ ile Mecnun deyim yerindeyse destansı, öz ve biçim olarak geleneksel yapıya yaslanan, bağımlı yahut bağlantılı şiirlerdir.
Bu, O'nun şiirinin ne denli zengin malzemeye ve güçlü soluğa sahip olduğunu göstermektedir. O'nun şiirinin beslendiği damarlar, insanlığın yara-tılışından, yani İslâm'ın en eski tarihinden Hz.Adem'den başlayarak sürüp gelen ve kaynağı doğulu olan tüm beşeri serüvenleri kapsar. Bu serüven içinde Anadolu, Anadolu içinde de Güney Doğu Anadolu insanı özel bir yer tutar. Bununla birlikte doğu ile batı arasındaki yahut hak ile bâtıl arasındaki ezelî çatışmayı hiç ihmal etmeksizin sergiler ve doğu lehine tezler, savunmalar ortaya koyar.

Sezai Karakoç'un şiirine gerçekten tüm bir İslâm tarihi, tüm bir Müslüman Türk tarihi imgeler, değinmeler, imajlar, çağrıştırmalar, anıştırmalar halinde serpiştirilmiştir.

Kısacası O'nun şiir malzemesi için bitmez tükenmez bir kültür kaynağı mevcuttur. Belki bu yüzden -bizce- çağdaşı öteki şairlerin tümünden daha uzun vadeli bir şiiri üretmiştir işte. “Gül Muştusu” adlı eserinden seçilmiş birkaç dize zikretmeden geçemeyeceğim:

“ îlgim yok benim bu erken ağarmış suçlarla”
“Ah yüzü kurumuş bir bağın çalı çırpısına dönmüş
yaşlı kadınlar korusu”
“benim kadınlarım
konuşmamaları bile bir tarih olan”
“bir ilgi var ölenle bulut
doğanla güneş arasında”
“baharın salavatı güller”
“Yıldızlarının yere yakınlığından
fazlalaşmış akıl hastalan”
“ve dağa ılık bir banyo ikindi”

Bizce Sezai Karakoç'un en gündelik, en sıradan şeyler üzerine söylediklerinde bile, en genel, en herkese göre olan duyguların altında bile ya İslâmî, ya doğulu, ya, Anadolu'lu ya da taşralı bir ilgiyi, bir bağlantıyı hemen yakalayabilirsiniz. Yukarıdaki dizeleri örnek olsun diye rasgele seçtim.

Sezai Karakoç ellili yıllardan seksenli yıllara değin sürdürdüğü şiir çalışmalarında, kendi stilini oturmuş ve belli bir düzeyi her zaman muhafaza etmesini bilmiş, gelişim çizgisinde önemli sapmaları olmayan ender şairlerden birisidir. Yaşamı, düşü ve hülyalarıyla çizdiği insan tipi, bozgunun şaşkınlığını, fethin sarhoşluğunu yasayan kendi halkıdır.
İlk şiirlerinden son şiirlerine değin vurucu gücünü yoğunlaştırıp hep hedeflediği noktayı dövmüştür. Örneğin “Şiirler IV” kitabında yer alan ve belki Karakoç'un son bağımsız şiirleri içinde en başarılısı olan “Fecir Devleti” O'nun şiirinin, dünya görüşünün bir bakıma bir özeti niteliğindedir.

Karakoç “Fecir Devleti” şiirinde ilkin ulusunun bir bozgun sonunda bo-yunduruğuna teslim edildiği yabancı bir uygarlığı (“Fırtına öncesi bir uygarlık”) yargılar. Sonra kendi halkının hakikatini saptar:

“Halkım yalnız iki duyguyu tanıdı
Ya birini yaşadı ya öbürünü yaşadı
Fetih veya bozgun.”
Şair, Yahya Kemalle “Bozgunda bir fetih düşü” gören ulusunun, bir gün ortaya çıkıveren (nasıl olacaksa) birileri tarafından kurtarılacağına, yeni fetihler yaşayacağına yürekten inanmaktadır:
“Bir fecrin erleri
Batmış medeniyetimizin
Ruhumuzun arkeologları
Çıkıp çıkıp bir lânetli geceden
Geliyorlar”
Onlara o erlere “ışık tut rabbim” diye yalvarır.
“Kur'anın aydınlığını yay gönlümüze
Peygamber duasını eş et bize...”


Şair bu ve benzeri düşleri görmekten her zaman hoşnuttur. Toplumunun yabancı boyunduruğundan kurtulacağına yürekten inanmaktadır. Şair zaten her şeye inanmaktadır. Umutlu değildir pek, çok zaman kötümserdir, ama inanmaktadır. O'nun şiiri sadece içinde İslâmî imajlar taşıyan bir şiir değil, baştanbaşa İslâmî özlemlerle bezeli bir şiirdir. Ancak bu özlem zaman zaman bir geçmişe özleme dönüşmekte, hiç de İslâmî olmayan belki biraz Türk karakteri taşıyan kimi unsurları da içine alabilmektedir. Halkının masum olduğuna inanan bir şair için doğal bir tutum olsa gerek bu. Çünkü suçlu, Batıdır, sömürgecilerdir ve yeni olan her şeydir. Bazan geçmişin kabahatlerine de yaklaşacak olur şair. Ama bunun üstünde fazlaca durmaz.

Çünkü O'na göre şu anda karşıdaki düşmanı, yabancı'yı hesaba çekmeli, onu yargılamalıdır.
Şairin bu nostaljik tepkisi herhalde daha çok tartışmalara neden olaçaktır.
Yoğun bir gelenekçi muhteva ile en çağdaş, en modern şiir biçimi ve dilini yan yana düşünebilmeye alışmalıyız Sezai Karakoç şiirini anlayabilmek için. Bu bakımdan Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde, Müslümanların şiirini çağdaş standartlar düzeyine eriştiren hatta zaman zaman onu aşan, ona yol gösteren bir şiirdir O'nun şiiri. Hayat ile sanatı, sanat ile şiiri bütünleştiren, bunun tevhidini yaşatan bir sür.
“Hiç evlenmeyecek olan onlardır” der, Karakoç bir dizesinde.
Kimler?... Şairin kendisi, melekler ve Hızır mı?
Onun şiirindeki “Suna” da “Leylâ” da hep aynı imajdır. Fakat nedir bu imaj? Platonik aşkın tanımladığı gibi insandan Tanrı'ya bir geçiş, bir Vahdet-i vucûd mu?..
Evet biraz Hallaç, biraz Muhiddin, Mevlânâ ve Yunus... işte şairin etki kaynakları...
Açık söylemek gerekirse O'nun şiirindeki mistisizmin tutulacak bir yanı yoktur. Ama böylesine bir ortamdan “Diriliş muştusu” gibi bir direnişi üreten ve öneren öncü tutumunu da unutmamak gerekir. Umulur ki sonraki kuşaklar bu dinamizme yaslanarak daha taze ve yeni ve daha sağlıklı İslâmî yorumlara ulaşabilsinler.
Sezai Karakoç şiirinin seyir çizgisini oluşturan eğri, bizim taraftar olmadığımız bir eğilim göstererek düşüş yönüne doğru ilerler. O'nun başlangıçtaki şiirleri daha kavgacı ve dirençli iken, bu direnç, sonraki şiirlerinde giderek kırılır. Şair sanki bu kırıklığı gizlemek için mistisizme ve yanlış bir tevekküle biraz daha yaslanır. Umutsuzluğu artar. Ama bazan bir umut patlaması da gözlenir. Fakat ikisi; umut da, umutsuzluk da mübalağalıdır. Sahici bir mecnunlaşmayı yaşıyordur şair adeta. Kolu kanadı kırık, bir lokma bir hırkaya razı ve azıcık direnç yerine kucaklar dolusu bedbinlik, gözü yaşlı yakarışlar, çabuk teslimiyetler şairin duçar olduğu duyarlıklardır. Kuşkusuz şair Allah'a sığınmayı ve yakarmayı hayatının ve şiirinin hiçbir döneminde terketmemiştir, ihmal etmemiştir. Ama şiirinin gelişim çizgisi kavgayı mücadeleyi terkedip, Leylâ'sını aramaya bile artık bir son verip, uçsuz bucaksız çöllerde hedefsiz dolaşmayı daha çok tercih eder gibi gözüktü bize. Bunu en son şiir kitabı “Leylâ ile Mecnun”dan çıkarsamamız mümkün. Gerçekten “Leylâ ile Mecnun”un O'nun en son kitabı olması bu konuda manidardır.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap