Defne Joy ve Senai Demirci.

Katılım
25 Ağu 2010
#1
Defne Joy’la hiç görüşmedim. Ekrandan gördüm. Ekrandan gördüğüm kadarıyla bilirim. Onun uğradığı semtlere pek uğramam. En son gittiği bara hiç gitmedim. Bara gitmeyenlerdenim. Benim hiç gitmediğim, Defne Joy’un artık gidemeyeceği o bar, bu gece de doludur, büyük ihtimal. O bara ve diğerlerine gidenlerden biri benden önce ölürse, Defne Joy’un arkasından şimdi yazdığımı onlar için de yazacağımı bilsinler isterim. Hıncal Uluç ve Hıncal Uluç’a karşı yazanlar kadar ünlü olmayabilirim. Bar sakinleri, “pub” müdavimleri, viski tiryakileri için yazdığım bu yazı umurlarında olmayabilir.

Bu yazı, merhum Defne Joy Foster hakkındaki Hıncal Uluç yazısına karşı ya da taraftar değil. Bu yazı, Hıncal Uluç yazısına karşıt yazıların karşısında ya da yanında değil. Hem Hıncal Uluç’un yazısı yerine hem de Hıncal Uluç’a karşı yazılanlar yerine yazılmış bir yazıdır. (Yazıyı uzattığımı, bitirip de gözden geçirirken fark ettim, ama uzunca anlatılması gereken inceliklerin hatırına sabrını rica ederim okuyucularımın.)

Dindar diye bilinirim. Beş vakit namazı kaçırmamaya gayret ederim. Ağzıma içkinin damlasını dokundurmak istemem. Günaha girmekten korkanlardanım. Ama günaha girmeyenlerden değilim. Benim nefsim de Defne Joy’un’ki gibi günaha karşı bağışıklık kazanmış değil. Benim ayağım da onunki kadar kayabilir. Benim gözüm de bar sakinleri kadar harama bulaşabilir, bulaşmıştır.

Dindarların –iyi bilmeleri gerek ki-birilerini cehenneme birilerini cennete yerleştirme gibi bir yetkileri ve görevleri yok. Dindarların duaları dindar olmayanlardan daha çok dinlenir değil. İnanan bir insan, çok iyi bilmeli ve unutmamalı ki, cami cemaati cenneti garantilemiştir de, pub cemaati cehennemin dibinde değildir. Kimin ne olacağını yalnızca Allah bilir. Hesap defterimizi açma yetkisi Rabbimize aittir. Camii müdavimi bir gün sapıtabilir; meyhane düşkünü gün gelir, tövbe eder, Rabbine dönebilir.

Beni “light müslüman” diye etiketleyeceklere peşinen hatırlatırım. Günahkârın günahının lafını etmek, günahkârın günahından daha ağır bir günahtır. Çünkü hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir. Sınanınca kaybedenleri, şimdilik sınanmadığı için kaybetmeyenler kınamaya kalkarsa, sadece komik olurlar, acınası hale düşerler. Sınansaydılar kaybedeceklerdi. Belki de sınanacaklar ve kaybedecekler. Bu yüzden, kimse kimseyi günahından ötürü kınama hakkına sahip değildir.

İslam söz medeniyetidir. “Göklü sözler”le inşa eder; sözün gücüyle onarır insanı. Sözün gücü, gücünü söz edenlerin hepsini mağlup etmiştir. İşte bu yüzden, dindarlık, en hassas inceliklerini söz ve ses üzerinden inşa eder. (Sadece Hucûrat Suresi’ni bir “sound-check” olarak okumak yeter de artar bile anlayana)

“Ölünün arkasından konuşulmaz” sözü, görünmez bir sınırın bekçisidir. Ölü, kim olursa olsun, muhteremdir, saygıyı hak eder. Ölü acizdir; el kaldıramaz. Zayıftır; konuşup kendisini savunamaz. Savunmasız ve çaresiz olanı, konuşmaya muktedir olanın ezmemesi inceliğin gereğidir. Böylesi bir imkân bir nezaket sınamasıdır. Bu yüzden, saygılı olma erdemini ortaya koyabilmek için, acizlerle karşılaşmalarımız birer fırsattır. Muktedirler karşısında ister istemez saygılı ve naziğizdir çünkü. Nezaketimizi ancak ölüler karşısında kalite kontrolünden geçiririz.

“Ölünün arkasından konuşulmaz” sözü, “ölü gibilerin de arkasından konuşulmaz” demeye gelir.Hıncal Uluç’un farkında olmadığı, farkında olmamakla ayıplanamayacağı bir inceliktir bu: Sesimizi güçsüzlerin aleyhine –güçsüzler hatalı olsa da-kullanmamızı istemez Rabbimiz. Muktedirlerin zayıfları ezen sözlerini doğru da olsa doğru bulmaz Rabbimiz. Her sözü işiten bir Allah’a inanan için, birilerinin arkasından konuşup konuşmamak, çıtası yüksek bir ahlak testidir. “Abdestinde namazında”, “hacı hoca” nice dindar olarak bu çıtanın altında kaldığımızı çok iyi biliriz. Hemen itirafa hazırız. Eğer gıybetlerimiz alkol kadar sarhoş etseydi, namazlarımızı sallana sallana kılardık. Arkadan çekiştirmelerimiz üstümüzü başımızı açıverseydi eğer, saçlarımız da baldırlarımız da açıkta kalırdı. Saydam bir perdeyi yırtıp yırtmamakla sınanırız her an. Doğruyu söylememizin bile doğru olmadığı, dilimizin ucuna hemen ve kolayca geliveren tiksindirici bir günahla sınanırız. Soyunarak yapılan zinaya benzemez bu günah. Hapse atılmayı göze alarak işlenen cinayete benzemez. Kapıyı kırarak yapılan hırsızlığa benzemez. Her an sınanmadayız. Her an. Ama her an. Yeri gelir, susmak nice zahmetli ve yoğun konuşmalardan koşuşturmalardan daha sahih ve derin bir erdem oluverir. Allah’ın hatırına susmak, Allah’ı hatırlamanın en samimi işaretidir.

Arkadan konuşmak, modern hukukta suç sayılmaz. Arkadan konuşmaların ardına düşmez polisler. Aksine arkasından konuşulanların peşine düşer. Dedikoducular, laf taşıyanlar “onur-kıyım” yaptıkları halde, “soykırım” yapanlar gibi hesaba çekilmez.

Allah’a inanmanın kılık kıyafete dökülmeyen, camiye gitme sıklığı ile ölçülemeyen asıl özü tam da burada görünür. Bizi Allah’tan başka kimsenin hesaba çekmeyeceği yerde... Hiç görmediğimiz Allah tarafından görüldüğümüzü gözetip gözetmeyişimize göre tartılırız. Mümince yaşama inceliği, kulların duymasına göre değil, Allah’ın duymasına göre ağzını açmayı gerektirir. Herkesin doludizgin koştuğu anlarda, sıcacık bir yürek titreyişiyle, tuhaf karşılanmayı göze alarak durmaktır Allah’a göre yaşamak. Öyle çileli bir duruş ki, doludizgin koşanları da ayıplamaktan alıkoyar adamı. Çoklarının zevk içinde çığlıklar attığı yerde, nefsinin hayvanca bağırtılarını şeffaf bir zarfın içine nezaketle koyarak susabilmektir iman etmek. Öyle bir susuş ki, günaha dalanlara sövmeye kalkmaz. Kendi günah işleyebilirliğini de hatırlattığı için günahkârlardan daha çok mahcup olur. Ona buna etiket takmaya, aşağılamaya kalkmaz.

Ben de bir günahkârım. Nasıl masum olabilirim ki! Gayet iyi bilirim; günahkâr acizdir, şehvetinin elinde kuru yaprak gibi savrulmaktadır. Günahtan uzak durabilecek kadar aklı başında olanın bu ‘aciz’e dil uzatmaması gerekir. Hata edenin ayağı kaymış, batağa düşmüştür. Hatasız olana ayağı sürçene merhamet elini uzatmak yakışır.

Günaha karşı dururken, günahkâra şefkat edebilecek kadar ince bir yürüyüştür iman etmek. Birini günahından dolayı kınamak, “Ben öyle yapmam asla!” demeye gelir ki, kınanan günahtan daha ağır bir günahtır; büyüklenmektir. Birini bir hatasından ötürü çekiştirmek, “o hep öyle yapar zaten!” “hiç utanmaz ki…” demeye gelir. Çekiştirilen hatadan daha büyük bir hatadır. Allah’ın iyilik umarak yoktan var ettiği bir insanı hepten kötü ilan etmektir. Bir başkasını ayıbıyla anmak-hem de ayıbını örtecek mecali olmayan bir ölü iken- kendi ayıplarını ayıp bilmemektir. Anılan ayıptan daha büyük ayıptır. Başkalarına ait kusurları sayıp dökmek, kendisini kusursuz saymaktır ki, kusurların hepsinden daha çirkin bir kusurdur. Sorarlar adama: “Sen onun sınandığı durumla sınansaydın, kusur işlemeyeceğinden ya da onun kusurundan daha hafifini işleyeceğinden emin misin? Sen sınansaydın belki de daha çirkin bir cürüm işleyecektin.”

Diyeceğim o ki, Defne Joy artık acizdir, eli kolu bağlıdır, dilsizdir, konuşamaz. Onun hakkında ileri geri konuşmak, kendi gücünü ve onun acizliğini fırsat bilmektir. Şerefli bir iş değildir. Bu iş, Defne Joy’un ve yakınlarının şerefinden önce konuşanların şerefine dokunur.

Dedim ya; Defne Joy’un uğradığı bara hiç uğramadım. Oralara uğramayı kendimce ayıp biliyorum. Ama oralara uğrayanları ayıplama hakkım yok. Onları ayıplama ayıbının, onların ayıplandığı ayıptan daha hafif olmadığını biliyorum. Ancak, ayıplarıyla aralarının açılmasını ümit etmeye hakkım var. Kusurlarından kurtulmalarını ummayı görev bilirim. İyi işler yapanların “kötü”leşmeme garantisi olmadığını hatırlatır bana Rabbim. Kötü işlere bulaşanların “iyi” olmalarına bir engel olmadığını öğretir bana Kitab’ım.

Defne Joy’un en son uğradığı yere bir gün ben de uğrayacağım. Cami avlusunda bir musalla taşında ağırlayacaklar beni. Musallada bir cenaze iken ben, bakalım kaç kişinin “iyi biliriz” dediğini hak edeceğim; bilmiyorum. Bildiğim şu ki, Defne Joy’un sınanması sona erdi. Defne Joy’un ölümüyle yeniden sınandık her birimiz. Dilimizi Allah’ın hatırına göre kıpırdatıp kıpırdatmama sınavı bu. Sözümüzü Defne Joy adındaki kardeşimizin ve onun yakınlarının onuruna dokundurup dokundurtmama sınavı bu.

Senai Dmirci
 
Katılım
2 Nis 2007
#3
Ynt: Defne Joy ve Senai Demirci.

işin aslı da bu şekilde bakmayı gerektirir kimse dah dünyada iken ahiretin hesabını değerlendiremez ,asla bize de düşmez,ayet-i kerime kim zerre miktarı günah işlerse hesabını verir kim zerre miktarı sevap işler ,mükafatını alır. saygılar
 
Katılım
24 Eyl 2007
#4
Ynt: Defne Joy ve Senai Demirci.

Yav yazıyı okuyamadım bile.Bizim haddimimize düşmüş.Hesap görücü Allah'dır.Hesabını o verecek.Bize düşen af olunması için ölen kişiye dua etmekdir.Bu kadar konuşuluncaya kadar bir fatiha okumaları daha evladır.

“Ölünün arkasından konuşulmaz” sözü, “ölü gibilerin de arkasından konuşulmaz”
Bir fetva verilmemişti o da oldu haydi mübarek ola!Karar versinler nereye gideceğine de cem-i cümle rahat etsin.Tevbe tevbe.
 
Katılım
25 Ağu 2010
#5
Ynt: Defne Joy ve Senai Demirci.


"Dindarların –iyi bilmeleri gerek ki-birilerini cehenneme birilerini cennete yerleştirme gibi bir yetkileri ve görevleri yok"
"Dindarların duaları dindar olmayanlardan daha çok dinlenir değil. "
“Ölünün arkasından konuşulmaz”
"Allah’a inanmanın kılık kıyafete dökülmeyen, camiye gitme sıklığı ile ölçülemeyen asıl özü "

Dindar birisi değilim. Anadolunun bir köyünde yaşayan babadan kalma müslümanım. Ama benim inancım yukarıdaki cümlelerin aksinedir. Böcük cücük edebiyatıyla bu işlerin geçiştirilemeyeceğine inanıyorum. Bu gidişle emribilmaruf yapanların eleştirileceği bir toplum olacak gibiyiz.
 
Katılım
3 Ağu 2008
#6
Ynt: Defne Joy ve Senai Demirci.

nicedir televizyon izlemiyorum; gazeteleri ise internetten dahi takib etmiyorum. anlayacağınız dünya ile münasebetim epey kesik. lakin defne joy'un vefat haberini işitmemiş de değilim. işittiğim an ne yalan söyleyeyim üzüldüm. şirin, sevimli, eğlenceli bir hanımdı. tabii televizyon ekranından göründüğü kadariyle.

senai demirci'nin yazısını okudum. merakım galebe çaldı hıncal uluç'un mezkur yazısını da okudum. kim cennette kim cehennem de bilemem. açıkcası bilmek de istemiyorum - en azından artık bilmek istemiyorum-.

bir kaç menkibe:

1- abdulkadir-i geylani hazretleri ve müridleri zikr ederken bir yahudi kapıyı aralar ve içeri bakar. gördüğü manzara yahudiye o kadar tesir eder ki farkında olmadan o da başını sallamaya başlar. gün gelir hak vaki olur ve azrail a.s. o yahudinin ruhunu kabz eder. yahudinin ruhu yedinci kat semaya götürülürken abdulkadir-i geylani hazretleri yahudinin başını alem-i manada tutar ve şöyle der: "başı benim. o baş bizimle zikretti. başını vermem!" nice itiraz edilse dahi gavs-ı azam başı vermez. vaziyet"gavs-ı azam yahudinin başını kendisi ile zikrettiği için vermiyor" şeklinde cenab-ı hakk'a arz edilir. cenab-ı hakk buyurur: "o kulumu afv ettim!"

2- sadat-ı kiramın büyüklerinden birisine bir adam gelir ve tevbe alıp intisab eder. sadat kendi tesbihini o gelen adama hediye eder. adam bir müddet sonra köyüne döner. adam variyetlidir de. bir müddet sonra dünya malı elinden usul usul gitmeye başlar. 1000 koyun derken 800, 800 derken 600 olur; toprak bol bol mahsul verirken vermez olur. dünyalık işleri birden ters dönmeye başlar. etrafı adama "yav. sen o şeyhe bağlanmadan evvel zengindin. işlerin yolunda giderdi. amma şimdi her şey ters gitmeye başladı. sen en iyisi o şeyh ile irtibatını kes" diye telkinde bulunur. adam da dünyalığa kanıp bu yanlış telkine uyar. kendisine hediye edilen tesbihi şeyhe gönderir ve şöyle bir de söz söyletir tesbihi götürene: "ben artık senin taleben değilim. senin talebeliğini bırakıyorum" gel zaman git zaman vade dolar hak vaki olur. sekerat anında şeytan adamın imanını almak için gelmiştir. adamın tam sekarata düştüğü demde sadat cemaate namaz kıldırmaktadır. birinci rekatta elini tokat atar gibi sallayarak "defol" der. kimse bir mana veremez. ikinci rekat olur. bu seferde ayağını ileri savurarak "defol ya lain" der. namaz biter. sadat'a namazdaki hareketlerin manası nedir diye sual edilir. sadat cevab verir: "bize tesbihi gönderen talebimiz sekarat haline düşmüştü. şeytan da son anda imanını çalmak için ona yaklaşmıştı. ilkin bir tokat attım. şeytan uzaklaştı amma sonra gene musallat oldu. ikincisinde ise aleyhillaneye öyle bir tekme vurduk ki Allah'ın izni ile talebemizin imanını çalamadı." bunun üzerine şöyle derler: "iyi ama efendim. o size edebsizlik etmişti. sizin hediyenizi size geri iade etmişti." sadat cevaben: "evet. iade etti ama bir zaman bize muhabbeti vardı. o bizi bıraksa da biz onu bırakmadık!"

3- yakınlardan bir vaka. muhammed raşid el hüseyni hazretleri devrinden... bir kamyon şoförü bir şehirden bir başka şehire mal taşırken niyet eder: "şu malları yerine götürdükten sonra menzildeki Allah dostunu ziyaret edeyim". amma nasib bu ya kamyonu ile yolda kazar yapar ve vefat eder. tam vefat ettiği esnada menzilde bulunan muhammed raşid el hüseyni hazretleri birden bire "Allahu Ekber" der, gözlerini kapar ve bir müddet kımıldamadan durur. seyda hazretleri gözlerini açınca cesaretli bir kaç sofi sual eder: "sultanım ne için öyle yaptınız?" seyda hazretleri cevaben: "bizi görmek niyetinde olan biri kaza yaptı ve öldü. o ölünce bize nida edildi ki git ve kulumuzun imanını şeytana kaptırma. o kişi bizi hiç görmedi amma bizim yanımıza gelmek niyetindeydi. bizde elhamdülillah imanını şeytana kaptırmadık!"

bilmem ki defne joy foster'ın bir an dahi olsa Allah rızasına müteveccih bir niyeti oldu mu? olduğuna dair elimizde delil var mı? yok... iyi ama olmadığına dair de yok. isevi mi müslüman mı bilmem bile... ama bildiğim şu: ya ömründe bir an için sadece bir anlığına böyle bir niyeti oldu ve bu niyet ile cenab-ı hakk'ın hoşnutluğunu kazandıysa?!

ha; zahire göre hükm edilmesi mi? amenna ve saddakna!.. lakin inceliğe kıymamak şartiyle.
 
Katılım
25 Ağu 2010
#8
Ynt: Defne Joy ve Senai Demirci.


Mehmet baki nin yazdıklarına katılıyorum. Amma benim asıl midemi kaldıran nokta, Defne yahut küfne değil. Senai Demircinin uslubu. Ve tabi bu uslupla rendelenen, yeniden bezemeye çalışılan "İslam" dini. Dinde estetik aranmaz. Çünkü dinin sahibi güzelin ve çirkinni yaratıcısıdır. Çirkin olan şeyse görecelidir. Yani bizatihi iyi ya da kötü olan şey yoktur; yahut varsada biz bilemeyiz. Bizce hak ın rızasına uygun olan iyi, olmayansa kötüdür...

Senai Demircinin kurduğu her cümle mütedeyyin insanları çamura, başına buyruk yaşayanlarıysa nura doğru sürükleyen birer dalga. Ben yazıyı okudum şahsen ehli sünnet itikadıyla bu düşünceleri uzlaştıramadığım gibi dindar insanların buradaki tasvirindende tiksindim.

"Dindarların –iyi bilmeleri gerek ki-birilerini cehenneme birilerini cennete yerleştirme gibi bir yetkileri ve görevleri yok" Buna hiç kimsenin yetkisi yoktur, zaten böyle bir iddası olan dindar insan da dünyaya gelmedi. Neden varsayımsal bir suçla itham edilmişiz?

"Dindarların duaları dindar olmayanlardan daha çok dinlenir değil. Aksini düşünüyorum. İnsan yaratıcıyla olan diyoloğunda ne kadar samimi ve vefakarsa yaratıcıda insanla olan diyoloğunda o kadar yakındır. “Bid'at ehlinin duası ve ibadetleri kabul olmaz. “On dirhemlik elbisenin bir dirhemlik kısmı haram kazançtan gelse, o elbise ile kılınan namaz kabul olmaz.” Demek duanın kabul olması için evvlena dindar olmak lazımmış. Bunu peygamber efendimiz beyan ediyor. Genel kadide odurki, lebtte dindarın duası kabul olur. Dinden bihaberinki değil.


“Ölünün arkasından konuşulmaz” Ne münasebet küçük esnaf uyanıklığı buda. Arkasından susulmaması gereken ölülerde vardır. "bak evladım, Defne gibi gün görüp sefa süren bir hayatında olsa eninde sonunda ölümü tadacaksın. Sen sen ol onun yaşam biçimine heveslenme. O anne olarakta toplum için kötü bir örnekti...

"Allah’a inanmanın kılık kıyafete dökülmeyen, camiye gitme sıklığı ile ölçülemeyen asıl özü " Neymiş bunun özü. Mısır özü mü? Ben de diyorumki, testinin içinde ne varsa dışınada o sızar. İslam müebbed hapis almış vicdanlardaki bir mahkum değildir. İiçimizi dışımızı ve düşümüzü düzene koyan ilahi bir disiplindir...

Emrilbil maruf Neyhi anil münker farzdır. Bunları yapanları eleştirir merhamette ve hoşgörüde şeriatin önüne geçmeye kalkarsanız işin cılkı çıkar. Bidat ehlini ve fasıkları kınayıcıları kınayan yeni bir mahluk türedi memlekette. Bence bırakalım onlar kendi yel değirmenlerine saldırsınlar. Biz doğru bildiğimze doğru, yanlış bildiğimze yanlış demekten geri durmayalım. Onlarda böcek çiçek edebiyatıyla çevrelerine mavi boncuk dağıtsınlar.

Son demde "nasıl yaşarsdanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyler haşronulursunuz" Defne hanımın nasıl yaşadığını hepimiz şahidiz. Affolması için duacıyızda. Amma bize asıl giran gelen dost un kalemi olmuştur.
 
Katılım
3 Ağu 2008
#9
Ynt: Defne Joy ve Senai Demirci.

Allah'ın rahmetinin genişliğinden mi bahsedeceğiz? amenna! edelim amma ki abdulkadir-i geylani hazretleri (k.s.) gibi "rahmetinin ne kadar geniş olduğunu halka yaysam sana ibadet edecek tek kul bulamazsın" demeyelim. naz makamındakileri sevmek başka naz makamından seslenmek başka!

yusuf muhtereme şu cihetten iştirak ederim ki bana kalırsa meselenin özüdür aynı zamanda: omurgayı sakatlamadığımız müddetçe ne dersek diyelim.
 

Giriş yap