Deyimler ve Hikayeleri

Katılım
20 Haz 2018
#21
Ynt: Deyimler ve Hikayeleri

Yerin kulağı vardır deyiminin hikayesini bilen varsa yazabilir mi?
YERİN KULAGİ VAR

Vaktiyle Midas adımda bir kral yaşarmış. Bu kralın kafasında hiç çıkarmadığı kocaman bir şapkası varmış. Halk bu şapkanın niye hiç çıkmadığını merak eder, korkudan da araştırmaya çekinirmiş. Şapkanın altında ne olduğunu bir tek Midas’ın berberleri bilirmiş ki, ne yazık ki bu insanlar da sırrı öğrendikten hemen sonra öldürülürmüş. Zamanla ülkedeki bütün berberler ölmüş. İnsanlar da berber olmaya korkar olmuşlar zaten.

Kral tez elden bir berberin bulunması için askerlerini göndermiş. Askerler uzun aramalar sonucunda uzak bir köyle, vaktiyle berberlik yapmış, ama bu işi bırakmış birini bulup yaka paça kralın huzuruna çıkarmışlar. Zavallı berber ölüm korkusundan tir tir titriyormuş. Kral bir el işaretiyle odada berberle yalnız kalmış. Kaşlarını çatarak, “Bana bak, biraz sonra bir sırrımı öğreneceksin. Bunu dünya üzerinde senden ve benden başka bilen olmayacak. Eğer birine söylersen kendine ölümlerden ölüm beğen! Şimdiye kadar öğrenenlerin hepsi öldü. Senden başka berber yok diye canını bağışlıyorum. Ama ola ki, birine bir şey dersen hiç acımam haberin olsun” demiş.

Berber kafasını korkuyla eğerken “Emriniz başımın üzerine, efendim” demiş, kekeleyerek sırrını kimseye açmayacağına dair türlü türlü yeminler etmiş. Kral derin bir nefes alıp şapkasını çıkarmış ki o da ne? Kralın kafasının her iki yanında eşek kulağı kadar koca koca kulaklar sallanmıyor mu? Berber şaşkınlık içinde Midas’ı tıraş etmiş. Böylece aradan günler geçmiş. Adam, Midas’ın berberliğini yapmaya devam etmiş. Sırrı kimseciklere söylememiş ama içi de içini yiyormuş doğrusu. Bir gün saraydan çıkınca kendini daha fazla tutamayacağını anlamış. Bir dağ başına çıkıp kimsenin olmadığı bir yerde sun ifşa etmeye karar vermiş.

Yol üzerinde bir kuyuya denk gelmiş. “Midas’ın kulakları eşek kulaklarımı! Midas’ın kulakları eşek kulaklarımı!” diye kuyunun içine bütün gücüyle haykırmış. Rahatlamış rahatlamasına ama hiç tahmin etmediği bir şey olmuş. Kuyunun içinde sesi yankılanarak geri dönmüş. Yankı rüzgârın önüne katılmış, dağlara ulaşmış. O sırada dağ yolunda sürüsüyle eve dönen bir çoban bu yankıyı duymuş. Köyüne varınca duyduklarını diğer köylülere söylemiş. O ona, bu buna derken büyük sır Midas’ın kulağına kadar ulaşmış. Berberin sonu ne olmuş bilen yok ama Midas’ın kulakları aradan geçen bin yıllara rağmen konuşulmaya devam etmiş.

İşte böyle, iki kişinin bildiği, sır değildir. Duyulmaz sanılan elbet duyulur. Başkasına verilen sır bir kere söylendi mi başını alır gider, âlemin dört bir yanma yayılır, sağır sultana bile ulaşır.
 
Katılım
5 Ağu 2018
#22
İlk göz ağrısı

Eskiden savaşlar şimdikinden çok olduğu için, Anadolu' nun hemen her köyünden, hemen her hanesinden şu yada bu cephede savaşan bir asker olurmuş.

Bu askerlerin geride kalan anaları, kardeşleri, hanımları, nişanlıları, yavukluları olurmuş elbette.
Bu biçareler, vatanını, milletini, dinini muhafaza için cephe cephe koşan yiğitleriyle elbet gurur duyarlarmış ama ağlamadan, göz yaşı dökmeden de gün geçirmezlermiş.

Bazen aşikar, bazen gizli gizli ağlayan genç kız ve gelinlerimizin göz pınarları kuruyup gözleri çapaklanmaya ve ağrımaya başlarmış.

Birbirleriyle konuşurken, o zamanın terbiyesi icabı:

"Senin yavuklun, senin kocan" diyemezler, utanırlarmış.

"Benim göz ağrımdan hiç mektup gelmiyor, seninkinden haber var mı?" diye sorarlarmış.

Bu deyim, sevdiklerimiz içinde en birincisi anlamında kullanılır...
 
Katılım
6 Ara 2014
#23
Fildişi kulesi

19. yüzyıl Fransız şairi Alfred de Vigny'nin, sanat çevrelerinden uzaklaşarak uzun süre içine kapandığı ve orada yaşadığı beyaz şatoya verdiği ad. Bu ad daha sonra sanatçılar arasından yada toplumdan uzaklaşıp kendi köşesine çekilme simgesi olmuştur.
 
Katılım
6 Ara 2014
#24
"Günah Keçisi" Derken Bir Daha Düşünün!

Günlük hayatta sürekli kullandığımız deyimlerin nereden geldiğini biliyor muyuz? Kimi zaman çok manidar, kimi zaman taşı gediğine oturtan, sıkıldığımızda, kızdığımızda, sevindiğimizde bir çok deyim kullanırız. İşte onlardan biri "GÜNAH KEÇİSİ"

Aslında bakıldığında çokta kötü bir anlamı varmış gibi durmuyor değil mi? Şimdi ilk önce bizim kullandığımız anlamını okuyalım.

GÜNAH KEÇİSİ: Günah keçisi, suçsuz olduğu halde başkalarının suçununun üstüne atıldığı, sürekli suçlanan, her gelenin öfkesini ondan çıkardığı kimse vb.

Şimdi de GÜNAH KEÇİSİ deyiminin tarihçesine kısaca bir bakalım.

Bu deyimin kökeni aslında Yahudilere dayanır. Eski Ahit'deki Kefaret Günü ayinlerinde iki keçi seçilir birine Yahudi kavminin aklınıza gelebilecek her türlü günahlarını bir erkek keçiye yüklenirdi. Keçi, Azazel adlı kötü ruhu yatıştırmak için Yahudi kavmini günahlarından arındırmak üzere Kudüs dışında bir uçurumdan aşağya atılırdı. Bazı kaynaklarda keçinin başı boş bir şekilde çöle bırakıldığı söylenir. Diğer keçi ise kurban olarak kesilirdi.

Bazen de, bireysel olarak insanlar işledikleri her bir günah için bir günah keçisi alıp tapınağa giderlerdi. Tapınankta, günah işlemiş olan kişi elini keçinin ya da koyunun başı üzerine koyup günahlarım için bu hayvanı günah kurbanı olarak sunuyorum dedikten sonra hayvanı boğazlayarak öldürürdü. Böylece o kişi işlemiş olduğu günahın bedeli hayvanı boğazlayarak ödemiş sayılırdı.

Devam edelim; Hristiyanlar da Hz. İsa (as)'nın göğe çekilmesini toplumunun günahlarının bedelini ödemek için olduğuna inanırlar ve onu günahlarının kurbanı ve yaşamlarının kurtarıcısı olarak görürler.

gunahkecisi.jpg




SÜTUN HABER / ÖZEL
Nesibe DOĞRUYOL
 
Son düzenleme:
Katılım
20 Haz 2018
#25
Taburcu Olmak
Neden Türk hekimleri hastalarını iyileştirdikten sonra ‘’taburcu’’ ederler?

Taburcu sözcüğünün hüzünlü bir öyküsü vardır aslında.

Özellikle 1. Dünya ve Çanakkale Savaşı sırasında ülkenin tıp eğitimi veren tek kurumu Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane' dir.
Zorunluluk ortaya çıkınca bu kurum hocalarını ve öğrencilerini cepheye yollar.
Eğitime ara vermek zorunda kalınır.
Binası ise tamamen hastaneye dönüştürülür.
Ülkede herkes askerdir, eli silah tutan tüm erkekler savaştadır.
Gerçek kurumsal düzeyde tek hastane vardır, ülkenin her yanındaki cephelerde tüm hekimler subaydır, askerdir.


Yaralılar iyileştirilir, tabip komutan sırayla hastalarını dolaşır. Hastanede, kışlada, revirde, cephede, çadırda, savaşta kıyamet kopmaktadır.

Tabip subay iyileşenleri, tekrar silah tutabilecekleri savaşa, yani taburlarına yollar, kısacası ‘’taburcu’’ eder.
İyileşenler eve gitmez, taburlarına gider.
Başka hiçbir milletin, ülkenin hastanesinde, hastalar iyileştiklerinde ‘’taburuna yollanmaz, taburcu’’ edilmez.
Bazı değerleri, yaşamının içine böylesine sindirmiş başka bir millet daha yoktur.
 
Katılım
5 Ağu 2018
#27
Yine duygusal bir klişe ile karşı karşıyayız.Bunları kim üretip çoğaltıyorsa bir ömür kaimvalidesiyle müge anlı izlesin.
Bu hikaye gerçek midir araştırmadım bilemiyorum ama çok gerçekçi duruyor kaynağı varsa paylaşırsanız sevinirim.
Madem öyle taburcu kelimesinin esas kökenini açıklamak size düşer o zaman:)
 

Giriş yap