Divan Edebiyatı ve Bütünlük

Katılım
3 Ağu 2008
#1
Makale Adı: Divan Edebiyatı ve Bütünlük
Araştırıcı:Pınar Aka



SUMMARY
İn this essay, different critical approaches to Ottoman poetry are put forward and a non-ideological perspective is adopted in order to get an objective view of this poetic tradition. This can be seen as an attempt to shed light on the structure and dynamics of this closed poetic world. For this purpose, a closer look at important concepts such as “textuality”, “intertextuality”, “narcissism” is aimed.
Keywords: Ottoman poetry, textuality, narcissism.
Anahtar Sözcükler: Divan şiiri, metinsellik, narsisizm.

Bütünlüğün yok oluşu: Divan edebiyatı ve eleştiri

Divan edebiyatını “taklitçi” bir edebiyat olarak nitelendirenlerin başında Gibb gelir. Ölümünden sonra yayımlanan 1911 tarihli bir Encyclopedia Britannica makalesinde, Osmanlı ya da modern olsun Türk edebi kültürünün özünü yabancı etkiye duyarlılık olarak tanımlayan Gibb (Holbrook 39), Osmanlı Şiir Tarihi adlı yapıtının “Giriş” bölümünde ise her Arapça ve Farsça sözcüğün aynı zamanda bir Osmanlıca sözcük olduğunu belirttikten sonra şunları ekler:
Bu özümseme (asimilasyon) sistemi elbette sadece kelime ve deyimlerle sınırlı değildi. Edebiyatla ilgili her şeyi kapsıyordu. Osmanlı şiirinin biçim ve ruhunun model olarak kabul edilen yabancı edebiyatlardan fevkalade etkilendiğini göreceğiz; imaj, konu ve nazım şekli hususunda bu yabancı edebiyatlara çok şey borçludur. (31)
Abdülbâki Gölpınarlı da Divan Edebiyatı Beyânındadır adlı yapıtında, “İnkâra ne lüzum var, ne de mecal; divan edebiyatı kopya bir edebiyattır” diyecektir (128).

Divan edebiyatına yöneltilen eleştirilerin çoğunda gözden kaçırılan nokta, söz konusu olanın, bir “taklit” değil, bir örnek alma olduğudur. Bir metni örnek alarak başka bir metnin üretilmesi ise bizi, yakın sayılabilecek bir zamanda Mihail Bahtin ve Julia Kristeva gibi kuramcılar tarafından gündeme getirilen “metinlerarasılık” kavramına getirecektir. Bu kavramın Osmanlı Divan edebiyatında bu denli öne çıkmasının nedeni ise metnin ve metinselliğin bu edebiyatta sahip olduğu merkezi konumdur. Bu olguyu göz ardı ederek Divan edebiyatına yaklaşmak, bu edebiyatı anlamlandırmak konusunda önemli birtakım yanlışlıklara düşülmesine neden olmaktadır.

Gerek Osmanlı toplumunda, gerekse Divan edebiyatında öne çıkan bir kavram da “bütünsellik”tir. Walter Andrews, “Stepping Aside: Ottoman Literature in Modern Turkey” başlıklı yazısında Osmanlı toplumunun “birleştirici gücü”ne işaret ederek önemli bir saptamada bulunur. Bu “bütünlük” kavramının ve “birleştirici gücün” edebî karşılığı Divan edebiyatında da vardır ve bu kavramların da tıpkı “metinlerarasılık” kavramı gibi Divan edebiyatını yorumlama çabalarında göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Gibb’in sözünü ettiği “asimilasyon sistemi”ne de bu açıdan bakmak daha doğru olacaktır.

Bu “asimilasyon sistemi”nin dilsel boyutuna gelince, bunu da Walter Andrews’un sözünü ettiği “bütünleştirici gücün” dildeki göstergesi olarak yorumlamak gerekir. “Bu edebiyatın dili, Arapça ve Farsça kelime ve kaidelerle Türkçe’nin kaynaşmasından meydana gelmiştir. Bu dili anlamak için Arapça ve Farsça bilmek zaruridir fakat kafi değildir. [….] Çünkü bu dil, Arapça da değildir, Farsça da değildir, ayrı bir dildir” diyen Abdülbâki Gölpınarlı (96), aslında önemli bir noktaya değinmektedir. Çünkü Osmanlıca, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin toplamından ibaret değildir ve Andrews’un söylediği gibi sözdizimi de Türkçe’dir (Şiirin Sesi, Toplumun Şarkısı 34). Denebilir ki Osmanlıca, farklı dil, din, ırk ve kültürlerden gelen kesimleri çatısı altında toplamayı başaran Osmanlı toplumunun bir aynasıdır.
Divan edebiyatına yöneltilen eleştirilere değinmeden önce şunu belirtelim ki eleştiri, modernleşme sonrasında edebiyat dünyasına giren türlerden biridir. Nitekim Octavio Paz’ın söylediğine göre Modernite, dinin, felsefenin, ahlakın, hukukun, tarihin, ekonominin ve siyasetin bir eleştirisi olarak başlamıştır. “Eleştiri [Modernitenin] en ayırıcı özelliği, alameti farikası[dır]” (36).

Peki modernleşme öncesi Osmanlı toplumunun ürettiği Divan edebiyatına, modernleşmeyle bu kadar iç içe geçmiş bir türün, eleştirinin gözlüğünden bakmak bir zorluk içermiyor mu? Victoria Holbrook, Aşkın Okunmaz Kıyıları adlı kitabının “Zorluğun İcadı: Osmanlı Şiirinin Modern Alımlanışı” başlıklı bölümünde bu zorluğa işaret ediyor.
Bu zorluklardan birine örnek verelim. Osmanlı toplumunun bütünleştirici gücünü temsil eden eğö sözdür. Söz, dini ve tasavvufi çağrışım alanıyla zenginleşmiş ve belli bir kutsallık da kazanmıştır. Öte yandan söz, herkese ulaşabilme, her yere nüfuz edebilme gücüne sahiptir. Bu ise yazı ile arasındaki en önemli farklılığı oluşturur. Oysa “modern ‘okuma’ ve ‘yazma’ kavramları Osmanlı Türkçe’sinde 19. yüzyıla kadar yaygınlaşamamış bir yazılı kültürü varsayar. Osmanlı şairleri yaptıkları işe ‘yazmak’ yerine ‘söylemek’ derlerdi. Osmanlı’daki şiir üretimi dünya tarihindeki en geniş edebî üretim olabilecek kadar hacimliyken, alıntılanan ve tartışılan şiirler listesi (kanon) çok kısıtlıdır” (Holbrook 18).

Modernleşme sonrasında eleştirinin kazandığı önemin yanı sıra, söylemlerin ve alanların ayrıştığını görmek de mümkün. Bu ayrışmadan edebiyat da payını alacaktır elbet. “Modernliğe geçişle edebiyatta kutsal ve dindışı olanın ayrılması, ‘tinsel’ olarak sınıflanan metinlerin ciddi entelektüel ve sanatsal ilgiden mahrum kaldıkları marjinal bir konuma düşmelerine neden olmuştur” (Holbrook 24). Bu durum, modernleşme sonrasında, büyük ölçüde dinî ve tasavvufî düşünceden beslenen Divan edebiyatına karşı takınılan ve bu edebiyatı yok saymaya kadar vardırılan olumsuz tavrı açıklamaktadır.

Divan edebiyatına yöneltilen eleştiriler elbette “taklitçilikle” ve dilinin Arapça ve Farsça sözcüklerle “yüklü” olmasıyla sınırlı kalmaz. Bu eleştirilere göre Divan edebiyatı bir zümre edebiyatıdır, halktan kopuktur, dönemin yaşantısını yansıtmaz. “Divan Edebiyatı, şöyle de hülâsa edilebilir” der Abdülbâki Gölpınarlı: “Kelimeler üzerine kurulmuş mecaz saltanatı. Bu saltanatın hüküm sürdüğü zihinde kelimeler, fikirlerin kalıbı değildir; her an fikir, bu kelimelere kalıp olur” (48).

Gölpınarlı, Divan edebiyatının “hayattan kopuk” olduğu yönündeki eleştirilerini ise şöyle dile getirir: “Divan edebiyatı şairince dünyanın mihveri yalnız kendisidir. Bu şairlerden muhitini, içtimaî nizamdaki bozgunluğu, ihtiyaçları, umumî hayatı gören, hatta mahallî vak’alara, velev şahsî olsun, bir ehemmiyet veren yok dense yeri vardır” (38).
Öyle sanıyoruz ki Abdülbâki Gölpınarlı’nın Divan edebiyatına yönelttiği bu haksız eleştirinin kaynağında, yansıtılması gerektiği düşünülen “hayat” konusunda bir belirsizlik yatıyor. Edgar Morin, Aşk Şiir Bilgelik adlı kitabında, “Yaşam nedir?” sorusuna şu yanıtı verir: “Yaşam karışık bir doku, ya da düzyazıyla şiir arasında bir gelgittir” (89). Bu durumda, yaşamın düzyazısal yanını düzyazıyla, şiirsel yanını ise şiirle yansıtmak mümkün olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki Gölpınarlı’nın Divan edebiyatının yansıtmadığını söylediği yaşam, yaşamın düzyazısal kısmıdır ve büyük ölçüde şiir üzerine kurulu bir edebiyatın bunu yapması zaten beklenemez. Osmanlı’nın toplumsal yaşamının şiirsel yanına gelince, kimse Divan edebiyatının bu yaşamı yansıtmadığını ileri süremez.



Makalenin Devamı için aşağıdaki dosyayı bilgisayarınıza indiriniz.


[eklenti yönetici tarafından silindi]
 

Giriş yap