Edebiyatta Postmodern Bir Teknik Olarak Metinlerarasılık

  • Konbuyu başlatan Sav
  • Başlangıç tarihi
S
#1
Metinlerarasılık I

Kristeva'nın ortaya attığı ve 1960'lı yılların sonlarından başlayarak her yazınsal çözümlemenin artık zorunlu bir aşaması olarak görülen metinlerarası, kabaca iki ya da daha çok metin arasında bir alışveriş, bir tür konuşma ya da söyleşim biçimi olarak anlaşılmalıdır. Kavram genel anlamıyla bir yenidenyazma (réécriture) işlemi olarak da algılanabilir. Bir yazar başka bir yazarın metninden parçaları kendi metninin bağlamında kaynaştırarak yenidenyazar. Her söylemin başka bir söylemi yinelediğini, her yazınsal metnin daha önce yazılmış olan metinlerden ayrı olarak yazılamayacağını, her metnin açık ya da kapalı bir biçimde önceki metinlerden, yazınsal gelenekten izler taşıdığını savunan yeni eleştiri yanlıları onun "alıntısal" özelliğini göstermeye uğraşmışlardır. Hepsi de metnin bir alıntılar toplamı olduğunu, her metnin eski metinlerden aldığı parçaları yeni bir bütün içerisinde bir araya getirdiğini ileri sürmüşlerdir. Metinlerarasında, her metnin kendinden önce yazılmış öteki metinlerin alanında yer aldığı, hiçbir metnin eski metinlerden tümüyle bağımsız olamayacağı düşüncesi öne çıkarılmıştır. Kuramcılara göre, bir metin hep daha önce yazılmış metinlerden aldığı kesitleri yeni bir birleşim düzeni içerisinde bir araya getirmekten başka bir şey olmadığına göre, metinlerarası da hep önceki yazarların metinlerine, eski yazınsal bir geleneğe bir tür öykünme işleminden başka bir şey değildir. Bu bağlamda, her yapıt bir metinlerarasıdır. La Bruyère'in söylediği gibi, "Her şey daha önce söylenmiştir", "Yedi bin yıldır insanlar vardırlar ve düşünmektedirler". Yazın hep aynı içeriğin yinelenmesinden başka bir şey değildir. Metinlerarası da bu çerçevede "Her şey daha önce söylenmiştir" sözlerinin benimsettiği düşünceden kaynaklanır ve bu düşünceyi sürdürür.
Neredeyse tüm eleştirmenler metinlerarasılığın, yazının yapıcı bir unsuru olduğu düşüncesini benimserler ve kavramı yazınsallığın bir ölçütü olarak görürler. Hangi yazınsal tür, hangi tip yazın içerisinde yer alırsa alsın, onun karşımıza çıktığı her metinde bir "ayrışıklık" yarattığı düşüncesini paylaşırlar. Kuramcıların ağırlıklı olarak metinlerarasının, yazının yapıcı bir unsuru olduğu düşüncesine katıl¬malarına karşın, yaptıkları tanımlamaların ve önerdikleri çözümleme yöntemlerinin birbirlerinden ayrıldıklarını belirtmeliyiz. Her ne kadar bu kavramın ilk kez Kristeva'yla birlikte postmodern eleştiri alanında anılmaya başladığını bilsek de, ister çağdaş ister eski, ister klasik metinler söz konusu olsun, metinlerarasılığın her yazı kılgısına özgü değişmez bir özellik olduğu, hiçbir metnin daha önce yazılmış başka metinlerden bağımsız olarak yazılamayacağı, açık ya da kapalı bir biçimde her metnin daha önce yazılmış metinlerden izler taşıdığı temel bir varsayım olarak neredeyse her kuramcı tarafından benimsenmiştir. Kavram yeni olsa da olgunun eskilere uzandığını belirtmeliyiz. Öyleyse, öteki kuramcılarla birlikte, yalın olarak, her metnin ya da her yazının hep kendinden önceki metinlerin (ya da yazıların) alanında bulunduğu, bir metinde önceki yazına ait izlerin hep var olduğu, kısacası metinlerarasının yazının yapıcı bir unsuru olduğu söylenebilir. Ancak kuramcıların kavramla ilgili yaptıkları tanımlamalar arasında kimi ayrımlar bulunmaktadır. Ayrıca kimilerinin de sandığı gibi, metinlerarasılık kaynak eleştirisinin ya da karşılaştırmalı yazın eleştirisinin öteki adı da değildir.
İçerik düzleminde, metinlerarası sorun yaratan bir kavram olmuştur. Her kuramcı (bkz: “Kuramcılar” bölümü) farklı sözcükler türeterek onu kendine göre tanımlamış, bu nedenle de tanımlar arasında oldukça ayrımlar ortaya çıkmıştır. Örneğin, çokça tartışılan, "metinlerarası, kaynak eleştirisinin öteki adı mıdır, yoksa ondan tümüyle ayrı başka bir olguyu mu gösteriyor?" türünden bir sorunun yanıtı tam olarak verilmemiştir. Yine, "bir metinde, en küçüğünden en büyüğüne, yer alan her metin-dışı unsur bir metinlerarasını işin içerisine sokuyor mu?" sorusu da yapılan onca metinlerarası tanımlamaya karşın tam olarak yanıtını bulamamıştır. Kimileri bir metinde yer alan her tür ayrışık unsurun metinlerarasını başlattığı, kimileri de her ayrışıklık olgusunun bir metinlerarası anlamına gelmediği savındadır. Laurent Jenny'nin söylediğine bakılırsa, metinlerarasından söz edebilmek için, alıntılanan her kesitin içerisine sokulduğu yeni metin ile izleksel olarak, ton bakımından, yapısal ya da verdiği ileti bakımından belli bir koşutluk oluşturması gerekir. Kimi eleştirmenler ise, daha ileri giderek, metni bütünüyle bir metinlerarasına indirgemişlerdir. Yani, onlara göre, şimdiye kadar tüm sözcükler kullanıldığı ve her şey bir anlamda söylendiği için üretilen her yeni metin özgün olmaktan çok öncekilerin bir yinelenmesinden başka bir şey değildir; dolayısıyla her metin bir metinlerarasıdır.
Kuramcılar çoğu zaman metinlerarası (intertextualité) ile söylemlerarası (interdiscursivité) arasında bir ayrım yapılması (bkz: “Temel Kavramlar”) gerektiğini, farklı söylemler arasındaki (tıp söylemi, tarih söylemi, felsefe söylemi vb.) etkileşimlerin, kimilerinin yaptıkları gibi, tek bir metinlerarası başlığı altında ele alınmaması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu görüş yanlısı eleştirmenler, yazınsal metin ile bir ya da birden çok metin arasındaki ilişkilere gönderen bir söylemdeki bir metne yapılan göndermeyi "metinlerarası"; ve düşünyapısal bir değeri olan her söylemi "söylemlerarası" adı altında ele alarak aralarında belirli bir ayrım yapmışlardır. Kimi eleştirmenler metinlerarası ve söylemlerarası arasında bir ayrım yapmakla yetinmeyip, daha da ileri giderek yeni ayrımlar önermiş, yeni sözcükler türetmişlerdir. Söylemlerarasından başka, biçemlerarası (interforme), türlerarası (intergenre), anlatılararası (internarration), biçemlerarası (interstyle) vb., "inter" (ara) önekiyle istedikleri gibi oynayarak (ve metinlerarası örnekçeye dayanarak) ayrımlar önermişlerdir.
Kavram konusunda ortaya çıkan karşıtlıklar ayrıca söz dağarı düzeyinde de gündeme gelmiştir. Örneğin, Ricardou metinlerarasını alt bölümlere ayırarak yeni sözcükler türetmiştir: "graphotexte", "anthologicotexte", "bibliotexte", "syntexte", vb. Texte dergisinin metinlerarası özel sayısında ise yazarlar yine pek çok yenitüretim sözcükler kullanmışlardır: "mimotextualité", "peritextualité", "intra-intertextualité", "intermimotextualité", "inter-intermimotextualité". Genette ise tüm metinler arasındaki ilişkileri tek bir metinlerarası başlığı altında ele almaktan kaçınarak, yan-metin(sellik) (paratextualité), yorumsal üst-metin(sellik) (metatextualité), ana-metin(sellik) (hypertextualité), üst-metin(sellik) (architextualité) ayrımlarını yapmıştır (bkz: “Kuramcılar”: Gérard Genette). Genette'in metinlerarası alışverişleri yeni sözcükler türetip ulamlaştırmasının ardından, kavram konusunda yaratılan karmaşa büyük ölçüde sona ermiş ve kuramcının, metinlerarasını, aşkın-metinselliğin (transtextualité) bir parçası olarak ele almasıyla kavram daha dar bir çerçeve içerisine sokulmuştur.
Genette'in ulamlaştırmasıyla birlikte söz dağarı düzeyinde karmaşa büyük ölçüde sona ermesine karşın, metinlerarası ile kaynak eleştirisi arasındaki karmaşıklık hep sürmektedir. Gerçekten de, kimi eleştirmenler, metinlerarasının bütünüyle kaynak eleştirisinin öteki (yeni) adı olduğunu, kimileri ise kaynak eleştirisi ile metinlerarasının farklı alanlara el attıklarını, dolayısıyla ayrı şeyler olduklarını savunmaktadırlar. Kimileri ise, bir orta yol izleyerek, kaynak eleştirisinin metinlerarası olmadığı ancak onunla ilintili olduğu düşüncesini benimserler. Metinlerarası tanımlamalara bağlı olarak ortaya çıkan iki yöntem arasındaki ilişkiler çerçevesinde metinlerarasının kimi zaman sanıldığı ve ilk anda akla geldiği gibi, bir karşılaştırmalı yazın(sal eleştiri) olmadığını da hemen belirtelim.
Karşılaştırmalı yazınsal eleştiride "temel olarak, yazınsal denilen, ya da yazınsal denilebilecek her nesnenin, bir kültürün öteki yapıcı unsurlarıyla ilişkilendirilerek incelenmesi söz konusudur." Karşılaştırmalı yazın, büyük ölçüde bir ülkenin kültürünün "zorunlu olarak" başka ülkelere ait kültürlerle karşılaştırılmasına dayanır. Böyle bir girişim, "başkası"nın, insan davranışlarındaki çeşitliliğin, "kendi kültürüne ya da başka bir kültüre ait bir yapıtın beğenilip beğenilmemesinin nedenlerinin" daha iyi anlaşılmasına, "sonuçta kişinin kendini daha iyi tanımasına olanak sağlar." Claude Pichois ve André Rousseau karşılaştırmalı yazını şöyle tanımlarlar:
"Karşılaştırmalı yazın, benzerlik, yakınlık, etki araştırması yoluyla, yazını anlatının ya da bilginin başka alanlarına, ya da, yeter ki birden çok dile ya da birden çok kültüre ait ve aynı geleneğe bağlı olsunlar, onları daha iyi betimlemek, anlamak ve tat¬mak için, zamanda ve uzamda uzak ya da uzak olmayan olguları ve yazınsal metinleri bir araya getiren yöntemli bir sanattır. "
Karşılaştırmalı eleştiride ele alınacak bir bütünce (corpus) oluşturulur. Bütünceden çıkarılan unsurların birbirleriyle benzerlik, benzeşiklik, koşutluk, aynı zamanda karşıtlık ilişkileri içerisinde oldukları gösterilmeye, böylelikle bir yapıt yorumlanmaya çalışılır. Buna karşın, metinlerarası, bir bütünce oluşturmak kaygısında değildir. Karşılaştırmalı eleştirinin gerektirdiği gibi, belli bir geleneğe ait iki (ya da daha çok metin) arasındaki benzerlikleri ya da ayrımları araştırmaz. Onun araştırma alanı hem çok dar hem de sonsuzdur. Sonsuzdur, çünkü bir metin sonsuz metinler alanından alıntılar yapabilir. Çok dardır, çünkü çoğu zaman, yazarca belirlenen strateji doğrultusunda, bir metne metinlerarası yöntemlerden biriyle sokulan tek bir sözcük, tek bir tümce, tek bir harf (Riffaterre'in "Delfica" çözümlerken yaptığı gibi) metinlerarasının araştırma konusu olmaya yeter. Öyleyse metinlerarası ile karşılaştırmalı eleştiri arasındaki ayrım, Yves Chevrel'in söylediği gibi, daha çok nicel düzeyde karşımıza çıkar:
"Her metinlerarası süreçte, söz konusu metinlerden her birinin, bütünlüğü içerisinde ele alındığı istisnadır, hatta alınmaz bile: (sessel, kavramsal, izleksel...) bir unsur önemsenir, öteki bir kenara itilir. "
Ayrıca, metinlerarasında, karşılaştırmalı yazınsal eleştiride olduğu gibi farklı kültürlere (ya da yazarlara) ait yapıtları, içerik bakımından benzeştikleri için karşı karşıya koyarak, aralarındaki benzerliklere ve ayrımlara dayanarak yorumlamak değil, eski, önceki bir yapıttan gelen bir unsurun uğradığı "bağlam değiştirme" sonucunda yeni metinde aldığı -yazarca verilen- anlamı araştırıp bulmak söz konusudur. Metinlerarasında başka bir yapıta ait bir kesit yazarca anlamla donatılır, karşılaştırmalı yazında anlam (ancak yazarca bilerek verilmemiş) karşı¬laştırmayı yapan eleştirmence yapıtların karşı karşıya konma¬sına bağlı olarak çıkarılır. Metinlerarasında olduğu gibi, yapıt ile başka bir yapıt arasında "zorunlu" bir göndergeye göre değil, bir yapıt ile aynı geleneğe ait, benzer özellikler taşıyan başka yapıt(lar) arasındaki ilişkiyi karşılaştırmacı kurar. Aralarında hiçbir metinlerarası alışveriş olmayan (alıntı, anıştırma, öykünme vb.) bir Türk yazarının yapıtı ile bir Fransız yazarın yapıtı arasında, içerik düzlemindeki benzerlikten dolayı, yaklaştırmayı karşılaştırmacı yapar. Oysa metinlerarasında bu ilişki yazarca isteyerek, bilerek (yapıtında bir başka yapıta açık ya da kapalı olarak göndererek) kurulur.
Karşılaştırmalı eleştiri ele alınacak bütünceyi metinlerarası olarak adlandırır. Metinlerarası ile "bir metnin gönderdiği metinler toplamı"nı anlar. (Bu metinlerarası göndergenin tanımına uyar.) Ancak bu, metninde yaptığı alıntılara, göndermelere, anıştırmalara vb. bağlı olarak, yazarca değil, okurca tasarlanmış bir bütüncedir. Karşılaştırmalı eleştiride "her okur kendi seçimi olan bir metinlerarası (bütünce) oluşturabilir. " Bu bütünceyi, biraz önce söylediğimiz gibi, içerisinde yer alan metinler arasındaki benzerlikleri ve ayrımları çıkararak metinleri yorumlamak için kullanır. Ya da bir eleştirmen, yazar, konuşmacı ele aldıkları (örneğin) bir düşüncenin doğruluğunu ya da tersini göstermek için, söylediklerini başka metinlerdeki düşüncelerle karşılaştırır. Bu durumda pek çok alıntıya başvurabilir. "Avrupa'daki romantizm öncesi konusunda yaptığı derste, onun değişmezlerini somutlaştırmak kaygısında olan Etiemble" çok önceki dönemlere ait Çin yazarlarının yapıtlarından çok sayıda alıntıya bu doğrultuda başvurur, "Metinlerarası kavramına duyarlı olan karşılaştırmacılar" benzerlikleri, karşıtlıkları belirtmek, düşüncelerini desteklemek, somutlaştırmak vb. için başka yapıtlara gönderirler.
Karşılaştırmalı yazınsal eleştiriden başka metinlerarası, pek çok eleştirmence özellikle bir kaynak eleştirisi olarak görülür. Oysa yaklaşımlarından dolayı ilk anda aralarında koşutluklardan söz edilebilse de, ikisi arasında çok sayıda belirgin ayrım bulunur.
Metnin, yazara ya da kendi dışında kalan bir unsura zorunlu olarak göndermeden okunabileceğini, onun kendi içinde kendi anlamlarını üretebileceğini, "her çağın, giderek her bireyin metinden kendi anlamlarını çıkaracağını" savunan bir üretkenlik olarak metin kuramı yanlıları, bir metinde ayrışıklık yaratan unsurları, alıntıları, göndermeleri bulmanın yararsız bir girişim olacağını ileri sürerler. Bu nedenle, metinlerarasının kapalı biçimlerini, ayraçsız alıntıları, her metinde dağıtılmış olan en küçük ayrışık izleri (adsız, bilinç dışı) önemseyerek, somut göndermeleri, açık alıntıları bir kenara iterler. (Çünkü metinlerarası bu tip alıntılarla ilgilenmez; bunlar kaynak eleştirisinin alanına girerler.) Oysa çoğu zaman bir romana, tiyatro oyununa, şiire şu ya da bu yönteme göre yeniden sokulan başka metinler saptanarak metinlerarası anlamlara ulaşılır. Örneğin bir romanda, bir yazara ya da belli bir yazınsal türe yapılan göndermeye göre bir metnin anlamı çıkarılabilir. Bu açıdan bakıldığında, ilk anda metinlerarasının kaynak eleştirisiyle hiçbir ilişkisi olmadığı türünden bir kesinleme biraz aşırıca görünür. Bu nedenle metinlerarasını biçimci bir çizgide kalarak tanımlayan Jenny, kavramın bir ölçüde kaynak eleştirisiyle ilişkili olduğunu ileri sürer:
"Kristeva'nın savunduğunun tersine, dar anlamda metinlerarası kaynak eleştirisiyle ilintisiz değildir: Metinlerarası, etkilerin (etkilenmelerin) gizemli ve kapalı bir toplamı değil, çok sayıda metnin anlamın başını çeken bir ana metin ile dönüştürülmesi ve benzeştirilmesi işlemidir."
Baktin'in söyleşimcilik adını verdiği yazın kuramı büyük ölçüde artsüremli bir yaklaşım izlediği için kaynak eleştirisine yaklaşır. "Her söylem aynı ekin çevresinde üretilmiş ve üretilmekte olan bütün söylemlerle", "yazınsal söylem kendinden önceki söylemlerle" bağıntılı olduğuna göre, yazınsal söylemin tarih içindeki yerinin belirlenmesi, gelişim ve etkileşim koşullarının incelenmesi, toplumsal bir veri olarak ele alınması gerekir; üstelik kuramcının, "söylemlerin zaman içindeki söyleşimini bir tür'ün içinden" izlemeye çalışması, en yeni söylemin bile eski biçimleri anımsadığı savını benimseyerek, (örneğin Dostoyevski'nin romanlarının Menipos Taşlamaları ve Socrates Söyleşileri'nin izlerini taşıdığını ileri sürerek) yaptığı araştırmalar bir kaynak eleştirisine benzer.
Riffaterre'in önerdiği metinlerarası tanım yanında metinlerarası çözümleme yöntemi birçok bakımdan ötekilerden ayrılsalar da çözümleme düzeyinde ele aldığı metinlerde izlediği yol, "ele alınan yapıtta ya da yazarda karşılaştığımız düşüncelerin, konuların, izleklerin, anlatım biçimlerinin, vb. nasıl ortaya çıktıklarını, nereden ve kimden kaynaklandıklarını belirlemeyi, hatta olanaklar elverirse, incelediğimiz yapıtta yer alan her tümcede yazarın usunu ya da imgelemini yönlendirmiş olan olayı, sözü ya da metni bulmayı amaçlayan bir araştırma biçimi" olan kaynak eleştirisinde izlenen yola benzer. Gerçekten de Riffaterre, sayfalar boyunca, tek bir izleğin, sözün hangi metinden geldiğini metinlerarası adı altında araştırır. Ancak Riffaterre, metinlerarası yaklaşımında yorumsal bir yöntem izlediğinden, bir "iz"in, "dilbilgisel bir aykırılığın", kaynak eleştirisinde olduğu gibi, ilk anlamını bulmakla yetinmez, o da yeni bağlamda göndergenin aldığı yeni anlamı açığa çıkarmaya çalışır.
Metinlerarası ile kaynak eleştirisinin artsüremsel düzeyde ilk anda bu yakınlaşmalarından dolayı kimi kuramcılar birincisinin, ikincisinin bir diğer adı olduğunu söylerler. Bununla beraber, ikisi arasında kimi ayrımlar bulunur.


Prof. Dr. Kubilay Aktulum
 
S
#2
Ynt: Edebiyatta Postmodern Bir Teknik Olarak Metinlerarasılık

Metinlerarasılık II

Kristeva metin tanımını bütünüyle metinlerarası bir görüngüde yaparak kaynak eleştirisinin metinlerarası ile hiçbir ilişkisi olmadığı üzerinde durur. Bu nedenle, La Revolution du Langage Poétique'de, onun yerine "bağlam değiştirme" (transposition) sözcüğünü kullanır. Bir sözce bir gösteren dizgesinden alınıp başka bir gösteren dizgesine aktarılırken, bir başka metne ait bir sözce bağlam değiştirirken anlamsal bir dönüşüme uğrar. Sözcenin eski anlamı yıkılarak yerine yeni bir anlam konur. Metinlerarası, bir kesitin bir bağlamdan alınıp yeni bir bağlama, olduğu gibi, hiçbir anlamsal dönüşüm yapılmadan sokulması, bir başka deyişle "arı" bir taklit değildir. Bir sözcenin yeni bir anlam alarak bağlam değiştirmesi metinlerarasının özünde bulunur. Oysa kaynak kavramı "durağan bir köken"e gönderir. Metinlerarası önce bu özelliğinden dolayı kaynak eleştirisinden ayrılır. Kaynak durağan bir nesne olduğu için her zaman kolaylıkla ulaşılabilir, saptanabilir. Metinlerarası gönderge, tersine bir metinde çoğu zaman kolaylıkla saptanamayan, tanınamayan izler bırakır.
Kaynak eleştirisi yazıyı alıntılar ve kişisel katkıların (yazarın) iç içe geçtiği bir yer olarak görür. Bir yazar kişisel katkılar yanında, içerisinde yaşadığı tarihsel ve toplumsal ortamdan pek çok unsuru yapıtına sokar: Eleştirmen, toplumsal ve tarihsel alana ait ayrışık unsurları saptamaya uğraşarak onun yapıtını açıklamaya uğraşır.
Kaynak kavramı bir örgen gibi algılanan somut bir bütüne, metinlerarası, tersine, parçalanmış, tek bir sözcüğe bile indirgenebilen ayrışık, çoğu zaman kolaylıkla çıkarılamayan bir unsura ya da metne gönderir. Kaynak aynı zamanda bir "neden" değeri taşır. Okur, bir yapıttaki şu ya da bu örgenin, izleğin, imgenin nedenini, anlamını yazarın yaşamını en ince ayrıntılarına kadar araştırarak, tarih, sosyoloji, psikanaliz vb. yazın dışı alanlardan okuyup aldığı unsurlara, özellikle de yazarın el yazmalarına dayanarak açıklamaya çalışır.
Kaynak eleştirisinin en iyi temsilcilerinden olan Lanson'un öğrencisi Gustave Rudler yapıtında olgucu bir tutumla kaynak eleştirisinin nasıl yapılması gerektiği konusunda dizgeli bir yöntem önerir. Kaynak eleştirisinin amacı, baskıya gitmeden önce, yapıtın geçtiği aşamaları izlemek, yapıtın doğduğu zihinsel çalışmayı açığa çıkarmaktır; böylelikle bir yapıtı aydınlatacak tüm tarihsel bilgileri bir bütün halinde bir araya getirmektir. Bir yapıtın karalamaları, taslakları, el yazmalarından yola çıkarak; yazarın çabası, yapıtını oluştururken izlediği çalışma planı, yaptığı araştırmalar vb. aydınlatılmaya çalışılır. Rudler, bir kaynak eleştirisi için önerdiği yönteminde önce bir dış ve iç eleştiri ayrımına gider. Dış eleştiri ile yazarın ve arkadaşlarının tanıklıklarını bir araya getirir, mektuplaşmaları, dışarıdan aldığı malzemeleri nasıl kullandığını inceleyerek yazarın yeteneğini ve yeteneğin doğasını anlamaya çalışır. Yapıtını oluşturma aşaması izleyerek (Lanson'un yaptığı gibi) yazarın yaratılışı, zevkleri, özen gösterdiği konular vb. üzerinde bilgilere ulaşır. Yine tür, dönem, konu vb. farklı alanlarda araştırmalar yaparak kaynak eleştirisini sürdürür. Kaynak eleştirisinin yönelimleri öyleyse, bir yapıtın oluşumunu izlemek, Jean-Bellemin Noel'in önerdiği gibi, metin-öncesini (avant-texte), yani bir yapıtın karalamalarından yola çıkarak yazarın neleri amaçladığını, yapıtın gelişimini ve oluşumunu izlememize, anlamamıza yardım edecek tüm unsurları, biçimsel olduğu kadar içerik bakımından da ele almak, bir bakıma yapıtın öykü-öncesini betimlemektir. Oysa metinlerarasında, kaynak eleştirisinde olduğu gibi, bir "yapıt-öncesi" araştırması yapmak söz konusu değildir. Her ne kadar metinlerarasında bir göndergenin, alıntının "metin-öncesi" araştırılıp bulunmaya çalışılırken ilk anda kaynak eleştirisinin "geri-sapımsal" devinisi gerçekleştirilse de her ikisiyle sonunda ulaşılmak istenen şey arasında ayrım vardır. Bir metnin kaynağını açığa çıkarmak bir yazarın yapıtını oluştururken etkilendiği başka yapıtlara ulaşmak, yapıtı belli bir geleneğin içerisine yerleştirmek ve yazarın özgünlüğünün ne olduğunu göstermeye çalışmaktır. Yazarın içerisinde yetiştiği ortam, egemen olan yazınsal anlayış vb. kaynak araştırmasının alanına girer. Kaynak araştırmasıyla yapıtın kökenine ulaşılmaya, yazarın özgünlüğünün, onu öteki yazarlardan ayıran tarafların içerisinde yer aldığı tarihsel ve toplumsal bağlama neleri borçlu olduğu, yapıtın yazıldığı dönemle olan ilişkileri açıklanmaya, yazarın aynı zamanda "toplumsal bir ürün" olduğu, "toplumsalı anlattığı" gösterilmeye; metinlerarası ile daha çok bir göndergenin, bir alıntının aldığı yeni anlam eski bağlamındaki anlamla karşı karşıya konarak anlaşılmaya çalışılır. Oysa kaynak eleştirisindeki bir göndermeye yeni bir anlam yüklenmemiştir, onun yalnızca ilk (ve son) kökensel anlamı çıkarılmaya uğraşılır. Bir gönderme, kaynak eleştirisi görüngüsünde kalırsak, yeni anlamlar almaz zaman geçtikçe. Buna karşın, metinlerarası bir görüngüde, aynı gönderme bir metnin yazıldığı döneme, toplumsal ve tarihsel koşullara göre yeni anlamlarla donatılır. Zola, Tazı Payı'nda, Racine'in Phaidra'sına arı bir gönderme yapmakla yetinmez. Onu, yaşadığı dönemin koşullarına göre yeni anlamlarla donatır. Aynı biçimde, Aragon'un les Yeux d'Elsa'sında Ortaçağ ve başka yüzyıllara ait yazarların yapıtlarına, kişilerine yapılan göndermeler, yine yazarın içerisinde yaşadığı savaş ortamında yeni anlamlar alırlar.
Kaynak eleştirisi, söylemi açıkça belli bir gelenek, sürerlilik içerisine yerleştirme biçiminde de tanımlanır. Gustave Rudler çok sayıda metin arasında yaklaştırmalar yapılabildiği sürece kaynak olmadığını, "yazarların birbirlerine göre birbirlerini yineledikleri sürece" kaynak olduğunu söyler. Kaynak öyleyse bir geleneğin yapıcı unsuru olarak yazarlar arasında bir sürerlilik, devamlılık düşüncesini kuran zincirin bir parçasıdır. Bir başka deyişle, kaynak eleştirisinde bir yazarın öteki yazarları, belli bir yazınsal geleneği ne ölçüde sürdürdüğü, onlardan ne ölçüde etkilendiği de anlaşılmaya çalışılır. Bu bakımdan kaynak eleştirisi bir "etki", "etkilenme" eleştirisi olarak da anılır.
Buna karşın Barthes (ve Kristeva) metinlerarasının bir etki, belli bir geleneği izleme ya da onu sürdürme ereğinde olmadığını savunur(lar). Barthes, "De l'Oeuvre au Texte" adlı yazısında, "metinlerarasılığın her metnin özelliği, her metnin aynı zamanda başka bir metnin metinlerarası göndergesi olduğunu", bundan dolayı metinlerarasının "sıradan bir metinsel köken anlayışıyla karıştırılmaması" gerektiğini söyler. "Bir yapıtın kökenini, etkilerini araştırmak, 'sürerlilik' söylenini doyurmaktır; bir yapıtı oluşturan alıntılar adsız, saptanamaz, bununla birlikte daha önce okunmuş alıntılardır." Buradan Barthes'ın, bir göndermenin ya da bir yapıtı oluşturan alıntıların bir "metin-öncesi"nde yerleri oldukları düşüncesini benimsediğini çıkarabiliriz. "Daha önce okunmuş" alıntılar "adsız", "saptanamaz" ("ya da kökenleri ender olarak saptanabilen"), "ayraçsız" karşımıza çıkan "bilinç dışı ya da otomatik alıntılardır". Oysa kaynak eleştirisi kolaylıkla ulaşılabilen somut bir bütüne gönderir.
Sonuçta her metnin daha önce yazıldığını, yazılan her metnin daha önce yazılmış metinlerden aldığı parçaları bir yaptakçılık işlemiyle bir bütün oluşturabilecek biçimde bir araya getirdiğini, onları bir metnin uzamında yeniden dağıtarak yeni bir metin üretildiğini savunan Barthes, Kristeva gibi, metinlerarasının somut, kolaylıkla saptanabilir bir gönderge metin ya da metinlerin incelenmesiyle uğraşan, yapıtın geçtiği aşamaları inceleyen kaynak eleştirisinden ayrıldığını, onunla hiçbir ilişkisi olmadığını kesin olarak benimser. Barthes'ın tanımını izlersek ve kaynak eleştirisi konusunda Rudler'in yaptığı tanımlamaları göz önünde tutarsak, metinlerarasının metne ortak ve adsız bir belleğin derinliğini kattığını, oysa kaynak kavramının bireysel bir belleği -yazarın belleği- varsaydığını söyleyebiliriz.
Metinlerarası ile başlangıçta kaynak eleştirisinin geriye dönülerek başlattığı araştırma devinisi gerçekleştirilir. Metinlerarasında bir göndermenin anlamını çıkarabilmek için kaynak metne dönülür. Bu açıdan kaynak metinlerarası ile tümüyle ilişkisiz değil gibi görünür. Gerçekten de Riffaterre, çözümlemelerini kaynak eleştirisini andırır bir deviniyle gerçekleştirir, bir anlamda "yazarın usunu ya da imgelemini yönlendirmiş olan sözü ya da metni" bulmaya çalışır. "Delfica""nın aslını bir Yunan söyleninde bulur; aykırılık yaratan "f" harfini bu söylene göre açıklar; ardından anlamı belirtmek için de bu kez metinlerarası bir göndergeye, Goethe'nin Wilhelm Meister'indeki "Mignon" adlı şiirine başvurarak "f" harfinin bir İtalya özlemini dile getirdiği sonucuna varır. Bu durumda dilbilgisel bir aykırılığın açıklanmasına katkıda bulunduğu için kaynak eleştirisinin metinlerarasından tümüyle ayrılmadığı sonucu çıkarılabilir. Ancak metinlerarası bir adım daha ileri atarak anlamsal bir dönüşüm gerçekleştirir. Öyleyse metinlerarası yalnızca alıntıların saptanmasıyla sınırlanmaz. Bir göndermenin, alıntının vb. ilk anlamı önce kaynakta saptanır. Bu bakımdan kaynak metinlerarasının anlamsal bakımdan bir metin öncesi olur. Çünkü kaynak yalnızca yapıtı besleyen temel yapıcı bir unsurun değil, yeni değerlerin ve anlamların ilk izlerini taşır. Metinlerarası işte bu ilk anlamı dönüştürür. İlk anlam bir bakıma metinlerarası göndergenin tarihsel boyutunu verir. Ardından göndergenin ya da alıntının yeni bağlamdaki yeni anlamı açığa çıkarılır.
Belli bir geleneğin içerisinde yer alan ve belli sayıda kaynaklara başvuran bir yapıtın, bu gelenek içerisinde nasıl yer aldığı ve kaynakları nasıl kullandığı çözümlendikten sonra, bir çağa özgü ortak değerler toplamı metinlerarası göndergenin yeniden nasıl okunması gerektiği konusunda okuru yönlendirir, onun aldığı yeni anlamların daha iyi açığa çıkarılmalarına katkıda bulunur. Kökensel bir görüngüde kalındığında, Racine'in Phaidra'sını besleyen Phaidra söyleni, yakıcı bir tutku olan zina'nın yıkıcı sonuçlarını işler. Ancak Zola aynı Phaidra söyleninin bu somut anlamına dayanarak metinlerarası göndergeyi, içerisinde yaşadığı toplumsal-tarihsel koşullara göre yeni bir anlamla donatır. Kaynak metin (Phaidra), Tazı Payı'nı tam olarak açıklamaz, yalnızca onun anlamının çıkarılabilmesine katkıda bulunur. Çünkü bir göndermenin anlamı daha çok yazarın metinde belirlediği stratejiye göre, içerisinde bulunduğu toplumsal ve tarihsel koşullar göz önünde tutularak çıkarılabilir. Gönderge metin (kaynak metin) "neden?"e açıklama getirmez. Çünkü köken metindeki bir gönderge bağlam değiştirme sonrasında anlamsal dönüşüme uğramıştır.
Metinlerarasını yazınsal söylem çözümlemelerinin temel ereği yapan, metnin özerkliğini benimseyip onu tarihe, yazara, yazarın psikolojisine, ereklerine vb. göre ele almak yerine, biçimci bir çizgide kalarak, yapıtların sonsuz bir etkileşim içerisinde olduklarını, söylemlerin iç içe geçerek anlam ürettiklerini ileri sürerek öznellik kavramının egemenliğine son veren, metinlerarasında yazarın katkısından hiç söz etmeyen, kısacası "yazarın öldüğünü" (Barthes'ın deyişiyle) ilan eden postmodern eleştirmenlerin takındıkları bu tutum, yani metinlerarası çerçevede yazar (ve okur) kavramını yoksamaları her zaman için geçerli sayılmamalıdır. Çünkü onları okura belli bir ileti vermek için belli bir anlamsal strateji doğrultusunda yapıta sokan yazarın kendisi olduğundan, bir başka yapıttan yapılan alıntıları, göndermeleri, anıştırmaları yazarın rolünü göz ardı ederek ele almak son derece yetersiz olurdu. Lautréamont'un Maldoror'un Şarkılari’nda metinlerarasının çok sayıda farklı metinlere ait parçaların adsız bir dolaşımı olarak görmek yetmez. Yazar başka yapıtlara ait parçaları belli bir amaç doğrultusunda, örneğin romantizmi alaya almak için bol bol anlatısına sokar, metinlerarası göndermeleri yeni bağlamda yeni anlamlarla donatır. Doğal olarak bu donatım işlemi kendi kendine gerçekleşmez. Belli, hesaplanmış bir stratejiye göre alıntıladığı her metne yeni anlamlar yükleyen yazarın kendisidir.
Bir yazardan alıntılar yaparken, bir metne gönderirken ya da yansılama yöntemine başvururken yazarın aradığı başka bir yazarı ya da metni eleştirmek, gülünç kılmak, onun kurduğu yetkeye son vermek, kendi metnine daha da açıklık getirmek ya da bir metinde aktarılmak istenen düşünyapıyı tersyüz etmek vb. olabilir. Proust öykünmeye isteyerek başvururken hem istem dışı anımsamalardan ve taklitlerden kendini arındırmak hem de, Pastiches et Melanges'da yaptığı gibi, aynı olayı şu ya da bu amaçla, farklı yazarların anlatış tarzlarına göre yeniden yazarak biçem egzersizi yapmak, böylelikle kendi özgünlüğünü bulmak isteğindedir. Metinlerarası bir yazardan bağımsız, onun hiçbir katılımı olmadan, başka metinlerin rasgele yinelenmesi değildir. Önceki metinlere ait gösterge dizgelerini yeniden dağıtarak anlam ürettiğini ileri sürmeyle yetinmek, bir yazarın yazısında belirlediği stratejiyi hesaba katmadan metinlerarasını ele almak, ayrıca yine Barthes ve Kristeva'nın yaptıkları gibi, metinlerarası yaklaşımda okurun katkısını yok saymak eksik bir yaklaşım olur. Oysa her metinlerarası okuma çoğu zaman yazarın stratejisi yanında, Riffaterre'in haklı olarak ileri sürdüğü gibi, okurun katkısına gereksinim duyar. Yazarından söz etmeden, Les Yeux d'Elsa'nın, daha önce yazılmış metinlere ait gösterge dizgelerini yeniden dağıtarak anlam ürettiğini ileri sürmek, her göndermeden doyurucu bir biçimde ve açıklıkla anlam çıkarılabileceğini ummak boşuna bir girişim olur. Oysa her şeyden önce Aragon yalnızca yapıtın yazarı değil, kahramanıdır da. Ayrıca Dunkerque katliamı, Tours'da hapse atılması, mutlu Paris günleri, Nice'teki sürgün hayatı, yitirdiği dostları vb. yaşadığı ve tanığı olduğu pek çok özyaşamöyküsel unsura yer verir. Önceki çağlarda yazılmış metinlere yaptığı göndermelerin anlamları, içerisinde yaşadığı tarihsel, toplumsal, özyaşamöyküsel koşullara bağlı olarak çıkarılabilir. Anlamı çıkaracak olan da okurun kendisidir. Savaşa şiddetle karşı çıkan Aragon'un, sansüre uğramamak için üstü kapalı bir dil kullanarak yaptığı onca göndermenin anlamını çıkarabilmek için okurun büyük ölçüde katılımına gereksinim vardır. Bu da metinlerarası yaklaşımda okurun payına değinmeyen Barthes ve Kristeva'nın izledikleri yöntemle çelişen bir tutumdur.
Ancak gönderen metin ile gönderilen metin arasındaki alışverişleri bulmak, gönderen metindeki bir göndermenin kökenine ulaşabilmek için okurun iyi bir ekinsel birikime sahip olması gerekir. Örneğin, öykünme, okurun daha fazla katılımını, alıntılayan metin ile alıntılanan metin arasındaki biçimsel özelliklerin daha iyi bilinmesini zorunlu kılar. Hiçbir metinlerarası gönderme yeni bağlamda açıkça anlam üretmez; her gönderme okurca yorumlanmayı, gönderdiği bağlamın bulunup çıkarılmasını, ilk bağlamdaki anlamıyla sonraki bağlamda aldığı anlamın araştırılmasını, açıklanmasını bekler. Bununla beraber, Riffaterre'in önerdiği gibi, metinlerarasında bilgece bir yaklaşıma gerek yoktur. Metinlerarası, her okurun özgün bir biçimde, tarihsel, toplumsal koşulları, metnin stratejisini göz önünde tutarak, güncelleştireceği anlamlar çıkarmasına, yapıtları yeni bir gözle okuyup değerlendirmesine olanak sağlar. Aragon, ortaçağda yazılmış yapıtları İkinci Dünya Savaşı'nın ışığında; Zola ise, siyasal çöküşün hazırlandığı, paranın tek "tanrı" olduğu bir dönemde Phaidra'yı, güncel iletiler vermek için, yeniden yazar ve bize okuturlar. Metin, okur, tarih arasında karmaşık bir ilişki kuran metinlerarası verilerin farklılıkları içerisinde algılanmalarını beklerler.
Genette, yansılama, öykünme, anıştırma başta olmak üzere neredeyse bütün metinlerarası yöntemlerle, bir yazarın başka metinlere ait kesitleri asıl işlevlerinden soyutlayarak onları kendi istekleri, amaçlan doğrultusunda kullanması işleminin, bir bakıma metinlerle "oyun" oynamak olduğunu; ana-metinsellik yöntemlerinin, özellikle yansılama, öykünme, alaycı dönüştürümün "oyunsal" dönüşüm kılgıları olduklarını ileri sürer:
"Ana-metnin verdiği tat aynı zamanda bir oyundur. (...) Sonuçta hiçbir ana-metinsellik biçimi bir parça oyun olmadan olmaz; var olan biçimlerin yeniden kullanımında tözsel olarak bir parça oyun bulunur. Yaptakçılık hep bir oyundur, şu anlamda ki bir nesneyi beklenmedik bir biçimde kullanır. Aynı biçimde bir gönderge metni başlangıç programı dışında kullanmak bir bakıma onunla oynamak, eğlenmektir. "
Bu oyun içerisinde okurun rolü, metinlerarası yöntemlerden (bkz: “Yöntemler” bölümü) birine göre alıntılanan metnin anlamını bulmaktır. Metinlerarası yöntemler yarım sözcüklerle belirtildiklerinden kavranmaları, anlamlarının çıkarılmaları için okurun öngörüsüne, katılımına gereksinim duyarlar. Yansılama ya da alaycı dönüştürüme başvuran yazarlar, başka yazarların yapıtlarını dönüştürerek, hem az çok okuru eğlendirirler hem de onu köken metin ile gönderen metin arasında bir arayışa zorlarlar. Dönüştürülen metnin arayışına çıkan okurun, böyle bir girişiminin sonunda, kişisel kazancı, yine Genette'e bakılırsa, dönüştürülen metin ile dönüştüren metin arasındaki benzerlik ve ayrımları saptamasının sonunda aldığı tattır. (Raimund Theis ve Hans T. Siepe'nin, metinlerarası ile ilgili yapılan kolokyumun bildirilerini "le Plaisir de l'intertexte" (Metinlerarasının Tadı) başlığı altında bir araya toplamaları bu bakımdan anlamlıdır). Metinlerarası, bir benzetme yapmak gerekirse, bir tür "saklambaç" oyunu başlatır: "Gizli", "gizlenmiş" metnin arayışına çıkan okur, yeni metnin yorumlanmasına katkıda bulunmasından başka, "buluş"undan tat alır.
Tüm alt-metin (hypotexte) ana-metin (hypertexte), ya da metinlerarası alışverişleri, eski metinlerden yola çıkarak yeni yapıda ve anlamda yeni metinler yaratmak; eski metinlerin yapılarını, biçemsel özelliklerini, izleklerini vb. yeni bir metinde yinelemek ya da yeniden yazmak edimini Genette "palempsest" olarak adlandırır. Bir metnin başka bir metinle karşı karşıya konarak metinlerarası bir görüngüde okunmasını ise bir yaptakçılık (bicolage) edimine bağlar. Yaptakçılık ile "eskisinden yola çıkarak yenisini oluşturmak" anlaşılmalıdır. Böyle bir işlemin avantajı "bilerek üretilmiş ürünlerden daha derli toplu, daha tat verici nesneler üretmektir."; "eski bir yapıya yeni bir işlev yüklenir, ikisi üst üste konur. Ortaklaşa bir arada bulunan bu iki unsur arasındaki uyuşmazlık bütüne kendi tadını verir. "
Kimi eleştirmenler ise bir metnin önceki metinlerden parçalar alıntılama işlemini bir yeniden yazma, kolaj ya da alıntı işlemi olarak görürler. Ancak iki ya da daha çok metin arasındaki alışveriş hangi adla (ya da imgeyle) anılırsa anılsın, (metinlerarası, yaptakçılık, palempsest, alıntı, yenidenyazma vb.) neredeyse her yazınsal metnin (ister modern, ister postmodern, isterse klasik ya da daha eski metinler söz konusu olsun), Baktin'le birlikte "çoksesli" özellikte olduğunu, en büyüğünden en küçüğüne değin bir metnin içerisinde yer alan her metin dışı unsurun orada bir ayrışıklık yarattığını söyleyebiliriz. Şu ya da bu metinlerarası yönteme göre metne sokulan ayrışık her unsur metne anlamsal olarak katkıda bulunur, metnin çizgiselliğini keserek ona tekanlamlılık yerine çokanlamlılık özelliği katar.
Eski, önceki metinler hep yeniden güncelleştirilerek onlardan yeni metnin bağlamında yeni anlamlar çıkarılır. Steven Best ve Douglas Kellner bu nedenle anlamın dinamik özelliğini büyük ölçüde metinlerarasılıkta görürler:
"Gösterilen asla sona ermeyen bir anlamlandırma sürecindeki bir uğraktır (...) bu süreçte anlam (...) yalnızca gösterenlerin sonsuz metinlerarası oyunu içerisinde üretilir." Steven Best-Douglas Kellner, Postmodern Teori

Prof. Dr. Kubilay Aktulum
 
Katılım
26 Nis 2007
#3
Ynt: Edebiyatta Postmodern Bir Teknik Olarak Metinlerarasılık

Bugüne kadar şöyle yetiştirildim; başta Kur'an ve Hadisi, sonra temel İslam bilimlerinin temellerini; "geleneği", Gazaliyi, İbn Haldun'u, sosyal bilimin geleneğini; Marx'ı, Weber'i vb. ama bir de 21. yyı, yeni akımları; mesela eleştirel teoriyi bilmezsen ilim adamı olamazsın. Kısaca gelenek ve bugünü harmanlayacaksın. Şimdi aynı şeyi edebiyat için düşündüm, sizde klasiğe dönüşün tarihi de yeni ama düşünüyorum da çoğu kişi yukarıdaki yazılanları okumamıştır bile, okusa bile önemsiz saymıştır. Merak ediyorum sahi ey edebiyat ahalisi sizde nasıl bu harmanlama işi? Yapılmasa da yapılmalı deniyor mu en azından?
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#4
Ynt: Edebiyatta Postmodern Bir Teknik Olarak Metinlerarasılık

Dirvas hoca sağ olsun benim için açmıştı bu konuyu.soracak olursanız anladın mı metinler arasılığını hala anlamış değilim.Kendi uslubumca bir bağ kurabilsem de söz ve yazı birbirinden çok uzak bana göre.yazıyı anlamak ise daha büyük bir kabiliyet.Şimdi yazıyı ve sözü hikmetimize göre anladık diyelim.harman yaptık ne oldu bana göre felaket oldu.Peki doğru anladık ama harmanı yanlış yaptık o zaman ne olacak.Mevzu harmanlanıp harmanlaması değil bence ,mevzu doğru anlayabildiklerimizi(doğru anladığımızı nasıl doğrulayacağız?) meleke haline getirebilmekte.harman konusunda ise şu şekilde bir sıkıntı var gördüğüm kadarıyla batı kafası ile doğuyu nasıl harmanlayacaksın?İlk sual bence bu.
 
Katılım
20 Nis 2008
#5
Ynt: Edebiyatta Postmodern Bir Teknik Olarak Metinlerarasılık

ben söyliyim ferahsan onların yerine
oku hayıflan otur ,vaybe adam ne yazmış de yeniyi tekmele asla onun gibi olunamaz de otur,perdeyi kapat öğretmen ol -devlete sırtını daya en azından-gık.... :D
emekli sandığı,657 :D kapanş ___________
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap