Halit Özdüzen'den...

Katılım
27 Tem 2006
#1
SELAM SANA YA MUHAMMED MUSTAFA


Gelişini haber verdi Nebîler,
Son dönemde gelir Ahmed dediler,
Melekler yoluna güller serdiler,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Nûr-ı çeşmin gönüllerde zevk sefa.

İsrafil ninniler söyledi cana,
Çocuklukta özlem duydun babana,
Anam babam feda olsunlar sana,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Ruhu nakşın gönüllere pür şifa.

Gençliğinde cesur, mert bir civandın,
Doğruluğa ta yürekten inandın,
Muhammedü�l-emin unvanı aldın,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Cemâlin benzerdi hüsn-ü Yusuf�a.

Ceddin İbrahim�in Hanif dininde,
Bazen tüccar oldun Kenan ilinde,
Yalan yanlış yoktu senin dilinde,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Meleklerde olmaz sendeki vefa.

Mirâcına şahit oldu âlemler,
Sevenler müjdeli haberi bekler,
Firâkından yandı bütün felekler,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Gelmek istiyorum senin tarafa.

Çocukla çocuktun, yaşlıyla yaşlı,
Ağzında dualar, gözlerin yaşlı,
Oldukça vakurdun, hep ağır başlı,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Şöhretin yazıldı nurlu Mushaf�a.

Konuşurken sesin gayet sakindi,
Bakışın kararlı, gözler emindi,
Firdevs dedikleri Cennet tenindi,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Allah remzeyledi mim-i hurûfa.

Tenin gül kokardı, nefesin reyhan,
Dünyada sultandın, ukbada sultan,
Seni görmek ister bu fakir her an
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Şefâatin göster koyma A�râfa.

Ahlâkın Kuran�dı âdabın Furkân,
Ashâbın ışıktı, Ehl-i Beyt nurdan,
Resul ayrılamaz çâr-ı yarından,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Ehl-i Beyte canlar feda bin defa !

Şah Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin,
Sevdam Zeynep ile Zeynel Abidin,
Sensin kıblem, sensin Kevser, sensin din !
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Her zerrene Halit feda bin defa.


� Tasavvuf Yolcusu�ndan
Halit ÖZDÜZEN
 
Katılım
27 Tem 2006
#2
Ynt: Halit Özdüzen'den...

Ben Doğuyum


Ben doğuyum,
Güneşin doğduğu yer,
Ne güneşler doğurdum;
Gökteki güneşten başka.
Gökteki Güneş,
Yıldız sayılır, onların parlaklığında.

Ademin çocuklarına beşikler verdim,
Nuh�a gemi, ormanlarımdan.
Musa�ya Asa,
İsa�ya Kâse
Muhammed�e minber verdiğim gibi.
Havva�nın ninnisi söylenir, ovalarımda.
Dağlarımda Davud�un avazı,
Tur�da Musa�nın sayhası,
Bilâl�in çınlayan ezanı gibi,

Ben doğuyum, hem Orta Doğu,
Ne medeniyetler, doğurdum, gerçek medinelerde
Ne şehirler kurdum.
Babil�den,Ninova�dan Kudüs�ten sonra.
Ne Krallar yükseltip alçaltım,
Karun,Nemrut, Firavundan başka.

Yollarımda Peygamberlerin ayak izleri var,
Şu İbrahim�in Mezopotamya�da,
Oradaki, Nasaralı İsa�nın
Ya Muhammed�in izleri,
Mekke�den Medine�ye kadar.

Ben doğuyum,
Güneşin doğduğu yer,
Ne güneşler doğurdum,
Gökteki güneşten başka,
Konfüçyüs, Zerdüşt, Buda,
Fikir adamıydılar, dava adamıydılar.
Sonra Aristo, Platon
Greec�i, Roma�yı kurdular.
Farabi,,İbni Rüşt, İbni Sina
Doğudan aldıkları ışıkla,
Batıyı aydınlatıp,
Dante�yi ve Nietzsche�yi çıkardılar.

Sonra soyguncular, talancılar geldi
Bendeki işbirlikçilerle,
Barbarlar, mülkümü yağmaladılar.
Romalılar ve başka barbarlar,
Ser verdim sır vermedim.
Ürettiğim bütün zenginlikleri çaldılar;
Antik-altın,mücevher, petrol ne varsa,
Her şeyimi aldılar, ruhumdan başka.
Götürüp apartman, gökdelen kurdular,
Ama ruhsuz, ama taş,beton, demir yığınları,
İnsanları hapsetmek için �çağdaş� zındanlar.
Adına şehir dediler, şehir görmemişler.
Şehir, Semerkant�tı Buhara�ydı, Bağdat�tı.
Çevresi bağlar, bahçeler
Adam gibi adamların yaşadığı yer.

Ben doğuyum,
Güneşin doğduğu yer,
Ne güneşler doğurdum
Gökteki güneşten başka,
Öyle parlak öyle parlaktılar,
Güneş yıldız kalırdı onların ışıklarında.
Nur yüzlü Havariler.
Daha binlerce veli, aziz ve azizeler
Hallac,Yesevi, Arabi, Mevlana, Yunus�lar

O hikayesini dinlediğiniz,
Küllerinden yeniden doğan.
Zümrüdü Anka kuşu
Benim Kaf dağımda yaşar.
Ben ölümsüzlük iksiri içtim,
Ben de Cebrail nefesi var.
İnanmazsanız Semuri�ye sorun,
Bilir, o nefes neye yarar.

Yeni güneşlere gebeyim,
Doğurup, çalamadıkları ruhumu vereceğim.
Ali�ler,Selahaddin�ler,Alpaslan�lar
Meryem�ler, Rabia�lar.
Eski günlerdeki gibi,
Bir doğurdum, bir doğurdum mu!
O zaman bendeki keyfi görün,
Nasılda kınalar yakacağım ellerime,
Tüm gelinlerimin kınasından parlak,
Yılanlar,çıyanlar kaçacak delik arayacak.



HALİT ÖZDÜZEN
 
Katılım
27 Tem 2006
#4
Ynt: Halit Özdüzen'den...

ABDULKADİR GEYLANİ


Muhammed neslinden, Şah-ı Veliden,
Gonca Hüseyin’den, gül Fadime’den,
Zarif ve inceden, nurdan bir beden,
Sultanlar sultanı pir Abdulkadir.
Abidler içinde bir Abdulkadir.

Hasan-el Basri’nin irfan yolundan,
Bağdatlı Cüneyd’in aşkın kolundan,
İrem bağlarının eşsiz balından,
Sultanlar sultanı pir Abdulkadir.
Aşıklar içinde şir Abdulkadir.

Kırklar, Yedilerin sultanı sensin,
Gavslar meclisinin imamı sensin,
İlim deryasının ummânı sensin,
Sultanlar sultanı pir Abdulkadir.
Arifler içinde mir Abdulkadir.

Erenler bezminde dergâh kurulur,
Tüm veliler divanında bulunur,
Hama erlerinden yolun sorulur,
Sultanlar sultanı pir Abdulkadir.
Lütfunla rüyama gir Abdulkadir.



Halit ÖZDÜZEN


Bu şiir Halit Özdüzen’in Ötüken Yayınları arasından çıkan, Tasavvuf Yolcusu / Tarikatlar ve Alevilik isimli kitabında yer almaktadır.
 
Katılım
27 Tem 2006
#5
Ynt: Halit Özdüzen'den...

CANAN ALİ


Can Ali, canan Ali
Her derde derman Ali
İlimde umman Ali
Can sana kurban Ali.

Ay Ali, hilâl Ali
Güzel bir cemâl Ali
Edepte kemâl Ali
Can sana kurban Ali.

Şebboy Ali, gül Ali
Engin bir gönül Ali
Şakıyan bülbül Ali
Can sana kurban Ali.

Kemâlatta fert Ali
Varlıkta cömert Ali
Yiğitlikte mert Ali
Can sana kurban Ali.

Kevserde sâki Ali
İlimde bâki Ali
Yüzümün akı Ali
Can sana kurban Ali.

Şah Ali, sultan Ali
Zalime yaman Ali
Mazluma aman Ali
Can sana kurban Ali.

Resule kardaş Ali
Nebiye sırdaş Ali
Hızır’a yoldaş Ali
Can sana kurban Ali.

Din Ali, iman Ali
Aşk Ali, irfan Ali
HALİD’e ferman Ali
Can sana kurban Ali.

Halit ÖZDÜZEN

Bu şiir, Halit Özdüzen’in Ötüken Yayınları arasından çıkan, Tasavvuf Yolcusu / Tarikatlar ve Alevilik isimli kitabında yer almaktadır.
 
Katılım
27 Tem 2006
#6
Ynt: Halit Özdüzen'den...

AŞKIN ADIDIR HÜSEYİN

Aşkın adıdır Hüseyin,
Lezzet tadıdır Hüseyin
Bilmeyenler Araf’tadır
Arif tacıdır Hüseyin

Muhammed gülü Hüseyin
Gülün bülbülü Hüseyin
Seni sevmeyen gönülü
Bilirim ölü Hüseyin

İlmin yoludur Hüseyin
Ali oğludur Hüseyin
Aşk ile özü doludur,
Aşkın nurudur Hüseyin

Fatime nuru Hüseyin
İsrafil suru Hüseyin
İslamın büyük gururu
Ümmet şuuru Hüseyin

Ba’nın noktası Hüseyin
İlmin sakası Hüseyin
Kerbela’nın matem yası
Yiğitler hası Hüseyin

Dinin fettahı Hüseyin
Derdin felahı Hüseyin
Ol şehitler Şeyhinşah’ı
Derviş semahı Hüseyin

Talibe rehber Hüseyin
Allah’tan eser Hüseyin
İki cihandaki Kevser
Halid’e önder Hüseyin
Halit ÖZDÜZEN
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#7
Ynt: Halit Özdüzen'den...


Halit Bey merhaba !

Şiirleriniz hoş, şiirlerinizin bir bütünlük oluşturması hasebiyle şiirlerinizi tek başlık altında topladım, nakledeceğiniz şiirlerinizi bu başlık altından verebilirseniz memmun olurum.

İyi günler...
 
Katılım
27 Tem 2006
#8
AKILLA KADER EKSENİNDEKİ

İNSAN

Halit Özdüzen*
Araştırmacı-Yazar


İslam düşünce tarihi boyunca, Kader, Ruh, Nefis, Akıl(cüzi irade) ve Levh-i Mahfuz kavramları, birçok düşünürün kafa patlatarak, üzerinde çalıştığı önemli konular olmuş; binlerce cilt kitap yazılıp, yorumlar yapılarak, çeşitli ekol ve “ İtikat Mezhepleri” oluşturulmuştur!

Yükümlülüklerden kaçmak isteyen aklı yönlendiren nefse , bazen bilinçli-bilinçsiz şöyle sorular takılmaktadır: “Bizim kaderimiz önceden belirlenmiş olarak, Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğuna göre, öyleyse biz senaryoya sadık aktör veya yazılımı uygulayan robotlar mıyız; verilen rolü veya yüklenen programı her halükârda yapmak zorundaysak, neden fiillerimizden sorumluyuz ? Madem “Alın Yazımız” böyle, o kötü eylemleri yerine getirmemiz mukadderse, Kıyamette neyle suçlanacağız? Cehennemliksem niye boşuna çabalayayım! Cennete gideceğim yazılıysa, niçin endişe taşıyacağım? Bazılarına sağlanan imtiyaz ve üstünlük nedir? Külli iradenin yazgısı karşısında, cüz-i irade sahibi aklın, nasıl bir fonksiyonu bulunmaktadır ?

Levh: Arapça kelime olarak, üzerine yazı yazılan levha demektir. Levh-i Mahfuz, hıfzedilip korunan yazılı levhaları anlamınadır. Hikmet açısından : Evrendeki Ruh, Melek,Cin, hasılı bütün canlı-cansız, ulvi-sufli nesne, varlık ve insanların, yaratılış öncesi evrelerinden başlayarak sonlarına kadar, bütün safhalarının yazıldığı İlahi Ana Kitap(kaynak)tır. “Toprağın karanlıklarındaki bir dane, yaş-kuru her şey apaçık bir kitabın içindedir.” (En’am 6/59) Yaş-kuru, Arapça deyim olarak, “her şeyi” kapsamaktadır.

İlk algılamada, bu kadar ayrıntılı ve geniş kapsamlı kitabın mahiyeti ile, bulunduğu mekânın büyüklüğünü kavramada akıl zorlanmaktadır! Kitaplar topluluğunun nur bir mekânda, nurdan levhalar üzerine, yine nurdan bir kalemle yazıldığı - arif zatlardan- gelen rivayetler arasındadır! (Günümüzdeki dijital teknolojisindeki gelişmeler göz önüne alındığında, levhaları anlamak biraz daha kolaylaşmaktadır.) Kur’an-ı Kerim, o makamdan inzal olmuştur. İnkârcılar Resulullah Efendimize yönelttikleri iftirayla, “Okudukları kendi uydurmasıdır!” dediklerinde, Allah, “İş onların iddialarının aksinedir! O, Yüce bir Kur’an’dır. Korunmuş bir Levhada/ Levh-i Mahfûz’dadır.(Bürûc 85/21,22) ayetlerini indirerek onları yalanlamıştır!

Kur’an-ı Kerim’de o makam için, Kitab-ı Hafiz(Korunan Kitap), Kitab-ı Malum( Bilinen Kitap), Ümm‘ül Kitap(Kitapların Anası) ve Kitab-ı Meknun
(Saklı/Gizli Kitap) deyimleri de kullanılmıştır. Levh-i Mahfuz, sınırsız ve sonsuz kudret sahibi Rebb’ül Alemin’in yapacaklarının planı olduğu gibi, âlemlere deklare ettiği bir nevi de “İlahi Anayasa” konumundadır! Yüce Rabbimiz, o kitapta yazılı olanlara harfiyen uymayı kendisine şiar edinmiştir; zalimlerin rızkını göndermesi ve suçluları en kötü filleri karşısında bile hemen cezalandırmamasının hikmeti bundandır !...

Allah’u Teala, Ana Kitapta insan için bazıları kesin, bazıları da yaşam iradesine bağlı olarak, genel ve özel yazgılar belirlemiştir. (Bkz. Kur’an, Ra’d 13/22) Bunlardan kesin olanlarına alın yazısı denilmektedir ki,bunlar asla değiş-memektedir! Allah bizim için hiçbir kötülüğü takdir etmemiş, fakat dünyevi zorunluluklar gereği, kötülüklerin kaynağı Nefs-i Emmareyi yüklemiştir; onunla mücadele ederek kontrol altına alanları, temiz akıl (Akl-ı selim) sahibi olarak nitelemektedir. (Bkz. Bakara 2/197) Doğru ve yanlışı ayırma yeteneğini yüklediği akıl sahibi İnsanı, son nefesine kadar özgür bırakıp, daha sonra da yargılayacağını bildirmektedir.(Bkz. Ra’d 13/21)

İnsan, aklının yanında sezgi, duygu ve nefsani arzularıyla yaşayan varlıktır. Eşref-i Mahlukat ( şerefli varlık ) olmanın en önemli özelliği, Allah’u Teala’nın yazdığı nurani akla erişip, nefsani arzulara gem vurmaktan geçmektedir. Bellek, şuur, hafıza ve zekâ olarak tanımlanan akıl, geniş anlamıyla, “Bilip, tanıma, araştırma ve yargılamaya yarayan yetidir.” Beynin fonksiyonu olarak akıl, doğuştan itibaren oluşmaya başlayıp, gençlik yıllarında şekillenip olgunluğa erişip , 30’ lu yaşlara kadar gelişme göstermekteyse de ondan sonra yavaşlamakta; orta yaş döneminin sonunda -hücre ölümlerine bağlı olarak- durgunluk ve gerileme başlamaktadır. Zihinsel gelişmeleri, kişinin karakterini belirlediği gibi, karakteri de bir bakıma kaderini belirlemektedir. Aklın gelişimi için, sağlıklı beyine ihtiyacı olduğundan, çocuğun ana rahminden itibaren, toksinlerden uzak gıdalara ihtiyacı olduğu gibi, yetişme döneminde de nefsani toksinden arınmış, fikri gıdalara ihtiyacı bulunmaktadır…

Akil-Baliğ (olgunluk)’den itibaren her insana boş bir defter( Amel Defteri) verilmekte; iyi veya kötü fiilleri bu deftere yazılmaktadır! ( Bkz. En’am 6 /61-62) Cenab-ı Hak bilgi anlamında, doğumdan vefata kadar hangi eylemleri yapacağımızı “Alim” sıfatıyla bilmektedir; bu gerçek İlah olmasının gereğidir. Fakat hiç kimsenin insanlık vasfını kaybederek, Nefsi Emmaresinin kölesi olarak insan-ı hayvana dönüşmesini arzu etmemektedir. (Bkz. A’raf 7/17) Aksi takdirde, yeryüzüne kitap, peygamber ve veliler göndererek, insanlara rehberler kılmazdı! Buna bağlı olarak Rahman, Rahim ve Adil-i mutlak olan Rabb, kulunun kötülükler yaparak, cehenneme gitmesini de arzu etmemektedir. (Bkz. Nisa 4/110) Bununla beraber zaruret sonucu, Cehennem, insan ve cinlere takdir edilmiştir. Bir başka ifadeyle, insan, kendi ayaklarıyla Cennet ya da Cehenneme yönelmektedir. Cehennem, yeryüzünde nefis kirinden temizlenerek, ıslah olamayan Müslümanlar için rehabilitasyon merkezi olurken, inançsız ve zalimler için tecrit edilmiş mekan olarak, zindan veya varlığın “çöplük alanı” olarak nitelenebilir! Yargıya gelince: Rebbü’l Aleminin, mazlumların huzurunda zalimlerden haklarını alarak, onlara teslim etmesi ve herkesin hakkına razı olması sonucunda, İlahi Adaletin en küçük bir kuşkuya mahal kalmadan tescilidir. (Bkz. Nisa 4/168)

KADER

Kader, Hadis kaynaklarında Cibril Hadisinde geçen “İmanın altı hükmünden biri olarak, İslami literatüre girmiş bulunan inanç ilkesi olup, inanmak zorun-ludur. Şartlar Arapça orijiniyle, “Amentü billahi ve Melaketihi ve Kütübihi ve Resulıhi ve Yövmil ahiri ve Kaderi”dir. ( Allah’ın Birliğine, Meleklere, Kitap-lara, Resullere, Ahirete ve Kadere imandır.) Bundan sonraki kısmı şerh ve yorum alanına girmektedir. Müslümanlar arasında ilk beş ilkede görüş birliği sağlandığı halde, kader’in yorumunda İslam Tarihinin ilk yüzyılın sonlarından itibaren ihtilaflar bulunduğundan, çeşitli itikat mezhepleri oluşturulmuştur.

Allah Kadir-i Mutlak olarak, varlıktaki bütün güç kuvvet ve iktidarı elinde bulundurmaktadır; Kadir, “ KDR” kökünden gelmektedir. Aynı kök, Rebbü’l Alemin’in el- Kadir isminin de mazharıdır. Kudret, takdir ve muktedir gibi türevleri Allah’ın güç, kuvvet ve iktidarıyla, tercihini belirlemek için kullanılmış olup, Kur’an’da on yedi ayette geçmektedir. Varlıkta başka bir yaratıcı olmayıp, her şeyi yaratıcısı olarak, ne varsa onu ve fiillerini de yaratan Allah’tır. “Allahu Hâliki külli şeyin” “Allah her şeyin yaratıcısıdır.” (Zümer 39/62) Hâlik olarak, insanın bütün fiillerini yaratmakta olup; yukarıda da değinildiği gibi o’na, kötülüğe yönlendiren nefsi, iyiliğe yönelten ruhu, doğru-yanlışı fark eden akıl ve şuuru, eylemleri için ise hür iradeyi vermiştir. İyi ve kötüyü takdir etmiş, içlerinden birini tercih edip seçerek, uygulamamıza izin vermiştir. Yüce Allah yeryüzünde, insana sunduğu seçeneklerden en iyisini tercih etmesini istemektedir; gönderdiği peygamberler, kitaplar ve nebiler vasıtasıyla, iyiyi tercihinde mükâfat, kötüyü tercihinde ise ceza alacağını bildirmiştir. Yanlış tercihi, kendi bünyesine zararlı olduğu gibi, sonuçlarıyla topluma, diğer varlıklara ve doğaya da zarar verdiğinden, sorumluluğu bundandır!...

Dini ve akli sorumluluk taşıyan insanın yaşamının her safhasında, çoktan seçimle yaratılmış seçenekler bulunmaktadır, kişi hür iradesiyle bunlardan birini tercih ederek uygulamaktadır. Böylece karşılaştığı her olayda, akli ve bedeni imkânlarıyla oluşturabileceği birkaç eylemden, birini tercih etmektedir. Bazen de istisnai olarak, önüne tek seçenek de çıkabilmektedir; bu konum, yaşam safhasında Rabbin özel sınavı olarak, genellikle kişinin hayatının da dönüm noktasını oluşturabilmektedir! O durumda da fiildeki niyet ve işleme şekli önemlidir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır. “ Ameller(fiiller) niyete göredir”

Yeryüzüne göndermeden önce, “Şeytanın ve nefsinin arkasından gitmeyeceğine dair”, Rabbimiz bütün insanlardan söz almıştır. (Elestü biatı , Bkz. A/raf 7/172) Fakat binlerce zulmani perde arkasındaki bu aleme gelen insan, Rabbine verdiği sözü unutmuştur. Kitap ve peygamberler gönderil-mesinin en önemli amaçlarından biri, o sözleşmeyi hatırlatmak içindir!...

Yüce Allah , yarattığı her insana ana rahminde kendi ruhundan ileterek, yeryüzüne Halife olarak gönderirken, ona hiç bir varlığa vermediği üstün erkler vermiştir; diğer varlıklara göre bu kadar yetkiler verilince, sorumluluk da yüklemiştir. Çünkü lutfedilen her yetkinin bir sorumluluğu bulunmaktadır; sorumluluk, akil baliğ ve idrakle başlamaktadır. İnsana anne ve babasını seçme imkânı verilmemiş, ancak arkadaşını seçme özgürlüğü verilmiştir. İyi ya da kötü arkadaş-eş seçiminden, yetiştirdiği çocuklarının eğitiminden, yönettiklerinden, kendini, ikinci şahısları, toplumu ve çevreyi ilgilendiren tercihlerinden, hasılı kullandığı tüm yetkilerden Allah ve yarattıklarına karşı sorumludur.

İlk bakışta Peygamberlere ve onların yakın çevresinde bulunan insanlara ve daha sonra gelen velilere imtiyaz tanıdığı zannedilmektedir; ancak bu insanların yaşam hikâyesi yakından incelendiğinde, ne çileler çekip, hangi imbiklerden geçtikten sonra, o sıfatlara liyakat sağladıkları görülecektir. Çok aykırı bir çevrede doğduğu halde, hidayete eren tarihte birçok insan görüldüğü gibi, Peygamberlerin evlerinde yaşadığı, hatta onların kanını taşıdığı halde, hür iradesiyle batılı, hakka tercih etmiş -maalesef- sayısız insanlar bulunmaktadır. Hz. Adem’in oğlu Kabil , Hz. Lut’un eşi ve Hz Nuh’un oğlu somut örnekler-den birkaçı olarak gösterilebilir. Tersi olarak, hakkı batıla tercih edenlere de putperest Azer’in oğlu Hz. İbrahim, Firavunun hanımı, Hz. Ömer ve binlerce değerli Sahabe örnek gösterilebilir.


İyi ya da kötü fiili seçimde Allah’u Teala’nın veya görevli meleklerin herhangi bir zorlaması yoktur. Ancak düzgün veya bozuk bir çevre, aklı kullanmada etkili olmaktadır. Bundan dolayı fertle beraber toplumun düzel-tilmesi de önemlidir. Bunda: Elinde imkânlar bulunan Müslüman zenginler, ebeveynler, eğitimciler, sosyal bilimciler, kamu görevlileri ve siyasal erk sa-hiplerinin sorumlulukları bulunmaktadır. Bu nedenle adil yönetici, “ Fırat kenarında bir kurt kapsa bir koyunu, gelir de adli ilahi, Ömer’den sorar onu” demiştir!..

Mümin, Rabbinin kendine tevdi ettiği maddi ve manevi zenginlik ve varlıklardan bir bölümünü çeşitli nedenlerle kendisine ulaşmamış olanlarla paylaşmak konumundadır. Bu husus İnsan ve Müslüman olmanın şartı olduğu gibi, Rebbü’l Âlemine şükrün de gereğidir.





ALIN YAZISI VE KAZA

Çoğu zaman Alın Yazısı, kaza ve kaderle karıştırılmaktadır. Alın Yazısı, kişinin tercihi ve sorumluluğu bulunmayan konumlardır. Bunlar: Doğum yeri ve yılı (ay, gün, saat, dakika), milliyet, cinsiyet anne ve babasının kimliği, öleceği yer, ölüm tarihi ve anı v.b. tamamen Allah’ın takdirindedir.

Kaza ise, bireyin yaşamında oluşan bazen mani olunamayan olgulardır. Toplum ve sosyo-ekonomik çevre çeşitli tehlikelerle doludur. Allah Kur’an’da “Elinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” buyurmaktadır. Sosyal tehlikelerin yanında zelzele, hortum, fırtına, yıldırım, heyelan gibi doğal felaketleri yaratan Allah’tır. Ancak bunlara karşı bilim ve aklın önerdiği tedbirler bulunmakta olup, aslında bunların yaratıcısı da Allah’tır, “Tedbir kuldan, takdir Allah’tandır.” Gerekli tedbirleri uygulamayan birey ve gereken düzenlemeleri yapmayan yöneticilerin cezai ve mahşeri sorumluluğu bulunmaktadır. Örnek olarak, aracında hayati tedbirleri almadan yola çıkan ve yolda ağır kusur işleyen sürücü, eliyle kendini ve başkalarını tehlikeye atmaktadır ki, bu cinayete teşebbüs olup kazayla ilgisi yoktur. Fakat olaylarda alınan tedbirlere rağmen, ilahi hikmet gereği bir fiil gerçekleşirse, o kazadır. Kazalarda bireylerin sorumluluğu, kusurları oranındadır; ortada kusur yoksa sorumluluk da oluşmamaktadır. Zel-zele ve heyelan bölgesini iskâna açıp, orada depreme dayanıklı evler yapılmasını sağlamayan yöneticiler de, insanların katlinden sorumludur.


****
Sonuç olarak, yaratma konusunda her şeyin takdiri Allah’a aittir; iyiyi de kötüyü de yaratan O’dur. Yaratılan fillerden birini tercih edip, uygulamak insanın kendi iradesindedir. Bazı insanlar sorumluluktan kurtulmak için, kendi suçlarını hep birilerine yüklemeyi yeğlemiş, bulamayınca da suçlu olarak kaderi göstermiştir! Ne hikmettense, iyi işlerde kader devre dışı bırakılıp “ ben yaptım, ben başardım “ denilip, nefse övgüler yağdırılırken; kötü fiillerin sorumluluğu, sürekli kadere yüklenmiştir!


Altı çizilerek, belirtmek gerekirse hayrı ve şerri yaratan Allah’tır; hayır fiili Allah’tan, şer ise nefislerimizdendir; “Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır. Kötülüklerden de sana ne gelirse o da kendi nefsindendir.” (Nisa 4/78)

Somut anlatım bakımından Kadere şöyle örnek verilmektedir: “Çok katlı devasa bir gökdelenin, her katında iyi ve kötü işleri yapan insanların bölüm ve reyonları bulunduğunu; bizim de binanın asansöründe olduğumuzu düşünelim. İstediğimiz katta inme ve istediğimiz kata çıkma özgürlüğümüz elimizde ve irademizdedir.” Çeşitli amaçlarla kötüler ve kötülükler katlarında inip, oralarda eğlendiğimiz taktirde, acaba suçlu biz mi, yoksa kader mi olmaktadır? Nefsini ıslah etmek isteyenler iyilerin, başını boş bırakanlar da kötülükler katında ineceğini söylemek için, ermiş olmak ya da gaybi bilmeye ihtiyaç yoktur!… Buna rağmen nefis: ”O kata çıkmaya niyetim olmadığı halde, iradem dışında beni bazı şeyler zorlayarak, istemediğim yere yönlendirdi” diyerek, mazeret üretmeye çalıştığı da görülmektedir! Bazen sınav, bazen de zayıf irade sonucu nefisten gelen dürtülerle -bilhassa yetişme döneminde -böyle olgularla karşılaşa- bilmektedir. O zaman yapılması gereken, bir an önce o ortamdan ve ortama sürükleyen faktörlerden uzaklaşarak, tövbe etmek ve Rabbimizden doğru yola yöneltmesini istemektir. Rebbü’l Âlemin kendisine uzanan hiçbir eli geri çevirmeyeceğine ve günahları affedeceğine dair söz vermiştir…

Tarihte Hz. Yusuf (A.S.) örneğinde olduğu gibi, ilerde çok büyük mükâfat ve göreve hazırlananların, iradeleri dışında, geçici olarak hak etmedikleri yerde bulunarak, çileler çektikleri de görülmüştür. O zor imtihandan geçiş için aklı kullanma yanında, sabretmek ve Cenabı Allah’ın mağfiretine sığınmaktan başka yapılacak bir şey yoktur. Böyle bir sınavı yaşayanların akıbetleri , sabır sonucu maddi ve manevi aydınlık olmuştur!

Rabbim bizleri Hakkı hak olarak bilerek ona uyan, batılı batıl olarak bilip, ondan uzaklaşan akıl, şuur ve irade sahiplerinin mertebesine yükseltsin. O ye-gane kuvvet, kudret ve eşsiz merhamet sahibidir.




* Sosyo-kültürel ve dini konularda birçok araştırması bulunan Özdüzen’in kitaplarından Aşk Yolcusu/Tarikatlar ve Alevilik, Tasavvuf Yolcusu/Mevlana ve Mevlevilik( Ötüken Yayınları/İst.) ve Esmaü’l Hüsna ( Beyaz Kule Yayınları/Ank.) yayımlanmış olup; çok sayıda şiir, makale ve denemesi sözlü-yazılı gazete, dergi ve Internet sitelerinde yayımlanmaktadır. Şiirlerinden bir bölümü çeşitli formlarda bestelenmiş olan yazarın diğer araştırmaları yayıma hazırlanmaktadır.
 
Katılım
27 Tem 2006
#9
DİN VE KÜLTÜR

Halit Özdüzen
Araştırmacı-Yazar


Dinini anlayıp- kavramada din kültürü ne kadar zorunluysa, özüne inip yaşamada da bazen çok önemli engeller oluşturabilmektedir!

Kültür, insanın yeryüzündeki yaşamını kolaylaştırmak için oluşturduğu sosyal yapılar topluluğu olarak, çağlara göre gelişerek değişebilen hayatının tamamını kuşatıp, sarmalayan somut ve soyut olguları kapsamaktadır. İlahi kaynaklı olan İslam Dini, Rabbimiz tarafından Levh-i Mahfuz gibi yüce bir âlemde ezel ezelde muhafaza altına alınmıştır. Hz. Âdem Peygamberle başlayarak, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa (A.S) ve son olarak da Hz. Muhammed’le tecdit edilerek kemâle ermiş olup, kıyamete kadar kendi dinamikleri ve özel normlarıyla devam edecektir. Ana kaynağına “arınmışların dışında kimse ulaşamayacağından” beşer veya bir başka varlık eliyle değişimi mümkün değildir.İslam Kültürüne gelince, mesaj hitap ettiği çağdaki toplumun dil ve kültürü üzerine inşa edilmiş; gelişen toplumların hukuk alanındaki problemlerini çözmek ve ihtiyaçlarını karşılamak için bünyesine katılan kültürlerin de katkılarıyla gelişmiştir. Kur’an-ı Kerim ve Hadisi Şeriflerdeki müteşebbihat (anlaşılması zor kavramlar) bilim ve kültürün gelişimine paralel olarak yeni yorumlarla açılımlar göstermiş ve göstermektedir.

Din kültürü ilahi mesajın insanlara iletilmesinde önemli işlevler yüklenmiş olmakla beraber, zamanla bünyesine bulaşan bazı mitoloji, hurafe ve bilgi kir-liliğinden de yakasını kurtaramamıştır. Bu nedenle gerçeğe erişmek isteyen her Müslüman, Hz. Peygamberin “İlimi beşikten mezara kadar arayınız” tavsiyesine uyarak, servis yapılan her bilgiyi araştırarak sorgulamak zorundadır !...

Değişen dünyanın cazibesi ve renklerine rağmen, dini bilgilerde yeterli seviyeye ulaşmamış samimi inanç sahipleri, arayışları sonucunda İslam’ı bularak yaşayabilirler; ancak kal/söz ehli saplanıp kaldığı bazı meşrep, mezhep ve tasavvufun “t” sinden habersiz tarikat ve gerçek cemaat bilincinin “c” sini temsil etmeyen “cemaat” ve hizip taassubuyla yoğrulmuş “kültür Müslümanı”nın İslam Dininin özüyle irtibatı, Yüce Allah’ın hidayetine kalmaktadır!...Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, İslam Dini ,Kültür ve Din Kültürü kavramlarının üzerinde kısaca durmaya çalışacağız.

KÜLTÜR

Kültür geniş tanımıyla, Yüce Allah’ın yarattıklarından yola çıkan insan- oğlunun toplumsal yaşamını devam ettirebilmesi için meydana getirdiği konuşma dili, yazı, araç- gereç ve ürünlerin tamamını kapsamaktadır. Dar anlamda ise, birey ve toplumun uzunca bir sosyal süreçte edindiği maddi ve manevi bilgi, birikim ve uygulamalarıdır…
İslam yaratılış inancı doğrultusunda bazı hikmet ehlinin yorumuna göre, İnsanlığın atası Âdem ve Havva çifti cennette mutlu ve mesut yaşarken, ‘cilveyi Rabbani’ gereği “yasak olan meyveden yemeleri sonucunda” cinsellik ve onun fonksiyonları meydana çıktığından, o halleriyle cennette kalamayacakları için yeryüzüne indirilmişlerdir! Yeryüzü o dönem her türlü maddi kültür ve uy-garlıktan uzak doğal bir yaşam içerisindeydi. Âdem’le eşi, başlangıçta Rabbimizin kendilerine öğrettiklerinin dışında dil dâhil olmak üzere hiçbir kültür üretmemiş olduklarından, gönül lisanıyla ve işaret dili ile konuşup anlaşmış olmalıdırlar; ancak binlerce zulmani perde arkasında bile, Rablerinin her an huzurundaymış gibi saygı göstererek, itaat etmekteydiler. Yeryüzünde ürettikleri ilk kültürel eser bugünkü Kâbe’nin yerindeki mahalli malzemeyle –belki de sadece ağaç dallarından- yaptıkları barınak olmuştur. Orasının bir köşesinde Rabbimize kıyam ( saygı duruşu) , rüku (eğilme) ve secde ederek ibadet etmekte; Allah’ın öğrettiği isimleriyle O’nu zikretmekteydiler. Bu davranışta hal lisanlarıyla “sürgünde dahi Rab’lerinden memnun olduklarını belirtip,O’na şükürlerini sunarak” İslam Dininin maddi-manevi güzelliklerini yaşamaktaydılar… Rabb’in onlara cevabı gecikmedi: Önce gönüllerine, sonra da zikirleriyle nurlaşan evlerine tecelli ederek, orasını yeryüzünün en kutsal mekanı yaptı !… Nuh Tufanına kadar çağlar boyu önemli bir ziyaret ve hac yeri olan Kabe, tufanla beraber yıkılarak kayboldu; ta ki müminlerin atası Hz. İbrahim ve İsmail (A.S) tarafından vahiy sonrası yeniden yapılarak, insanların ziyaretine açılana kadar…
Söz Hz. Âdem’den açılmışken, biraz da çocuklarıyla ilgili önemli bir hikmetten bahsedelim: Oğullarından biri Habil, diğeri Kabil’di, Habil Âdem’in ruhaniyetine varis olurken, Kâbil nefsine varis olmuştur. Onlardan sonra gelen nesiller Habil veya Kâbil istidatlı/eğilimli olarak doğdular, aile ve çevre sonunda onları ya Habil ya da Kâbil’e dönüşecek şekilde yetiştirmektedir!… Kabililer maddi hırs ve egosuyla Dünyayı mamur etmeye uğraşarak, insan-oğlunun maddi kültürünü geliştirirken, Habililer içlerinde güzellikler bulunan sanatlarla, din ve maneviyat gibi maveraya yönelik manevi kültürü yücelttiler.

Sonunda Âdem-Havva çiftiyle bu âlemde oluşmaya başlanan maddi kültürler dünyayla beraber yok olacak ve Ahiret yaşamında Yüce Allah’ın Kur’an’da açıkladığı ilahi iradeye uygun yeni bir yaşam ve yeni bir “kültür” başlayacaktır. İşte tam bu noktada araya, Kültürün maddi-manevi öğelerini bünyesinde barındıran inanç ve din kavramı girmektedir.




İSLAM DİNİ

Sözlük anlamı: Selam, selamet ve barış olup, Hz. Âdem’le başlayan özü “Yaratıcı iradeye teslimiyet” olan inanç sistemi, Kur’an’ın belirlemesiyle,
“Allah’ın yanında din (yalnızca) İslam’dır.” (Âli İmrân 3/19) Âdem’den sonra gelen peygamber ve nebiler kendi toplumlarına İslam esaslarını tebliğ ettiler. İslam’da din kavramı, kişinin ilke ve amaçlarını benimseyerek, yüksek ve üstün bir iradeye kendini teslim etmesi ile yaşamını O’nun iradesine göre şekillendirmesi yanında, O üstün iradeyle ve yaratıklarıyla olan ilişkilerini kapsamaktadır. Araştırmacıların tespitlerine göre, Kur’an’ın Arapça’da kullandığı “din” sözcüğünün belirlediği mana ve içerik , ilk kullanıldığı tarihten önce yaşayan herhangi bir uygarlığın dil ve kültüründe -o kapsamda- karşılığının olmadığıdır. Kaynaklara göre en yakını Latin dilindeki “religio” terimi olarak, inanç kültürünün sadece törenler ve kurallar bütününü karşılamaktadır. Bu nedenle din kelimesinin menşeinin İslam olduğu söylenebilir! İslam Dini, insanın dünya yaşamındaki iyi-güzel davranışları,ahlak ilkelerine uyumu ve ibadetleri sonucu ahiret hayatının şekilleneceğini bildirerek, ölüm sonrası ebedi yaşamı içine alan, yaratıcının ona vaat ettiği güzellikleri kapsamaktadır. Müslüman emir ve yasaklara uyarak ,dünya yaşamını disipline ettiğinde, ahirette çok büyük karşılıklar göreceği müjdelenmiştir!...


İnsanın yüce yaratıcının iradesine teslim olabilmesi için, O’na inanıp, elçileri vasıtasıyla gönderdiği mesajını kabullenmesi gerekmektedir; bu kabul sonrasında görünmeyen âleme inanmak, yani iman doğmaktadır. Pratikte kolaylık olması bakımından, imanın Amentüsü (olmazsa olmazı) olarak altı umde sayılmaktaysa da, Kur’an mesajının tamamını kabullenip içine sindiremeyen Müslüman, “Mümin-i Kamil”(imanda kemale ermiş) sayılmamaktadır. İmanda kemale ermenin yolu, Hz. Muhammed’in ahlâkını yaşam normu olarak benimseyip, yüce Rabbi çok zikretmek ve sürekli Kur’an okumaktan geçmektedir. ”…Haberiniz olsun kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain (tatmin) olur.”(Ra’d 13/28) Çünkü Kur’an, Nur, Zikir ve Mürşid-i Âzamdır… Yüce Allah’a ve Kur’an’da bildirdiklerine inanarak, Elçisi Muhammedi kabul ettiğinde ilahıyla önemli bir akit yapmış olmaktadır. “ …Seninle biatleşenler ancak Allah’la biatleşmişlerdir.”( Fetih 48/10) Dünya yaşamı sıddik/sadıklarla, fasik/çürüklerin ayrımı için belirlenmiş imtihan yeridir; dünyadaki fiillerine göre herkesin artı- eksi dereceleri oluşup, o dereceler ebedi alemdeki hesap göreceği mizanda hangi toplulukla beraber olacağını belirleyecektir!…

Ariflerin anlatımıyla , Kur’an okumayı vird edinip, mealinden ve tefsirinden yararlanmayı ödev olarak benimseyen insan, Allah’ın ilk emri olan “İkra/oku”’yı da yerine getirmekte, her okuduğunda kendisine ilahi mesajın yeni sırları açılıp ,Yüce Rabb’in bildirdiği isim /sıfatları ile karşılaşıp, O’nu tanımanın şerefine ermektedir. İsimlerini öğrenip onlarla zikreden Müslüman, sonunda o sıfatlarının hikmetlerini tefekküre yönelince, Rabbine yaklaştığını hissedip , gönlüne alemi manadan “Sekine” indiğini fark edecektir. Bu süreçler sonrasında, Yüce Allah’ın kendisini nuruyla çepeçevre kuşattığını anlayacaktır. Kur’an okumaya devam ettiğinde şu kesin hükümleri görüp, “ De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”( Al-i İmran 3/31) İlahi mesajı insanlığa sunan Hz. Muhammed’in Allah’ın(C.C.) indinde çok şerefli ve yüce olduğunu anlayıp; O’na, Ehlibeytine ve yakın dostları sahabelere selam göndermenin ne kadar faziletli eylem olduğunu öğrenecektir. Hz. Resulullah’ı tanıdıkça sevgisi daha da artacak , O’na tabi olmanın çok büyük bir mutluluk olduğunu anlayacaktır. (Rabbim bizlere de nasip eylesin.)

Peygamber Efendimiz Kur’an mesajını almaya başladığından itibaren, emirlerin gereğini yerine getirmiş ve onları çevresindeki Müslümanlara da anlatıp, İslam’ın nasıl yaşanacağını öğretmiştir. Hz. Muhammed’in uygulamaları genel olarak adet, usul anlamında sünnet olarak adlandırılmakta olup, Kur’an’da Allah’ın değişmez kanunları da “Sünnetullah” olarak geçmektedir. Geniş anlamıyla Peygamber Efendimizin Kur’an’ı yorumlayarak, hayata geçirmeye yönelik yaptığı davranış ve ortaya koyduğu yaşam sistemine “Sünnet-i Nebi” denmekte, bu kavram dayanağını Kur’an’dan almaktadır.“Hayır! Rabbin hakkı için onların aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan teslim olmadıkça iman etmiş sayılmazlar.” (Nisa 4/ 65), yine “Peygamberin size verdiklerini alın ve size yasakladıklarından da sakının” (Âl-i İmrân 3/31)

İslâm Hukuk siteminin iki ana kaynağı, Kur’an ve sünnettir. Üç tür sünnet bulunmaktadır:
1- Kavli sünnet: Hz. Peygamberin söylediği sözler bunlara genel olarak “Hadis” denmektedir.
2- Fiili sünnet: Hz. Peygamberin yapmış olduğu fiiller ve davranışlardır.
3-Takriri sünnet: Hz. Peygamberin huzurunda söylenen bir sözü veya yapılan bir davranışı ya da kendi huzurunda olmasa bile intikal eden bir olayı veya hareketi sükûtla geçirerek tasvip etmesidir. Sünnet, İslâm hukuku ve ahkâmında “Nass” yani kesin delildir. Peygamber Efendimize aidiyeti ittifakla kabul edilen hadisler de bu hükümdedir. Çünkü yüce Kur’an’da “O şahsi arzularına göre konuşmaz, o kendisine gelen bir vahiyden başka bir şey değildir. ” ( Necm 53/39)

Tarihi süreçte gelişen İslami ilimler bilhassa Tefsir ve Hadiste önemli aşamalar göstermiş, fakat Âlem-i gaybin (ruh, melek, cin vb.) izahında kelam ve felsefeciler oldukça zorlanmışlardır. Bunun nedeni son semavi kitapta bazı kavramların umuma açıklanmayıp sır olarak saklanmış olmasından kaynak-lanmaktadır; “sır, mahiyeti icabı topluma açıklanamayan gerçeklerdir.” Hikmet bilgisi olarak, vahiy süreci içinde Cebrail A.S. tarafından Hz. Muhammed’e iletilmiş, O’da Hz.Ali ve Hz.Ebubekir gibi ileri Ashaptan bazılarıyla onları paylaşmıştır! Bilgiler Ehlibeyt, Ashap ve onları yakından izleyenler yoluyla nesilden- nesile aktarılarak, sözlü veya yazılı olarak günümüze kadar gelmiştir. Bu konudaki ilke, “sırrın ehlinden saklanmadığıdır”. (Açıklamamız bazı okuyucuda Batınilik ve Hurufiliği çağrıştırabilirse de, hikmet bilgisini o konular dışında aramak gerekmektedir. Bkz. Tasavvuf Yolcusu isimli kitabımızın Batınilik ve Hurufilik bölümü)

DİN KÜLTÜRÜ

Yeryüzünde gerçekleşen her olgu kendi kültürünü de beraber oluşturmakta zamanla olumlu-olumsuz değişimlere uğrayarak gelişmekte veya yok olmakta-dır. İslam ilk çıktığı Arap Yarımadasında Hz. Peygamber ve onun vefatından sonraki Hülafay-ı Raşidin döneminde kaynağa bağlı uygulamalarla kendi kültürünü oluşturmuş; fetihler sonrası, gelişen bazı siyasi sebepler ve değişik kültürlerin katılımıyla yeni yorum ve uygulamaları beraberinde getirmiştir. O döneme kadar oluşan İslam Kültürü, diğer kültürler karşısında baskın olsa da, kültür teorisinin kuramları paralelinde etkilenerek, yeni bir sürece girmiştir. Sosyal bilimciler bu olguya “Kültürleşme” ismini vermektedir. Sosyologlara göre, “Karşılaşan kültür gruplarından biri baskın kültürün temsilcisi olsa bile, her iki sisteminde bu kültür ilişkisinden etkilendiği görülmektedir. Kültürleşme süreci içerisinde insanlar değiştiği gibi, diğer kültürel öğeler, araçlar ve kurumlar da değişikliğe uğramaktadır.”( Güvenç, İnsan ve Kültür, s.135)

Bize göre “Kültürleşme ” bu güne kadar durmamış ve durmayacaktır da. Fetihler, Endülüs İslam Devleti, Haçlı Seferleri, Ortodoks merkezinin Türk-lerin eline geçmesi, Avrupa coğrafyasındaki fetihler, göçler ve son olarak dünyanın globalleşmesi bu süreci devam ettiregelmiştir. İslam Kültürü karşılaştığı kültürlerden etkilendiği gibi, o kültürleri de etkileyerek, Rönesans ve aydınlanma çağının başlamasını sağlamıştı; ancak evrensel kültüre onca katkısına rağmen, uzun yıllar bilim ve teknikte ve dolayısıyla kültürde durağan dönem yaşamıştır!

Günümüze gelinceye kadar, kaba hatlarıyla İslam’ın dini kültürüne kısa başlıklarla göz attığımızda: Önemli bir hizmet olarak, Peygamber Efendimizin hadisleri meşakkatli çabalar sonucu derlenerek, geniş koleksiyonlar şeklinde hizmete sunulması sonrası hadis ilmi meydana gelmiştir. Maalesef içlerinde bir kısmının Hz Peygambere aidiyeti tartışmalı ve bir bölümü Kur’an’ın ana ilkelerine ters düşen mevzu ve zayıf metinlerden oluşmaktadır; ayıklanarak, yeniden tasnifi görevi çağımızın hadis âlimlerine düşmektedir. Gelişen İslam coğrafyasında fıkhı kolaylaştırmak üzere kurulan mezhep ekolleri yanında, bazı sapkın mezhepler de boy gösterebilmiştir. Fıkıh âlimlerinin çoğunluğu, zayıf ve mevzu hadisleri, “nass” yani bağlayıcı kesin delil olarak kabul etmemişlerse de, bazı âlimler en zayıf hadisi, hatta H. II. asırda yaşayan Medinelinin sözünü bile “Kıyas”a tercih ettiklerinden, kitlelerce kabul görmüş mezhepler arasında bu gün dahi ihtilaflar bulunmaktadır. Yine tarihi gelişim içerisinde “züht” ekolleşerek Tasavvufa yönelip, tarikatları meydana getirmiş, fakat onun yanında, bazı sapkın düşünce ve ekoller de kendini tarikat kisvesi altında gizlemiştir. İslami Düşünce yapısı içerisinde Âlem-i Gaybı akılla izah etmeye çalışan samimi Kelam ve İslam Felsefe ekolleri yanında bünyesinde sapkınlıklar bulunan düşünceler de boy göstermiştir. Son aşamada İslami ilimler tasnif edilerek, medreseler ve daha sonra günümüz İlahiyat Fakültelerinde okutulan ders müfredatları oluşturulup, İslami bilimler ve İslam kültürü akademik sistemlerle öğretilmeye başlanmıştır. Başlangıçtan beri İslam adına kurulan müessese kurum ve ekollerin çoğu iyi niyetle meydana getirilmiş ancak bünyelerine dünyalık kaygısı karışınca amaçtan uzaklaşmışlardır. Buna rağmen benimseyelim veya eleştirelim, o kuruluş ve müesseseler Müslüman kültürünün oluşturduğu ortak ürünlerdir; hayatiyetini devam ettirenlerin aksayan yönleri düzeltildiğinde, iyi ve güzel hizmetler üretebileceklerdir.
****
Yukarıdan beri izaha çalışıldığı gibi İslam Dini, anlaşılması çok kolay kuram ve kavramlar içermekteyse de tarih içerisinde onun anlaşılmasını zorlaştıran ve adeta Kur’an mesajının bilinmesini sırra dönüştüren bazı karmaşık öğreti sistemleri ve tarih içinde siyasallaşan ekol ve kurumların doğduğu görülmüştür. Bunca olumsuzluğa rağmen, İslam dini kendi iç ve dış dinamikleri ile bu güne kadar dimdik ayakta kalmış ve kıyamete kadar da kalacaktır!...

Genel kanı, “Müslüman anne ve babadan doğan her çocuk İslam olmak-tadır. ” Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Müslümanlık, çıkışını İslam Dininden alan bir kültürün adı, İslam ise Allah’a teslimiyetin adıdır. Hz. Musa ve Hz. İsa kavimlerine İslam dinini getirdikleri halde, kavimleri onu Yahudilik ve Hıristiyanlık kültürüne dönüştürmüşlerdir. Yine bir başka yanlış kanıya göre, İslam din kültürünü iyi bilen herkes “İslam Âlimidir”(!) Keşke öyle olabilseydi İslam coğrafyası ve dışında bu kültürün ilmini yapmış onbinlerce akdemiysen ve bilim insanı olduğu bilinmektedir; yarısı gerçek İslam olabilseydi, halkı Müslüman olan devletlerin “hal-i pürmeali” böyle olmayacaktı!

Yüce Peygamber, “her çocuğun İslam fıtratında doğduğunu” bildirmiştir; fakat ailesi ve toplum onu çeşitli din ve inanç kültürüyle yoğurarak, sonunda kendilerine benzetmektedir. Baştaki örnekte de belirttiğimiz gibi ,çocuk ya Ha-bil’i ya Kâbil’i olmaktadır. Burada akla şu soru gelebilir, “ Kâbil’e benzeyen çocuk, daha sonra Habil’e dönüşemez mi ?” İrfan ehli soruyu, “Akil- baliğ ve idrak sahibi olduktan sonra İslam’ı arayıp bulması ve Peygamberin dilinden iletilen ilahi mesaja yönelmesi gerekmektedir.” şeklinde cevaplamıştır!...

Kendini İslam ve Müslüman olarak kabul eden bizler , içtenlikle şu soruyu sorarak, cevaplamamızda yarar var, “Acaba ben İslam/Müslüman mıyım yoksa Müslüman kültüründe mi yaşamaktayım ?” Gerçek Müslüman Hz.Muhammed’in (S.A.S.) tamamladığı İslam ahlâkıyla yaşayandır!.. Ne mutlu onlara…


* Özdüzen’in çalışmalarından Aşk Yolcusu, Tasavvuf Yolcusu ( Ötüken Yayınları/İst.) ve Esmaü’l Hüsna ( Beyaz Kule Yayınları/Ank.) yayımlanmıştır. Ayrıca çok sayıda şiir, makale ve denemesi gazete, dergi ve Internet sitelerinde yayımlanmaktadır. Şiirlerinden bir
bölümü çeşitli formlarda bestelenmiş olan yazarın, araştırmalarında kitaplaşan bir kısmı yayımlanmak için sıra beklemektedir.
 
Katılım
27 Tem 2006
#10
KADIN VE ERKEK ÜZERİNE I

Halit ÖZDÜZEN *
Araştırmacı-Yazar

Erkeklik konusunda hayal-meyal ilk hatırladığım, arzuladığım şeyi elde edemeyince, -bebeklik dönemimden kalan içgüdümle- bilinçaltındaki gözyaşı silahını kullanarak anneme şantaj yapmaya kalktığımda, sert bir şekilde : “Sen erkeksin, erkekler ağlamaz!” diye, beni azarlamasıydı! Bazı küçük biyolojik farklılıkların beni “erkek” yapıp, büyük sorumluluklar yükleyerek, karşı cinsten ayırdığını 2-3 yaşlarımda algılayamazdım(!) İlerleyen yıllarda annem benden bahsederken, üzerine basa, basa gururla: “Oğlum erkek olacak.” dediğinde, henüz aday olduğumu fark edebildim! Nasıl erkek olunacağını bilmemekle beraber, ailem ve çevremin beni eninde-sonunda “erkek” yapacağından emin fakat, benim de o yolda emek sarf etmem gerektiğini anlamıştım! Her nedense, “Erkekliğe” yönlendirmede önemli çaba, annemin yanında ablam ve ailenin diğer kadınlarından gelmekteydi; beni erkek yapınca, kendilerince büyük bir projeyi hayata geçirmiş olacaklardı (!)… Hata yaptığımda elbirliğiyle, “Sen erkeksin, erkekler öyle yapmaz; ” diye sürekli ikaz ederek, süklüm- püklüm çelimsiz bir çocuktan “gerçek bir erkek” çıkarmaya kararlıydılar. Çocukluk ve gençlik yıllarımda oldukça hoşlandığım o özverilerin nedenini, bilinçlenme ve aydınlanma yıllarında anlamakta zorlandığımı söylemeliyim!...

Ergenlikle beraber ok yaydan çıkmış, “erkekliğe” doğru giden yolda psikolojik ve biyolojik adımlarım hızlanmıştı (!) Hedefe yaklaştığımı sandıkça, erkeklerin ağlamama yanında, ”acıkmaz, susamaz” , hele askerlik yıllarımda “uyumaz” mahluklar olduğunu da anlamış , ancak “erkeklik gururumla”, nede-nini sorgulayamamıştım!... Yemin Merasimi sonrası silah ve cephane dağı-tıldığında, “suyun ötesindeki düşman” gösterilerek: “Ananızdan erkek olarak doğmanın bedelinin ödeneceği gün, işte bu gün. ” demişlerdi! Askerliğim, A.B.D Başkanının Başbakan İnönü’ye hitaben: ”Hibe silahları iznimiz olmadan kullanamazsınız.” diye yazdığı “ Johnson Mektubu”ndan sonraki yıllara rastla-dığından, depolardan “sopa da olsa bizim silahlarımız” diye çıkarıp, gözü-müzden boşalan yaşlarla ıslattığımız Kırıkkale Piyade Tüfeklerle eğitim yapa-rak, milletçe kırılan erkeklik gururumuza ağladık!... İlk eğitim akşamı, “Elin Gavuruna” muhtaç olmamak için, ulusça yeni hedeflere yönelip, çağdaş olanaklar yaratacağımız günleri düşleyerek sabahladım!.. İşte o gün, ağlamanın pek de kötü bir şey olmadığını keşfettiğim gün olmuştur!… İnönü, Johnson’a cevabında : “Yeni bir dünya düzeni kurulur, Türkiye’de o dünyada yerini alır.” demesine demişti de, o günden sonra köprülerin altından çok sular geçtiği halde, değişen pek bir şey olmadığı gibi, üzülenlerimizde üzüntümüzle kaldık!.

Tekrar konuya dönersek, ailemin ve çevremin beklentilerini karşılayan bir erkek olabilmek için, ünlü şair gibi: “Gençlik yıllarımda omuzların üzerinde bir baş taşımanın önemli olacağına” inanmakla beraber, karşı cins için güçlü pazı ve üçgen vücudun gerekli olduğunu gözlemledim! Ancak ilişkilerde o günün ucuz aydın modasıyla, entel davranış ve görüntünün daha da etkili olduğunu öğrenmem fazla zamanımı almadı! Ancak gençliğimin baharını yaşamamıştım ki, anneme göre : “Okulunu bitirmiş, boylu-poslu, yakışıklı oğlunun mürüv-vetini görme zamanı gelmişti; ebemden sonra erkek olduğumu ilk keşfeden annem, bunu söylüyorsa elbette bir bildiği olmalıydı (?) Biraz da ironi katarak belirtmem gerekirse, benden kurtulmanın da gayretleriyle, apar-topar bir kız bularak, birbirimize beğendirip, “baş-göz “ ettiler! O heyecanla kimin baş, kimin göz olduğunu pek algılayamamıştım. Birçok “erkeğin bakarak göremedikleri nesne ve olguları, kadınların bakmadan görebildiklerini” anlamam ise, çok uzun yıllarımı aldı! Baş meselesine gelince, -erkekler fazla heveslenmesin - burada sadece genellemenin doğru olmadığını söylemekle yetineceğim!... Evlendiğim gün annem beni paylaşmak zorunda kaldığı kadına gönüllü-gönülsüz teslim ederken, fısıltıyla : “ Kızım, oğluma iyi bak ha” diye sıkıca tembih etmiş olmalı ki, eşim anaç tavrını takınıp, elimden tutarak: “Merak etme anneciğim gözüm hep üzerinde olacak. ” dediğini hatırlıyorum. O günden sonra, onun olmadığı yerlerde bile enerji ve bakışlarını hep üzerimde hissettiğimi söyleme dürüstlüğünü göstermeliyim! Eşim soyadımı alarak bana sahiplendiği gibi, tüm soyuma, sopuma da sahiplenir olmuştu! Devir-teslim gününe kadar hep çocuk muamelesi yapıp, kaybolmayayım diye gözünü üzerimde tutan annem, ancak başka bir kadına teslim ettiğinde rahat nefes alabilmişti!… Niye yalan söyleyeyim, erkek olmanın ne kadar zavallılık ve acizlik olduğunu ancak, o kadından kadına kargo-paket teslim edildiğimde anlayabildim! Böylece eşimin evlenme cüzdanına göre kocası olurken, bir ba-kıma ilk çocuğu da olmuştum! O günden sonra birçok erkek ve kız çocuk ye-tiştirdiğimiz halde, büyümemi istemediği için hep çocuk olarak kaldım; büyür-sem belki de diğerleri gibi elinden uçup gideceği endişesini taşıyordu (!)…

****
Türkiye’de biyolojik anlamda yetişen erkeklerin üç aşağı, beş yukarı maceraları böyle, ya kadınlar ?! Kadınların sosyal tarihiyle ilgili yaptığım araştırmada görüşlerinden yararlandığım birçok değerli kadın akademisyen ve yazar; kadınlığın zor bir iş olduğu konusuna odaklanarak, bu zorluğun erkek egemenliğinden kaynaklandığı noktasında birleştiklerini gözledim. Tespitlerin önemli bölümüne katılmakla beraber, göz ardı edilen önemli husus: Yüksek eğitim almış, kariyer sahibi bir çok annenin yetiştirdiği çocuklarda dahi, erkeğin lehine yaptığı ayrımcılığın nedeni, sosyal psikologların çözmesi gereken önemli bir problem olarak, toplumun önünde durduğudur!...

* B.Ü. 1977 mezunu olan yazarın kitaplarından Aşk Yolcusu, Tasavvuf Yolcusu( Ötüken Yayınları/İst.) ve Esmaü’l Hüsna ( Beyaz Kule Yayınları/Ank.) yayımlanmıştır. Ayrıca çok sayıda şiir, makale ve denemesi gazete, dergi ve internet sitelerinde yayımlanmaktadır. Şiirlerinden bir bölümü çeşitli formlarda bestelenmiş olan yazarın, diğer araştırmaları yanında, kadınların sosyal tarihi ile ilgili çalışması, yayımlanmak için sıra beklemektedir.
 
Katılım
27 Tem 2006
#11
KADIN VE ERKEK ÜZERİNE -2-


Halit Özdüzen*
Araştırmacı- Yazar


Kadın ve erkek birbirlerinin tamamlayan iki ögesi olarak, bir bütünün parçalarını oluşturmaktadırlar. Kadının- erkeğe olan ihtiyacı kadar, erkek de kadına muhtaçtır. Yüce Yaratıcı yarımların birleşerek, bir aile çatısı oluşturması için her ikisini de bazı biyolojik ve psikolojik farklılıklarla bezemiştir… Fıtrat gereği psikolojik yapıda, kadında genelde duygusallık öne çıkarken , erkekte mantık kendini göstermektedir. Yaşanan çatışmanın temelinde bu iki olgunun belirlediği hakimiyet ve iktidar mücadelesi yatmaktadır!… Aslında iktidar mücadelesi yalnız başına erkek ve kadının bünyelerindeki nefis ve ruh çatışmasında da yaşanmaktadır. Bedensel hakimiyeti belirleyen akıl, bazen ruhla birleşerek erdeme yönelirken ,zaman zaman da nefsin kuvvetli dürtülerinin hakimiyetine girerek, insanı zararlı mecralara doğru da sürükleyebilmektedir!..

Çocukluktan başlayarak, aile, çevre, okul ve geniş anlamıyla yaşadığı kültür insanı sosyal bir varlığa dönüştürüp. uğraşı ve etkileşimler sonrasında, karakter denilen ve ömür boyu kolay kolay da değişmeyen özelliklerini oluşmaktadır!... Bireyin çocukluk yıllarında başlayan kişilik oluşumunda, örnek alabileceği bir veya birkaç modele ihtiyacı bulunmaktadır; genellikle kız çocukları anneyi örnek alırken, erkek çocuğun modeli babadır. Baba ve annenin bulunmadığı durumlarda, yakın çevredeki akraba veya öğretmen seçilebilmektedir. Gençlik döneminde çoğunlukla örnek alınarak taklit edilenler, toplumda prestiji yüksek devlet adamı, tarihteki bir kahraman, bilim insanı ve bazen de yakışıklı aktör - aktris veya sanatçı olmaktadır. Dikkat edilecek olursa seçilen idollerdeki belirleyici ana faktör, hep güç ,prestij ve iktidar erkidir!

Aynı miktardaki kız-erkek karma üniversite öğrencisi bir grup gence, “İnsanları mutluluğa götüren beş temel faktörü önemlerine göre sıralayınız?” diye soru yöneltilerek, yapılan araştırmaya verilen cevaplarda genellikle: Para, servet, şöhret, güç ve prestij ön plana çıkarılırken, sağlık, huzur, iyi bir eş, kariyer, bilgi birikimi ve akıl ya çok gerilerde sayılmış ya da hiç dillendirilmemiştir. Bunun nedeni, insanlık tarihinin ilk çağlarından itibaren para, servet, güç ve şöhretin birincil iktidar aracı olarak kullanıla gelmiş olmasından kaynaklanmaktadır!... İstisnalar saklı tutularak değerlendirildiğinde, insanların kariyer, eş ve iş tercihlerinde de bu faktörler hep belirleyici olmaktadır!... Bu arada kadındaki güzellik ve erkekteki yakışıklılık faktörünün prestij kategorisinde değerlendirildiğini de belirtelim….

1970’li yılların ortalarında, gözde üniversitelerimizden birinde, sosyal bilimci hanım bir akademisyenin, öğrenciler arasında yaptığı mini araştırmada, “Niçin üniversite eğitimi alıyorsunuz?” sorusuna orta gelir gruplarından yetişen kızlar, öncelikli olarak “ İyi bir eşle evlenmek için” diye cevaplarken; üst düzey gelir grubundan olanlar “Bilgi ve kariyer için”; alt gelir grubu ailelerden gelenlerin ise, “İyi bir iş bulmak” şeklinde cevapladıkları görülmüştür. (Kağıtçıbaşı-75) Sosyo-ekonomik yönden fakir aile kızlarının bu cevaplarının arkasındaki temel düşüncelerinin, biraz da ailelerini sıkıntılardan kurtarma isteği olarak değerlendirilebilir. Erkek öğrencilerin verdikleri cevaplarda hangi gelir grubundan olurlarsa olsunlar: Kariyer,iş olanağı, bilgi ve prestij yaklaşık ağırlıklı olarak öne çıkmıştır. Anlaşıldığı kadarıyla, erkeklerin evlilikle ilgili ön şartlanmaları olmadığı gibi, güç ve iktidarı ele geçirince, “Nasıl olsa iyi bir evlilik yaparım” şeklinde düşündükleri de söylenebilir!

Bu konuyla ilgili çevrede yaptığım gözlemlerde, çok iyi bir eğitim almış bazı meslek sahibi kızların ,zengin bir eş bulunca,gerisini değerlendirmeden ev hanımlığını iş ve kariyere tercih ettiklerini gördüm. Bu tercihlerdeki karmaşık denklemin anahtarı, “Mutluluk için gerekli iktidarı bulduğu” şeklindeki düşünceden kaynaklandığı söylenebilir. Günümüzde böyle bir değeri ev hanımı yapan erkek egosuna gelince; övüneceği bir eş bulma yanında, iyi bir aşçı, dadı,öğretmen vb. özelliği kendinde toplayan hanımı, eve kapatarak- belki de- kârlı bir iş yaptığını dahi düşünebilmektedir!... Romantik düşünenler, “iyi ama , aşk ve sevginin bu evliliklerde hiç rolü, yok mu ?” diye bir soruyu akılarına getirebilirler! Maalesef o konu, günümüz maddeci yapısı içinde sadece cinselliği çağrıştırır hale dönüştürüldüğünden, Reşat Nuri Güntekin gibi yazarlarımızın romanlarıyla, orta yaş grubunun gençlik yıllarında izlediği Yeşilçam filmlerinde kalmıştır !...


****
Erkeklere kıyasla kadınların his ve duyguları güçlü olduğu gibi, kıvrak zekâlarından gelen önemli bir de stratejist karakterleri oluşmaktadır. Doğumu-nun ilk günlerinden itibaren erkek çocuk uzun bir süre bön bön çevreyi incelerken, kız çocuğu daha ikinci ayını tamamlamadan gülücükler dağıtarak, aileyi kendisine bağladığı gözlenmektedir. İki- üç yaşından itibaren, erkekle, kız çocuğu arasındaki önemli psikolojik farlılıklar kendini göstermeye başlar; erkek oyun ve paylaşımda bencil davranırken, kızın azla yetinme yanında uzlaşmacı ve her alanda anaç tavırları görülmektedir. Girdiği ortamlarda alımlı duruşu ve özel çabasıyla ilgi odağı olurken, oğlan “ nasıl olsa ben erkeğim, herkes bana medyun” tavırlarla, “ Nasıl olsa yapığım hatalar hoş görülür” havasına girmektedir! Bu havada ebeveynlerin, özellikle annenin büyük katkısı bulunmaktadır.( Ne de olsa erkek evladı! İlerde mürüvvetini görecekler ya !)

Kız çocuğunun stratejist yapısı, Yedi yaş sonrasında iyice belirginleşmeye başlar, temizlik ve düzene özen göstererek ailenin gözüne girerken , erkek çocu-ğu hep dağınıktır. (Nasıl olsa arkalarında toplayan bir anne, ya da kız kardeş bulunmaktadır.) Bir başka zanla ,“Zaten prens olduğu için, göze girme diye bir sorunu da yoktur” (!) Kız çocuğu cicili kıyafetiyle ilgi odağı olduğunu fark edince, renklerin birbirleriyle uyumunu ve kendisine neyin yakışıp yakışma-dığını da keşfedip,genç kızlıktan itibaren uyumlu giyinmeye başlarken,erkek bulduğunu çarçabuk giyinip çıplaklıktan kurtulmak istemektedir; bu nedenle çevremiz, neyin kendisine yakışıp, yakışmadığını, hala fark edememiş sayısız erkekle doludur. Çoğumuzun kıyafet seçiminde, kız arkadaş eşi veya mağaza tezgahtarı hanımlar yardımcı olmaktadır! Kadınlar eşyaya hakim olmaktaki usta yapı ve becerileriyle, ev-eşya ve giysi gibi insan yaşamında önemli yer tutan stratejik araçları ele geçirerek, hakimiyet alanlarını oldukça genişletmişlerdir !...

Erkekler, yakın çevre ve ebeveynleri tarafından yüklenen aşırı güven duygusuyla yoğrulan karakterleri nedeniyle, yaşamdaki birçok ayrıntıyı çoğu zaman görememektedirler. Göremedikleri ayrıntıdan birisi de , kadın erkek ilişkilerindeki amiyane tabirle “tavlama ve avlama” konusudur. Bu konuda erkekler-ilkel avcı toplumdan gelen genleriyle- kendilerini avcı, hanımları da av olarak görüp , buna göre taktikler geliştirerek, ”Kadının Şifreleri” üzerine kitaplar yazıp, “Donjuan efsaneleri” üretmişlerdir. Ancak gerçeklerin hiç de öyle olmadığı, bir çok düşünce adamı ve kadın yazarın birebir yaşadıkları anılarını yazımlarıyla gün ışığına çıkmıştır; meğerse erkekler tavladım/avladım zannederken, avlandıklarının fark edememişler!
****
Tarihlerinin derinliklerinden gelen kültürleriyle Avrasya Coğrafyasında yaşayan erkeğin hakimiyet alanında, dokunulmaz görerek efsaneleştirdiği at, avrat ve silah gibi vazgeçilmez üç varlık olagelmiştir! Kültürden, kültüre farklılıklar göstermekle beraber Türklerde at, avrattan daha önde yer almıştır; at sırtında doğup, at sırtında sona eren bir yaşam tarzı için bu olgu yadırganamaz ! Aynı zamanda üç vazgeçilmezin, çokluğu ve niteliği de erkek için ayrı bir övünç kaynağı olmuştur(!) Yerleşik kültüre geçişten itibaren de, bu varlıkların nitelikli ve gösterişli olanlarına sahip olma arzusu, yıllarca sosyo-ekonomik ve kültürel nedenlerle canlılığını devam ettirmiştir. Batılılaşma veya yeni deyimiyle moderniteyle beraber, silahın yerini kalem alıp, at otomobile dönüşürken, “avrat”larda yerini tek eşe bırakmıştır. Yeni kültürdeki eş, rakiplerinden soyutlanınca , haklı olarak erkeğinin bütün hâkimiyet alanlarını sorgulamak için onları mercek altına almıştır.Öncelikle asrın yeni silahı olan kalemi ele geçirip, uzun yıllar atın yerine ikame ettiği, otomobilini de istemeye başlamıştır. Özellikle “Bunun çok zor ve yorucu bir uğraşı olduğunu” ileri süren erkekler, bırakmak istemese de, kadının otomobilin, merkep, at ve deve kullanmak kadar kolay olduğunu keşfetmesiyle, istemli -istemsiz, ellerindeki direksiyon hâkimiyetini de hanımlarla paylaşmak zorunda kalmışlardır (!)
Eş olarak kadın, şairin dizelerinde belirttiği gibi : “ Akşamları elleri şakağında, seni pencerede bekleyen karın / Seni değil, elindeki paketi (mi) beklemektedir?!” Hani eskiler bilir, hikaye oldukça meşhurdur: Adamın doğuştan bir gözü özürlüymüş, eşiyle mutlu bir aile yaşamları olup, yıllarca aynı yastığa baş koymuşlar. Her akşam eve elindeki paketlerle döndüğünde eşi onu coşkuyla karşılar, ”Badem gözlüm, bu gün yine çok çalışıp yoruldun, bir de bu yükleri buraya kadar taşıdın; dur sana bir yorgunluk kahvesi yapayım da dinlen” diyerek,elindeki paketleri alır, iki yanağından özlemle öpermiş. Adam da “Yooo… hanım yorulmadım, her zamanki gibi ıvır zıvır işlerle uğraştım” diyerek, ”haline acıyan eşini” teselli edermiş. Bir gün, iş yerinde gerçekten çok çalışarak yorulup, “Bu akşamda ağırlıkları taşımadan eve gidip, biraz istirahat edeyim” demiş. Her gelişinde kapı tokmağına dokunur- dokunmaz hemen açılan kapı, birkaç tıklatmadan sonrası ancak açılabilmiş! Kadın kapıyı açtığında, bir kocanın boş ellerine, bir de gözlerine bakmış, “Adam senin bir gözün kör mü ne yeni fark edebildim? !” diyerek, sırtını dönüp , sofaya doğru uzaklaşmış !...
****
Erkekler, ellerini güçlendirmek için yıllarca, “Kadınların beyni küçük, saç-ları uzun, akılları kısa” diye bir masal uydurup, bunu da kendilerince oluşturdukları bilimsel verilerle desteklemişlerdi ! Kadınlar eğitim alıp, “İnsan Anatomisi ve Psikoloji” alanına yönelince, teori erkekler tarafından çarçabuk revize edilerek, “Duygusal Zekâ” diye yeni bir kavram ortaya atılarak, kadınların bu yönünün daha yüksek olduklarını kabul etmek zorunda kalmış-lardır! Böylece biraz geç olsa da, yine de olumlu bir aşama olarak, evrensel değerler arasında kadının zekasının da önemli yeri olduğu tescil edilmiş bulun-maktadır!... Onca peygamber, kutsal kitap , düşünür ve yazar-çizerin gayretine rağmen, tarihte uzun yıllar alınıp-satılabilen meta olarak görülen kadının, sonunda erkekle eşit ya da eşdeğer olduğunun ilanı, insanlık tarihinin uzun aşamalardan sonra önemli bir kavşağı dönerek, erdem düzlüğüne doğru ilerlediği şeklinde değerlendirilebilir!…

Kendini çok akıllı sanan erkekler, biraz küçük ayrıntılara ve romantizme, kadınlar da bir miktar mantığa özen gösterirlerse, gerçekte kimin akıllı ve zeki olduğu ve yine kimin kimi tavladığının önemi kalmayacaktır. Ancak şurasını eklemeden de geçmiyelim, aile mutluluğunun sırrı, samimi özveriler ve fazla takılıp kalmamak kaydıyla, bazı küçük ayrıntılarda gizlidir; yoksa çoğu kez kendi psikolojik sıkıntılarına tahammül edemeyen insan,karşı cinsin kapris veya çocukça davranışlarına nasıl tahammül edebilir ki !…

* B.Ü. 1977 mezunu olan yazarın kitaplarından Aşk Yolcusu, Tasavvuf Yolcusu( Ötüken Yayınları/İst.) ve Esmaü’l Hüsna ( Beyaz Kule Yayınları/Ank.) yayımlanmıştır. Ayrıca çok sayıda şiir, makale ve denemesi gazete, dergi ve Internet sitelerinde yayımlanmaktadır. Şiirlerinden bir bölümü çeşitli formlarda bestelenmiş olan yazarın, diğer araştırmaları yanında, kadınlarla ilgili çalışması, yayımlanmak için sıra beklemektedir.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#12
Ynt: DİN VE KÜLTÜR

peki okullar da okutulan Din Kültürü ve ahlak bilgisi dersi için ne dersiniz?Ahlaklı olmayı namuslu olmak sananların arasın da din kültürünü alevi kardeşlerimiz gibi bu bizim "kültürümüz "değil derken,ılımlı islamcıları ne edeceğiz.Bunlar da yeni kültürlerimiz midir?
 
Katılım
20 Nis 2008
#13
Ynt: DİN VE KÜLTÜR

Halit hocam din ile kültürü sanki ayırmışsınız gibime geldi
bide kültürün içine medeniyet karışmış..
demek istediğim yamyamların insan eti yemesi bir kültürdür ama medenibir yaklaşım sayılamaz :D
 
Katılım
27 Tem 2006
#14
KIYAMET I
* Halit Özdüzen
Araştırmacı- Yazar

Kıyamet, Arapça ayağa kalkma, ayakta dik durma, diriliş, bir şeye kalkışma, baş kaldırma ve isyan manalarında olan “kıyam” sözcüğünden türetilmiş olup, çeşitli mecazi anlamları olmakla beraber, İslam inancında genel tanımıyla, dünya yaşamının son bulup ahiret yaşamının başlayacağı büyük olay olarak anlaşılmaktadır.

Kıyamete inanmak, Hz. Adem’le başlayan İslam inanç sisteminin altı inanç ilkesinden biridir. Kur’ân-ı Kerim’de , “kıyamet kopma zamanı” anlamında sâat kelimesi kırk yerde geçmekte, vukuu ve sonuçları ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Aynı şekilde Tevrat ve İncil’de de belirtilen ahiret hayatı, Hz. Muhammed’in hadislerinde de geniş yer bulmaktadır. İnsanın vefatıyla kendisi için kıyamet yaşamı başlamış olduğundan, buna küçük kıyamet anlamında “Kıyamet-i Suğra” denilmektedir.

Yazının ilerleyen pasajlarında İslam’ın kıyamet inanç ve anlayışına değineceğiz ve öncelikle -son yıllarda üzerinde büyük spekülasyonlar yaratılarak insanların kafası karıştırılmak istenen- Maya takvimi ve ona atfedilen “Kıyamet 2012” kehanetleri üzerinde durmaya çalışacağız.

MAYALAR

Güney Amerika kıtası halklarından olan Mayaların köklerini tarihçiler M.Ö. 2000’li yıllara kadar götürmektedir. Kaynaklar Maya kültürünün M.S. 250-950 yılları arasındaki dönemini onların altın çağı olarak gösterir. Siyasal ve sosyal kültürlerini 16. yüzyıla kadar sürdüren Mayalar, İspanyol istilasından sonra Amerika Kıtasını diğer yerlilerinin yaşadığı gibi soykırım, zorla Hıristiyanlaştırma, toprak ve servetlerinin yağmalanması gibi, karşılaştıkları barbarlıklar sonucu, azınlığa düşerek çeşitli kavimlerin arasında erimişlerdir. Günümüzde Maya halklarından kalanların sayısının 300.000 civarında olduğu sanılmakta, yoğunluklu olarak Güney Meksika ve Guatemala çevresinde yaşamakta, genellikle tarım ve dokumacılıkla uğraşmaktadırlar. Mayalardan o günün şehirleri Uxmal, Copan, Petel ve başkent Tikal’den günümüze önemli kalıntılar intikal etmiş olup, saray ve piramit şeklindeki mabetler ve arkeolojik kazılarda çıkan buluntular, yaşadıkları çağda komşularına kıyasla kültür ve sanatta ne kadar ilerde olduklarını göstermektedir.

Maya uzmanı bilim adamları, Mayaların kullandıkları hiyeroglif yazının Orta Amerika bölgesinin en gelişmiş yazısı olduğunu belirtmektedirler. Bu gün için Mayalara ait olduğu belirtilen takvim, Maya öncesi Orta Amerika halklarının kullandığı ortak takvimdir. Maya hiyeroglifleri ile günümüze ulaştığından “Maya Takvimi” olarak bilinmektedir.

Kaynaklara göre yerel lisanla “Haab” adını taşıyan takvim, bazı farklılıklarla bugün kullandığımız güneş takvimine benzemektedir. Bir yıl, 20 şer günlük 18 ay ve 5 ek günü kapsayan 365 gün olarak belirlenmiştir. Takvim başlangıcı Miladi Takvimde M.Ö. 21 Aralık 3113 yılına denk gelmektedir. “Uinal” olarak adlandırılan bu 20 günlük ayların toplamı 360 gün tutmakta, Maya zaman ölçümünde buna “tun” adı verilmektedir. Takvim 5000 yıllık periyodu kapsayacak şekilde 144.000 (bak) “tun” olarak düzenlendiğinden süreç 2012 Aralık ayının 21’inde son bulmaktadır.

Mayaların da gök bilimi ve yıldızları takip konusunda Sümerler gibi gelişmiş bir millet oldukları bilinmektedir. Rahiplerinin sihir, büyü ve astroloji bilgisi yanında gizli bilgiler olarak nitelenen ezoterik bilgilerle uğraştıkları, o kavmin devamı olan toplumlarca günümüzde de -yasaklanmış olmasına rağmen- hala yaygın olarak kullanılmasından anlaşılmaktadır.

Mayalar hiçbir zaman 21 Aralık 2012’nin kıyamet tarihi olduğunu belirtmedikleri gibi, tarihin sonu olduğunu da söylememişlerdir. Ayrıca gerek o ırktan gelen araştırmacılar ve gerekse de Maya uzmanlarının çoğunluğu da böyle bir iddiada bulunmamaktadır. Öyleyse popüler kültürün ürünü olan bu sav nereden çıkmıştır? Meksika’nın Tabasco bölgesinde Maya yerleşim alanında bulunan klasik döneme ait tabletlerden bazıları günümüzde 2012 kıyamet teorisinin en önemli kanıtı olarak tanımlanarak, çıkar amaçlı kullanılmıştır. Altıncı Tortuguero Anıtı'nda Maya zaman dilimine göre takvimin son bölümü olan 13. “tün”ün sonu yukarıda da belirtildiği gibi bu günkü Gregoryen takviminde 2012 yılına karşılık gelmektedir. Maya uzmanı Mark Van Stone yazıtın üzerinde “13. (bak)tun sona erecek...” yazısından sonra “siyah...kaplayacak ,gökten gelecek...” yazdığını söylemiş, ancak yazıların hasarlı ve silik olması yüzünden net bir açıklama yapılamayacağını belirtmiştir. Buradan yola çıkan bazı açıkgözlerin, yazdıkları bilim-kurgu kitaplarının liste başı olduğunu gören Hollywood yapımcıları, olayı sinemaya aktarmış ve bolca reklam pompalayarak yeşil dolarları ceplerine indirmişlerdir! Bütün ülkelerde eşzamanlı olarak vizyona giren filmin Türkiye sinemalarında üç haftada bir milyon seyirciye ulaştığını söylersek, yapıtın ne kadar sanatsal ve bilimsel(!) ve ne kadar dolarsal değerde olduğu anlaşılacaktır.

Hiç kuşkunuz olmasın, yakında bu ve benzer konular daha cafcaflı tavalarda ısıtılıp -yeni mönüymüş gibi -önümüze servis yapılacaktır!...

Bu gelişmeler olurken, astroloji ve ezoterik (gizli bilgi iddiası) şarlatanları “Kıyamet 2012” tellalı kesilerek basında baş köşelerde yer alırken, bilim adamlarının karşıt düşünce ve görüşleri, ya yer bulamamış ya da televizyonların gece kuşaklarıyla yazılı basının iç sayfalarında verilmiştir. Tartışmalar alevlenip yetişme çağındaki çocuklar ve gençler üzerinde olumsuz etkiler oluşmaya başlayınca, ABD Ulusal ve Havacılık Dairesi (NASA) bilim adamlarından David Morrison “Kıyamet 2012” filmine yönelik tartışmalardan sonra bazı sorulara tatmin edici yanıtlar vererek, ortamın şimdilik kısmen de olsa sakinleşmesini sağlamıştır. Şimdilik diyoruz çünkü: Yayınevleri bu tarz kitaplarını satacak okur buldukça, yazılı ve görsel basın, tiraj ve reyting hesaplarıyla şarlatanlara yer verdiği sürece, “reklam verenler” de medya mahallesindeki değirmene su taşımaya devam edeceklerdir.



İDDİALARA CEVAPLAR

NASA uzmanı David Marrison’a sorulan sorular ve verdiği cevaplar orijinalinden tercüme edilerek aktaran kaynaklardan şöyle özetlenebilir:
1. Soru: 2012 yılında kıyametin kopacağı nereden çıktı ve Mardukla bağlantısı nedir?
Cevap: Marduk ve kıyamet söylentilerinin kökeni Sümerlilere dayanmaktadır. Sümerliler bu gezegenden Anunnaki isimli uzaylıların dünyayı ziyaret ettiğine inanmaktaydılar.
2. Soru: Sümerliler astronomide gelişmiş bir uygarlıktı. Bu öngörüleri doğru çıkamaz mı?
Cevap: Uranüs, Neptün ve Plüton’u keşfeden Sümerliler, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü dahi keşfedemediler.
3. Soru: Marduk’un 1983 yılında “Gezegen X” olarak keşfedildiği ve kayıtlara geçtiği doğru mudur?
Cevap: 1983 yılında IRAS uydusu tanımlanamayan bir şey görüntüledi; daha sonra bunun bir galaksi olduğu anlaşıldı. Fakat basın bunu yeni bir gezegen olarak ilan etti.
4. Soru: İnternette yayınlanan birçok Marduk fotoğrafı var. Bunlar gerçek midir?
Cevap: Bu fotoğrafların çoğunda Marduk’un güneşin arkasına saklanmış olduğunu göstermek ve bu görüşü desteklemek için güneşle yakın gösterilmiş. Ancak bu fotoğrafların tamamı fotoshop ürünüdür.
5. Soru: Marduk bir aldatmacaysa NASA neden bununla ilgilenmekte ve ABD hükümeti neden bir açıklama yapmamaktadır?
Cevap: Maalesef iddiaları NASA ile ilişkilendirilmeye çalışıyorlar ve internette de bunu engelleyebileceğimiz herhangi bir yasa bulunmamaktadır.
6. Soru: Marduk görüntülerini ve koordinatlarını Google Sky ve Microsoft Telescope gibi uyduların kararttığı iddia ediliyor; bu doğru mu?
Cevap: Dünya sürekli hareket halindedir. Bu yüzden bir gezegen sürekli aynı noktada görünemez. Ayrıca Microsoft ve Google eksik veri yüzünden o bölgeleri boyadığını açıklamıştır.
7. Soru: Maya Takvimi neden 2012 de son bulmaktadır?
Cevap: Mayalar çok zeki bir kavimdi. Karmaşık bir takvim geliştirdiler ve dünyanın bu zamana kadar yaşayacağını öngöremedikleri için 2012 de sonlandırdılar.
8. Soru: 2012′de tüm gezegenler aynı hizaya gelecek. Dünya da Samanyolu’nun tam ortasında yer alacak. Bu dünyanın çekim kuvvetini tersine döndürür mü?
Cevap: Gezegenlerin aynı doğrultuya gelmesi özel bir çekim alanı oluşturmaz. Dünya zaten Samanyolu’nun merkezinden 30 bin ışık yılı uzakta bulunmaktadır.
9. Soru: 2012 yılında çok güçlü düzeydeki güneş fırtınalarının dünyanın manyetik alanını mahvedeceği tahminleri doğru mudur?
Cevap: Güneş fırtınaları yaklaşık olarak her 11 yılda bir gerçekleşmektedir. Bundan önceki güneş fırtınaları 2001 yılında meydana gelmiştir ve bir sonrakinin ise yaklaşık 11 yıl sonra yani 2012 civarında meydana gelmesi öngörülmektedir. Bu tip fırtınalar ve patlamalar insan veya Dünya üzerindeki herhangi bir canlı için tehlike oluşturmamaktadır. Dünya’nın magnetosfer tabakası uzaydan veya güneşten gelen herhangi bir tehlikeyi tutmakta veya saptırmaktadır. Bu nedenle manyetik kutupların savrulması, ters dönmesi gibi bir durum beklemek bugün için yersizdir. Böyle bir manyetik dönüşüm sadece 400.000 yılda bir kez olmaktadır.
10. Soru: 2012 yılında Dünya’ya meteor çarpacak mıdır?
Cevap: Dünya, kuyruklu yıldız ve gök taşı çarpmalarına her zaman maruz kalmaktadır. Bununla beraber çarpmaların büyük çaplı zararları çok nadirdir. Son büyük çarpışma 65 milyon yıl kadar önce olmuş ve bu dinozorların yok olmasına sebep olmuştur. Henüz bu boyutta bir tehlike belirlenmemiştir.

Gaybı, Yüce Allah’tan başkasının bilmesi mümkün değildir. Bu nedenle kıyamet saatinin ne zaman gerçekleşeceğini ne Sümerlerin ne de Mayaların bilemeyeceği gibi, teknik ve teknolojinin bunca gelişerek uzayın kapılarının aralanmasına rağmen Big-Beng teorisini test eden çağın âlimleri de belirleyemeyecektir. Birçok alametin gerçekleşmiş olduğu kesin olmakla beraber, Hz. Peygamberin hadislerinden anlaşıldığı kadarıyla, yeryüzündeki salih kulların miktarının yüksek olduğu bir dönemde kıyamet kopmayacaktır.

Yaşayanlar görecektir ki 2012 tarihi geldiğinde takvim hatası olduğu belirtilip 2014’e ertelenecek; o tarihte de vuku bulmayınca yeni bir teori ile yeni kehanetlerde bulunulacaktır. Nitekim bazı felaket tellalları, daha önce Dünya’ya bir gezegenin çarpacağı tarihi 2003 olarak belirlemişlerdi; gerçekleşmeyince 2012’ye ertelediler. Bir atasözümüz vardır: “Bir delinin kuyuya attığı taşı, bin akıllı çıkaramamış.” Fakat bir gerçek var ki insanoğlu çevreyi tahrip edip ekolojik dengeyi bozarak ozon tabakasının yırtılmasını sağlayıp küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi sebeplerle kıyametten önce kendi sonunu hazırlamaktadır!...
 
Katılım
27 Tem 2006
#15
KIYAMET II

KIYAMET II


KIYAMET NE ZAMAN KOPACAK

Yüce Allah (C.C.) Casiye Suresinde “Kıyamet kopunca, işte o gün batılda olanlar hüsrana uğrayacaklardır.”( 45/27) buyurduktan sonra, Ahirette sorguya çekildikleri zamanki şaşkınlıklarını da şöyle haber vermektedir: “Gerçekten Allah’ın vaadi haktır, kıyamet saatinde hiçbir kuşku yoktur.” denildiği zaman siz: “Kıyamet saati de neymiş, biz bilmiyoruz; biz yalnızca bir zanda (ve tahminde) bulunup zannediyoruz; biz kesin bir bilgiyle inanmakta olanlar değiliz.” demiştiniz. (45/ 32) Bir başka ayette ise mealen: “Sana ne zaman gelip çatacak diye kıyamet saatini soruyorlar. De ki ona ilişkin bilgi Rabbimin katındadır.”(Araf 7/187) buyrulmaktadır.

Bir kere daha altını çizerek belirtmek gerekirse, gerek Kur’anda, gerekse de hadislerde kıyametin kopuş zamanı konusunda bilgi verilmemiş, ancak o zamanın öncesinde ve gerçekleşme sürecinde ne tür olayların olacağı konusunda bazı bilgiler aktarılmıştır. Bunlardan en önemlileri: Dâbbetü’l arzın çıkışı (en-Neml 27/82), Gökten insanları saracak bir duman (duhân) yayılması (ed-Duhân 44/11-12) ve Ay’ın yarılacağı (el-Kamer 54/1) ayetlerde geçmektedir. Ayetlerin yorumundan “duman” ve “Ay’ın yarılması”nın kıyametin kopuşundan itibaren vuku bulacak olaylar olduğu anlaşılmakta olup, Ahmet Bin Hanbel ve Müslüm’de yer verilen bir Hadis-i Şerifte, “Dabbe”nin bu olaylardan önce vuku bulup, bazı temel gerçeklerin kesin olarak anlaşılmasını sağlayacağı belirtilmektedir. “Dabbe” konusunu âlimler Müteşabihat olarak ele alıp, ona çeşitli anlamlar yüklemiş fakat mahiyeti hakkında, görüş birliği sağlayamamışlardır. Elmalılı Hamdi Yazır “dabbe” sözcünün üzerinde durarak, “Bu ayette geçen ‘dabbe’ nekre (belirtisiz isim) olarak geldiğinden bunun bildiğimiz dabbelerden başka bir dabbe olması akla gelir.” diyerek, konuya yeni bir anlayış ve yorum getirmiştir. Buradan yola çıkan bazı sözlük düzenleyicileri, “kelime olarak ‘dabbe’nin hareket eden teknik alet ve nesneleri de kapsadığını” belirtmişlerdir. Bu nedenle yeni araştırmacı ve yorumcular “dabbe”nin radyo, televizyon, bilgisayar ve internet olabileceğini savunmuşlardır.

Dabbetü’l Arz’dan Kur’an-ı Kerimde şöyle bahsedilmektedir: “O söz, başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dabbe(canlı) çıkarırız, o da insanların ayetlerimize kesin bir dille inanmadıklarını söyleyecektir.” (Neml 27/82) Ayette varlığın canlı olduğu belirtilmiş, ancak hayvan olduğuna dair herhangi bir ibare konmamış olmasına rağmen, tefsir âlimlerinden bir çoğu ayette geçen “dabbe”nin hayvan olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu güne kadar üzerinde görüş birliği sağlanamamasının önemli sebeplerinden biri de, ilk dönem araştırmacı ve alimlerinin “canlı varlığı” mitolojik hikayeler ve Yuhanna'nın Vahy kitabında (bap 13-14) geçen ve İsrailiyyat kaynaklarında olağanüstü bir varlığa benzetmelerinden kaynaklanmıştır. Bazı kitaplarda o yaratık anlatılırken gerçekmiş gibi resimlerle de süslenmesi, akılları iyice karıştırmıştır. Çağımız tefsir âlimleri ve araştırmacılar dabbeyi: kıyamete doğru insanların bazı gerçekleri anlamasını sağlayacak, o güne kadar bilinenlerin dışında bir canlı varlık olarak tanımlanmaktadırlar.

Bu konuda üzerinde durulması gereken görüşlerden birisi de daha önce “Kıyamet Saatinde Deb-betü’l Arz, Mehdi ve Hz. İsa” isimli makalede yer verdiğim Adıyamanlı müteveffa âlim, Kazım Yardımcı’nın yorumudur. “Tanrının Dab-betü’l Arz buyruğu, yerin özelliği anlamınadır. Yerin özelliği atomdur. Dinimizin işaret ettiği Dâbbetü’l Ard (z) atomun bölünüşüyle zuhur etmiştir. Atom bölünmüş, yerin özelliği ortaya çıkmıştır. Dâbbetü’l Arz olan atomun bölünüşü, en küçük parçanın yok olmayıp tersine sonsuzlaşması, ağırlık ve boyutlarından çıkıp ışığa dönüşmesi ve her şeyin aslının bir tek nur olduğunun anlaşılması, bunun apaçık işaretidir. Artık anlaşılmıştır ki: İki şey yoktur; her şeyin aslı bir tek nurdur ve bu nur kenarsız ve sonsuzdur. Atomun bölünüşü, “Âlemin yokluktan var olduğu”(düşüncesindeki ) “Akılcı İslam Feylesoflarının” görüşünü yok etmiştir. Onlar (atom için), “Cüz’i la yeteceza“ yani parçalanması mümkün olmayan, parçalanınca da yok olacak olan parçayı nazari olarak kabul etmişlerdi. Atomun bölünüp yok olmadığı, aslının ışık – nur- olduğu ve sonsuzluğa karıştığı kesinlikle anlaşılınca, bu gün artık klasik teoriler iflas etmiştir.” (Varlık s.52,53)

Atomun parçalanmasından sonra insanlık şimdi de en küçük zerrecik olarak nitelenen evren birimini aramaktadır; o birimin nur olduğu ve koca evrenin o zerrede gizli olduğu anlaşıldığı gün, İlahi iradeyle varlıkta var olunduğunu ve ölümle yok olunmayacağı anlaşılacaktır.

KIYAMETTE GERÇEKLEŞECEK OLAYLAR

Kur’anın haber verdiğine göre: Kıyamet saati gelip çattığında, onun gerçekleşmesi için dört büyük melekten biri olan Hz. İsrafil tarafından iki kere Sur’a üflenecektir. Tefsir alimleri Sur’un boru şeklinde bir alet olduğunu belirtmektedirler. Melek ilahi bir varlık olduğundan üfleyeceği alet de mutlaka ilahi özellikler taşıyan bir alet veya vasıta olacaktır. Nitekim Sur’un üflenmesi sonrasında çıkacak ses, yeryüzünün her yanına ulaşacağı gibi cinler, melekler ve ruhlar aleminde de duyulacaktır. Bu birinci üfleme kıyamet saatinin başladığının ilanıdır. “Sura üflenildiğinde; Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerde ve yerde ne varsa çarpılıp yere yıkılır.”(Zümer 39/68) İsrafil (A.S.)’in çıkardığı melekuti sesin şiddetinden gökteki bazı varlıklar baygın, yerdeki varlıklar ölü konumuna gelecektir.

Sur’un üflenmesiyle kıyamet başlamış olmaktadır. Kıyamet müminler için o kadar korkulacak bir son değildir; üflenen Sur muttakiler için, Hz. Mevlana’nın bahsettiği Şeb-i Arus’un başlangıcıdır. Birinci Sur’un üflenmesinin arkasından Dünya, Ay ve Güneş sistemi ile yıldızlar âlemi, maddi yaratılışın tersi olan çözülme evresine girecektir. Kâinatta hüküm süren kozmolojik düzenin bozulması, Ay’ın yarılması ve Güneş’in batıdan doğması gibi bir takım kozmik olaylar başlayacaktır. “(O) Gün olur göğü yazı tomarlarını dürer gibi düreriz. İlk yaratılışta başladığımız gibi onu baştan yaparız.” (Enbiya 31/104) Kur’an’da olacaklar sayılırken : “Dağların yerlerinden sökülüp dünyayla çarpışacağı” (69/14, 73/14) “Dağların toz duman olacağı” (56/6), “Yerin sarsılarak yarılıp ağırlıklarını dışarıya çıkaracağı” (99/1-5), “Denizlerin kaynayacağı” (81/6, 82/3); “Göğün yarılıp erimiş yağ gibi ve kıpkızıl bir gül rengini olacağı” (55/37), “Yıldızların kararıp döküleceği” ( 81/2) … bildirilmektedir.

Bu olaylar yaşanırken yeryüzü, sarsıntı ve depremlerle çözülerek mağmanın dışarı çıkmasından sonra, denizlerin kaynayarak buharlaşması, patlamalarla Dünya’nın kızıl bir ateş yığınına dönerek uzaya savrulması kaçınılmaz olacaktır. Aynı şekilde Dünya’nın çekim kuvvetinden kurtulan Ay’ın da Dünya’yla çarpışarak yok olması veya Dünya gibi çözülerek uzaya saçılması doğaldır. Güneş sistemindeki düzenin bozulmasıyla beraber Güneş ve yıldızların birbirleriyle çarpışarak gökyüzü ve uzayın erimiş kızıl alev kitlesine dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Rabbü’l Alemin’in mağfiretinden, insanlar ve canlılar ölmüş oldukları için, hiçbir canlı o korkunç olayı kurgu roman ve filmlerde olduğu gibi seyrederek yaşamayacaktır!

Bu felaketler sonrasında gerçekleşecek zincirleme reaksiyonlarla yeniden oluşacak büyük patlama ile maddi alem yaratış öncesinde olduğu gibi, evren birimiyle kaplı sonsuz nur denizine dönüşecektir.

SURUN İKİNCİ ÜFLENMESİ

Sur’a üflenme sonrasında Güneş sistemi yok olup, “Yer başka bir yer; göklerde başka gökler haline getirileceği” (14/48) için, bu oluş evresinde ne kadar zaman geçeceğini bilmek oldukça güçtür. Aslında zaman, yerini zamansızlığa terk edeceğinden zamandan bahsetmek de yanlıştır. Yüce Rabbin iradesiyle başlayan süreçte yeni âlemin, eski âlemle hiçbir ilgi ve benzerliği kalmayacaktır. “Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmaya kadir değil mi? Elbette (öyledir); O yaratandır ve her şeyi bilendir. O bir şeyi istediğinde onun buyruğu “Ol” demektir. O da hemen oluverir.” ( Yasin 36/81,82)

Bu oluşum sonrasında yeni bir tecelli gerçekleşerek İsrafil ikinci sefer Sur’a üfleyecektir. Bu üfleyiş yeniden dirilişin müjdesidir. “… Sura bir daha üflenmiştir onlar ayağı kalkmış( dirilmiş) durumda çevreye bakınıyorlar.” (Zümer 39/68)

Yeniden dirilen kavimler bölük bölük kendileriyle görevli meleğin çağırdığı yerde toplanınca, sıra yüce divanın kurulmasına gelecektir. Herkes toplandıktan sonra Melekler sıra sıra dizilecektir. Her şey hazır olunca Yüce Divanın Hâkimi Allah ( C.C.) , divanı yönetmek için ilahi tecellisiyle teşrif ederek, Divanı şereflendirecektir. Onun gelişi ve güzelliğinin nuruyla her yer binlerce kat tekrar parlayıp aydınlanacaktır… Derken Yüce Divan açılıp kitap ortaya getirilerek herkesin yaptığı işlerin kayıtları açılacaktır. Yargı sırasında sadece kayıtlarla yetinilmeyip yargılanan şahsın ve ümmetlerin bağlı olduğu peygamberler ve şahitler (Peygamberlerin varisi olan takva sahibi âlimler) de o celsede hazır bulunacaktır. Yargı sırasında herkese sonsuz savunma hakkı verile-cektir.(Yaptığımız işler ayrıntılı olarak ortaya konulduğunda kimin savunmaya takati kalabilecek ki!) Yüce Allah’ın Adil, Rahman ve Rahim isimleri tecelli ederek, yapılacak yargılama sonrasında insanlar arasında tam bir adaletle hüküm verileceği va’dedilmiştir. Hüküm verilmeden önce “Allah’ın izin verdikleri” şefaat haklarını kullanacaklardır. (İslam geleneğinde dayanağını Bakara Suresi 255. ayetten alan görüşe göre, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere, diğer peygamber ve veli kulların Allah’ın izniyle şefaat yetkisi olduğu, çoğunluk tarafından kabul edilmektedir.) Herkes yaptığının karşılığını tam bulup bazı yüzler sevinçten gülerken, bazı yüzleri korku ve hüzün kaplayacaktır. (Ayrıntılı bilgi için Bkz: Zümer 39/ 67-75)

Divan ve yargının bitiminde yüzü gülenleri sevinçli ve mutlu bir yaşam beklerken, hüzünlüleri de kasvetli ve elemli bir yaşam beklemektedir. Yüce Divanın sonunda Melekler Rabbimizin Arş’ını çevreleyerek O’nu tesbih etmeye başlayıp, yeri göğü inleten tezahüratta bulunacaklardır. “Aralarında Hak ile hüküm verilmiştir. Ve: ‘Alemlerin Rabbine Hamdolsun’ denilmiştir.” (Zümer 39/75)

Yüce Allah o günümüzde yardımcımız olsun. O ne güzel Mevla, ne güzel yardımcıdır…






* Özdüzen’in çalışmalarından Aşk Yolcusu, Tasavvuf Yolcusu ( Ötüken Yayınları/İst.) ve Esmaü’l Hüsna ( Beyaz Kule Yayınları/Ank.) yayımlanmıştır. Ayrıca çok sayıda şiir, makale ve denemesi gazete, dergi ve Internet sitelerinde yayımlanmaktadır. Şiirlerinden bir bölümü çeşitli formlarda bestelenmiş olan yazarın, araştırmalarında kitaplaşanlardan bir kaçı yayımlanmak için yayınevinde sıra beklemektedir.
 
Katılım
27 Tem 2006
#16
KAPİTALİZMİN KUŞATMASINDAKİ İSLAM I

Halit ÖZDÜZEN
Araştırmacı-Yazar


Bu makaleyi hazırlarken biraz ironi katarak, okuyucuyu sarsmak için başlığını “İslam Kapitalizmine Doğru” olarak tasarlamıştım. Fakat İslam’ın, (ironiyle bile olsa) kapitalizmle hiçbir zaman yan yana gelmeyeceği gerçeğinden hareketle, başlığı değiştirdim. Ülkemizde ve diğer İslam coğrafyalarında yaşayan bazı Müslümanların çağımız sosyal sistemlerinden Sosyalizmin de bire bir İslam’la örtüştüğünü ileri sürme yanılgısına düştükleri gibi, kapitalist sistemin İslam’a aykırı olmadığını sanan -ya da öyle olmasını temenni eden- dünya taleplisi maalesef birçok Müslüman bulunmaktadır. Bazıları, İslam için sosyalizmin de kapitalizm kadar tehdit oluşturduğunu ileri sürecektir. Bu tespit doğru olmakla beraber, günümüzde tek kutuplu emperyalizmin etrafında küresel bir yapıya dönüşen dünyada, Müslümanlar için en büyük tehdit kapitalizmden gelmektedir.

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için kapitalizmin ve İslam’ın sosyo-ekonomik sistemlerine kısaca değinmekte yara vardır.

KAPİTALİZM
Anamalcılık olarak da tanımlanan sistemin, “özel mülkiyet araçlarının ağırlıklı bir bölümüne sahip olunduğu ve işletildiği; yatırım, dağılım, gelir, üretim mal ve hizmet fiyatlarının piyasa ekonomisini belirlediği sosyal ve ekonomik sistem” olarak tanımlanmaktaysa da bu tanım çağımız kapitalizmini anlatmakta yetersiz kalmaktadır. Çünkü günümüzde kapitalizm, ekonomik bir sitem olmaktan çıkıp toplumların sosyokültürel ve siyasi tüm yaşam alanlarını kapsayan bir sosyal sisteme hatta ondan da öte “din” anlayışına dönüşmüştür.
Günümüz kapitalist ekonominin bazı niteliklerine ilk çağlardan itibaren rastlamak mümkünse de, temellerinin bu günkü ülkemiz coğrafyasında atıldığı söylenebilir Anadolu tarihinde M.Ö. 1950-1650’ye isabet eden devreye, “Asur Ticaret Kolonileri Dönemi” denilmiştir. Tarihte çok fazla gün ışığına çıkmamış konulardan biri de bu kolonilerdir. Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu’da, Tuz Gölü’ne kadar olan kesimdeki site beylikleri ile bunlara bağlı küçük yerleşim merkezlerini içine alan yörelerde, Asurlu tüccarlar uluslararası ticaret yapmaktaydı. Büyük merkezlerde Karumlar, küçük merkezlerde ise bu Karumlara bağlı pazarlar bulunurdu. O günün şartlarına göre oldukça gelişmiş olan bu örgütlenme ile buralardan Asur’a (Musul) kadar merkep kervanları ile ticaret yapılırdı. O dönemden sonra, Yeni Çağ’a kadar hiçbir dönemde görülmeyen bu sistemli örgütlenme, “Kapitalist Ortak Pazar ve Gümrük Birliği” düşüncesinin, tarihteki ilk uygulaması olarak nitelenebilir. Asur ticaret kolonileri dönemine ışık tutan tabletler, Kayseri’ye 20 km. mesafedeki Kültepe’de bulunmuştur. Yabancı literatüre “Kapadokya Tabletleri” olarak geçen, pişmiş tuğla tabletlerden, bulunan 25.000’e yakınından ancak 8.000 kadarı okunabilmiştir.

Etiler’in ilk hâkimiyet yıllarına isabet ettiği anlaşılan döneme ait tabletlerde toplumun hürler, köleler ve sahura denilen ayrı hukuka tabi, üç sınıftan oluştuğu anlaşılmaktadır. Ticari alışverişlerde uygulanan senetler, şahit huzurunda ve yeminli olarak yapılmaktaydı. Tabletlerden Asurlu tüccarların oldukça yüksek faizle borç verdikleri, borcunu ödeyemeyen yerli halkın hürlük vasfını kaybederek, köle konumuna düştüğü anlaşılmaktadır. Günümüzdeki kapitalist sistemde de bireyler alabildiğince tüketime sürüklenip bankalara borçlandırılmakta, daha sonra da icra takibi, haciz, hapis cezası gibi işlemlerle müflis duruma düşürülerek ve toplumdaki statüsü yok edilerek köleleştirilmektedir. Bu durum devletler için de geçerlidir. A.B.D. yönetimindeki Dünya Bankası ve IMF aynı metotlarla ele geçirdiği ülkeleri emperyalist güçlere bağlı uydular konumuna dönüştür-mektedir.

Köklerini tarihten alan kapitalist sistem, Roma döneminde devlete borç veren tüccar-bankerlerle günümüz bankacılık sisteminin ilk temellerini oluşturmuştur. Orta Çağ’a gelindiğinde müesseseleşen tüccar kapitalizmin erken biçimleri ortaya çıkarmıştır. 16 ve 19. yüzyıllar arasında kapitalizm Avrupa'da kurumsallaşmaya başlamış, feodalizmin sona ermesinden itibaren de Batı dünyasında hâkim sistem haline dönüşmüştür. İyice kök salarak güçlenmesi ise yeni kıtaların keşfinden itibaren Kilisenin de desteği ile başlayan misyonerler ve oryantalistler vasıtasıyla olmuştur. Soyulan ülkelerin servetlerinin büyük bölümümün Britanya ve Avrupa’ya aktığı sömürge döneminde, Portekiz, İspanya ve İngiltere başta olmak üzere Avrupa’da yayılarak kökleşmiştir. 20. yy.dan itibaren ve özellikle II. Dünya savaşı sonrası, kapitalizmin bayraktarlığı A.B.D.’nin eline geçince yeni bir safha başlamıştır.
Ekonomik düşüncedeki klasik kapitalist teori, Britanya'da 18. yüzyılın sonunda ortaya çıkmıştır. Adam Smith, David Ricardo ve John Stuart Mill gibi klasik politik ekonomistler vasıtasıyla ekonomide üretim, dağılım ve malların değişimi gibi konuların analizleri yapılıp yayımlanmıştır. O ilk klasik çalışmalar daha sonra bazı ekonomistler tara-fından sistematik hale dönüştürülerek, günümüz kapitalist sistemine geçiş sağlanmıştır.
Kapitalizme 19. yüzyıldan itibaren günümüze kadar, çok önemli eleştiriler getirilmiş olmakla beraber, emperyalist devletlerin militarist güçleri ve sistemin ürünü kitle iletişim araçları tarafından korunarak desteklendiği için, yöneltilen eleştiriler ve yeni sistem arayışları başarılı olamamıştır. Yapılan eleştirilerin ortak yönü, kapitalizmin ciddi anlamda insanlar arasında sosyal ve ekonomik eşitsizliğe yol açtığıdır. Ancak kapitalizmin temel felsefesinde “adalet” kavramı olmadığı için, insanlar arasında oluşacak sosyoekonomik eşitsizlik ve toplumsal dengesizliklerin kapitalistlerin ekmeklerine yağ sürerek onları daha da semizleştirdiği söylenebilir. Başlangıçta bireysel olarak başlayan eleştiriler, daha sonra felsefi sistemlerle de desteklenince, başta Avrupa’da ve daha sonra dünyanın başka yörelerinde hayli taraftar bulan sosyalizm akımını doğurmuştur.
Burada çoğu zaman birbirine karıştırılan ahlak ve etik ahlak arasındaki farka kısaca değindikten sonra kapitalist sistemin evrensel İslam ahlakında meydana getirmeyi hedeflediği yıkımlara değinmeye çalışacağız.
AHLAK VE ETİK
"Ahlak”, kelimenin en dar anlamıyla, nelerin doğru ve nelerin yanlış olduğu konumuyla ilgilenmektedir. Dini topluluklarda genellikle dini kökenli “ahlak” terimi kullanılırken, rasyonaneliteyi dinleştirmiş seküler toplumlarda, felsefi kökenli “etik” sözcüğü kullanılmaktadır. Esasen ülkemizde son zamanlarda bilerek ya da bilmeyerek “etik” kavramı ahlak teriminin yerine kullanılmaya başlanmıştır. Konunun anlaşılabilmesi için her iki kavramın tarihi ve sosyolojik köklerine bakmakta yarar bulunmaktadır.
Ahlak kelimesi hulk'un çoğulu olup huy ve karakter anlamına gelmektedir. Bütün dinler ahlak üzerine şekillenmiştir. "İslam güzel ahlaktan ibarettir." ve “ Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” Hadisleri ile İslam dininin kendine has bir ahlak anlayışının bulunduğu vurgulanmıştır.
İslam Dini: İman, amel (fiil/eylem, ibadet) ahlak ve hukuk unsurlarından meydana gelen bir bütündür. Yüce Allah (C.C.) Kur’an’ı Kerim’de ahlakta kemale ermiş kişiler için “takva sahipleri” terimini kullanmıştır. Takva sahibi deyimi iman, ahlak ve ibadette ileri olanları ve hukukta adil davrananları ifade etmektedir. İslam dini insanların ibadet, hukukta adalet ve güzel davranışlar sergileyerek güzel ahlaka kavuşup erdemli insan olmalarını hedeflemektedir. İslam ahlakı, temelini Yüce Kur’an’dan aldığı gibi, yeryüzünde en büyük ahlak abidesi olan yüce peygamberin davranış ve sünnetlerinden de almıştır. “Andolsun, sizin için Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın resulü çok güzel örnektir.” (Ahzap 33/21) ile ”Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.” (Kalem 68/4) ayetleri Peygamberin ahlakının yüceliğini göstermektedir.
Etik kurallar seküler olma yanında, kültürel ve felsefi kökenli olduğu için, toplumdan topluma farklılıklar göstermekte, çoğu zaman insanlar işlerine geldikçe bunlara uymakta, gelmedikçe uymamaktadırlar. Kurallara uyanlar bazı toplumlarda erdemli davranış sergilemiş olmakta; ancak bazı toplumda etik kurallarına uymak, yeni moda değimiyle “mahalle baskısı” denilen toplumsal baskının azaldığı yerlerde zayıflamakta, kargaşa (kaos), savaş ve kişinin hayati tehlikenin bulunduğu konumda tamamen ortadan kalkmaktadır. Ölmüş insan eti yemek hiçbir toplumda ahlaki ve etik olmadığı halde geçmiş yıllarda Everest’e düşen uçakta bazı yolcuların ölen arkadaşlarının etlerini yiyerek yaşamlarını devam ettirdiği bilinen bir gerçektir. Aynı uçakta kurtulan bir Müslüman bulunsaydı, asla ölü eti yemeyip, Rabbine tevekkül ederek, çıkış yolu bekler, Rebbü’l Alemin de vadesi dolmamışsa yardım edererek kurtarır; şayet yaşam vadesi dolmuşsa ruhunu teslim ederek bir ömür boyu utanç içinde yaşamaktan kurtulurdu !....
Yukarda da değinildiği gibi “etik” sözcüğü -bazı toplumlarda ahlak sözcüğüyle eşdeğer anlamda- subjektif bakışla insanların çeşitli davranışlarının yanlış veya doğru olduğunu belirleyen bir yargı ve ilkeler kavramı için kullanılmaktadır.
Ahlak terimine gelince yukarda belirtildiği gibi, tamamen semavi ve Levh-i Mahfuz kökenli olup, huy, mizaç, seciye, tabiat, manevi yapı ve din anlamlarına gelmektedir. Dolayısıyla ilk peygamber Hz. Âdem’le yeryüzüne indirilmiş olan evrensel İslam kaynaklıdır. Yahudilikte Tevrat, Hıristiyanlıkta İncil ve son dönemde Hz. Muhammed’e inen Kur’an’a kesin şeklini alan ahlak, Peygamberin uygulamalarıyla Müslüman topluma mal olmuştur. Bir insanın Müslüman ve hele mümin olabilmesi için, ahlak kurallarına titizlikle uyması gerekmektedir. Aksinin bu dünyadaki toplumsal dışlanmışlık yanında, ebedi âlemde önemli yaptırımı bulunmaktadır.
KAPİTALİZM, İSLAM AHLAKIYLA BAĞDAŞABİLİR Mİ?
Mısırlı ünlü düşünür Seyyid Kutup, İslam’ı cama, komünizm ve kapitalizmi de granite benzeterek İslam’ın hangisine çarparsa kırılacağını belirtmiştir. Burada belirtilmek istenen sosyalizmin sosyal sistemi veya kapitalizmin liberal yapısı değildir. Kastedilen her iki sistemdeki ahlak anlayışlıdır. Bu ahlak anlayışlarının birinde devletçi sömürü meydana gelirken, diğerinde bireysel sömürü körüklenmektedir.. Başta Türkiye olmak üzere birçok İslam coğrafyasında kapitalist sistemin “Serbest Piyasa Ekonomisi” uygulanmakta veya uygulamaya çalışılmaktadır.
Ekonomik açıdan İslam coğrafyası incelendiğinde; enerji, hammadde, tabii ve doğal kaynaklar bakımından dünyanın en büyük rezerv ve potansiyeline sahip olan ülkeleri yönetenler ya beceriksizliklerinden ya da çok uluslu kapitalist şirket veya onların merkezi yönetimlerin çıkarlarının hizmetçisi olduklarından milli kaynaklarını yabancılara peşkeş çekmektedirler. Bu uygulamalar sonucunda yönetime yakın olmayan tabakalar sefalet içerisinde yaşarken, yönetici sınıf Paris’e sabah kahvaltısına gidebilmektedir! Ülkelerin elit tabakaları ülkelerinde üretim yapmayı akıllarına getirmezken, Batı menşeli malların alabildiğince tüketimini körükleyerek “israf ekonomisi“ yaratmışlardır.
İslam ahlakıyla kapitalizmin bağdaşıp bağdaşmadığını irdelemek için, öncelikle ana hatlarıyla İslami ahlakın üzerinde durmaya çalışalım.
 
Katılım
27 Tem 2006
#17
KAPİTALİZMİN KUŞATMASINDAKİ İSLAM II

İSLAM AHLAKI
İslam âlimleri ahlakı:
1. Şahsi/bireysel ahlak
2. Ailevi ahlak
3. İçtimai/sosyal ahlak
4. Vatani Görevler Ahlakı
5. Din ahlakı olmak üzere çeşitli kategorilere ayırarak incelemişlerdir.
Bu yazımızda ahlakı kül olarak ele alacak, bazılarının altını çizerek kapitalist sistemle ilgisizliğini belirtmeye çalışacağız. Aslında İslam’ın ahlak ilkelerinden hiç biri kapitalizmle bağdaşmamaktadır. Hatta öyle ilkeler vardır ki sistemle ve o sistemdeki yaşayış kültürüyle 180 dereceli zıt kutuplarda bulunmaktadır. O ilkeler aşağıda koyu harflerle belirtilmiştir.
Ahlak İlkeleri:
1. Adaleti yerine getirmek: Yönettiklerine adaletle hükmetmek; çevrede, toplumda ve yeryüzünde hak ve adaletin hâkim olmasına çalışmak (Yalnız başına bu ilke İslam inancının kapitalist sistemin karşısında olduğunun göstergesidir. Çünkü kapitalist sistem bünyesinde birçok adaletsizlikler barındırmaktadır.)
2. Affedici ve bağışlayıcı olmak
3. Ahde vefa göstermek
4. Başta akrabalar ve yakın çevre olmak üzere, herkese iyilik etmek
5. Aile yapısına önem vermek
6. Anlaşmalara riayet etmek
7. Borcunu ödeyemeyen borçluya mühlet tanımak/vadeyi uzatmak
8. Cömert olmak
9. Bedenen veya fikren bir işte çalışmak
10. Yönelinen her bir işte doğru ve dürüst olmak
11. Akrabalık ve dostluklara önem vermek, herhangi bir çıkar için onları harcamamak
12. Emanetlere ve verilen sözlere riayet etmek
13. Fakirlere ve bedensel özürlülere iyilik etmek
14. Heva ve hevesine hâkim olmak
15. İffetli ve ağırbaşlı olmak, harama bakmaktan gözleri korumak
16. İnfak etmek
17. İyilikte yarışmak
18. Kötülüğü iyilikle savmak
19. Malı gösteriş için harcamamak
20. Barışçı olmak
21. Kimseyle alay etmemek
22. Edepli ve hayâlı olmak
23. Başkasının kusur ve hatalarını araştırmamak, dedikodu yapmamak
24. Böbürlenmemek, kibirli olmamak, mütevazı olmak
25. Cimri olmamak
26. Dünya malına bağlanmamak
27. Faizden para kazanmamak
28. Gerçeği gizlemek
29. Haksız kazanç sağlamamak, kimseyi aldatmamak
30. Kıskançlık ve haset etmemek
31. Hilekâr olmamak
32. İçki, kumar, fuhuş/zina, gibi Allah’ın men ettiği zararlı şeylere yönelmemek
33. Kimseye iftira atmamak
34. İhtiras sahibi olmamak
35. İsraf etmemek
36. Kimseyi kıskanmamak
37. Kindar olmamak
38. Maddeci olmamak
39. Riyakâr (ikiyüzlü) olmamak
40. Eşe sadakat, şefkat ve haklarına riayet
41. Anne ve babaya iyi davranmak, onları üzmemek
42. Kamu yönetiminde bulunanlar, rüşvet ve hediye almayacak, adaletle hüküm verecek
43. Müslüman iyi yurttaş olarak kamuya ve topluma karşı yükümlülüklerini yerine getirmelidir
44. İslam ve insanlığın düşmanlarını dost edinmemek
45. Kargaşa ve bozgunculuk yapmamak
46. Vatan müdafaasından kaçınmamak
47. Toplumda kin ve nefreti tahrik etmemek
48. Kaynakları ve kazancı israf etmemek
49. Yalan söylememek v.b…
İslam ahlakı yukarıda belirttiklerimizle sınırlı değildir. Adam öldürmemek, hırsızlık yapmamak, anarşi çıkarmamak vb. hükümler beşeri hukukun yasalarında da belirtildiği için buraya almadık. İslam ahlak tarifiyle yüce Allah’ın emrettiklerine uyup men ettiklerinden kaçınmak ve Hz. Muhammed’in örnek yaşamını şiar edinmektir.
KAPİTALİZMİN KURALLARI
Kapitalist düşüncedeki ahlak kurallarına gelince:
Kökenini dinden alan ahlak ve toplumsal kültürden gelen etik kuramı, ekonomik yapıdaki alt tabakalar için geçerli kurallar olarak, yurttaşları; kapitalizm içinde zapturapt altında tutmak, iyi bir vatandaş olmaları ve zenginlerin mal ve can güvenliğini sağladığı için geçerlidir. Ahlak kuralları kapitalist elitler tarafından “Kilisenin vazettiği kurallar olarak görülmektedir. Bu nedenle sisteminde sadece kapitalizmin kuralları ve emperyalist yasalar geçerlidir. Kapitalizm günümüzde tröstleşerek, tekelci yapıya dönüşüp her ülkede bayraklar (flama) dalgalanmaya başlayınca merkezi otoriteler ve silahlı milisleri onların emrine girerek çıkarlarını koruyan kurumlara dönüşmüştür. Bu çok uluslu şirket ülkeleri en güzide “hukuk Büroları”na sahip oldukları gibi… Yasa yapıcılar kartellerin seçtirdiği hizmetkârlar olduklarından “Elitler Kulübü”nün arzusu dışında yasa yapmaları da imkânsızdır.
Işıklı pano ve billboardlar yoluyla alabildiğince reklam ve promosyon bombardımanıyla karşılaşan insan beyni görsel, sözel ve yazılı basın vasıtasıyla moda ve imaj safsatalarıyla alabildiğince tüketime yöneldiğinden, geleceğini ipotek altına alacak borç yükünün altına girmektedir. At yarışı, şans oyunları, içki, kumar ve fuhuş gün geçtikçe artan trendlerle kapitalizmin vazgeçilmezlerinin üst kurumları arasında yerini korumaktadır. Son yıllarda büyük şehirlerde kadın kadına ve erkek erkeğe yaşam yanında, homoseksüel, biseksüel ve lezbiyenlik Sodom-Gomore şehirlerini aratmayacak kadar sokağa dökülmüştür. Her geçen yıl fuhşa sürüklenen genç kız ve erkeklerin yaşı düşerek buluğ yaşının altına inerken uyuşturucu kullanan çocukların da yaşı ilköğretim seviyelerine kadar inmiştir. Böylece kapitalizmin temel attığı şehirlerde aile yaşamı sonlanırken, hayvani bir yaşam isteklileri şehirleri alabildiğince ele geçirmeye başlamıştır.
Kapitalist sistemde şekli demokrasi, hükümet ve yönetim gibi formel sistemler, güçlülerin haklarını korumak için teşkilatlanmış yapılardır. Hele A.B.D. kapitalizminin geleneğinde şehir ve kasabalar, bankerler ve onların paralı askerleri (şerifler) eliyle kurulup ayakta kaldığı için eyalet sistemlerinde bu gün dahi o geleneğin izlerini taşımaktadır.
İSLAM EKONOMİSİNİN İLKELERİ
Yukarıda da belirtildiği gibi İslam ahlakı üzerine kurulu sosyoekonomik sistem ile kapitalizm mukayese kabul etmeyecek kadar zıt kutuplarda şekillenmişlerdir. İslami sistemin merkezinde yüce yaratıcı Allah (C.C) ve onun yeryüzündeki halifesi Âdem/insan bulunurken kapitalizmin merkezinde bütün ilahi hudutları dışlamış nefs-i emmare sahibi “onların deyimiyle” maymundan türemiş “ insan-ı hayvan” ve onun putları mal ve kapital bulunmaktadır. İslami sistem sonsuz yaşamı da ele alan bir düşünce sistematiğine sahipken, kapitalizm sadece bu dünya refahı ile ilgilenmektedir. Bu nedenle kapitalizmin tek hedefi bulunmaktadır: “Pazar…” Zamanla alabildiğine güçlenen pazar, toplumun sosyo-kültürel ve ekonomik bütün katmanlarını hâkimiyeti altına alarak insanı da mala dönüştürmüştür.
Hz. Muhammed’in (S.A.S.) Medine’ye hicretinden itibaren şekillenmeye başlayan İslam’ın sosyal sistemi, tarihi süreç içerisinde kendi ekonomisini de yeşertmiştir. Zamanla kökleşen ekonomik sistem, yukarıda da belirtildiği gibi İslam ahlakı üzerine kurulmuştur. Hülefa-i Raşidin döneminde uygulamada nihai şeklini alan sistemin, Emeviler Döneminde önemli kırılmalar yaşadığı görülürse de Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde aksayan yönleriyle beraber uygulanabilmiştir. Selçuklular döneminde temelleri atılıp, Osmanlılar döneminde fütüvvet düşüncesini topluma yerleştiren Ahilik teşkilatlarının Çarşı pazar ekonomisinin ahlaki kurallar üzere teşkilatlanmasının uygulamada önemli rolü bulunmaktadır.
İslam ekonomisi satır başlıklarıyla göz atalım:
1. Her birey, gerekli eğitimi alarak kendi yeteneklerine göre iş edinme hakkına sahiptir. Çalışmak İbadet olarak kabul edilmiştir.
2. Çalışma yaşamında kolektif şuur ve cemiyetçilik hâkimdir. Bunun nedeni İslam kardeşliğindedir. Kardeşlik şuuru, cemiyeti kolektif dayanışmayı da zorunlu kılmaktadır.
3. Toplumun Hulafa-i Raşidin Döneminden günümüze kadar süren bir devlet geleneği vardır. Devlet ahlak ve hukuk kurallarına bağlı toplumsal barışı ve eşitliği sağlayan adil yönetim sergilemek konumundadır. Devletin dış tehdide karşı koyma, iç huzuru sağlama ve toplum adına denetim yapma görevleri bulunmaktadır. İslam şekli olarak herhangi bir yönetim tarzı belirtmemiş; ancak, vazettiği ilkeler doğrultusunda: Şuraya(meclise) dayalı devlet-hükümet ve toplum adına onu denetleyebilecek özerk yargı sistemi önermiştir Uygulamada ne kadarının gerçekleştiği yeterince bilinmemekle beraber, Hülafa-i Raşidin ( Hz. Ebubekir, Ömer Osman, Ali) dönemlerinde uygulandığı konusunda icma bulunmaktadır.
4. Üretim ihtiyaçlara göre şekillenmektedir. Rasyonel bir mantıkla incelendiğinde “Kaynaklar ihtiyaçları karşılamada yeterli, ancak insan açgözlü ve doyumsuzdur. ” Merkezi otorite ve toplumdaki akil insanların görevi, üretimi planlamak ve adil bölüşümü sağlamaktır.
5. İsraf yasağı üzerine şekillenen üretim tarzı, beslenme, eğitim, sağlık, giyim, kuşam, barınma, vatan müdafaası, özürlü ve yaşlıların rehabilitasyonuna yöneliktir. Üretimi aksatmayıp israfa kaçmamak kaydıyla, seyahat ve tatile yönelik konaklama ve barınma tesisleri ile buna bağlı ulaşım vasıtaları da bu üretim tarzına uyumlu olarak ekonomide yerini alabilir.

6. Harcama ve tasarruf: Müslüman kazanırken ihtiras sahibi olmayacağı gibi harcamalarında da ölçüyü kaçırmamak konumundadır. İsraf yasaklanmış olduğundan ihtiyaçlara göre harcama yapılacaktır. Bu nedenle birey ve şirketlerin elinde tasarruf edebileceği bir meblağ bulunacak bununla da esnaf, tüccar ve sanayici sermayesini artırarak daha geniş yatırım imkânı bulacaktır. Emekçinin birikimine gelince, adil ellerde kolektif kardeşlik şuuru içerisinde belirli bir müessesede hisse tarzında toplanarak, yeni yatırım ve üretime dönüşünce, bireylerin refahını yükseltilecektir.

7. Emeğin değeri: İnsanlara çalışmayı şart koşan İslam emeğe büyük önem vermiştir. İslami değerler içinde yükselen küçük işletmeci ve müteşebbisi, emek kategorisinde değerlendirirken, sermaye ve doğal kaynaklar mal olarak nitelenmektedir. Emeğe verdiği değerin göstergesi olarak Kur’an’da yer alan “İnsana emeğinden başkası yoktur.” ayetiyle, “İşçinin alın teri kurumadan ücretini veriniz.” hadisi şerifi yanında onlarca ayet ve hadis emeğin yüceliğini belirtmektedir.

Enerji ve doğal kaynaklar toplumun ortak malları arasındadır. İslam’ın Eko-nomik ilkeleri bunlarla sınırlı değildir. Ancak Makalenin boyutu açısından bu kadarla yetinmeyi uygun bulduk. Sistem kendi içerisinde adil ve tutarlı olup, ahlak sistemi ile beraber ele alınmadığı takdirde, uygulama olanağı olmayan hayalî bir yapıya dönüşebilir.


KÜRESELLEŞEN KAPİTALİST DÜNYA KARŞISINDA, İSLAMIN GELECEĞİ

“Herkesin bir hesabı varsa da Allah’ın da hesabı vardır. Hesabında yanılmayan Allah’tır.”

Her geçen gün hâkimiyet alanını daha da genişletip dünyada tek sistem ve tek patron olma aşamasında önemli merhaleler aşmış bulunan ”Küresel kapitalizm” ve ağababaları –kim ne derse desin- ömürlerini tamamlamak üzeredir. Esasen 2008 krizi ile yolun sonuna gelmişti. Ancak Çin, önemli can suyu desteği vererek, yeniden dirilişini sağladı. Eğer elindeki döviz rezervlerinin yarısını satma cesaretini gösterebilseydi küresel kapitalizmin bütün dişleri sökülmüş olacaktı!.. . Kim derdi ki Mao’nun sosyalist ülkesi bir gün kapitalizmin kurtarıcı hamisi olacak. İşte dünya böyle… Birkaç on yıl önceden öngörülemeyen önemli değişimlere her zaman gebedir!

İslam Hz. Adem’le başlayan evrensel bir din olup, tarihi süreç içerisinden adlarına kapitalist sistem denilmese de, o yapının bütün özelliklerini taşıyan Nemrudi ve Firavuni sitemlerin tehdidiyle birçok kez karşılaşmıştır. Babil, Mısır ve Roma Krallıkları yaşadıkları çağlarda yıkılmaz kabul edilen birer emperyalist ve kapitalist krallıktı. Moğollar, bütün Asya uluslarını önlerine katarak sürükleyip köklü medeniyetleri tahrip ettikleri gibi, Bağdat’taki bütün kitapları yakarak o güne kadar dişle tırnakla meydana getirilen uygarlık meşalesini de söndürmeye kalkışmışlardı! Ama ne oldu? Sabırlı tebliğciler onları da İslam’la tanıştırarak hayvanlıktan kurtulmalarını sağladılar.

Tarihin ilk çağından beri İslamiyet, mazlum ulusların kurtarıcısı olmuştur. Emperyalist yönetimlerin sömürdüğü uluslar ne kadar mazlumsa, iç sömürü gerçekleştirdiği kendi ulusunun halkları da o kadar mazlumdur. Sonunda İslam’ın tebliğiyle Moğol askerleri gibi onlarda kurtulacaktır. Toplulukları millet yapıp, diğer toplumlardan ayıran ahlak ve kültürleridir. İkbal ne demişti, “ Saltanat sürenlerin içi yüzünü bilirim./ Eşekler yükseklerde Yusuf’sa kuyudadır”. Yusuf’ er-geç kuyu, kölelik ve zindan hayatını sonlandırarak “adil yaşamı“ yeniden tesis edecektir. Yeter ki Müslüman olduğunu söyleyen bizler, her halükarda İslam ahlakı ve kendi kültürümüzle yaşamayı şiar edinelim!

Karanlık geceler nurlu sabahlara gebedir. Yeni Musa’lar çağımız firavunlarının tahtını sallamak için, heybelerindeki tevhit tohumlarıyla, çoktan yola koyuldular bile !...



KAYNAKÇA

1- BİLGİÇ Emin Dr. Prof A.Ü.D.T.C.F. dergisi IX 3 (1951) Makale s. 227 ve sonrası
2- ALTUNTAŞ Hayrani Prof. Dr.. İslam Ahlakı. Akçağ Yay. Ank.1999
3- AUSTUY Jacques Prof..Dr. Kapitalizm Marksizm ve İslam. Çev. Oktay Güner Hulbe Yay.Ank.1975
4-DEBBAĞOĞLU Ahmed. İslam İktisadına Giriş. Dergah Yay. İst.1970
5- Küreselleşme Sivil toplum ve İslam Der.Fuat Keyman- Yaşar Sarıbay Vadi yay. Ank 1997
6- GARAUDAY Roger İslam ve İnsanlığın Geleceği Çev. Cemal Aydın Pınar Yay. İst.1991
7-ZEYDAN Abdülkerim İslam Hukukuna Giriş Ter. Ali Şafak Sırdaş Yay. İst. 1976
 
Katılım
27 Tem 2006
#19
REENKARNASYONA DEĞİŞİK BİR BAKIŞ I
Halit ÖZDÜZEN
Çok çeşitli tarifleri olmakla beraber kısaca: İnsanın Ruh ya da nefsinin ölümden sonra bir başka bedene geçerek yeniden dünyaya döndüğünü iddia eden inanç sistemine reenkarnasyon ve Transmigrasyon, Arapça adıyla “tenasüh” (yeniden bedenlenme) denilmektedir. Bu döngünün, ruhun tamamen arınmasına kadar devam edeceğine inanılmaktadır.
Batıda ilk kez Pisagor ve Platon gibi bazı eski Yunan bilgin ve filozofları tarafından çeşitli eserlerinde dillendirilmiş olan ruh göçü kavramı, ilk çağlardan beri, eski Mısır, Maya ve İnka medeniyetleri gibi birçok yerleşik kültürde bilinen ve kabul görmüş olan inanç kavramlarındandır.

Günümüzde ruh göçü kavramını kabul eden pek çok inanç sistemi, Doğu kökenli tarikat ve felsefi akımlar bulunmaktadır. Ruh göçü fikrini kabul etmiş eski ve yeni inanç sistemlerinin mensupları arasında, Hindular (Yoga, Vaishnavism, Shaivism), Budistler, Katharlar Eseniler(Esseniens), Caynacılar, (Sihistler, Umbandacılar, Yezidiler, Nusayriler, Dürzîler, ve Adana, Hatay yöresinde yaşayan bazı Alevi toplulukları sayılabilir. Reenkarnasyon kavramı Asya’nın Şamanist toplumlarında olduğu gibi birçok Kızılderili kabilesinde de yaşatılmaktadır. Hindistan’da "Samsara" adıyla bilinen bu deyim, Budizm’le tanışan Türklerce "Sansar" olarak adlandırılmıştır.

Bu inanç sisteminin esası, insan ruhunun/nefisinin ölümsüz olduğu, bedenin ölümünden sonra yeni bir bedene girerek sürekli olarak ya da tamamen arınıp temizlenene kadar, “yeni bedenlere girmesi” prensibine dayanmaktadır.

İNAÇTAN EYLEME (RUH ÇAĞIRMA)
Reenkarnasyon inancının Batıda bazı marjinal Yahudi ve Hıristiyan guruplarında yer almasına rağmen, daha çok seküler yapıda “ aydın”lar arasında 19.yy. sonlarına doğru gerek Şarkiyatçılığın etkisiyle, gerekse Hinduizm mensuplarının Batıda akademik kariyer yaparak eğitim kurumlarında görev alması sonrası reenkarnasyona doğru bir yöneliş yaşanmıştır. Bir başka etken de Hindistan’ın sömürge döneminde İngiliz yazar ve araştırmacıların Hinduizm ve Budizmle tanışmaları olmuştur. Araştırmacıların Uzakdoğu dinlerini sistemli olarak incelemesi sonrası, bazı kesimlerde gizli ilimlere karşı merak uyanmıştır. Bütün bunların sonrasında değişik gruplar, reenkarnasyon kavramını öğretilerinin merkezine yerleştirerek yeni bir ekol, hatta mezhep oluşturma iddiasında bulunmuşlardır.
Bunlardan en önemlileri Avrupa’da spirtizmi benimseyen Allan Kardec tarafından kurulup daha sonra artçıları tarafından sistemleştirilen ve “Deneysel Ruhçuluk” olarak ünlenen akımdır. Bir diğeri Ukrayna doğumlu H.P.Blavatsky tarafından 1857’de kurulan “Teofizi Cemiyeti” ya da ekolüdür.
Ruh göçü veya sürekli olarak tekrar doğmak kavramı ilk kez bu cemiyetin etkisinde kalan Fransız asıllı Fizikçi ve Yazar Allan Kardec (1804-1869) tarafından fizik kuramlarının da çarpıtılarak yorumlandığı çalışmasıyla metodolojik bir hale dönüştürülmüş ve adına “tekrar ete girme” anlamında reenkarnasyon denilmiştir. Fransız Yazar Kardec, kurduğu “deneysel spiritüalizm”, "Spiritizm " adını ilk defa 1857’de yayımladığı “Ruhların Kitabı” adlı eseriyle açıklamıştır. Ardından yazdığı diğer eserlerle de konuyu ayrıntılı bir şekilde ele almıştır.
Dikkat edilecek olursa Kardec’in yayınladığı “ Ruhların Kitabı” ile Blavatsky öncülüğünde kurulan “Teofizi Cemiyeti” aynı tarihe (1857) rastlamaktadır.
Kaynaklara göre Türkiye’de ilk spiritiualizm (ruh çağırma celsesi) Bergama’da, Zorluhanzade Avnullah Kazimi Bey tarafından gerçekleştirmiştir. 1896 yılında yapılan bu deney İstanbul’dan Bergama’ya gelen, Avnullah Bey ve orada görev yapan Fransızca öğretmeni Çandarlılı Emin Efendinin iştirakiyle bir gece Belediye Başkanı Dericili Ali Ağa’nın evinde toplanılarak yapılmıştır..Avnullah Bey’in yaptığı spiritizm celsesi kaynağını Fransız Ruhçu Allan Kardec’in spiritüalizm deneylerinden almıştır. Saray çevresine yakın, hatırı sayılan entelektüel bir kimliğe sahip olduğu anlaşılan Avnullah Bey, muhtemelen deneyimlerini Avrupa’da sağlamıştır.

Daha sonra ruh çağırma, ruhçuluk ve benzeri faaliyetlerin halkın tepkisi nedeniyle yer altına indiği görülür. Aradan hayli zaman geçtikten sonra, Ragıp Rıfkı adlı bir yazar 1930 yılında yayınladığı “İspiritizma Tecrübeleri/Ahretle Nasıl Konuşulur” adlı kitapta belirlediği kurallarla Kardec spiritüalizminin Türkiye’de ilk temellerini atmıştır. Bu temeller üzerine Dr. Bedri Ruhselman, Kardec ve Ragıp Rıfkı’nın belirlediği kurallara yenilerini ekleyerek kendine özgü Neo-Spiritüalizm’i kurmuştur. Ruselman’ın vefatı sonrası Rafet Kayserilioğlu tarafından yürütülen faaliyetler “Ruh ve Madde” isimli dergi çevresinde kümelenmiştir.

Bir başka yazımızda Neo-Sparütüalizm ve ruh çağırmayı detaylı olarak irdelemek ümidiyle, burada Semavi Dinler ve İslami kaynaklar açısından reenkarnasyonun Tenasüh/Ruh göçü inancını incelemeye çalışacağız.

RUH GÖÇÜ/YENİDEN BEDENLENME

Yukarıda da değinildiği gibi Reenkarnasyondan en basit tanımıyla, insanın ölümden sonra yeni bir bedenle tekrar dünyaya geleceği ve bu sürecin, "ruh olgunlaşıncaya kadar " devam edeceği, kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu tanım bölgeler ya da ülkelerdeki topluluklar arasında farklılıklar gösterebilmekle beraber, tarihi süreçte bazı değişik akım ve ekollere de dönüşmüştür. Hindiuzim ve Budizm gibi inanç sistemlerinde yeniden doğuşun insan bedeninde olacağı öne sürülürken, bazı inanç gruplarında hayvan ve bitki bedenlerinde de yeniden doğuşun olabileceğine inanılmaktadır. Yine bazı gruplarda tekrar doğuşun bir ceza ve kefaret olacağına inanılırken, gerilemenin söz konusu olmadığına inanan inanç toplulukları da bulunmaktadır.
Kaynaklara göre: “Hint kutsal kitapları Veda’larda maddi alemde yaşayan her varlığın insan bedenine ulaşıncaya kadar 8 milyon 400 bin değişik yaşam formundan geçmesi gerektiğinden bahsedilmekte, bu aşamalardan geçen varlığın ‘kemale ermiş‘ olarak ‘rehber varlığa’ dönüşeceğine inanılmaktadır.
Hinduizm inanç sisteminde her canlının ideali: Dünya’nın bağlarından tam kurtuluş olan Nirvana’ya ulaşmaktır. Nirvâna'ya ulaşmak ancak kemale erişmekle mümkün olmaktadır. Canlılar, Nirvâna’ya erişinceye kadar, öldükten belirli bir süre sonra bir başka bedende yeniden hayat bularak yaşamlarını sürdürmektedir. Buna göre her bir önceki hayatında kazandığı sevaplar ya da işlediği günahlarla orantılı olarak, bir mükâfat ya da bir cezanın bedeli olmak üzere, öncekinden daha gelişmiş bir bedende ya da daha aşağı bir bedende yeniden hayata dönecektir. Bu sistematiğe “ Karma Doktrin” denilmektedir.

Hinduizmde sistemin “sonsuza” kadar devam edeceğine inanılmakta, Budizm ve Manihaizm inançlarında ise, ruh aydınlanana veya günahlarından temizlenene kadar bu döngü devam etmektedir. Budizmde kişi ancak günahlarından temizlenince “nirvana”ya kavuşabilmektedir. Maniheizmde, temizlenen ruh beden ve dünya tutsaklığından kurtularak, gerçek ulvi âleme doğru yolculuğa yönelmektedir.

Kast sistemi uygulandığından Hindistan’da, Hindular "parya kastında ölen kimsenin sevaplarından dolayı Brahman olarak ya da bir Brahmanın günahlarından dolayı bir parya, hayvan veya bir bitki olarak yeniden hayata döneceğine” inanmaktadırlar.

Bahsi geçen Hinduizm ve Budizm genelde bilindiği halde, Maniheizm bazı kesimler dışında yeterince bilinmemektedir. Kısaca tanımlamak gerekirse: MS. 216 yılında Güney İran’da doğan Mani’nin kurduğu inanç sistemidir. Mani, Hıristiyanlık, Sabiilik, Zerdüştlük ve Mecusilik ilkelerinden etkilenip onları sentezleyerek peygamber olduğu iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Sistem, MS. 4. yy. da Ortadoğu’da Hıristiyanlığın önemli bir rakibi konumuna gelip, 8. yy.da Uygurların resmi dini olmuştur.

İslam coğrafyasında Reenkarnasyon’a inanan grupların bir kısmında Hinduizm ve Budizmin etkisi olduğu gibi, bir bölümü de Maniheizmin etkisindedir. Din sosyolojisi açısından bakıldığında, yeni bir dine giren inanç gruplarının -ne kadar samimi olurlarsa olsunlar- eski inanç sistemlerindeki bazı ilkeleri yeni inanç sisteminin ilkeleri ile değiştirmeleri süreç almaktadır. Hele bu inanç sitemi Heterodoksi olarak nitelenip uzun müddet şu veya bu sebeple ana kitleden dışlandıkları için din eğitimden de uzak kalmışlarsa, uyum süreci daha da uzamaktadır.


YAHUDİ VE HIRISTİYANLIK AÇISINDAN RUH GÖÇÜ

Ruh göçü kavramı Müslümanlar gibi kıyamet inanışına sahip Musevilikte bulunmamakla birlikte, popüler kültür içerisinde yetişen bazı gruplarda ruh göçü kavramına ilişkin bazı düşünsel öğelerin yer aldığı belirtilmektedir.
Kaynaklara göre Ruh göçü kavramının Yahudilerin mistik ve gizli ilimler öğretisi olarak kabul edilen Kabala’ da yer aldığı, bazı Yahudilerin Hz. Musa’nın önce Âdem, sonra İbrahim (A.S.) daha sonra da Musa olarak dünyaya geldiğine inanmakta olduğu belirtilmektedir.
Bir yönüyle İslam coğrafyasında yeşeren Bâtınilik ve Hurufilik düşüncesine de kaynaklık etmiş bulunan Kabala, Musevi ana kitle tarafından ve bilimsel çevrelerde hiçbir dönemde kabul görmemiştir.
19.yy.’da doğmuş birçok akım, ruh göçü inanışını benimsemiş durumdadır. Bunlara örnek olarak Spirtizma, Teofizi ve bazı felsefi akımlar sayılabilir. İlk Hıristiyanların ruh göçüne inandığını ileri süren Teozoflar ve Batılı Spiritüalistler İncil’lerdeki bazı pasajları da iddialarına -zorlama yorumlarla- kanıt olarak göstermektedirler. 20. yy ve günümüzde Hıristiyanlık ile ruh göçünü bağdaştırmaya çalışan pek çok girişim olmuştur. Kilise ve değişik teologlardan tepki görmelerine rağmen bu gün için Hıristiyan aleminde Ruh göçüne inananların sayısı, hiç de küçümsenmeyecek rakamlara ulaşmıştır!..
 
Katılım
27 Tem 2006
#20
REENKARNASYONA DEĞİŞİK BİR BAKIŞ II


REENKARNASYONA DEĞİŞİK BİR BAKIŞ II


İSLAM İNANCINDA RUH GÖÇÜ VAR MI?

Sorunun cevabını aramadan önce Reenkarnasyon konusunda araştırma ve çalışmalar yapmış bulunan Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre’nin Ruh konusundaki bütün Müslümanların inancına tercüman olan tespitine değinelim: “Kur'ân-ı Kerîm'in Ahzab sûresinin 72. âyetinde Cenâb-ı Hakk: "... Biz emâneti göklere, arza ve dağlara arzettik; onlar O'nu yüklenmekten çekindiler ve O'ndan korktular; O'nu insan yüklendi..." demekte; Hicr sûresinin 28. ve 29. âyetlerinde, Secde sûresinin 7. ilâ 9. âyetlerinde ve Sâd sûresinin de 71. ve 72. ayetlerinde ise Allah, insanı balçıktan yarattığını, ona Kendi Ruh’undan üfürdüğünü ve meleklere de insana derhâl secde etmelerini emrettiğini söylemektedir. Şu hâlde insandaki Kutsal Emanet Allah'ın ona Kendi Ruh’undan üfürmüş olduğu Ruh'tur. İnsan bu Kutsal Emanet dolayısıyla eşrefü-l mahlûkat (yâni yaratılmışların en şereflisi) olmuştur.”

Özemre’nin belirtiği ayet şöyledir : “ Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. Sonra onu, düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi.” (Secde 32/7-8-9) Hani Rabbin meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım." "Onu tesviye edip, düzeltip de ona ruhumdan üfledim mi derhal ona secdeye kapanın." (Sad 38/71-72) Ayette geçen “ Ruhundan üfledi” sözüyle Rabbü’l Âleminin, Âdem’e ve onun soyuna iletilen ruhun kendi ruhu olduğu belirtilmektedir. Nitekim melekler, kendisine iletilen ulvi ruhu taşıyan Âdem’e tazim secdesi yaparak onun yüceliğini kabul etmişlerdir. Çünkü Âdem’in Ruhu, Rabbü’l Âleminin zat ve sıfatlarının tümünden yaratılırken, melekler bir veya birkaç sıfatının nurundan yaratılmışlardır. Âdemin soyundan gelenler Yüce Allah’ın Ruhunu taşımaktadır! O nedenle Âdem (A.S.) Rabbinin öğretisiyle isimlerinin tamamını sayabilmiştir. Yine insanın ana rahminde yaratılışının ayrıntılı olarak anlatıldığı Müminun Suresinin 14. Ayetinde biyolojik yaratışı takiben “Sonra bir başka yaratılışla onu inşa ettik.” denilerek, insanın ruhi yaratılışına değinilmiştir.
Çocuk ana rahminde birleşen iki canlıdan (sperm ve yumurtadan) meydana gelip, tek canlıya dönüşerek insan yapısını oluşturunca, Allah (C.C.) ona kendi ruhundan üfleyerek insanı yüce bir varlığa (İnsana) dönüştürmektedir.
Yüce Allah, bitki ve hayvanlara can vererek maddeden ayırırken, insana canın yanında “ruh” vererek onu da madde ve bitkilerden ayırmıştır. Vücudu yöneten beynin işlevini devam ettirebilmesi için mineral, protein gibi besin değerleri içeren bol oksijenli kan ve yaşam enerjisi olan “Can”a ihtiyacı bulunmaktadır. Beyne yaşam sağlayan can, beynin ürettiği enerjiyle beslendiği gibi, ruhtan aldığı enerjiyi de beyne ileterek zekâyı olgulaştırmaktadır. Ruh ve can, enerji boyutunda beyinle sürekli iletişim ve etkileşim içerisindedir. Ruh ve onun türevi olan nefis, can ve bedenden bağımsız bir fonksiyonel yapıya sahiptir.
Yaşam sürecinde Ruh ve ondan etkilenen rahmani akıl, merhamet, özveri, cömertlik gibi ulvi ve erdemli duygulardan kaynaklanan eylemleriyle maveraya (ötelere) yönelirken, nefis ve onu yansıtan hayvani akıl ise dünyevi kuşkularla, dünya ortamının şartlarına uyum sağlayacak şekilde pozisyon almaktadır. Kur’an’da nefis hakkında şöyle denilmektedir: “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene and olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.” (Şems 91/7-10) Ölüm olayı, beynin fonksiyonlarını yitirmesi sonrasında gerçekleşmekte; can, varlıktaki ilahi genel enerjiye katılırken ruh veya nefis ise, Ruhlar ya da nefisler ülkesine doğru meleklerin yardımıyla yolculuğa çıkmaktadır. De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz” (Secde 32/9)
Can, varlıklara bilinç ve şuur vererek, onları yönlendiren, çevre ortamına göre hayatta kalma ve nesillerini devam ettirme mekanizmaları geliştirerek, yaşamsal işlevlerini gerçekleştiren enerji (nur) olarak tanımlanabilir. Can, beynin ölümü sonrasında bedenden ayrılarak varlıklara hayat veren sonsuz Hay/Can enerjisine katılmaktadır. Ruh ve nefis “can”dan çok daha özgün bir varlık olduğundan, etkisini enerji boyutunda beyin ve akıl yoluyla vücudun tamamında göstermekte ve bedene ihtiyaç duymadan bağımsız olarak da yaşamını sürdürebilmektedir. Derin uyku ve narkoz altındaki ameliyat sırasında ruh bedenden ayrılıp çıkarken, can yaşam görevini devam ettirmektedir. Genel anesteziyle ameliyat geçiren birçok hasta, operasyon sonrasında, doktoruna ve çevresine kendi ameliyatını seyrettiğini anlattığı, bilinen ve yaşanan gerçeklerdendir. Kur’an’da “insanların ruhunun uykularında alındığı ölümlerine hükmedilenlerin alıkonularak diğerlerinin ecellerinin sonuna kadar bırakıldığı” bildirilmektedir. (Bkz.Zümer 39/42) Hz. Muhammed (S.A.S.) bir Hadisi Şerifinde uyku sırasındaki yaşamı anlatırken şöyle buyurmaktadır: ”Ben Rabbimin katında gecelerim, O bana yedirir içirir.” (1) (*)

REENKARNASYONA İNANANLARIN DELİLLERİ (!)
İslam coğrafyasında ve özellikle Türkiye’de son yıllarda Hint ve Uzakdoğu kaynaklı düşünce ve bu doğrultuda gelişen yoga, meditasyon gibi olgular bazı gruplar tarafından yaşam felsefesine dönüştürülmüştür. Özellikle büyük şehirlerde gelişen bu akımların taraftarları reenkarnasyona inanmaktadırlar. Kendilerine “Müslüman mahallesinde“ taraftar bulabilmek için de İslam inancında ana unsur olan Kur’an’daki bazı ayetlerle, zayıf ve mevzu hadisleri, inançları doğrultusunda yorumlamaktadırlar. Bunun yanında Mevlana ve Yunus gibi toplumda yüksek prestij sahibi zatlarla batini düşüncenin etkisindeki bazı şairlerin devriye ve şathiye kabilinden söylediği şiirleri de istismar etmektedirler.
Çok fazla ayrıntıya girmeden ileri sürülen iddialara kısaca göz atalım:
1. Ayetler : «Allah’ın varlığını nasıl inkâr ediyorsunuz ki, sizi ölü iken O diriltti, sonra yine sizi O öldürecek, yine sizi O diriltecektir; nihayet (ahirette) yalnız O’na döneceksiniz.» (Bakara 2/28)
Ayrıca Vakıa Suresi’nde "Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.” (Vakıa 107/ 60,61)
Önce ilk ayetin üzerinde duralım: “Sizi Ölü iken O diriltti.” tümcesi Reenkarnasyon veya herhangi bir art niyetli yoruma meydan vermeyecek kadar açıktır. Bütün insanlar, ana rahminde canlanarak insana dönüşmüştür.”Sonra sizi o öldürecek, yine sizi O diriltecektir.” Bedenin ölümünden sonra insan, ruh ya da nefsin Rabbine yönelişi yeni bir doğumdur. İkinci ayetteki “Sizi bilemeyeceğiniz şekilde yeniden yaratmak üzere ölümü takdir ettik.” tümcesi de aynı manayı pekiştirmektedir; çünkü gidilen âlem Ruhlar Âlemidir ve yaşam ruh veya nefis olarak yaşanacaktır.

Kıyamette surun üflenmesi sonrasında çıkacak ses yeryüzünün her yanına yansıyacağı için cinler, melekler ve ruhlar âleminde de duyulacaktır. Bu birinci üfleme kıyamet saatinin başladığının ilanıdır. “Sura üflenildiğinde; Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerde ve yerde ne varsa çarpılıp yere yıkılır. Sonra Sura bir daha üflenmiştir onlar ayağa kalkmış (dirilmiş) durumda çevreye bakınıyorlar.”(Zümer 39/68) İsrafil (A.S.)’in çıkardığı melekuti sesin şiddetinden gökteki bazı varlıklar baygın; yerdeki varlıklar ölü konumuna gelecektir.
2. a)Mevlana’ya atfedilen söz : “Ben de cansız varlıkken öldüm, yetişip gelişen bitki oldum; bitkiyken öldüm, hayvan biçiminde tezahür ettim. Hayvanlıktan geçip öldüm, insan oldum; öyleyse ölmekten korkmak niye? Hiç daha kötüye dönüştüğüm, alçaldığım görüldü mü?”
b)Yunus Emre : “Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası."
Mevlana Şems-i Tebrizi ile halvet ettiği dönemlerde sarf ettiği sözlerden bir bölümü batini olup, bunların yorumu gerekmektedir. Bu nedenle Osmanlıda, günümüz Türkiye’sinde ve Farsçanın konuşulduğu ülkelerde düzenlenen toplantılarda Mevlana uzmanı mesnevihanlar tarafından okunarak yorumlanmaktadır. Yunus’a gelince, mısralarında açıkça insandaki maddi ve manevi gelişmeye işaret etmektedir. Nitekim Yunus ve Mevlana pek çok dizelerinde manayı gizleyip, insanı sarsarak düşünmeye ve araştırmaya sevk etmektedir; bu nedenle tümceleri zahiri manasıyla yorumlamak yanlıştır. Yunus’un “Çıktım erik dalına onda yedim üzümü (…) Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım, nedir diye sorana bandım verdim özümü” bunlardan en belirgin olanlarındandır.

REENKARNASYON İÇİN POPÜLER YAKLAŞIMLAR VE İDDİALAR
Yıllardan beri insanlığın gündeminde bulunan reenkarnasyon hakkında birçok araştırma yapılarak çeşitli vakalar incelenmiş leh ve aleyhinde yüzlerce cilt eser yazılmıştır. Burada iddiaların en popüler olanlarından bir kaçının üzerinde durmaya çalışacağız.
1. İnsanların Hipnotize edilerek önceki yaşama götürme iddiası: Bilindiği gibi Hipnoz bir başkasının telkiniyle yaşanan hafif uyku halidir. Bu süreci yaşayan denekten telkin yoluyla geri tarihlere giderek bir önceki yaşamını hatırlaması istenmektedir. Denek gördüğü veya yaşadığı durumu anlatmaya başlar. Bilim dünyası dışarıdan yönlendirmeye açık olan bu sistemin Reenkarnasyona kanıt olamayacağı düşüncesindedir. Her nedense ikinci yaşamı hatırlayanlar genellikle o yaşamda padişah, kral veya kraliçe olduklarını söylemektedirler.
2. Çocukluk çağında, kendinin başka biri olduğu iddiası: Türkiye’de ağırlıklı olarak Hatay ili ve çevresinde rastlanan bu olguya bazen değişik yörelerde de rastlanabilmektedir. Bilimsel çevrelerce araştırma ve incelemeye alınan bu vakalar bazen insan aklını şaşırtacak kadar ortaya bilgi ve iddia yumağı sunmaktadır. Vakaların çoğu dramatik ölümlerle karşılaşan şahısların vefatından hemen sonra doğan çocuklar tarafından dillendirilmesi vakaların dikkate değer önemli bir olgusudur. Araştırmalarda çocuğun ergenlik çağına girişten itibaren bu iddiaları terk ederek kendi kimlik ve kişiliğine döndüğü gözlenmiştir. Uzmanların bu konudaki görüşü: Çocukların anlattığı vakaların çoğunun doğruluğu, ancak çocuğun hayal dünyasının her türlü etkileşime açık olması nedeniyle reenkarnasyona delil olamayacağıdır. Ayrıca bu çocukların kültür ve inanç olarak reenkarnasyona inanan topluluklar çevrelerinden oluşması da ayrı bir soru işaretlerini beraberinde getirmektedir?
3. Tibet'in ruhani lideri 14'üncü “kutsal Dalay Lama” vakası: İddiaya göre 13’üncü Dalay Lama'nın ölümünden sonra artçısı lamalardan biri, gördüğünü söylediği bir rüyanın ardından 13. Dalay Lamanın ruhunun iki yaşındaki Lhamo Dhondrup isimli bir çocukta bedenlendiğini ileri sürmüştür. Çocuk Tibetli rahipler tarafından ailesinin ikna edilmesi sonucu 14. Dalay Lama olarak yetiştirilmektedir. Ortadoğu ve Avrasya coğrafyasında içeriği değişik olsa da benzer efsaneler her dönemde üretilmiştir! Burada insanın aklına bazı sorular takılmaktadır. Olaya bilimsel çevrelerin yaklaşımı nedir? Ayrıca 13. Dalay Lama inanç sistemlerine göre “arınmadan mı öldü de, arınmak için Lahano Drondrup olarak tekrar bedenlendi? Nasıl olsa bozacının şahidi şıracı ya! Bize de Dhondrup’un Tibetlilere hayırlı olmasını dilemekten başka bir şey düşmez. (**)

SONUÇ YERİNE
Reenkarnasyona inananlar öncelikle bir günlük gazetemizde yayımlanan yazı dizisindeki şu tespit ve arkasından gelen sorunun cevabını aramak zorundadırlar:
“Milyonlarca insan reenkarnasyona inansa da bunların yalnızca çok küçük bir kısmı önceki yaşamlarını hatırlayabildiklerini söylemektedir. Bilim Adamlarına reenkarnasyon inancını çökertmek için basit bir matematik hesabı yeterlidir. En güvenilir tahminlere göre dünya nüfusu bu gün yedi milyara yakın bir sayıya ulaşmıştır. 1800'lü yıllarda dünya üzerinde neredeyse bir milyardan daha az sayıda insan yaşamaktaydı. Son iki yüz yıl içinde ortaya çıkan "yeni" altı milyar ruh nereden geldi? Atalarımızın ruhu günümüzde altı ruha bedel miydi yoksa? ” (2)
İnsan bedeninin anatomik yapısı birbirine benzese de milyarlarca insan nasıl birçok yönüyle birbirinden ayrılmaktaysa, Yüce Allah’ın, bedenle irtibatlandırdığı Ruh da yaratılan her insan için ayrı ve özeldir. Popüler yaklaşımlar bölümünde verdiğimiz örnekler bilimsel gerçeklikle bağdaşmadığı gibi, dinsel gerçeklilikle de bağdaşmaktadır. Aşağıda vereceğimiz Kur’an Ayetleri yalnız başına bu düşünceyi çürütmeye yeterlidir.
“Nihayet onlardan her birine ölüm geldiğinde, ‘Rabbim beni (dünyaya) geri gönder; geri gönder ki o arkada bıraktığım yerde Ta ki boşa ge-çirdiğim hayatımı, yararlı çalışmalarla değerlendireyim derler. Asla, bu diyenin geçersiz görüşüdür. Onların ardında ba’s (mahşer) gününe kadar sürecek berzah vardır. (Ba’s için) sura üflendiğinde aralarında ne soy sop vardır, ne de bir soranları” (Müminun 23 / 99-101).
İslam inancına göre dünyaya gelen her şahıs vefatının sonunda amel defterine göre yaptığı fiillerden dolayı hesap verecektir. Hesabın sonrasında Cennet veya Cehenneme gideceği inancı bulunmaktadır. Bunun aksini söylemek Amentünün Ahiret inancını inkâr olup insanı İslam’dan uzaklaştırır.
Bilimsel olduğu ileri sürülen deney ve iddialara gelince, hiçbirisi ilimi çevresinde yeterli kabulü görmediği gibi, bazıları bilim insanlarının ilgisini dahi çekmemektedir. Buna rağmen gerek yayımlanan kitaplarla, gerek sansansiyonel filimler gerekse de basında yer aşan magazin haberleriyle popülerliğini uzun süre devam ettirip,zayıf irade sahiplerini etkilemeye devam edecektir.



DİPNOTLAR
1-Buhari ,Savm 20, Müslüm, Siyam 57,Malik, Siyam58 ,Ahmed bin Hanbel, Müsned,III S.8
*Ruh konusunda daha ayrıntılı bilgi daha önce birçok medyada yer alan “Ruh, nefisler ve can” isimli makalemizde bulunmaktadır. Konuyla ilgilenenler birçok internet sitesinde yayınlanmakta olan o makaleye başvurabilirler
** Dalay Lama, Tibet Budizminin yüksek dini önderi, Lama (Ruhban-Keşiş)
2- Vatan Gazetesi
KAYNAKÇA
1-Dinler Tarihi Günay Tümer-Abdurahman küçük ocak Yay. 4. Baskı 2002 Ank.
2- Ahmet Suat Özemre’nin İslamiyet Açısından Reenkarnasyon isimli makalesinden
3- -İslam Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı 1988 İst.
4- Din ve İnanç sözlüğü Şinasi Özgün Vadi Yayınları Ank

5-Hindiuzim ve Budizm Ananda CoomarasWay Türkçesi İsmail Taşpınar Kaknüs Yay.2000 İst.

6- - Büyük Larousse, Wikipedia vb. sözlük ve Ans.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 1)

Giriş yap