Halit Özdüzen'den...

Katılım
27 Tem 2006
#21
RÜYALARIN DİNİ VE BİLİMSEL BOYUTU I
Halit Özdüzen


Rüya Arapça “rea”(gördü) fiilinden türetilmiş olup, aslı “rü’ya”dır. İlk çağlardan beri rüya insanlar arasında merak konusu olagelmiştir. Psikoloji ilminin gelişmesi sonucu üzerinde önemli çalışmalar yapılmış olmasına rağmen, günümüzde hala gizemini korumaktadır.
İlk çağlarda insanlar rüyalara çok önem vermişlerdir. Tek tanrı olarak Allah’a (CC) inanılan inanç kültürlerinde rüyaların Rahmani veya şeytani olabileceği bilinirken, ilkel kabile dinlerinde tanrılar tarafından kendilerine verilen armağan veya cezanın simgesi olduğuna inanılmıştır. Allah ve Peygamber inancı taşıyan toplumlarda rüyaları peygamber, veli veya bilge din uluları yorumlamış; ilkel inanç sistemlerinde yıldız bilimci (müneccim) olarak da kabul edilen kâhin ve şamanlar kendi düşünce ve inanç anlayışları içinde açıklayarak yorumlamaya çalışmışlardır.
Tarihte: Babil, Sümer, Asur ve Mısır kâhinlerinin bu konuda ünlendiği bilinmektedir. Zaman içerisinde Mısırlılar, Eski Yunanlılar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar da rüya yorumlarıyla ilgili çeşitli kitaplar yazmışlardır. Ülkemizde çok yakından tanınan Niyazi-i Mısri, Muhiddin-i Arabî, İbn-i Haldun, İbrahim Hakkı ve Gazali gibi rüya ile ilgilenen zatların kitapları istisna tutulursa çeşitli devrelerde yazılanların pek çoğu alfabetik ve kategorik bazı bilgiler içermekte olup her derde deva, aspirin gibi reçete yorumlar sunmaktadır. Rüyalarda bazı kategorik simgeler bulunsa da, her rüya kişiye özgü bazı olumlu ya da olumsuz mesajlar içerebilmektedir.
Rüya konusuna eğilen uzmanların çoğunluğu rüyayı uyku ile ilişkilendirmiş olmakla beraber, bazı araştırmacılar kişinin uykudan bağımsız olarak sürekli rüya görmekte olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu tezle ilgili elde henüz kesin bilimsel veriler olmadığı için üzerinde durmayacağız.
Uyku sırasında gördüklerimizin bir bölümü belleğe kaydedildiği için bunları hatırlayabilmekteyiz. Uyanışta anlatılmayan veya yazıya dökülmeyen rüyalar önemli bir meşguliyet araya girince, alt belleğimizin arşivlerine gitmektedir. Bunlardan bazıları gün içinde önemli bir olayın çağrıştırması sonucu hatırlanabilmekte, hatırlanmayan rüyalar alt belleğin arşivlerinde zaman içerisinde silinebilecek şekilde depolanmaktadır.
Bilimsel araştırmalara dayanarak, beynimizin ancak altıda birini kullanabildiğimiz belirtilmektedir. Kullanamadığımız 5/6’lık bölümünün işlevi ise henüz çözülememiştir. İnsanoğlunun ilk atası Hz. Âdem itibaren yaşadığı bilgi, beceri ve deneyimlerin beyin hücrelerindeki genler tarafından bazı bölümlere depolanmış olduğu varsayılmakta “rüya, keramet, altıncı his, duru görü, tiğ-i mekân, beyin gücüyle etkileme, sezgi gibi bilimin akıl seviyesinde izah edemediği bazı metafizik ve psişik gerçeklerle ilgili beynimizde bölümler bulunduğu halde bilinip kullanıl(a)madığı” tezi de üzerinde durulmaya değer bir başka olgudur.
RÜYAYLA UYKUNUN BAĞLANTISI
Uyku insanoğlunda bulunduğu gibi hayvan ve bitkilerde de bulunmaktadır. Uykuyu tetikleyen çeşitli etkenler bilinmekle beraber, gerçek mahiyeti ve beynin bunu nasıl ve neye göre düzenlediği henüz tespit edilememiştir. Kuran-ı Kerim’de uyku için şöyle denilmektedir: “Gece ve gündüz uyumanız, O’nun lutfundan nasip aramanız da ayetlerindendir.” ( Rum 30/23) Bu nedenle uyku insan için sıradan bir olay değildir.
Uyku sırasında yapılan elektroensefalograf ölçümleri “bazı hayvanların rüya görmekte oldukları” görüşünü desteklemiştir. Beyin dalgaları üzerinde yapılan laboratuar çalışmalarında, sürüngenlerin uyku sırasında rüya görmedikleri, kuşların çok azının gördüğü, memelilerin tümünün gördüğü belirlenmiştir. İnsan yaşamının yaklaşık üçte birini uykuda geçirmekte bu da 20-25 seneye karşılık gelmektedir. Ömür süreci içerisinde yüzlerce, hatta binlerce rüya görülmesine rağmen, bunlardan çok azını hatırlayabilmekte, özel saydığımız bir kaçını da ömür boyu üst belleğimizde saklamaktayız.
Uyku, uzun zaman günlük çalışmalardan yorgun düşen insan bedeninin ve sinirlerinin dinlenme süreci olarak izah edilmiştir. Yalnız başına bu sav doğru olsaydı, bedeni ve zihni hiç yorulmayan bebekler günün çok azını uyuyarak geçirirdi; hâlbuki yetişkinlere nazaran günün büyük bölümünü uykuda geçirmektedirler. Ayrıca aşırı yorgun olduğumuz zamanlarda mest olup,”uykuya dalma” hali hariç, insanı “uyku tutmadığı” da göz ardı edilen bir başka gerçektir. Son yıllarda yapılan araştırmalarda uykunun “beyni geliştirerek onu yeni şeyler öğrenmeye hazırladığı” anlaşılmıştır.
Uyku sırasında bedenin yanında sinirlerin de dinlendiği bilinmektedir; ancak uykunun REM diye adlandırılan önemli bir safhasında beyin özel bir çalışma düzenine geçerek, bedenin biyolojik ve psikolojik onarımı yanında, alt ve üst belleğinde revizyondan geçirip yapılanmasını sağlayarak, insanı yeni bir güne ve yeni şeyler öğrenmeye hazırlamaktadır. İşte rüyaların %80 i uykunun bu REM denen safhasında, %20 lik bölümü de hafif uyku devresinde görülmektedir.
Uykuyu bilim adamları REM (rapid ege movoment/hızlı göz hareketleri) ve Non- REM ( REM olmayan dönem) diye iki ana safhaya, onları da kendi arasında ikişer safhaya ayırıp, dört bölümde olarak incelerken REM dönemini tek bölüm olarak incelenmişlerdir. Non-REM dönemi I- Yüzeysel uyku (a) birinci devre(hafif) b) İkici devre (orta şekerli) II- Derin uyku a) Birinci devre (orta) b) İkinci devre( çok derin) olarak yaşanmaktadır. Bünye bu devreleri geçtikten sonra REM dönemi başlamaktadır. Çeşitli nedenlerle uykunun en önemli safhası olan bu safhayı yaşayamayan bünyelerde fizyolojik ve psikolojik rahatsızlıklar oluşmaktadır. Bilim adamları denekler üzerinde yaptıkları çalışmalarda REM döneminde beyindeki fizyolojik ve elektriksel aktivitelerin, uyanıklık dönemindeki aktivitelere benzediğini, ayrıca vücudun biyolojik bazı hareketlerini önlemek için beynin vücuda uyguladığı özel bir mekanizma ile hareketsiz kalmasını sağladığı anlaşılmıştır.
Rüya konusunda yapılan çalışmalardan biri de Psikolog Sigmund Freud tarafından 1900’de yapılmıştır. Freud, uyku sırasında kişinin bilinçaltında düşüncelerinin özlemlerinin ya da isteklerinin bir film şeridi gibi göz önünden geçtiği varsayıldığını bunun da rüya olduğunu belirtmiştir. Ona göre ,“bilincin gizlediği, tamamen sakladığı olgular, ortaya çıkabilmek için zihinde yol aramaktadır. Bunlardan bazıları da rüyalar haline girerek kendilerini göstermektedir. Freud'un izinde yürüyen psikologlar hastalarının gördükleri rüyaları kendi metodolojileri doğrultusunda yorumlayarak tedaviye çalışmaktadırlar. Freud’un düşüncelerini Marx ve Engels’in Materyalist görüşleri doğrultusunda kaleme aldığını belirten bazı bilimsel çevrelerden tepki alırken ekolünü benimseyen çevreler tarafından, Psikolojide uzun süre “tek ve mutlak bilimsel tez “ olarak sunulmuştur.
Bilimsel çevreler bazı rüyaların “haberci”, “ikaz edici” ve “müjdeci” yönlerinin bulunduğunu; ayrıca Psiko-fizyolojik sebeplerle de rüya görülebildiğini belirterek rüyaları sadece Freud’un düşünce sistemi ile çözmeye çalışmanın yanlışlığı üzerinde durmuşlardır. Tartışmalar rüya konusunda yeni düşünce ve deneylere de öncülük ederek çeşitli teorilerin gelişmesini sağlamıştır. Bu gelişmeler sonucu günümüz psikologları (Psikoterapistler) hastalarını, sosyo-psişik çeşitli testler yanında gördükleri rüyaları da yorumlayarak tedaviye çalışmaktadırlar.
RÜYALARIN TÜRLERİ
Rüyaların psikoloji, fizyoloji ve metafizik yönleri bulunduğu gibi geçirilen travmaları beynin onarmasına yardım eden tedavi işlevi de bulunmaktadır. Rüyalar öğretir, yön verir, soruları yanıtlar, bizleri geçmişe, günümüze ve geleceğe bağlar, bazen değişik tat ve hazlar verir, duygusal denge sağlar ve yaratıcılığı teşvik eder. Bu nedenle çok önemli olgulardır.
Bazı rüyalar, gün içinde yaşanan olaylar, sıkıntılar ve neşelerin simgesel olarak açığa çıkmasına yardımcı olduğu gibi, bastırılmış duygu ve düşüncelerin de simgelere bürünerek açığa çıkmasını da sağlamaktadırlar. Bu tür rüyalar yüzeysel ve amaçsız oldukları için bunlara rüya değil düş denilmektedir. Düşler hayal gibidir; bazen insanın kendi bilinci de bunları kurgulayabilir. Bazen de kişi uyuduğu fiziki çevrenin etkisiyle dahi düş görebilmektedir. Yani kısacası bedenin uyanıkken yaşadığı hayal, uykudayken düş olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu nedenle sabah uyandığımızda “ Hayal miydi? Düş müydü acaba ?” diye tereddüt geçiririz. Rüyaya gelince kesin bilgi ve net resimler içermekte, hatta çoğu düşler siyah-beyaz ve bulanık olduğu halde, rüyalar genelde parlak ve renkli olmaktadır.
Rüyalar kişinin inanç, felsefi ve dünya görüşüyle ilgili olduğu gibi eğitimi, sosyo-kültürel düzeyi, yaşadığı çevre ve uğraşı alanlarıyla da ilgilidir. Yukarıda da belirtildiği gibi bazı rüyalar öğretici, bazıları da geleceğe yönelik bilgi ve müjde içermektedir. Yine bazı rüyalar ruhsal ve Rahmani olduğu gibi, bazıları da nefsanî ve şeytani kaynaklıdır. Bunları birbirinden ayırmak gerekmektedir.
1. Rahmanî (uhrevi) rüya: Sadık rüya veya salih rüya da denilmektedir. Uykuda iken doğrudan ruh veya bir meleğin yardımıyla beyin enerjisinin harekete geçmesiyle gerçekleşmektedir. Bu türden rüyalar, peygamberler, veliler, müminler ve inançlı kişiler tarafından görülür. Bu sahih rüyalar Hz. Muhammed (S.A.S.) tarafından rüyanın “nübüvvetin 46 da bir cüzi/bölümü” olduğu bildirilmiştir. Bunlarda müjde, uyarma ve yaşanacak olayları haber verme özellikleri bulunmaktadır. İnsanlığı binlerce yıldır hayrete düşüren bu tür rüyalar, psikologlarca “prekognitif rüyalar” ya da “prekognisyon rüyaları” olarak isimlendirilmiştir. Meydana gelecek olayların önceden bilinmesini sağlayıcı, kısaca geleceğe ilişkin rüyalardır. Bir rüya ancak gerçekleştiği zaman prekognitif adını alır. Yani bir rüyanın prekognitif olup olmadığını önceden kestirmek oldukça güçtür. Bu tür rüyalar uyku sırasında beyindeki duygu ve düşüncelerin çalışmasının engellenmesi sonrasında veya genellikle istihare sonucu görülebilir. Bu rüyalar, içerisinde pozitif nesne ve simgeleri barındırmaktadır.
2. Nefsanî (Dünyevi) rüya: Nefsin telkinleri ve düşüncelerin çağrışımı sonucunda olan bu rüyaların kaynağı, kişinin bizzat kendisidir. İnsan uyanıkken neyle meşgul ise rüyasında onunla ilgili şeyler görebilmektedir. Bazı bilim adamlarının çeşitli problemleri rüyada çözdükleri ve bu yolla icat ve keşiflere ulaştıkları bilinmektedir. Aslında bugünkü modern tıp ve ilim, daha çok bu tür rüyalarla atılım yapmıştır. Bir sanat eserinin, bir icadın yapılmasını ya da yeni bir kavramın doğmasını sağlayıcı ilham veren rüyalara yaratıcı rüya adı verilmektedir. Birçok sanatkâr, eserlerini yaratıcı rüyalarda gördüklerini yaşamlarında uygulamak suretiyle meydana getirmişlerdir.

3. Şeytanî rüya: Karmakarışık, asılsız ve zihni bulandıran düşlerden ibarettir. İçinde yalan, hile, kin, öfke, kıskançlık, cimrilik, şehvet (v.s.) gibi şeytani özellik ve dürtüleri çağrıştıran rüyalar bu kategoridendir. Bu tarz rüyalardaki simgeler negatiftir; çirkin olarak değerlendirilmektedir. Bazen bu rüyalar abur cubur yemek yiyip uykuya dalındığında da görülebilir. Batıl kabul edilen bu tarz rüyalara itibar edilmez. Resulullah Efendimiz (S.A.S.) “İyi rüyanın Allah (C.C.)’tan; çirkin rüyanın şeytan’dan olduğunu” bildirmektedir. Ebu Hureyre’(R.A.)den nakledilen bir hadiste ise : ‘Rüyanın üç türü vardır; ilki doğru rüyalardır ve Allah’tandır; ikincisi, üzüntüye neden olan rüyalardır ve şeytandandır; üçüncüsü ise karışık rüyalardır ve zihinden kaynaklanmaktadır.’ Ebû Sa'îd Hudrî (r.a), Nebî (S.A.S.)’nin: "Her kim rü'yâsında beni görürse, muhakkak o hak ve gerçek olarak beni görmüştür. Çünkü şeytan benim kılığıma giremez.”dediğini nakletmiştir. Aynı şekilde şeytan ve habis mahlûklar, salih zatları rüyada temsil ederek onun kılığında görünemezler.

4. Bilinçli rüya: Literatüre lüsid rüya olarak geçmiştir. Bu rüyada kişi, rüya gördüğünün farkında ve bilincindedir. Lüsid rüyada kişi gördüklerinin ve yaşadıklarının bir rüya olduğunun farkına varmasına rağmen onlara mani olmadan akıp gitmeye devam ederler. Bazen kişi rüyanın içerisinde gördüğü rüyayı başkasına da anlatır; bazen de kendi rüyasını kendisi yorumlayabilir. Nasıl ki diğer rüya türleri sırasında yaşananlar, o anda rüya değil de gerçekmiş gibi algılanıp yaşanmaktaysa, lüsid rüyada yaşanılanlar da gerçek olarak algılanmaktadır.

5. Kâbus (karabasan): Uyurken üste çöken veya çöktüğü sanılan ağırlık. Nefes tıkanması, dilin tutulması sonucu bağırıp yardım çağıramama gibi sıkıntılı durumu beraberinde getiren düş olarak bilinmektedir. Kâbus gören kişi gördüğünün etkisinden uzun süre kurtulamamaktadır.
 
Katılım
27 Tem 2006
#22
RÜYALARIN DİNİ VE BİLİMSEL BOYUTU II


RÜYALARIN DİNİ VE BİLİMSEL BOYUTU II
Halit Özdüzen



DİNİ KAYNAKLARA GÖRE RÜYA

Yahudiler ve Hıristiyanlarca kutsal olarak kabul edilen “ Kitabı Mukaddes/Eski Ahit” ve Hıristiyanlarca kabul edilen “Müjde İncil/ Yeni Ahit’de” rüyayla ilgili bölümler bulunmaktadır. (Yusuf , Bab 37 s. 39-41 Daniel, Bab 2, s. 839)

Hz. İsa’dan sonra Hıristiyanlığın kurucusu sayılan Tarsuslu Pavlos kendi ifadesine göre: “gördüğü bir rüya üzerine Yahudilikten Hıristiyanlığa geçmiştir. ” Ayrıca Yeni Ahit’in sonundaki, “Yuhanna'nın Vahyi” ( Türkçeye yapılan tercümelerde “Tanrıdan Yuhanna’ya gelen Esinleme” ) olarak aktarılan kısmın, Hıristiyanlarca Yuhanna tarafından “rüya yoluyla elde edildiğine” inanılmaktadır. Bu nedenle iki dinin taraftarları da rüyaya önem verdikleri gibi, birçok Batılı düşünür de rüya konusunda oldukça geniş araştırma ve yorumlar yapmıştır. Onlardan biri de Musevi düşünür Musa ibn Meymun’dur. O’na göre,” vahiy birçok peygambere rüya yoluyla gelmiştir. Peygamber "uyanık şuur hali"ne geçer geçmez mânâsını anlayarak çevresiyle paylaşmıştır. Peygamber olmayan bizler ise uyanınca rüyamızı birine anlatır ve onun yorumuna gerek duyarız. Uyku ya da trans denilen hal, cismani duyulardan arınma imkânı sağlayarak, rüya görülebilmesi için beyni hazırlamaktadır.”

Kur’an-ı Kerim’de rüya konusunda birçok ayet bulunmaktadır. Bunlardan bir bölümünün semavi Tevrat ve İncil’de de geçtiği anlaşılmaktadır. Kur’an’da geçen Hz. İbrahim’in oğlunu kurban ederken gördüğü: “Çocuk onunla koşacak yaşa gelince ‘çocuğum uykuda rüyamda görüyorum ki seni Allaha kurban ediyorum.’….”(Saffat 37/102) Hz. Yusuf’un gördüğü :“Bir vakit Yusuf babasına: ‘Babacığım, ben rüyada on bir yıldızla Güneşi ve Ayı gördüm. Gördüm ki onlar bana secde ediyorlardı.’ dedi.“ (Yusuf 12/4) ve Hz. Yusuf zindanda iken zindan arkadaşlarının gördüğü : “Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girmişti. Birisi, ‘rüyada kendimi şarap sıkarken görüyorum.’ dedi. Diğeri, ‘Ben rüyada kendimi başımın üstünde bir ekmek götürürken görüyorum kuşlar ondan yiyor. Bize bunun tabirini bildir; çünkü biz seni iyilik sevenlerden görüyoruz.’ dedi.(“Yusuf 12//36) ve Mısır hükümdarının gördüğü: “Bir gün hükümdar dedi ki ‘rüyamda yedi semiz inek görüyorum. Bunları yedi cılız inek yiyor. Yedi yeşil başakla diğer yedi de kuru başak görüyorum. Ey efendiler! Eğer rüya tabir ediyorsanız bana bu rüyamı halledin!’ dedi. “(Yusuf 12 /43) Rüyalara örnek olarak gösterilebilir.

Hz. Muhammed’in (S.A:S.) de rüyaya çok önem verdiği de bilinmektedir. Bulunduğu mecliste sahabelerden rüya gören varsa anlatmasını istediği ve bazen de kendisinin gördüğü bir rüyayı anlatarak yorumladığı çeşitli kaynaklarda zikredilmiştir. Hülefa-i Raşidin döneminde de sürdürülen bu gelenek, daha sonra İslam âlimleri ve tasavvuf uluları tarafından da uygulanmıştır.

Mekke müşriklerin elindeyken Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir grup sahabeyle Hudeybiye yolundan Hac yapmak üzere sefere çıktıklarında, şöyle bir rüya görmüşlerdi: Arkadaşları ile beraber emniyet içerisinde Mekke'ye girip, Kâbe’yi tavaf ediyorlar; kurbanlarını kesiyorlar ve bazısı saçlarını tıraş ediyordu. Bu rüyayı önemli bir müjde olarak yorumlayıp, ashabıyla paylaşmıştı. Fakat çeşitli olaylar yaşanıp Hudeybiye denilen mevkide müşriklerle yaptığı anlaşma sonrası Mekke'ye girmeyip Medine'ye geri dönmüşlerdi. Bu olaydan sonra münafıklar çeşitli dedikodular yayarak, inananların nezdinde Peygamberi yalanlamaya çabalamışlardır. Bunun üzerine inen ayetlerle Yüce Allah (C.C.) Peygamberinin rüyasını doğrulamış ve arkasındanda fethi müjdelemiştir. "Yemin olsun Allah, Resulünün o rüyasını hak olarak doğrulamıştır. Allah dilerse başlarınızı tıraş etmiş, saçlarınızı kısaltmış olarak güven içinde korku duymadan Mescidi Haram’a mutlaka gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bildi de bundan önce yakın bir fetih nasip etti." (Fetih 48/ 27) Nitekim bu olaydan birkaç yıl sonra Mekke fethedilmiş ve Hz. Peygamberin rüyasının sahih olduğu meydana çıkmıştır. Tarihe “Hudeybiye Anlaşması” olarak geçen anlaşma sonrasında gelişen olaylar çeşitli hikmetlere öncülük etmiş olmakla beraber, en önemlisi imanda sadakat noktasında olanların herkes tarafından bilinerek tanınmasını sağlamış olmasıdır.

Rüyanın peygamberlik kurumuyla ilişkisini, Hz. Muhammed ( S:A.S.)’ in vahiy tecrübesini yansıtan hadislerde yalın bir forumda bulmak mümkündür. Nitekim sahih hadis kitapları, Hz. Peygamberin ilk vahiy deneyiminin rüya yoluyla gerçekleştiği konusunda birleşmektedir. Buharî’nin nakil kaynaklarına dayanarak Hz. Aişe’den naklettiği ‘Allah elçisine ilk gelen vahiy, uykuda iken sadık rüya yolu ile olmuştur; onun gördüğü rüya, sabah aydınlığı gibi tezahür ederdi.’ sözleri ve diğer hadis kaynaklarını göz önüne alan İbn-i Haldun “Mukaddime” isimli eserinde : “Vahiy, ilk gelmeye başladığında, altı ay rüya şeklinde gelişmiştir.” tespitiyle bu konuda hadis ve nakillere dayanarak yorum yapan birçok âlimin görüşünü yansıtmıştır. Ayrıca İbn-i Haldun rüyayı “Gayba ait bir idrak ve ruhanî bir hâl olduğu” şeklinde yorumlamaktadır. “İnsanın uyanıkken dünyevî uğraşılar içinde bulunduğunda, ruhanî hâllerini düşünmediğini belirterek, birçok düşünür gibi: “Ancak uyku hâlindeyken bedenî kaygılardan uzak kalarak rüya görebileceğini” belirtmiştir.

Bazı rüyalarda yorum gerektiği gibi bazı rüyalarda da birebir aynı çıkmaktadır. Hadis kaynaklarında önemli bölümler oluşturan rüya konusunda yukarıda da belirttiğimiz gibi pek çok âlim ve düşünür, çeşitli eserler yazarak toplumları aydınlatmışlardır. Rüya konusunda Peygamber Efendimizden “İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar” Hadis-i Şerifini Fusûsü’l-Hikem isimli eserinde nakleden İbn Arabî dünya yaşamını rüyaya benzeterek karşılaşılan her olay ve nesnenin birer simge olarak yoruma muhtaç olduğunu belirtmektedir.

Rüyalarla ilgili önemli tahliller yapmış bulunan bir başka âlim de İmam-ı Gazâlî’dir. “El-Munkiz-u Mineddelâl” isimli çalışmasında “Tanrı, kullarına, peygamberliğin özelliklerinden bir numune vermekle lütufta bulunmuştur. Zira uyuyan bir kimse, bazı rüyalar aracılığı ile gaipte olacakları ya açıkça ya da yorumlarla anlaşılacak bir şekilde algılamaktadır.”

SON SÖZ YERİNE

Kendi iç dünyamızla ilişkiye girebilmemiz için rüyalar önemli mesajlar içermektedir. Yapmamız gereken şey sezilerimize ve hayalimize kulak vererek, rüyayla gelen mesajları doğru okuyup algılamaktır. Rüyalar belki de bazı düşünürlerin de dediği gibi “insanoğlunun unuttuğu eski ortak bir dildir.” İçerdiği simgeler ve mecazlar açısından bakıldığında oldukça zengin bir yapıya sahip en kadim bir dil olmaktadır. O zaman akla şu soru gelebilir: Bu dili herkes öğrenebilir mi? Uzman düzeyinde olmasa da kendi rüyalarımızdaki mesajların önemli bir bölümünü algılayabilecek kadar öğrenebiliriz. Yeter ki anahtar kavramlardan bazılarını hatırlayalım.

İslam kültüründe görülen rüyalar yorumlanırken, genel olarak: Yıldırım, şimşek, dolu, karanlık gece, çamur, bataklık, heyelan, yırtıcı ve zehirli hayvanlar, zararlı parazit ve haşereler, sürüngenler, kedi, köpek eşek gibi hayvanlar, yırtıcı ve leş yiyen kuşlar, vücuda zararlı yiyecek ve nesneler, Semavi dinlerin günah, haram, mekruh ve israf saydığı yiyecek içecek ve uğraşılar negatif; gök ve cisimleri (güneş ay ve yıldızlar), beyaz bulutlar, gündüz, mehtaplı gece, yağmur ve kar temiz su, çeşme, akarsu, dere, ırmak, deniz, ağaçlar, çiçekler, balıklar (köpek balığı, pirina gibi saldırganlar hariç), karada ve havada yaşayıp et, süt yumurtasından istifade edilenler; at, deve gibi gücünden yararlanılan hayvanlar ve bunlardan elde edilen ürünler, zehirsiz sebze-meyve ve tahıllar; dini ve ahlaki sembol ve ritüeller, eğitim kurumları ve araçları pozitif mesajlar içeren simge olarak yorumlanmaktadır. Rüya dilinde renkler de önemli simgeler olarak yorumlanır. Beyaz, yeşil, sarı, mavi ve kırmızının açık tonları gibi renkler, pozitif mesaj ve simgeler içerirken; siyah, kahverengi mor, koyu kırmızı ve koyu lacivert renklerin genellikle “negatif simgeler içermekte olduğu ” şeklinde yorumlanmaktadır.

Tasavvuf literatüründe “Rahmani” rüya yorumunun ledünni ve hikmet bilgisi olduğundan bahsedilmektedir; bu nedenle arif ve âlim zatlar dışındakilerin bu tür rüyaları yorumlamaları yanlıştır. Türkçede güzel bir söz vardır: “Yarım hekim insanı candan eder, yarım âlim insanı dinden eder.“ Âlimler Rahmani rüyanın her önüne gelenle paylaşılmayıp, rüya konusunu bilen kâmil ve âlim birinin aranarak ona anlatılıp yorumunun alınmasının uygun olacağını belirtmişlerdir. Aksi konumda kişi, Hz. Yusuf’dan daha vahim duruma düşürülerek, dipsiz kuyulara atılıp, çıkmaz sokaklara saptırılabilir !
 
Katılım
27 Tem 2006
#23
REENKARNASYONA DEĞİŞİK BİR BAKIŞ I
Halit ÖZDÜZEN
Çok çeşitli tarifleri olmakla beraber kısaca: İnsanın Ruh ya da nefsinin ölümden sonra bir başka bedene geçerek yeniden dünyaya döndüğünü iddia eden inanç sistemine reenkarnasyon ve Transmigrasyon, Arapça adıyla “tenasüh” (yeniden bedenlenme) denilmektedir. Bu döngünün, ruhun tamamen arınmasına kadar devam edeceğine inanılmaktadır.
Batıda ilk kez Pisagor ve Platon gibi bazı eski Yunan bilgin ve filozofları tarafından çeşitli eserlerinde dillendirilmiş olan ruh göçü kavramı, ilk çağlardan beri, eski Mısır, Maya ve İnka medeniyetleri gibi birçok yerleşik kültürde bilinen ve kabul görmüş olan inanç kavramlarındandır.

Günümüzde ruh göçü kavramını kabul eden pek çok inanç sistemi, Doğu kökenli tarikat ve felsefi akımlar bulunmaktadır. Ruh göçü fikrini kabul etmiş eski ve yeni inanç sistemlerinin mensupları arasında, Hindular (Yoga, Vaishnavism, Shaivism), Budistler, Katharlar Eseniler(Esseniens), Caynacılar, (Sihistler, Umbandacılar, Yezidiler, Nusayriler, Dürzîler, ve Adana, Hatay yöresinde yaşayan bazı Alevi toplulukları sayılabilir. Reenkarnasyon kavramı Asya’nın Şamanist toplumlarında olduğu gibi birçok Kızılderili kabilesinde de yaşatılmaktadır. Hindistan’da "Samsara" adıyla bilinen bu deyim, Budizm’le tanışan Türklerce "Sansar" olarak adlandırılmıştır.

Bu inanç sisteminin esası, insan ruhunun/nefisinin ölümsüz olduğu, bedenin ölümünden sonra yeni bir bedene girerek sürekli olarak ya da tamamen arınıp temizlenene kadar, “yeni bedenlere girmesi” prensibine dayanmaktadır.

İNAÇTAN EYLEME (RUH ÇAĞIRMA)
Reenkarnasyon inancının Batıda bazı marjinal Yahudi ve Hıristiyan guruplarında yer almasına rağmen, daha çok seküler yapıda “ aydın”lar arasında 19.yy. sonlarına doğru gerek Şarkiyatçılığın etkisiyle, gerekse Hinduizm mensuplarının Batıda akademik kariyer yaparak eğitim kurumlarında görev alması sonrası reenkarnasyona doğru bir yöneliş yaşanmıştır. Bir başka etken de Hindistan’ın sömürge döneminde İngiliz yazar ve araştırmacıların Hinduizm ve Budizmle tanışmaları olmuştur. Araştırmacıların Uzakdoğu dinlerini sistemli olarak incelemesi sonrası, bazı kesimlerde gizli ilimlere karşı merak uyanmıştır. Bütün bunların sonrasında değişik gruplar, reenkarnasyon kavramını öğretilerinin merkezine yerleştirerek yeni bir ekol, hatta mezhep oluşturma iddiasında bulunmuşlardır.
Bunlardan en önemlileri Avrupa’da spirtizmi benimseyen Allan Kardec tarafından kurulup daha sonra artçıları tarafından sistemleştirilen ve “Deneysel Ruhçuluk” olarak ünlenen akımdır. Bir diğeri Ukrayna doğumlu H.P.Blavatsky tarafından 1857’de kurulan “Teofizi Cemiyeti” ya da ekolüdür.
Ruh göçü veya sürekli olarak tekrar doğmak kavramı ilk kez bu cemiyetin etkisinde kalan Fransız asıllı Fizikçi ve Yazar Allan Kardec (1804-1869) tarafından fizik kuramlarının da çarpıtılarak yorumlandığı çalışmasıyla metodolojik bir hale dönüştürülmüş ve adına “tekrar ete girme” anlamında reenkarnasyon denilmiştir. Fransız Yazar Kardec, kurduğu “deneysel spiritüalizm”, "Spiritizm " adını ilk defa 1857’de yayımladığı “Ruhların Kitabı” adlı eseriyle açıklamıştır. Ardından yazdığı diğer eserlerle de konuyu ayrıntılı bir şekilde ele almıştır.
Dikkat edilecek olursa Kardec’in yayınladığı “ Ruhların Kitabı” ile Blavatsky öncülüğünde kurulan “Teofizi Cemiyeti” aynı tarihe (1857) rastlamaktadır.
Kaynaklara göre Türkiye’de ilk spiritiualizm (ruh çağırma celsesi) Bergama’da, Zorluhanzade Avnullah Kazimi Bey tarafından gerçekleştirmiştir. 1896 yılında yapılan bu deney İstanbul’dan Bergama’ya gelen, Avnullah Bey ve orada görev yapan Fransızca öğretmeni Çandarlılı Emin Efendinin iştirakiyle bir gece Belediye Başkanı Dericili Ali Ağa’nın evinde toplanılarak yapılmıştır..Avnullah Bey’in yaptığı spiritizm celsesi kaynağını Fransız Ruhçu Allan Kardec’in spiritüalizm deneylerinden almıştır. Saray çevresine yakın, hatırı sayılan entelektüel bir kimliğe sahip olduğu anlaşılan Avnullah Bey, muhtemelen deneyimlerini Avrupa’da sağlamıştır.

Daha sonra ruh çağırma, ruhçuluk ve benzeri faaliyetlerin halkın tepkisi nedeniyle yer altına indiği görülür. Aradan hayli zaman geçtikten sonra, Ragıp Rıfkı adlı bir yazar 1930 yılında yayınladığı “İspiritizma Tecrübeleri/Ahretle Nasıl Konuşulur” adlı kitapta belirlediği kurallarla Kardec spiritüalizminin Türkiye’de ilk temellerini atmıştır. Bu temeller üzerine Dr. Bedri Ruhselman, Kardec ve Ragıp Rıfkı’nın belirlediği kurallara yenilerini ekleyerek kendine özgü Neo-Spiritüalizm’i kurmuştur. Ruselman’ın vefatı sonrası Rafet Kayserilioğlu tarafından yürütülen faaliyetler “Ruh ve Madde” isimli dergi çevresinde kümelenmiştir.

Bir başka yazımızda Neo-Sparütüalizm ve ruh çağırmayı detaylı olarak irdelemek ümidiyle, burada Semavi Dinler ve İslami kaynaklar açısından reenkarnasyonun Tenasüh/Ruh göçü inancını incelemeye çalışacağız.

RUH GÖÇÜ/YENİDEN BEDENLENME

Yukarıda da değinildiği gibi Reenkarnasyondan en basit tanımıyla, insanın ölümden sonra yeni bir bedenle tekrar dünyaya geleceği ve bu sürecin, "ruh olgunlaşıncaya kadar " devam edeceği, kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu tanım bölgeler ya da ülkelerdeki topluluklar arasında farklılıklar gösterebilmekle beraber, tarihi süreçte bazı değişik akım ve ekollere de dönüşmüştür. Hindiuzim ve Budizm gibi inanç sistemlerinde yeniden doğuşun insan bedeninde olacağı öne sürülürken, bazı inanç gruplarında hayvan ve bitki bedenlerinde de yeniden doğuşun olabileceğine inanılmaktadır. Yine bazı gruplarda tekrar doğuşun bir ceza ve kefaret olacağına inanılırken, gerilemenin söz konusu olmadığına inanan inanç toplulukları da bulunmaktadır.
Kaynaklara göre: “Hint kutsal kitapları Veda’larda maddi alemde yaşayan her varlığın insan bedenine ulaşıncaya kadar 8 milyon 400 bin değişik yaşam formundan geçmesi gerektiğinden bahsedilmekte, bu aşamalardan geçen varlığın ‘kemale ermiş‘ olarak ‘rehber varlığa’ dönüşeceğine inanılmaktadır.
Hinduizm inanç sisteminde her canlının ideali: Dünya’nın bağlarından tam kurtuluş olan Nirvana’ya ulaşmaktır. Nirvâna'ya ulaşmak ancak kemale erişmekle mümkün olmaktadır. Canlılar, Nirvâna’ya erişinceye kadar, öldükten belirli bir süre sonra bir başka bedende yeniden hayat bularak yaşamlarını sürdürmektedir. Buna göre her bir önceki hayatında kazandığı sevaplar ya da işlediği günahlarla orantılı olarak, bir mükâfat ya da bir cezanın bedeli olmak üzere, öncekinden daha gelişmiş bir bedende ya da daha aşağı bir bedende yeniden hayata dönecektir. Bu sistematiğe “ Karma Doktrin” denilmektedir.

Hinduizmde sistemin “sonsuza” kadar devam edeceğine inanılmakta, Budizm ve Manihaizm inançlarında ise, ruh aydınlanana veya günahlarından temizlenene kadar bu döngü devam etmektedir. Budizmde kişi ancak günahlarından temizlenince “nirvana”ya kavuşabilmektedir. Maniheizmde, temizlenen ruh beden ve dünya tutsaklığından kurtularak, gerçek ulvi âleme doğru yolculuğa yönelmektedir.

Kast sistemi uygulandığından Hindistan’da, Hindular "parya kastında ölen kimsenin sevaplarından dolayı Brahman olarak ya da bir Brahmanın günahlarından dolayı bir parya, hayvan veya bir bitki olarak yeniden hayata döneceğine” inanmaktadırlar.

Bahsi geçen Hinduizm ve Budizm genelde bilindiği halde, Maniheizm bazı kesimler dışında yeterince bilinmemektedir. Kısaca tanımlamak gerekirse: MS. 216 yılında Güney İran’da doğan Mani’nin kurduğu inanç sistemidir. Mani, Hıristiyanlık, Sabiilik, Zerdüştlük ve Mecusilik ilkelerinden etkilenip onları sentezleyerek peygamber olduğu iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Sistem, MS. 4. yy. da Ortadoğu’da Hıristiyanlığın önemli bir rakibi konumuna gelip, 8. yy.da Uygurların resmi dini olmuştur.

İslam coğrafyasında Reenkarnasyon’a inanan grupların bir kısmında Hinduizm ve Budizmin etkisi olduğu gibi, bir bölümü de Maniheizmin etkisindedir. Din sosyolojisi açısından bakıldığında, yeni bir dine giren inanç gruplarının -ne kadar samimi olurlarsa olsunlar- eski inanç sistemlerindeki bazı ilkeleri yeni inanç sisteminin ilkeleri ile değiştirmeleri süreç almaktadır. Hele bu inanç sitemi Heterodoksi olarak nitelenip uzun müddet şu veya bu sebeple ana kitleden dışlandıkları için din eğitimden de uzak kalmışlarsa, uyum süreci daha da uzamaktadır.


YAHUDİ VE HIRISTİYANLIK AÇISINDAN RUH GÖÇÜ

Ruh göçü kavramı Müslümanlar gibi kıyamet inanışına sahip Musevilikte bulunmamakla birlikte, popüler kültür içerisinde yetişen bazı gruplarda ruh göçü kavramına ilişkin bazı düşünsel öğelerin yer aldığı belirtilmektedir.
Kaynaklara göre Ruh göçü kavramının Yahudilerin mistik ve gizli ilimler öğretisi olarak kabul edilen Kabala’ da yer aldığı, bazı Yahudilerin Hz. Musa’nın önce Âdem, sonra İbrahim (A.S.) daha sonra da Musa olarak dünyaya geldiğine inanmakta olduğu belirtilmektedir.
Bir yönüyle İslam coğrafyasında yeşeren Bâtınilik ve Hurufilik düşüncesine de kaynaklık etmiş bulunan Kabala, Musevi ana kitle tarafından ve bilimsel çevrelerde hiçbir dönemde kabul görmemiştir.
19.yy.’da doğmuş birçok akım, ruh göçü inanışını benimsemiş durumdadır. Bunlara örnek olarak Spirtizma, Teofizi ve bazı felsefi akımlar sayılabilir. İlk Hıristiyanların ruh göçüne inandığını ileri süren Teozoflar ve Batılı Spiritüalistler İncil’lerdeki bazı pasajları da iddialarına -zorlama yorumlarla- kanıt olarak göstermektedirler. 20. yy ve günümüzde Hıristiyanlık ile ruh göçünü bağdaştırmaya çalışan pek çok girişim olmuştur. Kilise ve değişik teologlardan tepki görmelerine rağmen bu gün için Hıristiyan aleminde Ruh göçüne inananların sayısı, hiç de küçümsenmeyecek rakamlara ulaşmıştır!..
 
Katılım
27 Tem 2006
#24
REENKARNASYONA DEĞİŞİK BİR BAKIŞ II
Halit ÖZDÜZEN



İSLAM İNANCINDA RUH GÖÇÜ VAR MI?

Sorunun cevabını aramadan önce Reenkarnasyon konusunda araştırma ve çalışmalar yapmış bulunan Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre’nin Ruh konusundaki bütün Müslümanların inancına tercüman olan tespitine değinelim: “Kur'ân-ı Kerîm'in Ahzab sûresinin 72. âyetinde Cenâb-ı Hakk: "... Biz emâneti göklere, arza ve dağlara arzettik; onlar O'nu yüklenmekten çekindiler ve O'ndan korktular; O'nu insan yüklendi..." demekte; Hicr sûresinin 28. ve 29. âyetlerinde, Secde sûresinin 7. ilâ 9. âyetlerinde ve Sâd sûresinin de 71. ve 72. ayetlerinde ise Allah, insanı balçıktan yarattığını, ona Kendi Ruh’undan üfürdüğünü ve meleklere de insana derhâl secde etmelerini emrettiğini söylemektedir. Şu hâlde insandaki Kutsal Emanet Allah'ın ona Kendi Ruh’undan üfürmüş olduğu Ruh'tur. İnsan bu Kutsal Emanet dolayısıyla eşrefü-l mahlûkat (yâni yaratılmışların en şereflisi) olmuştur.”

Özemre’nin belirtiği ayet şöyledir : “ Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. Sonra onu, düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi.” (Secde 32/7-8-9) Hani Rabbin meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım." "Onu tesviye edip, düzeltip de ona ruhumdan üfledim mi derhal ona secdeye kapanın." (Sad 38/71-72) Ayette geçen “ Ruhundan üfledi” sözüyle Rabbü’l Âleminin, Âdem’e ve onun soyuna iletilen ruhun kendi ruhu olduğu belirtilmektedir. Nitekim melekler, kendisine iletilen ulvi ruhu taşıyan Âdem’e tazim secdesi yaparak onun yüceliğini kabul etmişlerdir. Çünkü Âdem’in Ruhu, Rabbü’l Âleminin zat ve sıfatlarının tümünden yaratılırken, melekler bir veya birkaç sıfatının nurundan yaratılmışlardır. Âdemin soyundan gelenler Yüce Allah’ın Ruhunu taşımaktadır! O nedenle Âdem (A.S.) Rabbinin öğretisiyle isimlerinin tamamını sayabilmiştir. Yine insanın ana rahminde yaratılışının ayrıntılı olarak anlatıldığı Müminun Suresinin 14. Ayetinde biyolojik yaratışı takiben “Sonra bir başka yaratılışla onu inşa ettik.” denilerek, insanın ruhi yaratılışına değinilmiştir.
Çocuk ana rahminde birleşen iki canlıdan (sperm ve yumurtadan) meydana gelip, tek canlıya dönüşerek insan yapısını oluşturunca, Allah (C.C.) ona kendi ruhundan üfleyerek insanı yüce bir varlığa (İnsana) dönüştürmektedir.
Yüce Allah, bitki ve hayvanlara can vererek maddeden ayırırken, insana canın yanında “ruh” vererek onu da madde ve bitkilerden ayırmıştır. Vücudu yöneten beynin işlevini devam ettirebilmesi için mineral, protein gibi besin değerleri içeren bol oksijenli kan ve yaşam enerjisi olan “Can”a ihtiyacı bulunmaktadır. Beyne yaşam sağlayan can, beynin ürettiği enerjiyle beslendiği gibi, ruhtan aldığı enerjiyi de beyne ileterek zekâyı olgulaştırmaktadır. Ruh ve can, enerji boyutunda beyinle sürekli iletişim ve etkileşim içerisindedir. Ruh ve onun türevi olan nefis, can ve bedenden bağımsız bir fonksiyonel yapıya sahiptir.
Yaşam sürecinde Ruh ve ondan etkilenen rahmani akıl, merhamet, özveri, cömertlik gibi ulvi ve erdemli duygulardan kaynaklanan eylemleriyle maveraya (ötelere) yönelirken, nefis ve onu yansıtan hayvani akıl ise dünyevi kuşkularla, dünya ortamının şartlarına uyum sağlayacak şekilde pozisyon almaktadır. Kur’an’da nefis hakkında şöyle denilmektedir: “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene and olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.” (Şems 91/7-10) Ölüm olayı, beynin fonksiyonlarını yitirmesi sonrasında gerçekleşmekte; can, varlıktaki ilahi genel enerjiye katılırken ruh veya nefis ise, Ruhlar ya da nefisler ülkesine doğru meleklerin yardımıyla yolculuğa çıkmaktadır. De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz” (Secde 32/9)
Can, varlıklara bilinç ve şuur vererek, onları yönlendiren, çevre ortamına göre hayatta kalma ve nesillerini devam ettirme mekanizmaları geliştirerek, yaşamsal işlevlerini gerçekleştiren enerji (nur) olarak tanımlanabilir. Can, beynin ölümü sonrasında bedenden ayrılarak varlıklara hayat veren sonsuz Hay/Can enerjisine katılmaktadır. Ruh ve nefis “can”dan çok daha özgün bir varlık olduğundan, etkisini enerji boyutunda beyin ve akıl yoluyla vücudun tamamında göstermekte ve bedene ihtiyaç duymadan bağımsız olarak da yaşamını sürdürebilmektedir. Derin uyku ve narkoz altındaki ameliyat sırasında ruh bedenden ayrılıp çıkarken, can yaşam görevini devam ettirmektedir. Genel anesteziyle ameliyat geçiren birçok hasta, operasyon sonrasında, doktoruna ve çevresine kendi ameliyatını seyrettiğini anlattığı, bilinen ve yaşanan gerçeklerdendir. Kur’an’da “insanların ruhunun uykularında alındığı ölümlerine hükmedilenlerin alıkonularak diğerlerinin ecellerinin sonuna kadar bırakıldığı” bildirilmektedir. (Bkz.Zümer 39/42) Hz. Muhammed (S.A.S.) bir Hadisi Şerifinde uyku sırasındaki yaşamı anlatırken şöyle buyurmaktadır: ”Ben Rabbimin katında gecelerim, O bana yedirir içirir.” (1) (*)

REENKARNASYONA İNANANLARIN DELİLLERİ (!)
İslam coğrafyasında ve özellikle Türkiye’de son yıllarda Hint ve Uzakdoğu kaynaklı düşünce ve bu doğrultuda gelişen yoga, meditasyon gibi olgular bazı gruplar tarafından yaşam felsefesine dönüştürülmüştür. Özellikle büyük şehirlerde gelişen bu akımların taraftarları reenkarnasyona inanmaktadırlar. Kendilerine “Müslüman mahallesinde“ taraftar bulabilmek için de İslam inancında ana unsur olan Kur’an’daki bazı ayetlerle, zayıf ve mevzu hadisleri, inançları doğrultusunda yorumlamaktadırlar. Bunun yanında Mevlana ve Yunus gibi toplumda yüksek prestij sahibi zatlarla batini düşüncenin etkisindeki bazı şairlerin devriye ve şathiye kabilinden söylediği şiirleri de istismar etmektedirler.
Çok fazla ayrıntıya girmeden ileri sürülen iddialara kısaca göz atalım:
1. Ayetler : «Allah’ın varlığını nasıl inkâr ediyorsunuz ki, sizi ölü iken O diriltti, sonra yine sizi O öldürecek, yine sizi O diriltecektir; nihayet (ahirette) yalnız O’na döneceksiniz.» (Bakara 2/28)
Ayrıca Vakıa Suresi’nde "Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.” (Vakıa 107/ 60,61)
Önce ilk ayetin üzerinde duralım: “Sizi Ölü iken O diriltti.” tümcesi Reenkarnasyon veya herhangi bir art niyetli yoruma meydan vermeyecek kadar açıktır. Bütün insanlar, ana rahminde canlanarak insana dönüşmüştür.”Sonra sizi o öldürecek, yine sizi O diriltecektir.” Bedenin ölümünden sonra insan, ruh ya da nefsin Rabbine yönelişi yeni bir doğumdur. İkinci ayetteki “Sizi bilemeyeceğiniz şekilde yeniden yaratmak üzere ölümü takdir ettik.” tümcesi de aynı manayı pekiştirmektedir; çünkü gidilen âlem Ruhlar Âlemidir ve yaşam ruh veya nefis olarak yaşanacaktır.

Kıyamette surun üflenmesi sonrasında çıkacak ses yeryüzünün her yanına yansıyacağı için cinler, melekler ve ruhlar âleminde de duyulacaktır. Bu birinci üfleme kıyamet saatinin başladığının ilanıdır. “Sura üflenildiğinde; Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerde ve yerde ne varsa çarpılıp yere yıkılır. Sonra Sura bir daha üflenmiştir onlar ayağa kalkmış (dirilmiş) durumda çevreye bakınıyorlar.”(Zümer 39/68) İsrafil (A.S.)’in çıkardığı melekuti sesin şiddetinden gökteki bazı varlıklar baygın; yerdeki varlıklar ölü konumuna gelecektir.
2. a)Mevlana’ya atfedilen söz : “Ben de cansız varlıkken öldüm, yetişip gelişen bitki oldum; bitkiyken öldüm, hayvan biçiminde tezahür ettim. Hayvanlıktan geçip öldüm, insan oldum; öyleyse ölmekten korkmak niye? Hiç daha kötüye dönüştüğüm, alçaldığım görüldü mü?”
b)Yunus Emre : “Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası."
Mevlana Şems-i Tebrizi ile halvet ettiği dönemlerde sarf ettiği sözlerden bir bölümü batini olup, bunların yorumu gerekmektedir. Bu nedenle Osmanlıda, günümüz Türkiye’sinde ve Farsçanın konuşulduğu ülkelerde düzenlenen toplantılarda Mevlana uzmanı mesnevihanlar tarafından okunarak yorumlanmaktadır. Yunus’a gelince, mısralarında açıkça insandaki maddi ve manevi gelişmeye işaret etmektedir. Nitekim Yunus ve Mevlana pek çok dizelerinde manayı gizleyip, insanı sarsarak düşünmeye ve araştırmaya sevk etmektedir; bu nedenle tümceleri zahiri manasıyla yorumlamak yanlıştır. Yunus’un “Çıktım erik dalına onda yedim üzümü (…) Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım, nedir diye sorana bandım verdim özümü” bunlardan en belirgin olanlarındandır.

REENKARNASYON İÇİN POPÜLER YAKLAŞIMLAR VE İDDİALAR
Yıllardan beri insanlığın gündeminde bulunan reenkarnasyon hakkında birçok araştırma yapılarak çeşitli vakalar incelenmiş leh ve aleyhinde yüzlerce cilt eser yazılmıştır. Burada iddiaların en popüler olanlarından bir kaçının üzerinde durmaya çalışacağız.
1. İnsanların Hipnotize edilerek önceki yaşama götürme iddiası: Bilindiği gibi Hipnoz bir başkasının telkiniyle yaşanan hafif uyku halidir. Bu süreci yaşayan denekten telkin yoluyla geri tarihlere giderek bir önceki yaşamını hatırlaması istenmektedir. Denek gördüğü veya yaşadığı durumu anlatmaya başlar. Bilim dünyası dışarıdan yönlendirmeye açık olan bu sistemin Reenkarnasyona kanıt olamayacağı düşüncesindedir. Her nedense ikinci yaşamı hatırlayanlar genellikle o yaşamda padişah, kral veya kraliçe olduklarını söylemektedirler.
2. Çocukluk çağında, kendinin başka biri olduğu iddiası: Türkiye’de ağırlıklı olarak Hatay ili ve çevresinde rastlanan bu olguya bazen değişik yörelerde de rastlanabilmektedir. Bilimsel çevrelerce araştırma ve incelemeye alınan bu vakalar bazen insan aklını şaşırtacak kadar ortaya bilgi ve iddia yumağı sunmaktadır. Vakaların çoğu dramatik ölümlerle karşılaşan şahısların vefatından hemen sonra doğan çocuklar tarafından dillendirilmesi vakaların dikkate değer önemli bir olgusudur. Araştırmalarda çocuğun ergenlik çağına girişten itibaren bu iddiaları terk ederek kendi kimlik ve kişiliğine döndüğü gözlenmiştir. Uzmanların bu konudaki görüşü: Çocukların anlattığı vakaların çoğunun doğruluğu, ancak çocuğun hayal dünyasının her türlü etkileşime açık olması nedeniyle reenkarnasyona delil olamayacağıdır. Ayrıca bu çocukların kültür ve inanç olarak reenkarnasyona inanan topluluklar çevrelerinden oluşması da ayrı bir soru işaretlerini beraberinde getirmektedir?
3. Tibet'in ruhani lideri 14'üncü “kutsal Dalay Lama” vakası: İddiaya göre 13’üncü Dalay Lama'nın ölümünden sonra artçısı lamalardan biri, gördüğünü söylediği bir rüyanın ardından 13. Dalay Lamanın ruhunun iki yaşındaki Lhamo Dhondrup isimli bir çocukta bedenlendiğini ileri sürmüştür. Çocuk Tibetli rahipler tarafından ailesinin ikna edilmesi sonucu 14. Dalay Lama olarak yetiştirilmektedir. Ortadoğu ve Avrasya coğrafyasında içeriği değişik olsa da benzer efsaneler her dönemde üretilmiştir! Burada insanın aklına bazı sorular takılmaktadır. Olaya bilimsel çevrelerin yaklaşımı nedir? Ayrıca 13. Dalay Lama inanç sistemlerine göre “arınmadan mı öldü de, arınmak için Lahano Drondrup olarak tekrar bedenlendi? Nasıl olsa bozacının şahidi şıracı ya! Bize de Dhondrup’un Tibetlilere hayırlı olmasını dilemekten başka bir şey düşmez. (**)

SONUÇ YERİNE
Reenkarnasyona inananlar öncelikle bir günlük gazetemizde yayımlanan yazı dizisindeki şu tespit ve arkasından gelen sorunun cevabını aramak zorundadırlar:
“Milyonlarca insan reenkarnasyona inansa da bunların yalnızca çok küçük bir kısmı önceki yaşamlarını hatırlayabildiklerini söylemektedir. Bilim Adamlarına reenkarnasyon inancını çökertmek için basit bir matematik hesabı yeterlidir. En güvenilir tahminlere göre dünya nüfusu bu gün yedi milyara yakın bir sayıya ulaşmıştır. 1800'lü yıllarda dünya üzerinde neredeyse bir milyardan daha az sayıda insan yaşamaktaydı. Son iki yüz yıl içinde ortaya çıkan "yeni" altı milyar ruh nereden geldi? Atalarımızın ruhu günümüzde altı ruha bedel miydi yoksa? ” (2)
İnsan bedeninin anatomik yapısı birbirine benzese de milyarlarca insan nasıl birçok yönüyle birbirinden ayrılmaktaysa, Yüce Allah’ın, bedenle irtibatlandırdığı Ruh da yaratılan her insan için ayrı ve özeldir. Popüler yaklaşımlar bölümünde verdiğimiz örnekler bilimsel gerçeklikle bağdaşmadığı gibi, dinsel gerçeklilikle de bağdaşmaktadır. Aşağıda vereceğimiz Kur’an Ayetleri yalnız başına bu düşünceyi çürütmeye yeterlidir.
“Nihayet onlardan her birine ölüm geldiğinde, ‘Rabbim beni (dünyaya) geri gönder; geri gönder ki o arkada bıraktığım yerde Ta ki boşa ge-çirdiğim hayatımı, yararlı çalışmalarla değerlendireyim derler. Asla, bu diyenin geçersiz görüşüdür. Onların ardında ba’s (mahşer) gününe kadar sürecek berzah vardır. (Ba’s için) sura üflendiğinde aralarında ne soy sop vardır, ne de bir soranları” (Müminun 23 / 99-101).
İslam inancına göre dünyaya gelen her şahıs vefatının sonunda amel defterine göre yaptığı fiillerden dolayı hesap verecektir. Hesabın sonrasında Cennet veya Cehenneme gideceği inancı bulunmaktadır. Bunun aksini söylemek Amentünün Ahiret inancını inkâr olup insanı İslam’dan uzaklaştırır.
Bilimsel olduğu ileri sürülen deney ve iddialara gelince, hiçbirisi ilimi çevresinde yeterli kabulü görmediği gibi, bazıları bilim insanlarının ilgisini dahi çekmemektedir. Buna rağmen gerek yayımlanan kitaplarla, gerek sansansiyonel filimler gerekse de basında yer aşan magazin haberleriyle popülerliğini uzun süre devam ettirip,zayıf irade sahiplerini etkilemeye devam edecektir.



DİPNOTLAR
1-Buhari ,Savm 20, Müslüm, Siyam 57,Malik, Siyam58 ,Ahmed bin Hanbel, Müsned,III S.8
*Ruh konusunda daha ayrıntılı bilgi daha önce birçok medyada yer alan “Ruh, nefisler ve can” isimli makalemizde bulunmaktadır. Konuyla ilgilenenler birçok internet sitesinde yayınlanmakta olan o makaleye başvurabilirler
** Dalay Lama, Tibet Budizminin yüksek dini önderi, Lama (Ruhban-Keşiş)
2- Vatan Gazetesi
KAYNAKÇA
1-Dinler Tarihi Günay Tümer-Abdurahman küçük ocak Yay. 4. Baskı 2002 Ank.
2- Ahmet Suat Özemre’nin İslamiyet Açısından Reenkarnasyon isimli makalesinden
3- -İslam Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı 1988 İst.
4- Din ve İnanç sözlüğü Şinasi Özgün Vadi Yayınları Ank

5-Hindiuzim ve Budizm Ananda CoomarasWay Türkçesi İsmail Taşpınar Kaknüs Yay.2000 İst.

6- - Büyük Larousse, Wikipedia vb. sözlük ve Ans.
 
Katılım
27 Tem 2006
#25
UFOLAR VE UZAYLILILAR FENOMENİ I

Halit Özdüzen

İnsan yeryüzündeki hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, yaşamı boyunca onu etkileyen, gökyüzü ve onda bulunan nesne ve olaylar olmuştur. Bu nedenle bazen bir okyanus gibi ona dalıp yukarılara gitme hayalleri kurduğu gibi, bazen de oralardan birilerinin gelip kendisine bir haber getirmesini beklemiştir. Bunun pek çok psiko-sosyal izahı yapılabilirse de, bize göre dünyanın evrene açılan maddi ve manevi giriş ve çıkış olan tek kapısı olmasından kaynaklanmıştır. O kapıdan bir çok mistik haber geldiği gibi, pek çok da tabiat olayı sonrası gelen rahmet veya felaketlere şahit olmuştur. Bütün bu olgular insanda sevinç- mutluluk veya üzüntü hatta korku yaratarak hayrete düşürüp. uzun süre tesiri altında da bırakmıştır. Bu nedenle maddi veya manevi göksel olaylar anlatılırken, hep kulak kesilerek dinlenmiştir

Gökyüzüyle ilgili insanların 20. yy. da kolektif olarak oluşturduğu en önemli olgulardan birisi de UFO ( Unidentified Flying Objects) “Tanımlanmamış Uçan Cisimler” ve uzaylılar ( Dünya dışı canlılar) olmuştur. 1950’li yıllardan itibaren A.B.D.’de oluşmaya başlayan fenomen on yıl sonra uluslararası kültürel bir olgu konumuna gelmiş, 60 yıldan beri ilgi ve merak her geçen gün daha da artarak devam etmiştir. Konuyla ilgili bazı düşünürler “üze-rinde kafa yormaya değmez” bulurken bir çok düşünür de bu konuyu kendi disiplini içerisinde irdelemiştir. Ünlü halkbilimci Thomas E. Bullard: “UFO’lar modern bilinci daya-nılmaz bir güçle istila ettiler ve bu konuda durmaksızın yayımlanan kitaplar, makaleler, gazete başlıkları, filmler, televizyon yayınları, çizgi filmler, ilanlar vs. dalgası bu olguyu doğrulamaktadır.” diyerek konunun halkbiliminde ne denli etkili olduğunun altını çiz-miştir.

MEDYA VE İLETİŞİMİN ETKİSİ

Kaynaklara göre : “20.yy. başlarında uzaylıların varlığı konusuyla dalga geçmek üzere, ‘küçük yeşil adamlar’ ya da ‘Merihliler’ teriminin kullanıldığı görülür. Rengin yeşil seçilmesi, muhtemelen Edgar Rice Burroughs’un Merihli türlerinden söz ettiği “A Princess of Mars” (1912) adlı romanında bir türün deri renginin yeşil olmasından kaynaklanmaktaydı. Bu renk daha sonra Harold Sherman (The Green Man,1946) ve Damon Knight (The Third Little Green Man, 1947) gibi birçok yazar tarafından da benzer anlamda kullanılmıştır. ”(Kitaplar Türkçede yayımlanmadığı için kaynaklardaki orijinal isimleri verilmiştir.)

UFO’lar ya da Dünya dışı canlılar konusu H. G. Wells tarafından “Dünyalar Savaşı” adlı romanıyla gündeme gelmiştir. Daha sonra yayımlanan bilim-kurgu romanları içinde ilklerden biri olan bu roman sonraları iki defa daha sinemaya uyarlanmıştır; ilki 1953’te Byron Haskin tarafından, diğeri- ülkemizde de oldukça tanınan- “E.T. the Extra-Terrestrial” filmlerinin de yapımcısı olan “Steven Spielberg” tarafından 2005’te beyaz perdeye aktarılmıştır.

Araştırmacılara göre :”UFO konusunun halkbilimi açısından en önemli dönemecini İsviçre doğumlu Erich von Daniken’in Chariots of the Gods ‘Tanrıların Arabaları’ kitabının 1970’te yayımlanmasıyla almıştır. Yazar, kitabında Dünya dışı zeki varlıkların Dünya’yı binlerce yıldır ziyaret ettiğini ileri sürerek ,bu iddiasını çeşitli arkeolojik örnekler ve henüz çözülemediği için sır gibi görülen verilerle de desteklemeye çalışmıştır. “ Dünyanın bir çok ülkesinde çeşitli dillere çevrilip onlarca baskı yapan kitap Ülkemizde yanılmıyorsam yüzün üzerinde baskı yaparak inanılması güç bir rekor kırmıştır. Kitabın toplum üzerindeki negatif etkisini kırmak için birçok gazeteci ve araştırmacı karşı görüş bildiren Makaleler yayım-ladığı gibi “Tanrıların Arabaları Yok” şeklinde eleştiri kitapları hazırlanmıştır. Kitabıyla çok yüksek bir prestij ve dünyalık elde eden Daniken daha sonra “ Yıldızlara Dönüş” “Tanrıların Strajesi” ve başka çalışmasıyla kendi oluşturduğu çizgiyi devam ettirmiştir. 70’li yılların sonuna doğru ülkemizde Turuva, Bergama, Kapadokya ve Adıyaman Nemrut Dağını da ziyaret eden yazar, Nemruttaki devasa heykelleri inceledikten sonra basına demeç vererek :“ Heykelleri uzaydan gelenler yaptı ve uzay gemilerini de tümülüsün altına sakladıklarını iddia etmiştir.” Halbuki Tümülüs dağdaki Grek yazılarına göre Komagene Kralı I. Antihokos’un anıt mezarının üzerinde bulunmakta olup, altında da antik mezar odası bulunduğu sismik sondajlar ve arkeolojik kazılarla kanıtlanmıştır. Herkes tarafından bilinen bu tarihi gerçeği yerinde incelediği halde Daniken tarafından bilinmediğini söyleyemeyiz. Tek başına bu tesbit bile ne kadar desteksiz attığını kanıtlamaya yeterlidir. Buna rağmen alıcısı olduğu için daha çok kitap yazı ,belgeseller hazırlayacaktır!...

Araştırma kuruluşlarından Gallup Poll tarafından A.B.D.de yapılan bir araştırmaya göre, halkın 9 ay önce başkanlıktan ayrılan Başkanın adından daha çok UFO lardan söz edildiğini belirlemiştir. Aynı şirketin 1996’da yaptığı bir başka istatistikî araştırmaya göre, A.B.D.’deki insanların %71’i devletin UFO’larla ilgili bilgileri gizlediğine inandığını belirtmiştir; Yine 2002’de “Sci Fi” isimli bir televizyon kanalı için “Roper Poll” tarafından aynı konuda yapılan istatistikî araştırma da benzer sonucu vermiş ve bunun yanı sıra, giderek daha fazla insanın UFO’ların Dünya dışı kökenli olduğuna inandığı sonucunu ortaya koymuştur. Fransa’da yapılan istatistikî araştırmalar, insanların % 48’inin Dünya’nın uzaylılarca ziyaret edildiği görüşünden yana olduklarını belirlemiştir .Bu araştırmalar tek başına incelendiğinde bile çağımızın ne kadar güçlü bir bilgi ve enformasyon çağı olduğu ve reklamın insanlar üze-rinde ne kadar güçlü etkili olduğunu kanıtlamaya yeterlidir.

SİYAH GİYSİLİ ADAMLAR VE UZAYLILARIN KAYMAĞI

Siyah giysili adamlar” ya da “siyah giyen adamlar” (İngilizcesi , Men in black, MIB) Amerikan halkbiliminin bir ürünü olarak , hayalî kişileri belirten genel bir terimdir. Sözde var olan bu kara giysili, son derece tehlikeli kişilerin amacının Dünya-dışı canlılara ilişkin bilgilerin insanlığa ulaşmasını engellemek olduğu varsayılmaktadır. Böyle düşünenlere göre kendilerini genellikle Amerikan federal hükümeti adına çalışan ajanlar olarak takdim ederler. Dünya dışı bir UFO veya fenomene tanık olanın evine ertesi gün ya da azami birkaç aylık bir süre sonra bir ya da birkaç kişi (genellikle üç kişi) olarak gelirler, bazen içlerinden biri kadın da olabilir. Tanık onları olayı örtbas edip gizlemekle görevli hükümet ajanları olarak, bazen de esrarengiz amaçları olan Dünya dışı canlılar (uzaylılar) olarak görür. Genellikle, arabaları da modeli eski fakat yeni araba olur.“Siyah giyen adamlar” konusunu Gray Barker, ufolojinin klasiklerinden biri sayılan, makalelerini bir araya getirerek oluşturduğu “Onlar uçan daireler hakkında çok şey bildiler” adlı kitabıyla bilim kurgu olarak gündeme getirmiştir. Senaristler bu konudan yararlanmaktan gecikmezler , “siyah giyen adamlar”ı konu alan televizyon dizileri yapılır. Ayrıca bu konuyu işleyen çizgi romanlar ve çizgi filimler yapılıp ,daha önceleri olduğu gibi uzaylılar ve Ufo’lar konusunda birilerinin kafasına yeni sorular atılırken, birileri de dolar tomarlarını bankalardaki hesaplarına aktarmıştır.

ABD halk kültüründe gelişerek, çok kısa bir zamanda dünyaya yayılarak otoritenin sim-gesine dönüşen siyah giysiler mafya yer altı dünyasının ve badigartların benimsediği konuma gelmiştir. Büyük şehirlerde ana cadde ve bulvarda yapılan saha araştırmalarında, birkaç siyah giysili ve siyah gözlüklü sert emir veren adamın komutlarına kitlelerin kayıtsız şartsız uyup itaat ettiği gözlenmiştir. Bunun sonucunda devlet adamlarının yakın korumalarına bu kıyafetler giydirilmeye başlanmıştır. Son zamanlarda da pazarlama ve tanıtım yapan şirketlerin plasiyerleri de müşterilerini baskı altında tutmak amacıyla bu kıyafeti giydiği ve siyah gözlük taktığı gözlenmektedir.

Ufo ve uzaylıların kaymağını yeme sadece Daniken ve “siyah giyinen adamların” kurgucuları ile sınırlı değildir Kaynaklara göre :”UFO fenomeni 1980’li yıllarda, özellikle A.B.D.’de, Korku romanları yazarı Strieber’ın etkisiyle daha çok ‘uzaylıların Dünyalıları kaçırması’ gibi tedirgin edici konular işlenmeye başlandı ve ‘Gizli Dosyalar’ gibi televizyon dizileri ortaya çıktı. Bununla birlikte bu edebiyatta da uzaylılara genellikle iyi roller veriliyordu. David Jacobs ve Budd Hopkins gibi yazarlar insanlığın Dünyadışı canlılarca genetik olarak etkilenmesini de işlediler. Psikiyatr John Mack Dünya dışı ‘istilacılar’ı insanlığa bilgelik getirmeye çalışan sert, fakat iyi rehberler rolü verdi. Son yirmi yıl UFO’lar ve uzaylılar konusundan esinlenen kitaplar ve filmler açısından çok zengin bir şekilde geçmiştir. Son zamanlardaki filmler arasından özellikle Roland Emmerich’in Kurtuluş Günü (1996), Robert Zemeckis’in ‘Mesaj’ (1997) ve M. Night Shyamalan’ın “İşaretler” filmi oldukça ilgi çekmiştir.” Tabi bu ilgiyle beraber gişe hasılatları da yazar ve yapımcıları kenar semtlerden gökdelenlerdeki lüks ofislere , garajlarında Jaguarlar bulunan villalara taşınmala-rını sağlamıştır.

Yine Kaynaklara göre : “1950’li yıllardan itibaren UFO fenomeniyle ilgili, “temas grup-ları” adı verilerek Hıristiyan tarikatleri olarak nitelenen bazı grupların ortaya çıktığı gö-rülür Bu tür gruplar genellikle semavi varlıklarla ya da uzaylılarla doğrudan ya da dolaylı (telepatik) olarak temas halinde olduğunu iddia eden bir ‘Guru ya da bir lider çevresine toplanmış müritlerden oluşmaktadır. Bu tür grupların Dünya dışı kaynaklardan aldıklarını ileri sürdükleri mesajların ana konularından biri de nükleer silahlardaki artış tehlikesi karşısında insanlığın uyarılmasıdır..Günümüzde, bu tür “temas tarikatları”nın gerek eskileri gerekse yenileri, Hıristiyanlık ve Doğu dinleri unsurlarının "uzaylıların Dünyalılara karşı 'iyi dilekli' oluşundan” yola çıkan fikirlerle bağdaştırıldığı bir dünya görüşüne sahiptirler. 1970 yıllarında, bu gruplardan ‘New Age’ akımının UFO’lar ve uzaylılardan söz eden kitaplarının yayımlanmasıyla, konuya daha geniş açıdan bakılmaya başlanmış ve UFO’ları doğaüstü konulara da bağlayan bir yenilik hareketinin oluştuğu görülmüştür. Her ne kadar UFO’ları dinsel kavramlarla bağdaştırma hareketleri 1950’li yıllardaki temas gruplarında da az çok görülmüşse de 1970’lerde bu bağdaştırma hareketleri son derece geniş bir skala içine yayılmıştır. New Age akımı mensuplarının çoğu dünya dışı canlılara inanmış ve onlarla temas kurma girişimlerinde bulunmaktadırlar.”

Bu grup ve tarikatların “müritlerinden” topladıkları milyarlarca dolarlarla ölçülen servetler hükmettikleri, liderlerinin özel korumalarca korunan villalarda oturduğu ve lüks içerisinde yaşadıkları göz önüne alındığında uzayların kaymağını daha kimlerin yedikleri iyice anlaşı-lacaktır

OLAYLAR , TANIKLAR VE İLERİ SÜRÜLEN KANITLAR

UFO gözlemleri hakkında bilim otoritelerinin ve tarafsız araştırmacıların ortak görüşü : “Çoğu, gözlemlerinin gerçekliği hakkında elle tutulur bir kanıt veremeyen bir veya birkaç kişinin çok az kesin tanıklığı üzerine kurulu” olduğudur . Yalnızca tanıklıklar üzerine kurulu olaylardan başka, nadir olmakla birlikte, doğrudan veya dolaylı fiziksel unsurlarla desteklenen olaylar da bulunmaktadır. Olayların bir kısmı ülkelerin bilimsel ve askerî otoritelerince yapılan soruşturmalarla araştırılmış ve kayıt altına alınmıştır. Bu olaylardaki doğrudan fiziksel veriler genellikle radarlarla veya fotoğrafik cihazlarla yapılan saptamalar incelenmiştir, dolaylı fiziksel veriler olarak belirtilenler toprak üzerinde UFO’larca oluşturulduğu varsayılan izler, ancak elektromanyetik etkiyle oluşabilecek izler ve çevrede yaratılan karışıklık izleri de değerlendirilmiştir. UFO’ların neden olduğu ileri sürülen elektromanyetik girişimler genel-likle otomobillerin arıza yapmasıyla, elektrik kesilmeleriyle, radyo ve televizyon yayınlarıyla, iletişimle ve hava ulaşımıyla ilgili elektro-manyetik olaylar olup, “UFO severler” bu olayları uzaylılarla irtibatlandırmaktadır.

Dini kanıt olarak ileri sürülenlere gelince: Ufo severler tezlerini ispatı ve düşüncelerinin toplumda etkili olabilmesi için, gayri resmi “ufoloji” adıyla sözde bir bilim dalı kurdukları gibi,dindarları elde etmek için dini metinleri de kanıt gösterme çabası içine girmişlerdir. Hıristiyanlar ve Yahudilerce kutsal kabul edilen Ahti Atik ve Yine Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen Müjde’lerdeki bazı Bap’ları çarpıtarak kendilerince yorumlamışlardır. Onların paralelinde İslam coğrafyasında yaşayan yandaşları da Kur’an’da geçen bazı ayetlerin UFO ve uzaylılara işaret ettiğini ileri sürmektedirler.

Hıristiyan Dünyasındaki “Ufo severlerin” en önemli dayanaklarından biri Ahti Atik’teki Hezerkiel bölümünde geçen hikayeleredir. Hezerkiel denilen zatın aynı bölümde kahin olduğundan bahsedilmektedir. Babil Sürgündeki İsrailoğulları’nın kahini milletini yürek-lendirmek için gördüğü bazı vizyonlardan bahsetmektedir. İyimser yaklaşımla ele alınacak olursa : Mitolojik hikayeleri andıran ve destan tarzında kaleme alınmış hikayeler sözlü kültürle devam ederek olaydan bir iki yüz yıl sonra sürgün dönüşü en erken Ezra tarafından veya daha sonraki dönemlerde kaleme alınmıştır. Çünkü Babillilerin istilasıyla tamamen ortadan kalkan Kitb-ı Mukaddesin birçok bölümünü “Babil Sürgünü” sonrasında Ezra tarafından yeniden oluşturulmuştur.

İleri sürülen ikinci kanıt Kitab-ı Mukaddesin son bölümüne eklenen ve Müjde İncillerinin sonunda yer alan “Yuhana’nın Vahyi “ bölümünde Yuhanna’ya atfedilen viz-yondur. Yuhanna İsa (A.S.) ’ın vefatından sonra kendisine bir melek gönderdiğinden bahsedip onun da gelecekten haberler verdiğini ve bazı olağan üstü şeyler ve yeryüzünde yaşamayan bir insan gösterdiklerini belirtmektedir. Anlatılanları irdelemeye gerek kalmadan, şunları söyleyelim: Vahiy ilahidir ve bazı özel insanlar ve konumlar dışında peygamberlere inmiştir. Yuhanna peygamber olmadığına göre iddiaların içeriğine bakmak yanlış olur. Burada şuna değinelim Yuhanna’dan en erken bir –iki asır sonra bu kaynaklar derlendiğine göre, derleyenler hem Yuhanna’yı abartarak yüceltmek, hem de metinde geçen bazı kiliselere önemli misyonlar yüklemek için metni kaleme almış oldukları düşünülebilir

Bu iki metin ve vizyonları Neo- Spiritüalizm yanlıları da Ruhlarla( doğrusu cinlerle) temas kurdukları ve onlardan yeni dünya düzeni için bilgiler aldıklarını kanıt için kullanmaktadırlar.( Ayrıntılı bilgi için Bkz. “Ruhçuların Cinliği” denemememiz)

Ufo severlerin İslam coğrafyasındaki yandaşları iddialarına Kur’an’da yer alan Kehf Suresi , Mülk Suresi, Tarık Suresi’nin bazı ayetlerini kanıt olarak göstermektedirler .Şimdi sırasıyla bu ayetleri inceleyelim : Kehf suresi (18) 83ten 97 ye kadar olan Ayetlerde unvanı Zulkarneyn olan bir hükümdardan bahsedilmekte ve bu kralın doğu ve batıya seferler yaptığı belirtilmektedir. Doğuda yaşayan bir topluluğun kendisinden saldırılarından bıktıkları Ye-cüc ve Me-cüc kavmi için bir set oluşturmasını istedikleri bildirilmektedir. Zulkarneyn de bu seti inşa ederek o kavimleri Ye-cüc ve Me-cüc’ün elinden koruduğunu o setinde kıyametle beraber yıkılarak ortadan kalkacağı belirtmektedir. “Ufo severlerin” iddiasına göre :”Bu surelerde geçen Ye-cüc ve Me-cüc kavmi uzaylılardır. 20. Asırdan itibaren set ortadan kalk-mış ve kavimler dünyamıza gelmeye başlamışlar” Bir an için öyle olduğunu varsayalım, tarihte doğudaki bir kavme zarar verdikleri ve o kavmin bunlardan çok çektiği anlaşılmak-tadır. Bu insanlara zararlı uzaylı Ye-cüc ve Me-cüc’ler günümüzde hangi millete zarar vermişler de bizim haberimiz olmamış; yoksa tövbekar mı oldular(?!)

İkinci İddia Mülk Suresindeki iki ayetle ilgilidir. “Gökte olanın sizi yere geçirme-yeceğinden emin misiniz ? Bir bakmışınız ki, o( Yeryüzü) Sallanıp- çalkalanmaktadır. Yoksa gökte olanın üzerinize 'taş yağdıran rüzgarı’ göndermeyeceğinizden eminmisiniz? Siz o taktirde Benim uyarmam nasılmış bilip- öğreneceksiniz.” (67/16 17.). Bu sürelerde geçen gökte olandan kastın uzaylılar olduğu iddiasıdır. Halbuki burada ”gökte olan” tamla-masıyla ölüm meleği Azrail’den. bahsedilmektedir.

Üçüncü iddia, Tarık Suresindeki dört ayetle ilgilidir:”Göğe ve Tarık’a andolsun. Sen Tarıkın ne olduğunu nereden bileceksin? Parlayan Yıldızdır. Hiçbir nefis yoktur ki üzerinde bir koruyucu-gözleyici bulunmasın” (86/1-4) Bazı ufo severler bu surelerde geçen “Tarık” sözcüğünü UFO olarak yorumlayıp, yıldızın gece göründüğü gibi UFO’larında genellikle gece göründüklerini belirterek Allah’ın uzaylılara yemin ettiğini ileri sürmektedirler.Birçok Tefsir aliminin üzerinde anlaştığı, bu Ayette geçen Tarık Yıldızının karanlığı delip gelen sabah yıldızı olduğudur. Ayetlerde Yüce Allah göğe ve sabah yıldızına yemin ederek insanların ve canlıların üzerinde koruyucu ve onu gözleyici melek olduğunu bildirmiştir. “Ufo severler” nedense Muhkem ayetleri bırakıp Müteşabih* ayetlerden medet umma çabası içerisindedirler.
 
Katılım
27 Tem 2006
#26
UFOLAR VE UZAYLILILAR FENOMENİ II

Halit Özdüzen


UFO VE UZAYLILARIN BİLİMSEL İNCELENMESİ

Bazı yaygaralardan sonra 1969’da A.B.D.’nin bütçeden ayrılan fonla, Colorado Üniversitesi’nden Dr. Edward Condon’dan bir çalışma grubu oluşturup, UFO fenomeninin gerçek olup olmadığı konusunun araştırılarak bir uzman raporu hazırlatması istenmiştir. Literatüre ‘Condon Raporu’ olarak geçen belgeyi yazanlar “Dünya dışı canlılar hipotezini destekleyecek yeterince sağlam kanıtlar olmadığı ve dolayısıyla UFO fenomeni üzerindeki incelemelerin terk edilmesi gerektiği sonucuna varmışlardır. . Rapor, sonunda özetle: “Genel sonucumuz şu ki, UFO’ların son yirmi bir yıldır incelenmesi bilimsel bilgiye hiçbir katkıda bulunmadı. Bize sunulan dosyanın özenle incelenmesi, UFO’lar hakkındaki bundan derin incelemelerin de muhtemelen doğrulanamayacağı ve bilimin gelişmesine katkıda buluna-mayacağı sonucuna varmamızı sağlamıştır.” Denilerek Bilimsel görüşlerini açıklamışlardır.

. Bilim otoritelerinin, çoğu ABD'nin bu resmi açıklamasına katılmaktadır. Astronomlar ise genellikle evrende akıllı yaşam olabileceğini kabul eder, ancak uzaylı ziyareti iddialarının kabul edilebilmesi için somut kanıtlarla desteklenmesi gerektiğini, bu kanıtınsa henüz sunulmadığını belirtirler. Örneğin Carl Sagan, “UFO'ların somut kanıtları olmamasına rağmen bu kadar yaygın olmasını, eski çağlardan beri insanların alışkın olmadığı veya az rastlanan olaylara tanık olduğunda bunu tanrılar, cadılar, cinler gibi doğaüstü varlıklarla ilişkilendirilmesinin modern hali olarak yorumlamaktadır. Sagan'a göre doğa-üstü varlıklar düşüncesi insanların kendilerini koruma içgüdüsünün evrimsel yansımasıdır. Geceleri mağaralarına çekilmek zorunda olan ilk insanlar, gece avlanan vahşi hayvanlara olan korkularını doğaüstü varlıklar suretinde somutlaştırmışlardır. Bu korkular 20. yy itibariyle yerini uzaylılara bırakmaya başlamıştır.” Bunlara bir de çocukluk yıllarında dinlenen dev,cadılı masallar ve hafızada derin iz bırakan korku filmlerini eklenince UFO masalına inanmak daha da cezbedici olmuştur.

Bilim otoritelerinin vardıkları sonuç incelendiğinde UFO’larla ilgili gözlemlerden ço-ğunun:

1. Bilinen nesnelerle ilgili bir yanılma , astronomik olaylar ,atmosfer içi olaylar, bazı doğa olaylarının radarları yanıltması gezegen, meteor, göktaşı (ateş topu) mete-oroloji balonu ve yapay uydu gibi nesnelerin UFO sanılması
2. Bir tür kolektif histeri ve tarafgirlik; bir grup insan topluluğu tarafından yapılan - kasıtlı ve hatalı gözlemler.
3. insanları yanıltmak için bireysel gözlemde bulunduğunu uydurmak, medyadaki dalgalandırıcı asparagas ( şişirme yalan) haberler, hileli fotoğraf ve yapay video filmleri, insan yapımı nesne ve cisimler.
4. Stres ,Psikiyatrik rahatsızlıklar ve yüksek ateşli hastalığın etkisi
5. Fazla dozda alınan bazı anti-depresyon ilaçlar, alkol, uyuşturucu maddelerin tesiriyle görülen halüsinasyonlar.
Bir çok ülkede konunun üzerinde çalışmalar yapan devlet organlarının sunduğu resmî istatistikler UFO tanıklıklarının çoğunun bilinen fenomenlerin yanlış yorumlanmasından ya da yanlış teşhisinden kaynaklandığını göstermektedir. Tartışma konusu, bu yanlış değerlen-dirmelerin söz konusu olduğu olaylar değil, hiçbir şekilde açıklanamadan kalmış olaylardır. Açıklanamayan UFO olayları konusunda "Hipotezi”ne karşı kuşku duyanlar şu iki iddiayı benimsemişlerdir: Kuşkuculara göre, "Dünya dışı canlılar hipotez”ini destekleyecek sağlam maddi kanıtların söz konusu olmadığı, UFO gözlemleri ya bilinen veya bilinmeyen sosyo-psikolojik nedenlerden kaynaklandığıdır; ya da UFO’lar bazı devletlerin gizli silahları olduğudur. Fakat bazı bilim insanları ve “Ufo severler” çeşitli devletlerin yaptığı resmî soruşturmalarda açıklanamamış UFO olaylarının sosyo-psikolojik yaklaşımlarla açıklanama-yacak mahiyette olduğunu ileri sürerek bu iddiayı reddetmişlerdir.

YANLIŞ İNANÇLARIN TOPLUMSAL BEDELİ

Bir olgu veya yanlış inanç topluma mal olursa, o konuda ne kadar dini ve bilimsel veri ortaya konulursa konulsun, insanlar onları umursamayıp, kendi bildiklerine göre davranıp yaşayacaklardır. Hıristiyan aleminde bazı yanlış bilgiler nedeniyle, on üç rakamının uğur-suzluğuna inandığı bilinmektedir; o topluluklarda yaşayan “ Tanrı tanımaz” ların dahi büyük çoğunluğu bu batıl inancı taşıdığı gözlemlemiştir. Batı Dünyasının büyük şehirlerdeki gök-delen ve otellerin 13. katının ve apartmanlarda on üç numaralı oda ve dairenin bulunmadı-ğını ve hiç kimsenin arabasının plakasında bu rakamı istemediğini ; ayın 13. gününü uğursuz saydığını belirtirsek, bu batıl inancın hangi boyutlara kadar ulaştığı daha iyi anlaşılır. Yine ülkemiz gibi o kültürle ilişki içerisinde bulunan toplumların pek çok ferdinin de bu rakamın uğursuzluğuna inandığı bilinen bir başka gerçektir.

Bu batıl inancın kökleri Hıristiyanlık öncesi pagan dinlere kadar uzanmaktadır; Tarsuslu Pavlos’un temellerini attığı Hıristiyanlığa da oradan geçmiştir. 12 Havariye katılan 13.günü jurnalci hain gösterilerek topluma on üç rakamının uğursuzluğu mal edilmiştir. Halbuki 13.olarak gösterilen Yahuda Müjde İncillerinde 12 Havarinin içerisinde sayılmaktadır. (Kur’an’da sayıları geçmez). Yanlış inancın dayanağının da yanlış olması kaçınılmazdır. İslam’a göre yeryüzünde Allah’ın yarattığı uğursuz herhangi bir nesne veya varlık yoktur; ancak insanlar ve canlılara yararlı ve zararlı nesne ve davranışlar vardır. Bu nedenle on üç rakamı da diğer rakamlar gibi sıradan bir rakamdır.

Türkçede bir atasözü vardır :Bir insana “kırk kişi deli derse” (ya da kırk gün deli denilirse) o insan deli olurmuş! Bir şeyin uğursuzluğuna inanmak ya da uğuruna inanmak insana uğursuzluk veya uğur getirebilir. Ancak bu onun uğurlu veya uğursuz bir nesne olduğunu göstermez. Çünkü pozitif ve negatif enerjiye yaratan ve onları çağıran da kendi bilincimizin ürettiği beyin enerjisidir.

Yeniden UFO’lar konusuna dönersek, konuyla ilgili doyurucu bir çalışma yapmış bulu-nan Bilim adamı “Nevzat Uslu” kitabının önsözünde: “ UFO’lara meraklı okuyucu tek taraflı düşüncenin etkisi altında kalmakta ‘kuşkuculuğu ve olayı sorgulayabilmeyi’ unutmaktadır.” diyerek olaylara tek yanlı bakmanın yanlışlığını ortaya koymuştur.

Bu varlıkların dışında Evrende dünya benzeri hayat formatının olabileceği düşüncesinden hareketle ,başka bir yıldız veya gezegende canlılar için mutlaka bulunması gereken karbon, oksijen , hidrojenin ve azotun bulunması zorunludur. Bunlardan daha da önemlisi belirli miktardaki hidrojen ve oksijenin karışımı sonrası su oluşması için gerekli ortam olması gerekir .Bir an için bunların olduğunu varsayalım, bu seferde ortam kimyasal kirlenmeye ve aşırı radyasyona maruz kalmamalıdır. Belki de gezegenlerden birinde Oksijen ve Hidrojen hatta su bulunduğu halde canlıların var olması için gereken bir başka önemli etken veya etkenler olmadığı için canlı yaşamamaktadır. Bu nedenle konunun kökleri Darwin’in evrim teorisiyle cevaplanamayacak kadar derindir. Önümüzdeki yıllarda bu konular Astronomi ilminin Astrofizik ve Astrokimya dallarının önünde araştırarak cevaplaması gereken önemli konulara olarak beklemektedir.

İnsanoğlu uzun yıllardan beri yıldızlarda dünya benzeri hayat olup olmadığını hep merak etmiştir. Bu meraka din ve inanç açısından bakıldığında ¸eğer bu tarz bir yaşam, insanımsı ve akılı varlıklar olsaydı bunu Yüce Allah(CC.) Kur’an’da veya son Peygamberi Hz. Mu-hammed (S.A.S) vasıtasıyla haber verirdi. Nitekim Ruhlar , Melekler ve Cinlerden haber ve-rilmiştir. Ancak bu varlıkların yaşam formatı nur enerji ve kozmik şua boyutunda olup, insanların maddi baş gözüyle algılaması ve görmesi imkansızdır.Ayrıca onların kendi ruhsatları çerçevesinde dünyayı ziyaretleri için hava taşıma araçlarına da ihtiyaçları da yoktur. Ziyaretlerinin de başka bir boyutta olduğu Tasavvufi yorumlarda belirtilmektedir.

SON SÖZ YERİNE

Dr. Carl Sagan ömrünün büyük bir bölümünü UFO araştırmaları ve uzaylılar konusuna adayıp, bu güne kadar yaşanan en kritik olay ve gözlemler incelemiş bir bilim insanıdır. Konuyla ilgilenen önemli kuruluşlardaki çok gizli dosyalar üzerine çalışıp, derlenen bilgi ve belgeleri inceleyerek, toplumu aydınlatmak için önemli eserler kaleme almıştı Bu nedenle haklı olarak akademik ve resmi kuruluşların en büyük ödüllerine layık görülmüş ,onunla da kalmayıp “Halkın ilgisini silahlanma yarışı, nükleer silahların yaygınlaşması ve sera etki-si, ozon tabakası gibi, çevreyle ilgili önemli, ulusal ve uluslararası sorunlara çekmede bilim adamlarının sorululuğunu vurgulayarak, bu konularda çaba sarf edilmesi gerektiğini savun-muştur.”

Sagan. UFO ve uzaylı varlıklarla ilgili araştırmaları sonrasında vardığı sonucu “Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı” isimli çalışmasında şöyle özetlemektedir:” Dünya dışı yaşam konusuna ilgim çocukluğuma, uçan daireleri duymadan da öncesine dayanıyor. Herşe-yin ancak kanıtla doğrulanabilir olduğunu söyleyen bilimsel yöntemi anlayıp UFO’lar olan hevesim geçtikten sonra da dünya dışı yaşam konusunu araştırmayı sürdürdüm. Biliyordum ki, böylesine önemli bir konuda başvurulacak kanıt da çok, ama çok güçlü olmalıydı. Umduğumuzun doğru olmasını istediğimiz ölçüde dikkatli olmalıydık. Bilimsel yöntem bir tanığın söylemine bakılarak yargıya varılamayacağını öğretmişti. İnsanlar hata yapabilir,keyif için yutturmacalar deneyebilir,hatta para çıkar ve ün için gerçeği saptırabilirdi. Kimi kez gör-düklerini yanlış anlayabilir,zaman zaman olmayan şeyleri bile görebilir. Aslına bakılırsa, tüm UFO görme iddiaları, masaldan,yanılgıdan başka bir şey değildi.”

Bilim adamı böyle söylüyorsa , başka ne söylenebilir ki !….


*Muhkem ,Müteşabih; Kur’an Ayetlerinin bir kısmının Muhkem( açık anlaşılır ve hükmü bariz olan) bir kısmının da Müteşabih ( şifreli , rumuzlu ve kapalı) olduğu, kalplerinde has-talık bulunanların Müteşabihlere meylettiği, Ali İmran 7. Ayette bildirilmektedir.


KAYNAKÇA

1-AZAT Ebul Kemal, Zulkarneyn Kimdir ? İz yayınları.2000 İst.
2- DANİKEN Erich von ,Tanrıların Arabaları Milliyet Yay. 1978 İst. Aynı Yazar. Tanrıların Stratejisi, Cep Kitapları 1983 İst.
3-DÖRNER Friedrich Karl, Nemrut Dağı zirvesindeki Tanrıların Tahtları, T.T.K1999.
4- Kitabı Mukaddes Eski ve Yeni Ahit(Müjde) Kitabı Mukaddes Şrt. 2000 İst.
5-LİNGS Martin, Antik İnançlar ve Modern Hurafeler, Yeryüzü yayınları İst..
6-USLU Nevzat UFOLAR Bir Yirminci Yüzyıl Masalı Mı?, Mavi Ada Yay. 2000 İst.
7-SAGAN Carl, Karenlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı. TÜBUTAK- 2000 Ank..
ANSİKLOPEDİ VE SÖZLÜKLER :
1-Büyük 2- Larousse 3-İslam Ansiklopedisi Diyanet Yay.4-Vikipedi 5- Din ve İnanç Sözlüğü( Ş.Gündüz)

ÖZDÜZEN Halit: Adıyaman’da doğup, temel eğitimini bu şehirde, orta öğrenimini Adana, yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesinde tamamladı. Sonraki yıllarda, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde bir eğitim programına katıldı.
Tasavvuf, tarih,sosyoloji ve diğer sosyal bilimlerle, Arapça ve Farsça dillerine de ilgi duyan ÖZDÜZEN, Tasavvuf Yolcusu/Tarikatlar ve Alevilik ile Aşk Yolcusu/ Mevlana ve Mevlevilik, Kur’an ve Hikmet Işığında Esnaü’l Hüsna isimli üç çalışması yayımlanmıştır.Kitaplaştırdığı birçok çalışması da uygun zaman ve zemin beklemektedir.
Yazılı/sesli dergi ve İnternet sitelerinde birçok araştırma, makale, deneme hatırat, hikaye. şiir ve söyleşileri yayımlanan araştırmacının, şiirlerinden bazıları çeşitli formlarda bestelenmiştir.
 
Katılım
15 Kas 2008
#27
Ynt: REENKARNASYONA DEĞİŞİK BİR BAKIŞ II

dünya hayatının hesabının ALLAHIN HUZURUNDA VERİLMESİNİ KABUL ETMEYEN bir inancın islamca doğruluğu nasıl tartışılır anlamıyorummmm..!

ahretin yok kabul edilerek ayetlerden sonuçlar çıkarmak sadece islami bir konuyu değil..UZAK DOĞU İNANCINA MÜŞTERİ AYARLAMAKTIR bence.:!
 
Katılım
24 Eyl 2007
#30
Ynt: REENKARNASYONA DEĞİŞİK BİR BAKIŞ II

Amin.Allah cem-i cümlemizden Razı olsun.Amin.Aslın da,"reenkarnasyon"kelimesi bunu aklıma getirdiyse.Diğer kısımları okumamam da kısmetlisiniz.Onu mu anlayayım :)

Allah dosdoğru yoluna iletsin ve bizi ayırmasın.Ve dinimizi kalbimizin üstünde sabit kılsın.
Amin amin amin
 
Katılım
18 Mar 2009
#31
Ynt: REENKARNASYONA DEĞİŞİK BİR BAKIŞ II

Allah biliyor ya benimde aklıma Necmi ağabey gelmişti :D Sen annenin karnında bir güzel şinasileştin :D
 
Katılım
27 Tem 2006
#32
ADIYAMAN / SEMSURLU GÂVURLARIMIZ
Halit Özdüzen

Her insanın yaşadığı evde nasıl oturup rahat ederek dinlendiği bir oda ve o odada da bir köşesi varsa, Adıyaman’da Eskisaray Camii önündeki çınarın gölgesi de benim için öylesine rahat ederek gevşediğim bir yerdir. Adıyaman’a her gidişimde buraya uğrarım. Caminin çeşmelerinden akan şırıl şırıl suyun sesini, çınarın dallarındaki kuşların cıvıldaşarak yaptığı serenadı dinlemek bende doyumsuz zevkler uyandırır.
Çocukluk yıllarımda çınarı sanki normal boyutundan çok daha büyükmüş gibi algılardım. Sekiz, on yaşlarında 7-8 çocuk el ele tutuşarak ağacı zor çevrelerdik. 60’lı yıllarda yaşının 100 olduğu söylenirdi. Şimdilerde 150 yaşını aşmış olmalı. Sonraki yıllarda ondan çok daha büyük ve yaşı 700’ü aşan 10-11 metre çeperinde Anıtlar Yüksek Kurulunca korunan “anıt çınarlar” gördümse de, inanın hiç biri Eskisaray Çınarı kadar bana heybetli görünmedi.
1950’li yıllarda Adıyaman’ın 7 Mahallesi, 10 bin civarında nüfusu vardı; şehirde herkes birbirini tanır, hele mahallelerde komşular akraba veya fahri akraba gibiydi. Bu nedenle her mahallenin kendi aralarında oluşturduğu mahallecilik şovenizmi vardı. Çocukluk yıllarımda hep Eskisaray’lı olmakla övünmüşümdür. Eski de olsa isminde saray geçmekteydi ve bizim mahallenin diğer mahallelerdeki bütün ağaçlardan büyük bir çınarı vardı. Mahallenin çocukları ve gençleri ve kendi aralarında toplanır, yakın yaş grupları çınarın altında beraber oyunlar oynardık. Belki de o yıllardaki mahallecilik harsı, gençlerin kendi aralarındaki gruplaşmaları sonucu doğmuştur.
Eskisaray dedimse yalnızca çınarı ile şöhretli değildi. Adıyaman Kalesinin doğu hudutları, “Gavur Mahallesi” ve Meşhur Gölebatmaz Çeşmesini de burada saymalıyım. Kale hakkında birçok rivayet varsa da tarihi gerçek, Abbasi sultanlarından Mansur döneminde Komutanlardan Cevanna tarafından yaptırıldığıdır. Bu nedenle kalenin yapımından sonra Abbasi Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ismi “Hısn-ı Mansur” olarak anılmıştır. Köylüler hala “Semsur” olarak adlandırmaktadır. Eskisaray’daki Gölebatmaz çeşmesinin suyu Osmanlı döneminde Hısn-ı Mansur Şehir Eminlerinden (Belediye başkanı) biri tarafından dağdan künklerle getirilmiştir. Şehrin çok önemli kaynak suyu olarak çınarın kuzey ve kuzey doğusundaki evlerin kuyuları, Eskisaray çeşmesi ve Paşa Hamamına (eski hamam) kadar önemli bir bölümünün su ihtiyacını karşılamaktaydı. Bizim evimizdeki kuyu da suyunu oradan alan kuyulardan birisiydi; bu nedenle karşı komşular bize su almaya gelirdi. Gölebatmaz Çeşmesi şehirde varlığını günümüze kadar korumuş ender pınarlardan birisidir.
Gâvur Mahallesine gelince, Eskisaray mahallesinin güneydoğusunda mahallenin 50-60 haneli küçük bir bölümünü oluşturmaktaydı. Eskisaray Mahallesi hudutları içinde olduğu halde, halk tarafından “Gâvur Mahallesi “ olarak adlandırılmıştır. Günümüzde restorasyon geçirip ayakta kalarak Vatikan eliyle faaliyetini sürdüren kilise çevresinde, o yıllarda çoğu nalbant, çulcu, demirci, kalaycılık zenaatlarıyla ile uğraşan “Süryani Kadim” Mezhebine mensup, Katolik mezhebi ve Vatikan’la ilgileri olmayan Süryaniler oturmaktaydı. “Gavur Mahallesi” çocukları diğer mahalle çocukları tarafından “Gavur” diyerek horlanırken, bizler için bazen beraber oyunlar oynayıp, yortular(Bayram)’ında pişmiş yumurta tokuşturduğumuz mahalle arkadaşlarımızdı….
Süryanilerin kökleri Hz. İbrahim dönemindeki Aramilere kadar uzanmaktadır. Hıristiyanlık dönemlerindeki inançları da eski Arami kültürü üzerine kurulmuş olup; Hz. Allah’ı “Bir” bilip, Hz. İsa’yı ilahlaştırmadan peygamber olarak kabul etmektedirler. İnançlarından dolayı Bizanslı Rum’lar tarafından oldukça büyük zulümlere uğramışlardır. Bu nedenle yöreye Hz. Ömer zamanında gelen İslam komutanlarını kurtarıcı olarak görmüş ve onlara yardımcı olmuşlardı. Esasen Hz. İsa’yı ilahlaştırmadıkları için inançları İslam âlimlerince, Müslümanlara en yakın Hıristiyan mezhebi olarak kabul edilmektedir. Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlı yönetim dönemlerinde devlete sadık ve itaatkâr olarak yaşamış, Ermeni isyanları sırasında Müslüman halkın ve devletin yanında yer almışlardır. Dolayısıyla Ermeniler Tehcire gittiklerinde onlar yerlerinde kalmışlardı. Ermeniler yöreye M.S. 10.yy. sonrası geldikleri halde, onlar tarihin çok eski çağlarından beri o yörede yerleşik konumdaydı. Adıyamanlı sanatkârların, sanat alanında yetişmelerinde önemli katkıları olmuştur.
Eskisaray Mahallesi Osmanlı yönetimin bir döneminde orada Hükümet konağı olduğu için bu isimle anıldığı sanılmaktadır. Hükümet sarayı muhtemelen ya Camii ya da bu günkü Biraralık İlköğretim okulunun yerinde olmalıdır. Okul yapılmadan önce orada bulunan eski kalıntılar, bu düşünceyi desteklemektedir; zaten bu okul eski temel kalıntılarının üzerine kurulmuştu.
Kaleye çıkıp baktığımızda Eskisaray Mahallesi diğer mahallelerden daha büyük görünür ve yeşil örtüsü oldukça genişti. Gerek mahallenin coğrafi konumu, gerekse de Adıyaman’ın batıya açılan kapısı olması nedeniyle sosyoekonomik altyapı ve kentleşme bu mahalle çevresinde şekillenmiştir. Vilayet olduktan sonraki yıllarda yeni bir ilkokul, ortaokul, Vali konağı, lise ve birçok kamu binasının bu mahalle hinterlandı içerisinde yapılmış olması, bu günkü kentsel yapılaşmada da mahallenin öne çıkmasında önemli etken olmuştur.
Biraz da vilayet olmadan önceki Adıyaman kasabasının genel yerleşim yapısından bahsedersek, kalenin çevresinde kurulu 7 mahallenin en uzak noktası batıdan doğuya bugünkü Eskisaray karakolundan Sıratut Camisine, kuzeyden güneye şimdiki Belediye binasından Musalla mahallesindeki sonradan yapılan Atatürk ilkokuluna kadar olan mesafeydi. Tek-tük ahşap sundurmalı konak türü, üzeri tenekeyle kaplı çatılı evler bulunmaktaydı ise de çoğu avlulu, kerpiç ve ahşap malzemeden yapılmış, üzerleri toprak damla kaplı evlerdi. Yazları çok sıcak geçtiğinden birçok evin damında çevresi çığdan tenteleri olan tahtlar bulunurdu. Akşamları bu tahtlar da yemekler yenir ve geceleri de üzerlerinde yatılırdı. Kaleden bakıldığında evlerden sonra bahçe ve dereler, onlardan sonra hububat ve bakliyat tarlaları, üzüm bağları, fıstıklık ve incirlikler, yol boylarınca hayır ve hasenat için dikilmiş dut ağaçları, bahçelerin çitlerindeki sarı ve pembe kuşburnu gülleri, dere ve bahçelerdeki ceviz, mişmiş, nar, elma ve erik, Adıyaman zirai kültürünün ortak ürünleriydi. Hayvancılılığa gelince birçok evin ahırı ve orada sütünden istifade için beslediği birkaç küçükbaş ya da büyükbaş hayvanı olurdu. Gündüzleri bu hayvanlar çoban nezaretinde toplanarak yayılmak için mera ve otlaklara götürülür, akşamları gün batımına yakın evlere dönerdi. Çarşısı ise, Eskisaray, Yenipınar ve Hocaömer camileri çevresinde sonradan oluşan birkaç dükkânı saymazsak, tamamı bu günkü çarşıdaki tek katlı eski dükkânlardan ibaretti.
Çarşıda eski Ahilik lonca kültürünün kalıntılarını devam ettirmeye çalışan esnaf ve sanatkârların yanında, ziraat, el sanatları ve sanayi ürünleri satan küçük ölçekli tüccarlar ayrı ayrı sokaklarda faaliyetlerini sürdürürlerdi. Bulundukları sokaklar o esnafın ismiyle “Köşker Pazarı”, “Oturakçı Pazarı”, ”Attar Pazarı” olarak anılırdı. Esnafın çoğunun bağ ve bahçesi olduğu gibi, halkın büyük bölümü ilkbahardan itibaren evlerini bağ ve bahçelere taşır, sonbahara kadar oralarda yaşarlardı. Gündüzleri şehre ticaret erbapları dükkânlarında çalışmak ve ihtiyaç sahipleri de ihtiyaçlarını karşılamak için inerdi. Bağ ve bahçelerde kurulan ve sökülüp taşınabilen hurma tahtlar yazlık ev olarak, yaşamın önemli bir parçasıydı. Çocukluğumuzda yaşadığım bağ gecelerinin lezzetini hala dimağımda taşımaktayım.
Vilayet olduktan sonraki yılarda sosyoekonomik ve güvenlik nedenlerle köyden kente göçlerle, o bahçe ve bağların yerini apartman ve iş merkezleri aldı. O güzelim kasaba büyüyüp şehre dönüştükçe şehir ve orda yaşayanların sorunları da büyüdü… Sonunda modernite ve global kültür diğer şehirlerde yaptığı gibi şehrin kültürel kimliğini tarihin arşivine kaldırdı. Şimdilerde eski kültürle yeni oluşmaya başlayan kültür arasında geçiş dönemi yaşamaktadır. Şehir büyüyüp apartman ve iş merkezleri yükseldikçe o heybetli insanların torunları da daralıp mutsuzlaşarak yeni kültürün içerisinde kaybolup gittiler. Buna paralel olarak Eskisaray’ın o devasa çınarı da iyice küçülüp adeta bir top ireyhan (reyhan)’ a dönüştü. Ama olsun benim hayalimde o çınar ve şirin kasaba hep yaşadı ve yaşayacak. Şimdilerde yaşadığım kalabalık şehrin üzerime gelip beni boğmasından kurtulmak için evimdeki çalışma odamda o hayalimdeki şehri gezerek, Gölebatmaz pınarının kalaylı tasından bir tas su içip, çınarın üstündeki kuşların cıvıltısını duymaya çalışıyorum.
Adıyamanlı hemşerim şair ve yazar Ebubekir Aytekin “Eskisaray Çınarı”nı ne güzel anlatmış.

ESKİSARAY ÇINARI

Kimler dikmişti acep; hangi yıl, koca çınar?/ Sen hala yaşıyorsun; şimdi nerede onlar.
Her yaz serin gölgende gölgelenir insanlar./ Hemen yanı başında yıllardır akar pınar.

Kim bilir ne söylerdin anlasaydık dilinden/ Diriler bilmez seni, belki ölenler anlar.
Dulkadiroğlu Beyi yaptırırken camiyi/ Var mıydın sen o zaman, akar mıydı bu sular?

Kuruyan dallarını kesmişler şimdi senin,/ Şarıl şarıl dibinde bu gün hala o su var.
Yaprakların düşerken güz mevsimi üstüme/ Bizi sensiz bırakma, kuruma güzel çınar.

Ebubekir Aytekin
Haziran 2000

Biraz da ilkokul maceramdan bahsetmek istiyorum. Bir yaz günü muhtarla ve bir azayla beraber sonradan ilköğretim memuru ve başöğretmen Abdulkadir Bey olduğunu öğreneceğim üç kişililik bir heyet kapımızı çaldı. Kapı arkasından annemler kim olduklarını sorduğunda “Okula öğrenci yazıyoruz; evde erkek varsa kapıya çıksın dediler”. Evin, o anda evde bulunan erkeği(!) ben olduğum için annem beni kapıya gönderdi. Kaç yaşında olduğumu sorduklarında “sekiz” dedim. Hâlbuki altı yaşındaydım. Çocukken hep yaşımı büyük göstermekten zevk alırdım. Nüfus cüzdanımı sordular, evde aradık ama bulamadık.”Babam dükkâna götürmüştür.” dedim, itiraz etmediler; onlar sordu ben söyledim; deftere yazdılar. “Senden daha büyük olup okula gitmeyen kimse var mı?” diye sorduklarında ablamın olduğunu söyledim; “Kaç yaşında?” diye sorduklarında “on” dedim. Hâlbuki 13-14 yaşlarındaydı onu da yazdılar. Akşam babam eve gelip, sevinçle müjde verdiğimde biraz da afallayarak, “ sen bu yaşta, ablan o yaşta nasıl okula gideceksiniz ?” diye gülmüştü. Nitekim ablam ilköğretim çağını geçmiş olduğundan okula gidemedi.
O yıllarda çocuklar dükkânlarda çırak, tarlalarda tarım işçisi olduğundan kimse çocuğunu kolay kolay okula göndermek istemiyordu; bu nedenle sınıflar kasap ve kunduracı çıraklarıyla doluydu; hatta 4 ve 5. sınıflarda “hışt” (hançer) taşıyan çocuklar bulunmaktaydı.
Okul günü geldiğinde siyah önlüğü giyip, beyaz yakayı takarak kolumdan tutup babam beni şehrin tek okulu olan Yeniyol ilkokuluna götürdüğünde o kalabalığın içerisinde kendimi mahşerde sandım. Sınıflara ayrıldığımızda ben Zeki Hocanın(Adıyaman) sınıfına düştüm. Sınıfın en küçük ve en sıska çocuğuydum. Zeki Hoca, bir sınıfa bir de bana baktı “Oğlum seni niye okula getirdiler?” diye sordu. Beni sınıfa kabul etmeyeceğini sanıp, korkarak ağlamaya başladım. Hoca yüzüme bakıp başındaki fötr şapkayı çıkararak uzun süre başını kaşıdı, belli ki bir şeyler düşünüyordu. Sonra bana dönerek “Hadi sen de çıtıpıtlak ol.” diyerek ön sıralardan bir yer gösterdi. Çocuklar gülüştüler. İşte o günden sonra bir sömestri boyunca benim adım “ çıtıpıtlak” olarak kaldı. Çoğu yoklamada adım da okunmuyordu. Herkes karnesini aldığı halde ben karne alamadım. Çıtıpıtlağın ne olduğunu işte o zaman öğrendim. Bu talihsiz başlangıç beni okul yaşamından tam soğutacağı sırada imdadıma Bahriye Erkmen hoca yetişti.
Okulda Süryani ve köylerden göç etmiş köylü çocuklar da vardı; 4 ve 5. Sınıftaki azman çocukların onlara yaptığı eziyetleri burada anlatarak içinizi karartmak istemem; ancak o Süryani çocukların okul dağıldıktan sonraki ellerine ayakkabılarını alarak dayaktan kurtulmak için son sürat kaçışlarını hiçbir zaman unutup hazmedemedim. Yakalandıklarında dayak yiyorlardı. Eskisaraylı çocuklardan başka arkadaşları yoktu; bizler de onlara yardım edememenin ızdırabını yaşıyorduk. O cahillere göre, “Gâvurlara yardım etmek ve onlarla konuşmak da gâvurluktu”(!) Kimse idareye şikayette bulunamıyor, korkumuzdan sesimizi çıkaramıyorduk!...
Bahriye Hoca Başöğretmen Abdulkadir Beyin eşiydi, o zamanın şartlarına göre ikisi de oldukça donanımlıydı. Beni 4. Sınıfın ikinci yarısına kadar okutan bu hanımı ikinci annem gibi algılayıp, nasihatlerini hep kulağıma küpe yaptım. İlkokul sonrası yıllarda gerek eğitim, gerekse de sosyo-ekonomik ve kültürel yaşamımdaki kayda değer bir başarım varsa, hep o yıllarda oluşturduğum karakter ve yaşam anlayışım sayesinde olmuştur.
Şehir ve çevresinde Trahom, Kızıl, Kızamık ve Tatarcık sineğinin oluşturduğu Şark Çıbanı hastalıkları oldukça yaygındı; bunu temel nedeni hijyen olmayan ortam ve yeterince sağlık ekipmanının olmayışındandı. Şehirde bir iki doktor ve hemşire, adına hastane denilen sağlık kabini bile sayılamayacak üç dört odalı bir ev, bir de Tekel Hanı’na yakın eski belediye binasının altında Trahom Savaş dispanseri vardı. Genellikle yaz günleri güneşin ilk ışıklarıyla beraber “ gözü kan çanağına dönmüş” olanlar ve bazen yüzlerce hasta dispanserin önünde sıraya girerdi. Hastaların gözüne iki damla steril ve koruyucu ilaç veya biraz göz merhemi konulmaktaydı. O yıllarda Trahomdan gözlerini kaybeden yüzlerce hemşerimiz olmuştu, bu nedenle yörede “Besni’nin topalı, Adıyaman’ın körü, Malatya’nın keli“ tekerlemesi oldukça meşhurdur.
Birinci sınıfta göz taraması sonucunda sınıfın tamamı trahomlu çıkmıştı; o yıllarda Adıyaman’da çalışan Malatyalı göz hekimi Dr. Ziya Aykut bizleri sınıflar halinde polikliniğe alarak, bayıltmadan neşterle göz kapaklarımızdaki trahomu kazıyıp temizlemişti. Yaptığı işlem çok riskli olmakla beraber, o tarihten sonra bir daha gözlerim ağrımadı.
Adıyaman Vilayet olduğunda 10 yaşımdaydım. Bir yıl sonra biz 4. sınıftayken Vilayete atanan Vali, Vali Yardımcısı, müdür ve memurların çocuklarını trahomlu çocuklardan ayırmak için alelacele bir ilkokul yapımı arayışına geçildi. Okul yeri olarak Eskisaray belirlenip, inşaata başlarken bütün çocuklar yeniden trahom taramasından geçirilerek salim (sağlam) olanlarımızı şimdiki okulun arkasındaki Geno (Gani Toprak) ‘nun toprak evine taşıyarak, Bir Aralık ilkokulunu orada açtılar. Ben de Adıyamanlı az sayıdaki sağlam çocuklar arasındaydım. Ancak Bahriye hocadan ayrılışımız pek de kolay olmadı. Ağıt alayı gibi bizler yeni okulun yolunu tutarken; hocamız, kuzularını kurda kaptırmış anaç koyun gibi arkamızdan ağlıyordu… Biz Eskisaraylı çocukların, tek tesellisi vardı, mahallemizdeki okulda okumak. Yeni okula geçebilen az sayıdaki köylü ve Süryani çocukları da oldukça şanslıydı; çünkü kocamış çocukların yol kesme ve dayağından kurtulmuşlardı. Daha sonra Süryani çocukların tamamı Bir Aralık ilkokuluna nakledildi. O toprak evde ilkokul diplomamı aldım. Sonraki yıllarda İstanbul’da okuyacağım Üniversiteye kayıt yaptırdığım gün kampüsdeki görkemli binalara bakarken, gözlerimin önüne o toprak ev(okul) gelip gözlerim nemlenerek Rabbime şükrettim.
Süryanilerin akıbetine gelince, 70’li yıllardaki Kıbrıs olaylarından sanki olanların da payları varmış gibi bazı pravakotörler halkın küçük bir bölümünü onlara karşı kışkırtıp cephe aldırdı. Bunun sonucu baskılara dayanamayan Süryaniler ev, bahçe ve dükkânlarını bedelin altında satarak İstanbul’a göç etmek zorunda kaldılar. O günden sonra hep merak etmişimdir: “Halkı kışkırtan pravakotörler, ilkokulda o çocukları kıstırıp döven kaçıklar mıydı acaba?” diye çok düşündüm! Sonraki yıllarda İstanbul’da karşılaştığım o Süryani çocukların pek çoğu iş güç sahibi hatta işveren olmuşlardı. Hiç kimseye kızgın ve küskünlükleri yoktu; beni bir akraba gibi bağırlarına basarak gönüllerini açtılar; eski günleri yad ederek, uzun sohbetlerle Adıyaman hasretlerini gidermeye çalıştılar.
Çoğu İslam ahlakını ve Türk kültürünü benimsemiş olarak yaşayan bu insanlara gâvur demek için binlerce şahit lazımdı. Hele içlerinde Kaleli Baki(Çankaya) babanın “Cercis Usta” isimli bir dostum vardı ki pek çok Müslüman’dan daha Müslüman’dı. Şimdi düşünüyorum da, hadi diyelim ki Süryaniler gâvurdu fakat eziyet edenler ve yurtlarından çıkıp gurbete gitmelerine sebep olanlar ne kadar Müslüman’dı? Yazık! Adıyaman kültürü onların ayrılışıyla beraber çok önemli bir renk ve desenini kaybetmiş oldu.


Not: Bu anı yazısı Fatih Adıyaman'ın yakında çıkacak "Adıyaman Sevdalısı" kitabında yer alacaktır.
 
Katılım
27 Tem 2006
#33
İSLAMDA ŞEFAAT GERÇEĞİ
Halit Özdüzen

Arapça bir kelime olan Şefaat sözcüğünün günlük kullanımda pek çok anlamı varsa da, İslami İlimler terminolojisinde ıstılah manası, Allah( CC)’ın katında makbul, şefaate liyakatli ve izinli olan bir zatın günahkâr bir mümin için Yüce Yaradan’dan af talep etmesidir.
Tarihin seyri içerisinde İslam toplumunda Harici, Mu’tezile ve Vahhabiler’in dışındaki, mezhep, meşrep ve itikat grupları Kur’an-ı Kerimdeki ayetler ve Hz. Muhammed’(s.a.s)in hadisleri doğrultusunda, Peygamberler, melekler, âlimler, veliler, sıddikler, şehitler, salihler ve çok küçük yaşta (sabi) vefat eden çocukların mahşerde bazı Müslümanlara şefaat edeceği konusunda birleşmişlerdir. Buna icmâ denilmektedir. Ancak son zamanlarda İslam coğrafyasında Hz. Muhammed’(s.a.s.)in nüfuz ve muhabbetini kırmak isteyen bazı yeni “misyon akımları” Peygamberlik kavramını daraltıp onları sıradan insanlar mertebesine indirmeyi hedeflemektedirler. Bu amaçları doğrultusunda şefaat konusunu da tartışmaya açarak, yeterince araştırma imkânı bulunmayan saf Müslümanları aldatıp, sapkın düşüncelerine taraftarlar bulmaya çalışmaktadırlar. Maalesef bu kervana son yıllarda isminin önünde bazı unvanlar bulunan akademisyenler de katılmaya başlamıştır.
Doğal zenginliklerinden dolayı ilerden beri İslam coğrafyası üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan emperyalistler, İslam Dininin –yeni deyimle- DNA’sı ile oynayıp içini boşaltarak insanları imandan ve ümmet bağından uzaklaştırma gayreti içerisindedirler. Bu faaliyetlerini misyonerler ve oryantalistler vasıtasıyla yürüttükleri gibi toplulukların bünyelerindeki kalbi hastalıklı ve nefsinin arzu ettiği toplumsal statüye erişememiş kaprisli insanları ele geçirerek, planlarını onların eliyle yürürlüğe koymuşlardır. İslam tarihinde birçok örneği olduğu gibi yakın tarihimizde ekilen fitne tohumları yeşertilerek, Müslümanları bir birine kıydırtıp Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasını sağlayarak emelleri önündeki “en büyük engeli” ortadan kaldırmış oldular.
Ülkemizin birçok ilinde küçük gruplar olarak görülen, “Yeni Vahhabilik Akımı” taraftarlarına göre ”Hz. Muhammed’in görevi Kur’an’ı tebliğ ile sona ermiştir.(!) Vefatıyla İslam toplumu üzerinde herhangi bir etkinliği kalmadığı gibi, öbür alemde de şefaat yetkisi bulunmamaktadır(!). Elde Allah (C.C.)’ın indirdiği Kur’an bulunmaktadır. Biz Kur’an’ı okuyarak onu anladığımız gibi yorumlayarak dini esasları ondan öğrenerek uygulayabiliriz(!). Kur’an’ı anlamaya insan aklı yeterli olduğu için, onu yorumlayıp bize uygulamayı gösterecek herhangi bir merci, âlim, mürşit gibi zatlara ve bu konularda yazılmış kitaplara ihtiyacımız yoktur(!).”
Ayrıca Yüce Allah (C:C)’ın Adaletini de kendilerince yorumlayarak “Bir günahkarın günahları şefaat yolu ile bağışlanıp cennete girmesi sağlanırken, diğer bir günahkarın şefaatçisi olmadığından cehenneme gitmesi Allah’ın adaletine sığmaz(!)” diyerek, şefaat kurumunu reddetmekte, hatta daha da ileri giderek şefaate inanan Müslümanları “gizli şirkle” itham etmektedirler. Bu yazımızda konuyu fazla genişletmeden Kur’an Ayetleri ışığında, şefaat ve son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’in şefaati üzerinde durmaya çalışacağız.
ŞEFAATİN HİKMETİ

Yüce Mevla, yarattığı kullarının Rabbi olduğu için, onları eğitip, terbiye ederek yetiştirip cennetine hazırlamaktadır. Çocuğu yetiştiren annenin şefkatinin ana kaynağı Rahman ve Rahim sıfatlarıyla Rabbimiz olduğu gibi, müşfik bir öğretmen, sabır ve sebatını da O’ndan almaktadır. Anneler çocuklarını yetiştirirken yaptığı pek çok hatasını hoş görerek affederler. Dışarıdan bakıldığında annelerin merhametleri sınırsız gibi görünürse de bazı önemli noktalarda sınırlıdır. Ancak Tevvab, Afuvv, Gafur ve Rauf gibi sıfatları bulunan Yüce Allah’(C.C.)ın mümine olan affı (şirk ve kul hakkı gibi durumlar hariç) sınırsızdır.

Rabbimiz çeşitli vesilelerle kullarını affetmek ister ve affetmeyi de sever. Bu nedenle dinine ve ilkelerine hizmet eden peygamberlerle onlara yardımcı olarak “Ensarullah” ve velayet makamına yükselmiş kullarına da, şefaat etme izni vermiş ya da verecektir. Bu husus O’nun mülkünde ortaklık olmadığı gibi Zat-ı Akdesinin Adil ve Melik sıfatlarını sergileyen, Azamet-i Kibriya’sının da tescilidir. Böylece hem af ve mağfiret etmek istediği kulları için vesile yaratıp hem de sevdiği kullarının üzerine diğer kullarının dikkatini çekerek, onların cennetlerde yükselttiği makamlara liyakatli olduklarını göstermeyi arzu etmektedir.

Yüce Rabbimizin bazı kullarına şefaat yetkisi verdiğini Kur’an-ı Kerimde şöyle bildirilmektedir:
“O’nun izni olmadıktan sonra hiçbir şefaatçi şefaat edemez.” (Yunus, 10/3) Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez. ([Meryem 19/87) Ayeti Celilede bazı kullarına şefaat izni ver(diği)eceği açıktır. Rabbimizin dilediğine peygamberlik, ilim, Muhabbetullah/İlahi Aşk, Velayet, Sıddıklık, Şahitlik, Şehitlik ve Salihlik gibi mertebeleri vererek nasıl onurlandırdıysa, şefaat yetkisi vererek de yüceltmiş ve hesap gününde dualarını kabul ederek onları onurlandıracaktır. Bu konuda Yüce İradesini engelleyecek herhangi bir güç ve merci yoktur. Nitekim “O gün, Rahman’ın şefaat izni verip sözünden razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.” (Tâ-Hâ, 20/109) Ayetiyle izin verdiği kişilerin şefaatinin faydalı olduğunu belirtmektedir. Nitekim “İman edip salih amel işleyenlerin dualarına icabet eder. Lutfundan, fazlasını da verir.” (Şurâ 43/26) Dua ve yakarışı kişinin kendine yapacağı gibi, bir başka müminden talep etmesi de fazilettir. Hayra yapılan dualar Rabbimizin lutfuyla karşılık bulmaktadır. Bu nedenle salihlerin duası, Müslümanlar için rahmet, bereket ve şefaattir. Önemli nokta: ”şefaat iznini veren de, şefaatçinin dua ve talebini kabul eden de Yüce Allah (CC)’tır”. “De ki: Bütün şefaat sadece Allah’ındır.” (Zümer, 44) Yukarıda da belirtildiği gibi başkasının şefaat yetkisi, Allah’ın izni ile mümkün olacaktır. Rabbü’l Âlemin’in koyduğu sınırlar dâhilinde şefaat vardır. Görüldüğü gibi, “Yüce Allah’ın her tasarrufunda adalet ve denge bulunmaktadır.” Böyle olunca şirk bu inancın neresindedir?

Şayet bir kimsenin Rabbin iradesini ortadan kaldırarak, “Falan şahıs beni Cehennemden kurtarır.” demesi nasıl yanlışsa; ”Yaptığım ibadetler beni cehennemden kurtarır.” demek de o derece yanlıştır. Ancak : “Falan şahıs bana, ilmi ve deneyimiyle yol göstererek, benim cehennemden kurtulmama vesile olabilir.” ve “İbadetlerim beni güzel ahlaka eriştirerek yararlı işler yapmama vesile olarak beni Cehennemden uzaklaştırabilir..” Yine şefaat sahibi zatlara yönelerek , “Ey Allah’ın salih kulu, sen Rabbimizin huzurunda makbul ve muteber bir insansın, şu sıkıntımın giderilmesi için O’na dua ve niyazda bulunmanı istirham ediyorum.” demek, daha doğru ifadelerdir.
Burada akla şu sorular gelebilir, kendisine şefaat yetkisi verilenlerin şefaati sınırsız mıdır? Dilediklerine şefaat edebilirler mi? Hayır, ancak Allah (CC)’ın izin verdiği kişilere şefaat edebilirler. Bu konumla da Rabbimizin dilediği kişiler ancak hidayete erebilmektedir. Bir insanın şefaat kapsamına girebilmesi için, Allah’u Teâlâ’ya şirk koşmayan tevhid ehli olması gerekir. Bunun yanında O’nun emirlerine asi ve kullarına zulmetmiş olmamalıdır. . Hz. Rasulullah (s.a.s.) meşhur bir hadi-sinde şöyle buyurmuştur: "Benim şefaatim, kalbi dilini ve dili de kalbini onaylayacak bir şekilde halisane bir kalple Allah'ın birliğini tasdik edenler içindir."(1) Hz. Ali (k.a.v.) bütün insanlar için şöyle buyurmaktadır: "Peygamberlerin davetlerini kabul ediniz, onların emirlerine teslim olunuz. Amelleriniz onların dediklerine uygun olsun. Eğer böyle davranırsanız onların şefaatleri size nasip olacaktır."
Yukardan beri izaha çalıştığımız gibi Şefaat bir kişinin veya topluluğun başka bir kişi lehine dua ve istiğfar etmesidir. Yüce Kur’an’da bu durum emredildiği gibi teşvik de edilmektedir. “…O halde onları affet; bağışlanmaları için istiğfarda bulun.” (Âl-iİmran3/159) “…(kadınlar) sana biat etmeye geldikleri zaman onların biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Müntehine, 60/ 12) , “(Habibim) Hem kendinin, hem mümin erkekler ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile.” (Muhammed 47/19) Benzer şekilde Hz. Peygamberin şefaatini doğrulayan pek çok ayet bulunmaktadır. Dolayısıyla Yüce Peygamber bu dünyada müminlere mağfiret dilediği gibi, öbür âlemde de ruhaniyetiyle mağfiret dilemekte, kıyamette mahşer yerinde de şefaatçi olup, onlar için af ve mağfiret dileyecektir.
Necm Süresinde Meleklerin de İnsanlar için şefaatçi olduğu belirtilmektedir. “Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri ancak Allah’ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar. (şefaat ederler)” (Necm 53/ 26) Meleklerin kendisine secde ederek, yüceliğini tasdik ettiği Hz. Âdem(a.s.) Miraç gecesi, Hz. Muhammed’e (s.a.s) “Ya Resulullah” diyerek, bütün insanların Peygamberi olduğunu tasdik etmiş; O’nun imametinde diğer peygamberlerle beraber namaz kılarak Rabbi’nin katına yollamışlardır. Bütün bu açık ve kesin risalet ve rivayet gerçeklerine rağmen, Peygamberlerin, Melek’lerin, İnsin, Cinn’in Peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.s)’in şefaat yetkisi olmadığını söyleyebilmesi için kişinin kasıtlı değilse aklından zoru olması gerekmektedir.
Gelelim Şefaatin aksini savunan akademik kariyer sahipleri meselesine: Bir konuda akademik kariyer yaparak üniversitede ders vermek, o ilimde “yeterlilik” anlamına gelmez. Âlim belirli bir konuda enine boyuna araştırma yapmış ve hayatını o konuya adayarak, yaşadığı toplum ve insanlığa yararlı olmak için hiçbir menfaat gözetmeden çalışan kişidir. Yoksa televizyon kanallarında boy gösterip, yazdığı kitapların satışını yükselterek din üzerinden dünyalık servet sağlayan kişi değildir. İslam âliminin hayatına Hz. Muhammed(s.a.s), Ehlibeyt ve Sahabelerin hayatları önemli örneklerdir.
ŞEFAATİN SULTANI HZ MUHAMMED
Daha önceki peygamberlerin peygamberliği yalnızca kendi kavimleri için, Hz Muhammed’in (s a ) peygamberliği ise, bütün insanlık içindir: “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bunu bilmez ” (Sebe,34/28)
“Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi Kur’an ve hak din ile gönderen Allah’tır Şahit olarak Allah yeter Muhammed, Allah’ın elçisidir Onun beraberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine ise merhametlidirler… Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükafat vadetmiştir. ” (Fetih, 48/29) Elçilik görevi birilerinin algıladığı gibi postacılık değil, temsil görevidir. Temsil ise liyakatle olur. Elçinin yaşamı, davranışları ve sözleri kendisini görevlendiren mercinin iradesine uygun olacağı gibi, kendiliğinden de bir şey söylemez. Bu nedenle Hz. Muhammed(sa:s.)’in yaşamı davranışları ve söylediği sözler (Hadis) İslam inanç ve hukukunun Kur’an’dan sonraki ikinci ana kaynağını teşkil etmektedir. Çünkü Allah (CC) Kur’an’da “ Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının! (Haşr 59/7) buyurmaktadır. Aksini söylemek Kur’an ve dolayısıyla Rabbi inkâra kadar gidebilir.
Dünyevi bir misalle elçiliği anlatmaya çalışırsak, devletler başka devletlerle münasebetlerinde büyükelçilerine tam temsil yetkisi vererek onları görevlendirirler. Verilen yetkiler yazılı bir fermanla büyükelçinin eliyle karşı ülkeye iletilir. Buna diplomasi dilinde “itimatname” (güven mektubu) denmektedir. O itimatnameyle görevlendirildiği devletin en yetkili kişisinin huzuruna çıkarak “güven mektubunu” sunar. Karşı ülkenin, “itimatnameyi kabul ederim, elçiyi kabul etmem” gibi bir lüksü olamaz. Çünkü itimatnamesiz elçilik olamayacağı gibi,elçisiz de güven mektubu olmaz. Bu nedenle Hz. Allah (CC)ın en büyük elçisi olan Hz. Muhammed Kur’an’dan; Kur’an da Yüce Peygamberden ayrılamaz. Daha da kesin hikmetli bir şey söylemek gerekirse, “Kur-an Hz. Muhammed’in kalbine inmiş olup Zatı Paki canlı Kur’an’dır;” dolayısıyla Allah(CC)’ın en büyük ayetidir. Bu nedenle ruhaniyeti Makam-ı Mahmut’tadır. Âlemlere rahmet olarak yalnız insanlara değil cinlerden de Müslüman olanlara şefaat edebilmektedir. “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107)
Âlemlere rahmet olmak, şefaatçi olmaktan çok daha ileri bir mertebedir. Yine, ”Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok Rauf(şefkatli) ve Rahim(merhametli.) dir”.(Tevbe 9/128) Yüce Allah’ın, Hz. Peygamber’in kalbine, kendi sıfatlarından merhamet ve şefkati koyması ve bunu da Kur’an’da bütün insanlığa bildirmesi, O’na şefaat hazinesinin anahtarını verdiğinin göstergesidir.
Hz. Muhammed’in şefaat yetkisi olmadığını söyleyenlerin, Yüce Allah (CC)’ın Kur’an-ı Kerimde yukarıda bahsettiğimiz ayetlerle, aşağıda vereceğimiz ayetler ışığında konuyu tekrar gözden geçirmelerinde yarar bulunmaktadır. ”Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.” (Ahzab 33/ 7) “Rasule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 4/ 80) Peygambere itaati Rabbimiz kendisine itaat olarak kabul etmektedir. Hz. Muhammed’e itaat etmek şefaatine nail olmaktır. Çünkü Yüce Allah(CC) İslam dinini O’nun eliyle kurduğunu pek çok ayetle bildirmektedir. Bir kulu sevmesini de Peygambere itaate ve O’na biat etmeye bağlamaktadır. “De ki; “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin günahlarınızı bağışlasın!” (Al-i İmran 3/ 31)) O’na uymak söylediklerinin tamamına inanıp tasdik etmekle olur. Rabbimiz “ O (bildirdikleri) vahiyden başka bir şey değildir.”(Necm 53/4) Peygamber (s.a.s.)’in şefaatini kabul etmeyerek yok saymak, O’na biat ve itaat etmemektir. O takdirde “Ben Müslüman’ım, fakat benim Müslümanlığım Kur’an’dan anladığım gibidir.” ve “Dinle ilgili, Kur’an’da Allah’ın bildirdiğinden başka bir şey yoktur.” (!) diyerek, Sahih Hadisi şerifleri reddetmenin dinde izahı olmadığı gibi, ilmi ve mantıki izahı da yoktur.
Allah (CC) ve meleklerin Hz. Muhammed (s.a.s)’i ne kadar çok sevdiklerinin göstergesi, O’na yolladıkları salât ve selamlarlardan anlaşılmaktadır. ” …Allah ve Melekleri Peygamber’e çok salât ederler. Ey Müminler sizde ona salat (selavat) getirin ve tam teslimiyetle O’na selam verin.”(Ahzap 33/56) Bu nedenle Müslümanlar namazlarında tehiyatta iki defa O’na ve ehlibeytine selavat getirip selam verilmektedir. Tasavvuf yolucuları ise günlük dua ve zikirlerinde yüzlerce salâvatı vird edinmişlerdir.
Şefaati inkar, insanı küfre götürebileceği gibi, “ben günah işlemeye devam ederim, nasıl olsa Peygamberimiz bana şefaat ederek cennete girmemi sağlayacaktır.” demek de yanlıştır; “Benim günahım o kadar çok ki, kimsenin şefaati artık bana yarar sağlamaz. “diyerek, Allah(CC) ve Resulünden(s.a.s.) ümidi kesip, tövbe etmemek de o kadar yanlıştır. “Ey Peygamber sana selam olsun” ,"Şefâat yâ Resulullah" demeyi caiz görmeyen zihniyet, “günde onlarca defa kendi nefislerini, eşlerini, çocuklarını patronlarını ve dünyevi liderlerini överek, putlaştırmaya çalıştıklarının acaba farkındalar mıdır?
SON SÖZ YERİNE
Seyyid İmam Rızadan gelen bir rivayette, Hz. Ali 'nin şöyle buyurduğu ifade edilmiştir: "Kim, Hz. Resulullah (s.a.s)'in şefaatini yalanlarsa, ona nail olamayacaktır." (2) Şefaati reddeden insanlar farkında olarak ya da olmayarak Ümmetin Hz. Muhammed’e Ehlibeyte ve Sahabelere olan muhabbet ve bağlarını bozmaya çalışmaktadırlar. Bu sevgi bağı, İslam ümmetinin birleştirici harcıdır. O ortadan kalkınca, birlik parçalanacağı için emperyalistler, “böl, parçala, yönet ve yok et” arzularına kavuşmuş olacaklardır!


1- Ahmed bin Hambel Müsnet hadis no: 7725, 10295
2-Bazı kaynaklarda da bu hikmetli söz: “ Kim benim şefaatimi yalanlarsa ona kıyamette şefaat etmeyeceğim.” şeklinde hadis olarak yer almaktadır.
Not: Kütüb-ü Sitte ve bir çok kaynakta şefaatle ilgili pek çok Hadis-i şerif bulunmaktadır.Tamamını zikretmek bu yazının boyutlarını aşacağından metinde birkaçını vermekle yetindik. İlave olarak üç Meşhur Hadisi de burada zikretmekte yarar bulunmaktadır. Bana beş şey verildi.... onlardan biri şefaat etmektir. Ben onu ümmetime saklamışım. O, Allah'a şirk koşmayanlar içindir." Tirmizi hadis no: 2360, İbn-i Mace : 4300, Ebu Davut: 4114, Ahmet Bin Hambel : 12745 Hz. Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir. İhsan ehline gelince onlar için bir sorun yoktur" Tirmizi: 2360, İbn-i Mace: 4300, Ebu Davut: 4114, Ahmet bin Hambel Müsned: 12745 Bir başka Hadis-i Şerifte "Her peygamberin müstecab duası vardır. Her peygamber o duasını acilen etmiştir. Ancak ben duamı, ümmetime şefaat için kıyamet gününe saklamışım. Benim şefaatim ümmetimden Allah'a ortak koşmadan ölenlere nail olacaktır." Sahih-i Buhari: 5829, 6920, Müslim: 296, Tirmizi: 3526, İbn-i Mace: 4297, Ahmet bin Hambel 7389
 
Katılım
27 Tem 2006
#35
Ondandır….
Halit Özdüzen
Uzun süre körlerle ceviz oynadım (!)
Hep onlar kazandı nedense !...
Belli ki ben oyun kurmasını bilmiyordum !
Sonra çelik çomak ve körebe…
Ben ebe olurdum
Onu yakalanmak için(!)
Düşümde bile
Kimseyi ebelemeden uyanır,
Onu yakalamak için yeniden uyumak ister,
Uyuyamazdım.
Hep O’nunla olmayı hayal ettim
Fakat bir türlü olmadı.
Koşan her çocuğu yakalama isteğim
Ondandır.

Biraz büyüyünce
Dörtnala koşan iki beyaz at düşlerdim.
Gecenin tan karanlığında
Birinde o, birinde ben
Şafaklar boyu…
Atların yeleleri ve onun sarı saçları
Geceye meydan okurdu.

Güneşin ilk ışıkları gözlerinden yansıyarak
Güllerdeki çiy tanelerini
İnciye dönüştürürdü.
Dişleri zaten inciydi…
Beyaz gülleri sevdiğim
Ondandır.

Atını bulutlara doğru sürerdi.
Ardından yetişmek ister
Bir türlü yetişemezdim.
Ufukta kaybolurken,
Atıyla beraber buluta dönüşür,
Oradan gülümserdi…
Bütün gülüşleri sevdiğim
Ondandır.

Yılarca onun yağmurlarıyla ıslandım.
Bazen inci dişlerini doluya, kara dönüştürüp yollardı,
İliklerime kadar donar,
aldırmazdım.
Onu hep beyazlar içinde düşledim
Beyaz bir güvercin ve kuğu gibi…
Şimdi nerede bir beyaz görsem onu hatırlıyorum…
Aklımın hep bulutlarda gezdiği
Ondandır.
 
Katılım
27 Tem 2006
#36
Yine kış,yine gece
Ay kapatmış yüzünü elleriyle,
ortam tam bir bilmece...
Gecede karanlık yok aslında
uzamış gölgesi var dünyanın
Haykırmak istiyorum
Tez kaldır gölgeni !...
benim de, bülbülün de
Dünyamızı, rüyamızı karartma !
Lapa lapa kar yağıyor güllerin üstüne
Aman üşümesinler !
Değişsin iklimler , değişsin mevsimler
ılısın ortam, sıcacık kalpler gibi
Yeni güller açsın bahçede ve gönüllerde
Kışın bahçe tarumar
Gece uzadıkça
Soğuk daha da şiddetleniyor
" Karakışa" rağmen
Bülbül gelir diye, hala gül ümitle bekliyor .
Uzakta değil bülbül
terk etmedi bahçeyi
gülün içine de gönlünü bıraktı.
Mevsim buz kesse de
Gelip kanatlarını güle germek istiyor
donmasın diye,
Minik gagasında besteler düğümleniyor
Avazı çıkmadığı için utanıyor,
sıkılıyor , kahroluyor...
Gül her şeye rağmen
yeniden açmak için
bülbülü bekliyor
gönül diliyle ona sevgi mesajları gönderip,
bülbülün kalbini kelebek gibi okşuyor.
Gül de, bülbül de iki sevdalı ,
ama tek gönül, tek yürek yaşıyorlar.
Bülbül gelir ama kış uykusunda
Gül allı morlu
Beyaz karlara bürünmüş gelinler gibi
bülbülü delirtmek, uykudan uyandırmak için
güzel kokular salmak istiyor
mevsim ona da engel oluyor olanca gücüyle
Dünyanın gölgesi uzadıkça uzuyor
ne kadar uzarsa uzasın
gecemizi karartsa bile ümitlerimizi karartamıyor...
Bülbülle beraber kışı yaşıyoruz
Donan iliklerimize kadar.
Yeni bir baharda canlanmak için..
Ebedi baharda canlanmak için...
Halit Özdüzen
 
Katılım
27 Tem 2006
#37
Bir hazan mevsimi aniden gelip,
Gönlümde nevbahar estirdin güzel.
Manalı bakışla aklımı çelip,
Sevda potasında erittin güzel.

Razıydım dalımda tek bir goncaya
Öbek öbek güller açtırdın güzel.
Sonmuş küllerini saçıp havaya,
Gönül volkanımı harlattın güzel.

Sen bende saklısın,ya ben nerdeyim?
Beni benden alıp, götürdün güzel.
Ebedi aydınlık bir beldedeyim.
Gecemi gündüze döndürdün güzel

Simdi ne tarafa baksam ordasın.
Her şey senden bana bir cilve güzel.
Bülbülde,güldesin; alda, mordasın,
Halid''i yaktığın kordasın güzel.

Halit Özdüzen
 
Katılım
27 Tem 2006
#38
Evvel zaman içinde, zaman havan içinde,
Zamanı öğütmüşler,tarih duman içinde,
Masallarda aç yokmuş;herkesin karnı tokmuş.
Lafla karınlar doymuş; dipsiz ambar içinde.

Bir varmış, bir yokmuşla,
Hayallerle, düşlerle,
Biraz renklensin diye, masal böyle başlarmış…
Deve tellal olur da ,pire berber olmaz mı ?
Lafla tıraş edermiş, sinekler kaysın diye.

Ninemin beşiğini sallamadım desem de,
Kimse bana inanmaz, duyanlar çok kızardı.
Kabrini kollamaya mezarlığa gittim de,
Namı , şanı yanında taşları da kayıptı.
Belli ki bir yoksulla, onu da paylaşmıştı.
Masallar başka, başka;
Gerçekler çok başkaydı !
Yerine servi dikip, rüzgarlara adadım…

O günün sonrasında,
Olur olmaz her yerde,
Gökten düşen üç elmadan birini;
Ve masalların mutlu bitişini sorguladım.
Masalcının tek başına ,
Bir elmayı alışını da…
Diğer iki elmayı
Size, bize
Koca ülkeye
Bölüştüremedim!
“ O’nun hissesine bir elma düşer mi ?” dedim.
“Aldırma, alt tarafı masal ” deyip,
Üst tarafını geçiştirdiler.

Çocuklukta o masallarla uyudum !
Koskoca adamlardan,
Şimdi yeni masallar dinliyorum.
Ninemin servilerinden uzun…
Rüzgarda beşik gibi sallanıyorlar…

Halit Özdüzen
 
Katılım
27 Tem 2006
#39
Bir akşam sessizce gideceğin belliydi…
Şebboylar açtığında dönmeyeceğin de…
Sevenlerin vardı caddeler boyu,
Bu adam kim diyenlerin de!
Ne sevenlerinle övündün,
Ne de kızdın, taşlayanlara,
Bildiğin yoldan yürüyerek
Adam gibi yaşayıp,
Adam gibi ayrıldın aramızdan.
Ama bir başka bulvarda yine seninleyiz (!)

Şimdi köşendeki küçük masa ve sandalye mahzun.
Kimsenin yüzü gülmüyor, o eski çay ocağında…
İnsanlar fısıltıyla konuşuyorlar, hatıranı incitmemek için.
Birkaç garip, yolunu bekliyor hiç gitmemişsin gibi…
Bir çay, belki de simit ısmarlarsın diye…
Bir ümit, bir ışıktın onların dünyasına,
Yine de oralardan el salla, hatta arada bir uğra olmaz mı?

Giderken alkış istemiyordun,
Tekbir ve çiçeklerle uğurlandın,
Şimdi birileri seni mezarlıkta sanıyor!
Güya sen ölüsün, onlar “diri” ya (!)
Ölüler diyarına yine helva pişiriyorlar,
Ama kendileri yemek için,
Olsun bir, iki yoksul da nasipleniyor ya…
Mezarlık önlerinde hazır Ya-Sin’ler satıyorlar.
Birileri alsın da ölmüş atasına göndersin diye!
Sahi sen helvayı da sevmezdin, din tüccarlarını da.
Yine de gül, geç olur mu onlara?
Yoksa mezar taşını çalarlar, kimse Fatiha okumasın diye!

Bırak, hüzünlü geceler artık yetim kalsın,
Sen diriler yurdunda ebedi dostlarınlasın!


Halit Özdüzen
 
Katılım
27 Tem 2006
#40
Ademe secde ettinse, uzak değil yakındasın
Mürşide biat ettinse, elestünün farkındasın

Nuh nebiyi düşündünse, tufan görmüş ummandasın
Ehl-i Beyte yüz sürdünse, sultan ile sultandasın

Nefis putunu kırdınsa, İbrahim’le divandasın
Benlik arından geçtinse, İsmail’le kurbandasın

Sabır yolunu seçtinse, Yusuf ile zindandasın
Eyüp sırrını bildinse, her dertliye dermandasın

Kendi Tur’una çıktınsa, Musa ile Sina’dasın
Ali’ye turab oldunsa, Fatime’yle Mina’dasın

Davut’a sapan oldunsa, Filistin’de devrandasın
Gerçeğe agâh oldunsa, İsa ile seyrandasın

Ahmediyeti çözdünse,aşk denilen fermandasın
Ebül Ervah’ı gördünse, Muhammed’le Kuran dasın

Tehvid nurunu bildinse, Lâ’da değil İlla’dasın
Sırrın o aşka halidse, Allah ile Allah’tasın

Tasavvuf Yolcusundan,

Halit Özdüzen
 

Giriş yap