Hikayeler

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Adam elinde bir bıçak ile camiye girer:

“Ey cemaat içinizde Müslüman olan var mı?” diye bağırır.

Herkes susar. Ancak yaşlı bir amca kalkar “Ben varım” der.

Bıçaklı adam amcaya, bir dakika dışarı gelir misin diyerek koluna girer camiden çıkarlar.

Biraz ötede bağlı bir koyunun yanına gidip, “Amca; bu kurbanı kesmeme yardımcı olur musun, İslami, kurallara uygun keselim” der.

Amca koyunu kesmeye başlar.

Yaşlılık bu ya her taraf kan olur.

Amca; “Oğlum yoruldum camiye git başka birini bul” der.

Adam elinde kanlı bıçağı ile camiye girerek bağırır.

“İçinizde başka bir Müslüman var mı ?”

Yaşlı amcayı götürüp kestiğini zanneden cemaat ses çıkarmaz, ama topluca dönüp imama bakarlar.

İmam “Ne bakıyorsunuz ulan, iki rekat namaz kıldırmakla Müslüman mı olduk!” der. "
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Bir Müddet Zeytin yiyeceğiz...

Bir Müddet Zeytin Yiyeceğiz

Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi. "Evet,
Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere
ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi. Hiç beklemediği bu
haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi...?" diyebildi sadece.
Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden
yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini toparlayıp
"Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu. "Evet
var, oğlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle
görüşebilir miyim?" dedi. Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar
beyefendiye, "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek
mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim." dedi ve
telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu. "Kendimi ona
ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu
çevirdi. Daha sonra mütebessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi
kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi. Beraber merdivenden çıktılar.
İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde
durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi.
Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebessim gence doğru hızlı adımlarla
yürüdü, elini uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi.
"Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz: "Yirmi üç yıl, tam
yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini
öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu.
"Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar
üzgünüm anlatamam." Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye
döndü: "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da
bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı,
kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi
dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet
Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam
veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri
sevinçle parladı. "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.
Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi
sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi. Bu sözler profesörü çok
şaşırtmıştı. "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi. Selim
Bey gülen gözlerle profesöre bakarak "Bizdeki emanetinizi vermek için..."
deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı. "Emanet mi?" dedi.
Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine
"Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, şaşkın gözlerle
Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler
fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O
çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri
koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk
yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene
bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve
yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra
Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek, "Bu günlerimi şu büyük insana
borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç
yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde
hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana
istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif
Beyin duvardaki fotografına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk
anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş
oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığında
çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı
tabloda kalmıştı. Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci
cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."
İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu
iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet
arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu. Ancak her seferinde
biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede:
"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle birkaç
cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,
"Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim."
Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes
alarak:
"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı.
Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey
kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem
yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin
koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru
karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.
Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...'
dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi, 'Alışacağız.' dedi.
Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları
gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir
eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir
sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı.
Bunun üzerine babam: 'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi .
Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.
Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk
günün, okula beraber gideceğiz.' dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça
uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir
hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra
fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an
bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine fırsat
vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim. Babam
oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.'
dedi.
Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu.
Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu.
Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün,
merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade,
seccadenin üzerinde de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin
altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'
Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl
sürdü. Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı
bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti. Köşkten
ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya
topladı. 'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyor musunuz?' dedi,
kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini
kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve
bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa o
turdu. Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu.
Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir
çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını
kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna
götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet
kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime
'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır.
Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.'
demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye
tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki
çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz
bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar
her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının
hakkıdır.' diyor".
Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini
kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir
hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım."
Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu. Selim Bey kendisine
has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..." dedi ve gülümsedi.
O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye
girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey yerinden
kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı. 'Buyurun, yıllarca size vermek
istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde
kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya
boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet
altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp
okumaya başladı.
Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu... Tahsil
hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin
son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra
imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım.
Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı
ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş
olurdum. Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu
verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım onu Rabb'im bilir. Her neyse,
bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir.
Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.
Sevgilerimle, Nazif Cebeci.
Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük insanın yüceliği
karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu. Selim Bey de bir
hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Bir ara
yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca
hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
"Çok müsrif biri, Sokrat'a gelip, hiç parası kalmadığından dert yanmış ve kendisinden biraz borç para istemiş. Sokrat adama şu cevabı vermiş:
"Masraflarınızı kısarak, kendinizden borç alın.”

Bilgelik Hikayeleri, (C.Kılıç)
 

EnesBey

NesBey
Katılım
28 Ara 2007
Sokrat 'in dedelerinden biri kayserili olabilir