İmam Tiryaki Olunca...

Katılım
27 Ara 2005
#1
Sahur öncesi araladığım bir İskender Pala kitabında şu satırlar çıktı karşıma, paylaşmak istedim:



- Baba erenler ramazanı sever misin?

- Elbette severim, çünkü yenilir!..

Beyit, Seyyid Vehbî'ye (ö.?) ait. Diyor ki:

Alınır mı ramazân sûfilerinden cami
Kimi mahfilde müezzin, kimi mihraba imâm

Eski ramazanlar, imamın ve müezzinin maddî ve manevî hasat zamanı imiş. Bu mübarek ayda gerçi çok yorulurlar, ama toplumdaki statüleri ve itibarları da o ölçüde artarmış. Özellikle büyük şehirlerdeki imam ve müezzinlerin ramazana has bazı hazırlıklar yaptıkları, mukabelelerde, vaazlarda ve özellikle teravih namazlarında geçerli olmak üzere düzenlemeler yaptıkları bilinmektedir. Musikişinas imam ve müezzinlerin şöhretleri kadar cemaatlerinin de çok olduğu, teravih namazlarında her akşam ayrı bir ilâhi repertuarının icra olunduğu, salavat ve tehlillerde sürpriz seslerin yer aldığı, cemaatin de bu Ziyafete koşarak ulvî ayda ibadeti lezzete dönüştürdüğü ve bunu da ramazanın bereketinden saydığı o devirlerde ramazana özgü programları ile dikkat çeken camilerden birisi de Eyüp semtindeki NiŞanca Camii'dir. Sultan II. Abdülhamit devrinde bu camiin imamı ve müezzini "tencere yuvarlandı kapağını buldu" misali birbirlerine fikren ve zikren uygun ama kısmen ve cismen zıt insanlar imiş. Uygunlukları seslerinin güzelliği, musikî bilgisinde yektalık, nükte ve şahsiyetleri kadar o çağın ünlü oburlarından olmalarında; aykırılıkları ise imamın mülahham, müezzinin cılız oluşunda imiş. Her ramazanda cemaatleri çoğalan bu iki din adamı, sair zamanlarda namazlardan sonra evlere ve konaklara gider, düğün, sünnet vb. merasimlerde hanende ve sazende olarak meclisi şenlendirir, bütün yakın semtlerin mevlitlerini okur, halka va'z u nasihatte de bulunurlarmış. Özellikle geceleyin gidecekleri düğünleri mevsimine göre akşam veya yatsı namazından sonraya plânlar ve sarığı cübbeyi çıkardıktan sonra def ve tambura el atarlarmış. Yine böyle bir düğüne çağrıldıklarında iki ahbap camide akşam namazı öncesi ne yapacaklarını, hangi şarkıları okuyup hangi makamları geçeceklerini plânlarlar. Müezzin:

- Ben bir gazel çekerek meclise merhaba derim, bu arada döner dolaşır mahur perdesinde karar kılarım. Gazelin sonunda bir ağızdan mahur makamında bir şarkıyla başlarız.

- İyi o halde ilk okuyacağımız şarkı

Sabâ! Tarf-ı vefadan peyâm yok mu
O yâr-i bî-vefadan selâm yok mu


diye girer, sonra öbürlerine geçeriz. Artık Allah ne verdiyse!..

Bu mutabakattan sonra müezzin ezan okumaya minareye çıkarken imam da defini akort etmeye başlamış. O sırada cemaat sökün edince ne yapsın, hemen defi cübbesiyle örtüp koltuğunun altına sıkıştırmış. Müezzin ezanı okuyup sıra kamete gelince kararlaştırdıkları makamı düşünerek belki prova olur diye mahur makamından girmiş. O zamanlarda imamlar müezzinlerin açtığı makamlardan okurlar, namazın bütünü içinde makamdan makama geçilebilir, özellikle teravih namazlarında da her dört rekâtta bir makamlar değiştirilir, cemaate böylece musikî ziyafeti de çekilirmiş. O kadar ki, caminin dışında olup da namaza yetişen kişiler, eğer musikî bilgisine sahip iseler, imamın kaçıncı teravih rekâtını kıldırdığını bilebilirlermiş. Her ne hâl ise, bizim Nişanca müezzini mahur makamından kamet getirirken imam bir yandan içinden tekrarlıyor, diğer yandan teganni ediyor ve mest oluyormuş. Nihayet kamet biterken imam, koltuğunun altındaki defi düşürmemek için kolunu azıcık kaldırarak çarpık bir tekbir ile namazı başlatır. Müezzinin "Lailahe illallah!" son tevhidiyle de Fatiha'ya başlamak üzereyken dalgınlığına gelir, nerede olduğunu unutur ve başlar söylemeye:

- Sabâ tarf-ı vefadan peyâm yok mu...

Varın siz, cemaatin halini düşünün. Bir kargaşa, bir hay huy... imam efendi ancak bir ay sonra, o da mahalle eşrafının himmeti ve araya girmesiyle camiye dönebilmiş.

* * *

Anlatırlar ki, aynı imam efendi nargile ve enfiye tiryakisidir. Özellikle ramazanın yaz aylarına rastladığı iftara yakın vakitlerde sinirleri gerilir, etrafını kırar geçirirmiş. Hele de akşam namazı için camiye giderken yoluna çıkacak olanın vay haline!..

İşte öyle bir vakit! On altı saattir niyetli. Tespih elinde, cinler tepesinde, "La havle..." dilinde, akşam namazı için camiye gitmektedir, iftar topuna beş dakika ya var ya yoktur. Derken mahallenin delikanlılarından biri seğirtip eline yapışır, saygıyla öper ve iki adım geri çekilerek divan durur, imam efendi bakar ki pek terbiyeli bir şey, onun bu dar vakitte kendisini sarakaya almak istediğinden hiç şüphelenmez ve sorar:

- Hayrola evlâdım, bir şey mi istemiştiniz?!.

- Şey efendim, siz büyüğümüzsünüz, baba yerine sayılırsınız. Ayrıca din-i mübîni hepimizden iyi bilirsiniz. Bir şey vardı ama nasıl söylesem bilmem ki...

Delikanlı sözü uzatırken imam içinden, "Bu münasebetsiz vakitte, namaza da yetişmek gerekir!" diye düşünmektedir. Nihayet bir ara sözünü keser ve emreder tarzda seslenir:

- Nedir evlâdım, söyle bakalım, namaza yetişeceğiz!..

- Şey efendim, bilirsiniz ben altı ay önce evlenmiştim. Hani nikâhımı kıymıştınız. Hani tavuklu pilav ikram etmiştik...

- Oraları geç evlâdım, sadede gel!.

- Efendim, işte burnu büyük olmasın bizden görsün diye, hani biliyorsunuz, fakir bir kız almıştım. Fakir dediysem, işte hani...

- Tamam evlâdım, anladık fakirdi, devamını getir hele!

- Efendim, fakirdi ama mübarek, kenarın dilberi çıktı. Bir iki ay demeden kabak çiçeği gibi açılıp saçılıverdi. Üstelik ne görgü, ne saygı... Bizim valideyi de bilirsiniz, hani...

- Nerden bileyim be adam, sadede gelsene!...

- Efendim, işte yani evde bütün gün gelin kaynana kavgası. Bir hırgürdür gidiyor ki sormayın. Ev cehenneme döndü. Ayrıca tembel, pisin biri. Pasaklı da...

imam efendi işi kestirmeden halletmek ister:

- Anlaşıldı evlâdım, boşa sen onu. Bırak gitsin!..

- Doğru ama efendim, gençlik işte... Ben de gönlümü kaptırdım bir kere, onsuz edemiyorum. Belki zamanla yola gelir diyorum.

- Öyle ise bırakma!...

- Bırakmayayım ama bu sefer de gelin kaygısıyla zavallı validemin yüreğine inme inecek, biricik anamdan olacağım. Siz daha geçen Cuma anlatmıştınız hani, annelerin hakkı ödenmezmiş, cennet annelerin ayakları altındaymış, annelere öf bile denilmezmiş, annelerin...

İmam Efendi'nin tepesi iyiden iyiye atmaya başlamıştır, sesini bir perde yükseltir, dişlerini gıcırdatarak sözünü keser:

- Öyle ise bırak...

- Bırakayım da efendim, hani diyorum, kimsiz kimsesiz bir zaili Fakir, fukara gariban. Gidecek yeri, barınacak damı yok. Üstelik birkaç ay sonra bir de evlât verecek bana. Bu vaziyette sokağa atmanın dinde yeri var mı, bu konuda acaba din bilginleri... imam Efendi âdeta inleyerek tekrar sözünü keser:

- Öyle ise bırakma!..

- Bırakmayayım ama efendim, geçende...

O sırada top atılmış, kandiller yanmış, Nişanca Camii'nde ezan okunmaya başlamıştır, imam Efendi elindeki kehribar tespihi yere çalarken müezzinin sesini bastıracak derecede yüksekten bağırır:

- Be herif, ya karıyı bırak, ya beni!..

***

Ertesi gün kuşluk vaktinde delikanlı elinde bir tepsi baklava ve dağılan kehribar tespih taneleriyle birlikte kendini zor affettirebilmiş.

:D
 

Giriş yap