İskender Pala'nın Köşesi...

Katılım
27 Ara 2005
Tardiye

Divan Edebiyatı'nda beşer mısralık bendler halinde yazılan nazım şekillerinden biri de tardiyedir.

Türklere özgü olan ve örneğine az rastlanan tardiyeye, tard u rekb veya tard-ı rekb adı da verilmiştir. Bir şiir biçimine tard-ı rekb veya tard u rekb adı verilmesini her daim ilginç bulmuşumdur. Çünkü rekb "süvari alayı", tard ise "kovma, sürme, ayırıp çıkarma" anlamına geliyor. Bu durumda sözü edilen şiir tarzı, sanki beş koldan oluşan süvari alaylarından (rekb) birer bölüğün farklı bir vazife için ayrılarak (tard) buluşturulmasını çağrıştıracak şekilde divan sayfalarında şiir alayları düzenleme biçimi olarak düşünülmüştür. Alaydan bir bölüğün bir vazife için ayrılmasına benzetilerek şiir öbeklerinden bir dizenin ayrılması fikri ancak Türk milleti gibi asker bir milletin edebiyatında görülebilir. Şairin, beş mısralık bendler yazıp da bunlardan sonuncusunu diğerlerinden ayrı tutarak farklı kafiye oluşturması edebiyat sahasında başlı başına bir yenilik de sayılabilir. Bu durumda şiirin tamamı üç veya dört tuğ ile düşman üzerine yürüyen teşekküllü bir orduya, şiirdeki her bend orduda sancak ardından çekilip giden alaylara, bendlerdeki mısralar alayı teşkil eden bölüklere, mısralardaki kelimeler bölüklerin efradı olan mangalara, kelimeleri meydana getiren harfler ise mangalarda yer alan askerlere teşbih edilebilir. Bir orduda her alayın veya bölüğün görevi nasıl birbirinden farklı ise bir tardiyede de genel konu bütünlüğü içinde her bendin, her dizenin üstlendiği bir görev vardır. Ordunun başarısı nasıl topyekun eratın başarısı ise, manzumenin de başarısı her dizesinde, her beytinde, her bendinde şiirsel bir bütünün insicamlı cüz'ü olmasıyla orantılıdır. Bu bakımdan Divan şiirinde bend esasına dayalı nazım şekilleri diğerlerine nazaran daha derli toplu bir konu bütünlüğüne zemin hazırlarlar. Yani gazel veya kasidede her beyit ayrı bir bahisten dem vurabilirse de tardiye gibi musammat şiirler, bir konuyu etraflıca anlatmak isteyen şairler için daha caziptir. Çünkü bendleri meydana getiren mısraların kafiyeleri birbiriyle uyumlu olarak akıp giderken şaire daha çok söz söyleme imkanı tanır. Tardiyede bundan farklı olarak bir de son mısraın birdenbire kafiyesiz bırakılması (a a a a b / c c c c b / d d d d b...), yani şiir öbeğinden ayırılması (tard edilmesi) söz konusudur. Bu hal, şiirdeki biteviyeliği sona erdirip yeni bir ahenk yaratma arzusunun sonucu olarak düşünülmüş olsa gerektir. Tardiyenin Divan şiirinde yenilikçi üsluba sahip şairler tarafından uygulanmış olmasının sebebi budur. Bu cümlenin bir başka türlü söylenişi de tardiyenin usta işi bir nazım şekli olduğunun teslimidir. Bizce fazla yaygın kullanılmayışının sebebi de budur. Ortaya çıkmak üzere ta XVIII. yüzyılı beklemiş olması da keza yeni üslupta bir nazım şekline ihtiyaç duyulmasındandır. O usta şairler, Nedim ile Şeyh Galip'tir. Bunlardan bilhassa Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk mesnevisi içinde, gazel veya diğer musammat şekilleri gibi monotonluğu giderecek bir unsur olarak sık sık tardiyeye başvurmuştur. Aşağıya Galib'in tardiyelerinden birine ait yalnızca üç bendi yazmak istiyoruz. Şiirin aynı duygular etrafında nasıl şekillendiğine, bendlerin, mısraların, rekb ve tardların nasıl yerli yerinde bulunduğuna bakıldığında insanın "Keşke daha çok şair tardiye yazmış olsaydı!" dememesi işten bile değildir.

TARDİYE

Bir şu'lesi var ki şem'-i cânın

Fânûsuna sığmaz âsumânın

Bu sîne-i berk-âşiyânın

Sinâ dahi görmemiş nişânın

Efrûhte-i inâyetindir

Bir âleme olmuşum ki vâsıl

Şebnemleri mihr ile mukâbil

Yok pertev-i mihre onda hâil

Nezdîk ü baîdi özge menzil

Kim firkatin ayn-ı vuslatındır

Açıldı der-i harîm-i ma'nâ

Bir sûret olup hezâr da'vâ

Esrâr-ı hafî hep oldu peydâ

Bildim ki bu cümle şûr u gavgâ

Gavgâyı sever bir âfetindir

Günümüz diliyle:

(Bağrımda yanan) can mumunun öyle bir şulesi var ki, gökkubbe denen fanusa sığmaz. Yıldırımlara, şimşeklere yurt olan şu sineme, (Hz. Musa'nın görmesi için Allah'ın tecelli ettiği) Sina dağı bile benzeyemez. (Ey sevgili! Çünkü o,) senin inayetinden yanıp tutuşmuştur.

(Bu aşk ile ben) öyle bir âleme vuslat imkânı buldum ki orada her bir çiğ tanesi bir güneş değerindedir. Öyle bir güneş ki onun ışığına (gece gibi) bir perde de yok. Uzağı da, yakını da bambaşka bir âlem. Orada senin firkatini çekmek, sana kavuşma anlamı taşır.

Mânâ hareminin kapısı açıldığında binlerce aykırılık, binlerce farklılık tek surete büründü de gizli sırlar hep ortaya saçıldı. Anladım ki (dünya denen, varlık âlemi denen) bunca gürültü, bunca çekişmenin hepsi kavgayı sever bir güzel uğrunadır.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Arayan elbette bulur...

Laedrî üstad,
Cenâb-ı mâşukdan olmazsa muhabbet âşıka
Sa'y-i âşık âşıkı mâşûka îsâl eylemez
buyuruyor.

Beytin veciz fikri aşağı yukarı şöyle: "Eğer sevene sevgili cenaplarından bir muhabbet olmuyorsa, sevenin çalışıp çabalamaları onu sevgilisine ulaştırmaya yetmez!"

İlk bakışta doğru gibi görünen, hele de İlahî aşk mevzubahis edildiğinde Sevgili'nin takdirinden öte bir aşk nimetine erişilemeyeceğini öngören bu fikir bence yanlıştır. Allah her çalışıp çabalayana emeğinin karşılığını verdiğine göre âşık da çektiği emek kadar karşılık görmeyi hak eder. Yani her kim âşık olur, elbette bir gün maşukuna kavuşur. Madem ki aşk insan tabiatının bir şeye kemal derecesinde meyli ve rağbetidir, o halde Allah da kulunu meylettiği şeye ulaştırır. Dünyada bir şeyi çok isteyerek çalışanların o şeye kavuştukları hep görüle gelmiştir. Madem ki Allah, kulu için bir şeyi istediğinde ona önce istemeyi veriyor; o halde istemesi son haddine gelmiş olan kuluna istediğini neden vermesin?!.. Allah'a âşık olup O'nu isteyen Hakk'ın vuslatına; Rasulullah'ı isteyip O'na âşık olan da didarını görmeye nasıl bu dünyadayken hak kazanıyorlarsa, hatta dünyayı isteyip âşık olan nasıl dünya malına kavuşuyorsa, cenneti seven de elbette öte dünyada cennete erişecektir. Yeter ki kişi ihlas ve sıdk ile istesin, yeter ki aşk mertebesinde arzulasın. Herkes istediğine bir gün kavuşur; ister maldan mülkten, ister ilimden irfandan, ister sanattan kültürden... Amma bir şartla ki herkes her neye talip oluyor ve aşkını içinde gezdiriyorsa onun vuslatı için sebeplere yapışmalı, vuslat yolunun gereklerini yerine getirmelidir. Değilse boşuna ömür tüketen ahmak konumuna düşeceğinden hiç şüphesi olmasın.

İmdi, Allah'a talip olan, Allah'tan başkasının muhabbetini terk etsin. Sufiler demişlerdir ki; Hakk'a âşık olmanın nişanı masivayı terk etmektir.

Rasulullah'a aşktan bahseden, sünnete harfiyen uysun. Çünkü Sevgili'nin yolu, onun beğenip işlediği güzelliklerle süslenmiştir.
Cennet'e âşık olan, salih ameller işlesin. Çünkü cennet salihlerin makamıdır.
Velhasıl ilme âşık olan, üniversitelere koşsun.
Sanata âşık olan üstatların eteğine sadakatle yapışsın.
Dünyaya âşık olan kazanç yoluna gitsin, işini iyi yapsın.
Kadına veya erkeğe âşık olan da sevgilinin hoşuna gidecek şeyler yapsın.

Bu liste uzayıp gider. Lakin bu sıralamadaki aşklar birbirlerine göre derece derece kulluk sınavının çıtasını yükseltir. Bu sınavı kazanmanın yolu ise birinden diğerine yükselecek ilhamların peşine düşmekten geçer. Âşık-ı sadık, maşuka giden yola girdikten sonra sadakatle çalışır çabalarsa, elbette kademe kademe ilerleyip menzil-i maksûda varır. Sebeplere yapıştıktan sonra varılacak vuslat makamı yalnızca zamana bağlı kalır.

Aşkın bu kesbî (kazanılan, çabalayarak elde edilen) kısmının ötesinde bir de hasbî (Allah vergisi, kendiliğinden) olan şekli vardır. Yani sevgiliyi her daim isteyen (tâlip) âşıklar olduğu gibi sevgilinin istediği (matlûp) âşıklar da vardır. Bunlardan birinciler avamın, ikinciler de havassın âdeti üzere aşk yaşarlar ve elbette avamın işi havassın gidişatına göre daha zordur. Avamın bu konuda bilmesi gereken çok şey, ilerlemesi gereken çok merhale vardır. Havassın vardığı noktaya varmak için âşıka çaba gerek, gayret gerek, ve aşk yolunun sebeplerine yapışmak gerektir. İmdi denilirse ki, nedir bu sebepler? Bunun cevabını Niyazi-i Mısri'nin müstesna bir beytinden alarak verebiliriz:

Âşinâ-yı aşk olandan âh u zâr eksik değil
Keşti-i bahre demâdem rûzigâr eksik değil


Bu dizeleri şöyle çevirirsek fazla hata etmiş sayılmayız: "Âşık olanın ah ve inleyişleri eksik olmaz. (Âşık, ahlarından ve inleyişlerinden bilinir). Denizde giden gemiye elbette her an bir rüzgâr gerekir (âşıkın gemisi de ancak ahının rüzgârıyla yol alabilir)."

Ey âşık! Sevgilinin hasretiyle seherlerinde ah ederek göz yaşı döktüğün geceler miktarınca, aşkın sana kutlu olsun!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Uşşâkın bidâyeti zühhâdın nihâyetidir

Muhiddin Arabi Tuhfetü's-Sefere'sinde diyor ki: "Muhabbetin nihayeti aşktır. Muhabbet sıfat-ı âmmeden, aşk sıfat-ı hâssadandır. Aşkın mahalli süveydâ-yı kalbdir.
Muhabbet bazı kere kesbî olur. Aşk ise ancak mevâhib-i İlahiyye'dendir. Aşk tezayüd ettiği vakitte sabrını mucib ve müstelzim olur."

Bu satırlardan anladığımıza göre "Aşk, sevginin çoğalıp son haddini bulması halidir. Sevgi sıradan bir duygu olduğu halde aşk daha seçkin ve asildir. Veya sevgi herkesin arasında var olabilir, lakin aşk özge kullar kârıdır. Bu yüzden aşk kalbin tam merkezinde bulunan süveydada tecelli eder. Sevgi kazanılan bir şeydir ama aşk İlahi lütuf eseri olarak insana verilir. Bunun içindir ki aşk artınca Allah ona göre sabır gücünü de âşıka lutf eder, böylece kulunu koruyup kollar. Ta ki âşık, aşkın belalarına sabredebilsin ve sabrederek arınabilsin."

Bugün, İbn Arabi'nin yukarıda söylediği sevgi ve aşk merhalelerine bazı ön basamaklar eklemek zorunluluğu vardır. Muhabbetin öncesine "arzu (şevk, istek)" diyecek olursak, onun daha da öncesine, yani istek duygusu uyandıran içgüdüsel mihraka, maddi veya manevi boyutta "lezzet" adını verebiliriz. Çünkü "lezzet" fikri insanı süfli alanlara sürükleyebildiği gibi (mesela şehvet), yüce makamlara da eriştirebilir (cemal). İnsanda lezzete yönelme içgüdüsü aşk yolunun da başlangıcını teşkil eder. İkinci basamak olan arzu (şevk) ise ya sevgiliyi görüp sonra kaybederek onu yeniden görme çabasından, veya sevgilinin yüzünü gördükten sonra onun diğer güzelliklerini de görme gayretinden ibarettir. Sufilere göre böyle bir aşk yolu, ulvi hedeflere varan en kestirme ve kısa yoldur. Mesela zühd ve takva ile on senede elde edilen "kemâl", aşk yolundan gidildiğinde iki senede veya daha az zamanda husule geliverir. Sevgilinin mahallesine giden yollar içinde aşk yolu en kısa olanıdır, lakin belaları çoktur. Ayrılık, firkat, hasret, hicran, kınanma, dile düşme, kendini bilememe ve bulamama, aklı terk etme, bilinci yitirme vs. hep bu belalardandır. Ancak aşk yolunun belasız yürünmesi de mümkündür. Yine sufiler aşk yolunu belasız yürümek isteyenlerin duraklarını şu şekilde sıralamışlardır: İbadet, muhabbet, şeref, itibar, aşk, kemal. Bu sayılanların her birinde ısrar, insanı bir sonrakine yükseltir. Yani ibadet ede ede muhabbete, muhabbette devam ile şerefe, şerefi koruyarak itibara, sevilen katında itibardan aşka, aşk ile dolunca da kemale erişilebilir. Çünkü aşk, kendi mahalli sayılan süveydayı, süveyda içinde bulunduğu kalbi, kalb de hükmettiği bedeni etkiler. Kalb aşk ile dolu ise elbette beden azaları da aşk ile doluyor demektir. Nitekim kalb sevgilinin adını andığında bedenin her azası da onun adını anar, kalb ile birlikte titrer. Kalb zikrullah ile meşgul ise elbette beden azaları da zikrullah ile iştigal ediyor demektir.

Muhiddin Arabi'nin söylediklerine devam edelim: "Kays'ı Mecnun eden şey, onun cemalinden ziyade hayali idi. Kays Leyla'yı hayal ede ede Allah arzusu (istek, şevk, iştiyak, özlem) arttı. Hatta bu arzu "Leyla!.. Leyla!" sayıklamalarıyla şiddetlenerek lezzete dönüştü, onu deli divane etti. Daha sonra Leyla yanına gelip de "Aradığın işte yanında, gel kavuşalım!" dediği vakit hiç onunla alakadar olmadı. Çünkü ete kemiğe bürünüp karşısına geçen Leyla'yı, hayalindeki Leyla ile örtüştüremedi. Gerçi onun hayalinde alem Leyla ile dolup taşmıştı, her zerrenin adı Leyla olmuştu ama dokunabilecek kadar yakınında, tam karşısında duran Leyla onun muhayyel Leyla'sı değildi."

Bu satırlardan anlaşılan o ki İbn Arabi'ye göre aşk işinde maşukun varlık aleminde görünürlüğü gerekmez. Zihnimizde büyütüp şekiller verdiğimiz, tavırlar biçtiğimiz, edalar giydirdiğimiz, kısacası zihnimizde şekillendirip kendimize göre yeniden yarattığımız muhayyel sevgili bir gün sokakta karşımıza çıkıverdiğinde ikisinden birinin mânâ elbisesi diğerine dar gelebilir; biri diğerini kovmaya kalkabilir. Bu çatışma sırasında madde (süfli) olan mânâyı (ulvi) kovarsa beşeri ve tensel aşk, ulvi olan süfliyi kovarsa İlahi aşk tezahür eder. Eğer çatışma madde lehine gerçekleşmiş de gerçek, hayali alt etmişse, âşık vuslat arzusuna düşer ve hükmünü icra ettiğinde de aşk sona erer. Buna eskiler hubb-i avami derlermiş. Yok eğer, çatışma ulvi olan lehine gerçekleşmiş de hayal, gerçeği yenmişse o vakit aşk devam eder gider; ta ki sevgilinin gerçek cemalini göresiye kadar. Buna da hubb-i ruhanî denilmiştir. Hakikat ile mecazın çatışması gibi görünen bu aşk tasnifinde hubb-ı avamî insanı lezzete, hubb-i ruhani ise cemale eriştirir.

Bütün bunlardan sonra, hakiki Cânan olan Allah'ın arzusu kalplerde filizlenmeye başlayınca lezzetin artmasıyla sevgi, sevginin artmasıyla da aşk husule gelir. Aşkın kemali odur ki, âşık, sevgilisinden başkasını görmeye. İşte müminin en kestirme kurtuluş yolu budur. Nitekim buyrulmuştur:
Uşşâkın bidâyeti zühhâd u ubbâdın nihâyetidir .
(Hakiki âşıkın aşk yurduna adım attığı ilk yer, zahitlerin ve âbitlerin gelebildikleri son yerdir).
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Bir çatışma zemini olarak kültür

Kültür savaşlarından bahsedilen bir yüzyıldayız ve artık silahlar yerine kültürel değerlerinizle mücadele meydanına atılıyorsunuz.
Bu savaşı kaybedecek olanlar, hayatın diğer alanlarında da kayıpta sayılacaklar. Savaşı kimler mi kaybedecekler? Söyleyelim: Öncelikle, kültürel birikimi ve geçmişi olmayan kişi/kurum/uluslar. Sonra birikimi ve geçmişi olduğu halde bundan haberdar olmayan kişi/kurum/uluslar. Türkiye'miz halihazırda bu ikinci kategoride yer almakta, maalesef kişi ve kurumlarının pek çoğu da, sahip olunan kültürel değerler ve medeniyet birikiminden bihaber ve bigane yaşamaktalar. Bu biganelik sürdükçe el'an azınlıkta olan bir bakış açısı ülke nüfusunun çoğunluğunu küçümsemeyi, aşağılamayı, onları gelişmemişlikle suçlamayı sürdürecek ve bu çatışma noktası başka alanlara da sirayet ettirilecektir.

Marx "Sanat paradır" der. Osmanlı bunu "sanat saltanattır" biçiminde ifadelendirip sanat ile parayı; sanatçı ile sermayedarı buluşturma yoluna gitmişti. Buna eskiler himaye derlerdi. Avrupa'da Rönesans sonrası bütün güzel sanat alanları bu himaye sistemiyle gelişti ve Avrupa devletlerinin kültürel gelişim tarihi hep buna paralel yürüdü. Bugün Batılı ülkelerin kültür ve sanat yönünden Doğulu milletlere üstün çıkmasının sebeplerinden başlıcası, bu sistemde devamlılığın (sponsorluk) sağlanıyor olmasıdır. Atalarımız bir zamanlar bunu "marifet-iltifat" ikilemiyle yaygınlaştırmıştı. Yani marifet iltifata tabi idi ve müşterisiz meta zayi kabul olunurdu. Evinde yoğurdu olduğu halde sokaktan geçen yoğurtçunun ticareti yürüsün diye yoğurt satın alan ev hanımının zarafeti ile, günlük ihtiyacından fazla parası olan bir beyefendinin parası oranında bir sanat eseri satın alarak o sanatın yaşamasına katkı sağlaması, aynı ince anlayışın eseri idi. Bir zamanlar bedii düşünceler ve zarif uygulamalarıyla kültür ve sanatı kemale erdirmiş nesillerin torunları olan bizler, maalesef kabalıklarından sıyrılamayan, zevk-i selimin ne olduğunu bilmeyen, zengin olmayı adam olmak zanneden bir hayatı benimsedik.

Türkiye'mizde bazı mahalleler birtakım plaza semtleri tarafından, pantolonunun dizinde namaz izi olanlar, frak ve smokin giyenler tarafından köylülükle, az gelişmişlikle, zevk yoksunluğuyla suçlanır ve hep horlanırlar. Hakikat midir? Asla. Hakikat payı var mıdır? Mutlaka! Bir bakalım; dürüstlük, erdemlilik, insaniyet, yardımseverlik vb. toplumsal tavırlar hâlâ o köylü zannedilen kitlenin yüksek seciyesinde demetlenmiştir. Göbeğini kaşısa, kaba ve nasırlı olsa da, onun eli vermeye diğerlerinden daha alışkındır. Operaya gitmese, bienaller dolaşmasa da, o zevk yoksunu denilen adam hak hukuk bilir, vicdanıyla barışıktır. Barışık olmadığı alan ise kültür ve sanat konularıdır. Oysa vermeye alışkın ellerin parmakları sanata aşina olsa az şey midir? Bienal ve kokteyllerde kendilerini yabancı hissedenler birazcık zevk sahibi olsalar kötü müdür?

Hele bir bakınız!.. Bazı vatandaşlar kara budun halkı itham etmek için kültürel alanda veryansın bir pervasızlık göstermiyorlar mı? Şu anda AK Parti hükümetinin yumuşak karnı burası değil mi? Hükümet olsun, AK Partili belediyeler olsun, sanatsal etkinliklerinde kendi kimliklerini temsil konumundan uzakta değiller midir? Buna rağmen o çevrelere yaranabildikleri söylenebilir mi? Sebep basit! Geldiği gelenek tamam yüz elli yıldır kültür ve sanatı bir kenara bırakmış vaziyette. Bu yüzden hükümetin kültür sanat vizyonu sol gelenekten bir sayın bakana teslim edilmiş durumdadır. Neden mi? Cevap basittir; bu ülkede muhafazakarlar zengin de, patron da, bilim adamı da oldular, iktidar bile oldular, ama bütün bunlar olurken kültürlerini ıskaladılar, (az sayıda ama yüksek kalitedeki yazar, şair ve sanatçıları tenzih ederim) sanatçı olamadılar. Onlar da haklıydılar; daha yakın zamana kadar başlarını doğrultup ayakta durma mücadelesi vermekle meşgul idiler. Yıllardır yaklaştırılmadıkları semtlerde işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmekle meşgul idiler. Üstelik de ne bir yol gösterenleri, ne de ellerinden tutanları vardı. Ama atılım sonuç verdi; bir iç dinamik, bir azim kapladı içlerini ve büyük adamlar olup büyük büyük mevkilere geldiler. Yavaş yavaş devleti ve kurumlarını tanıdılar. Çok geçmedi, güvenin sahibi oldular. Bunu güç sahibi olmak izledi. Velhasıl çok şey oldular ve elbette çok oldular. Yazık ki bu arada kültürel anlamda kendileri olmayı unuttular. Bu yüzden bu toprakların öz kültürünü devşirecek yaklaşımlardan uzakta kaldık. Zengin giyindik ama zarafet gösteremedik, pahalı evlerde oturduk ama zevksiz döşedik. Gönüllerimizde oluşan açlıkları tiyatroya giderek, galeri gezerek, sanat eseri üreterek değil de ailecek alışveriş merkezlerinde eğleşerek gidermeye çalıştık. Amerikan filmleri seyredip hamburger yiyerek gidermeye çalıştık. Aile ortamında bu ay hangi sanatsal etkinliklerin gündemde olduğu da, hangi kitabın okunması gerektiği de asla sohbet veya tartışma konusu olmadı. Vah ki kendimizi yeniden inşa edesiye kadar da olmayacak!.. (Konuyu işlemeye devam edeceğiz).
 

NuN

مَنْ طَلَبَ العِلْمَ كَانَ كَفَّارَةً لِ&#160
Katılım
6 Nis 2009
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

hangi satırını alıntılasam da yazsam bilemediğim bir yazı olmuş kafamızdaki sorunsalları da kendince cevapları da içeren ve de bıkkınlıklarımızı da eklemeli bu içeriğe.
işte bu yüzden divan edebiyatı, kültürümü şimdiye taşıma sevdası bu, olanca geçmişimi reddederek bi direniş mi sergiliyorum ne yani sevgili geçenlerde tasfiye dergisinde okuduğum yazının sevgili sahibi. bize yutturmaya çalıştıkları geçmişi sindirme oyununa gelmeyelim, midemize gitmek üzere güzelim naatlar, tevhidler, kasideler.. geleneğimize sahib çıkalım, onu duyuralım. ne yani ben sosyal mesele arayamam mı divan şiirinde, bal gibi de ararım. bulurum da. çalışır sana yollarım da nasibiyle inşaallah. sonra bize demeyecekler mi, bu belli zamanlarda belli şeyleri yapmamıza engel zat-ı muhteremsizler, bak ansı da yedirdik sana bu edebiyatın hamburgerini ! eyvallah ! elbet sanat gelişmeli, elbet kısırlaştırılmamalı verim konmalı ortaya, aha da biz, yazabilen, üretebilien, okuyabilen inşaallah yorumlayabilenlerden olmaya çalışırken yüksekdiğimiz geçmiş merdivenini tamam çıktım çıkcam yere diye ayağımızla itenlerden olmıycaz. sonra in bakalım derya-yı kibriyada çıktığın süpermuhteşemevetevetkesinlikleben dağından.. inemedin di mi.. önce geçmiş ! geçmişini bilmeyen geleceğini inşa edemez. divanı bilmeli anlamakıyım ki yazabileyim. bence son derece sosyolojiktir de kendisi. buna inanır, bunu araştırmayı dilerim
yaz hocam, yaz biz de okuyalım
paylaşandan Allah cc. razı olsun
benim de yumuşak karnım bu idi son günlerde
döktüm rahata erdim
bi nebze
eyvallah !
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Kültürel Meselelerimiz - 2 - sinema

Son yıllarda Türk sinemasının gelişiminde büyük bir atılım yaşandığının farkındasınızdır. Her yıl onlarca film çekiliyor ve seyirciyle buluşuyor. İş yapıyor veya yapmıyor, ama film çekimleri devam ediyor.
Hatta bunların pek çoğu Kültür Bakanlığı tarafından da destekleniyor. Ülkemiz için sevindirici bir durum. Gel gelelim beni sevindirmeye kafi gelmiyor. Hatta zaman zaman içimin kanadığı bile oluyor.

Ülkemizin kabuk değiştirerek gelişmeye çalıştığı bir dönemdeyiz. Hepimiz, üzerimize düşeni yapmaktan sorumluyuz. Kültür ve sanat alanında ağır aksak, topal çolak da olsa bir vizyon kazandık. İlla ki vizyonun bir ayağı gerçekten topal: Sağ ayağı. Sağlıklı bünyeler, elbette iki ayak üzerinde yürür. Ayakların ikisi birden faal olunca da hızlı yol alınabilir. Ama bugün üretilen filmlerin, dizilerin hemen çoğu yalnızca sol ayak üzerinde sekiyor. Mesela son zamanlarda 12 Eylül'ü konu alan pek çok film (26 adet) ve dizinin (2 adet) bombardımanı altında kaldığınızı hissetmiş olmalısınız. İsterseniz hepsini baştan sona yeniden izleyiniz; tamamının belli bir görüşe, kalıplaşmış bir ideolojiye göre yapıldığına şahit olacaksınız. Hemen hepsinde, sol ayak üzerine seksek oynamalar vardır ve onları seyrederken 12 Eylül için devrimci ağıtlar yakmanız ve solcu gençlerin hikayelerini içiniz burkularak izlemeniz de mümkündür. Onlar bizim çocuklarımızdı, bizim heder olmuş çocuklarımızdı. Ama aynı dönemlerde heder olan, acı çeken yalnızca bu çocuklar mıydı? Yaşı kırkın üzerinde olanlarımız o dönemin şahitleri olarak daha fazlasını bile anlatabilir size. Peki ama bu filmleri, dizileri yapanlar 12 Eylül sürecinde aynı kaderi paylaşan başkalarının da varlığını bilmiyorlar mı? Pekala biliyorlar. Gençlerimizin bunları da bilmesi iyi olmaz mı? Pekala olur. Gel gelelim bu filmleri yapanların sol ayakları hâlâ katı, uzlaşmaz, dayatmacı bir şartlı refleks halinde devinir durur. Onun içindir ki ben ve benim gibilerin çektiğimiz acılar hiçbir filme konu olmaz. 12 Eylül sürecinde koşup duran sağ ayak (Ülkücü - İslamcı - Nurcu vb.) hep hikayesiz kimlikler olarak kalmaya mahkumdur. Hiçbir filmin hiçbir sahnesinde onların derin hüzünlerine gönderme bile yapılmaz. Bunu solcu geleneğin adamlarından beklediğimi düşünmeyin sakın. Hayır, ben buna hayıflanmıyorum ve üstelik sol ayağın kendi üzerine düşeni, vazife bildiği şeyi iyi yaptığına da inanıyorum. Uzlaşmacı olsalar daha iyi olurdu, ama artık onlardan bunun beklenemeyeceğine kanaat getirdim ve o nesil tükenip gitmeden sol düşünce asla uzlaşmacı olamayacak. Benim buradaki derdim sağ ayak ile. Bir vakitler bedenlerimizi tekmeleyen sol ayak, bugün de ruhlarımızı tekmeliyor ve bize manevi şiddet uyguluyor ise sol ayak üzerine düşeni yapmadığı içindir. Kendi çocuklarımıza, bu hikayede olup bitenlerin bir de farklı yönü olduğunu anlatamayan bizler hâlâ akıllanmayıp tekmeye maruz kalıyorsak işte bundan dolayı sorumluyuz. Yani kendi filmlerimizi -en az onlar kalitesinde- yapmadığımız için yazık bize.

Yeni çekilen tarihi filmlerimize bir bakın!.. Her bireri fantezi eseri uçuk ve ucuz, hatta piyasa malı hezeyanlar. Onları seyretmeye tahammülü olanlar herhalde filmin sonunda oturup ağlıyor olmalılar. 70'li yılların Malkoçoğlu veya Kara Murat'ları meğer ne büyük tarihi nimet imişler. Üstelik de bu filmlerin çoğu Kültür Bakanlığı'ndan destekler alabiliyor. Hangi Kültür Bakanlığı'ndan? Elbette sağ ayağın güdümündeki Kültür Bakanlığı'ndan. Kimse bu desteği kıskandığımı falan düşünmesin. Bana göre Kültür Bakanlığı zaten her sanat kurum ve kuruluşuna eşit uzaklıkta/eşit yakınlıkta durmalı, kendisi belirleyici olmadan kültür ve sanat zeminini hazırlamalı, kültürel etkinliklere ideolojik bakmamalı ve devlet bütünlüğüne zarar vermeyecek her fikir yahut görüşe ait kültür sanat etkinliğine eşit yaklaşımla destek vermelidir. İşte bu yüzden ben sol ayağa destek verilmesine değil de sağ ayak neden bu desteği alanlar arasında olmadı diye yakınıyorum. Yani içimin acıması, bu filmlerde sağ ayağın eksikliği, kendini eskiden "sağcı" diye tanımlayanların bugün sinema alanında kayıpları oynamalarıdır.

Kendimize bir bakalım. Uzak geçmişimizdeki yüksek sanat ve kültür zeminini göremesek de yakın geçmişimizde televizyona yahut sinemaya bir günah kutusu olarak baktığımızı hatırlayalım. Çocuklarımızın henüz bir dizi film senaristi, bir oyuncu, bir film yapımcısı, bir film müziği bestecisi olamayışlarının ilk sebebi işte budur. Çağın gelişmelerine ayak uydurmak yerine onu bir dayatma kabul edip kabuğuna çekilmek böyle bir sonuç doğurmuştur. Pek çok aile reisinin zihninde çocuğunu bir konservatuara yazdırmak hâlâ cazip bir fikir değildir. Dahası, kültür sanatı desteklemek gibi bir davranış biçimine de aşina olamayız. Söz gelimi yıllardır film yapacağız diye çırpınan Mesut Uçakan veya İsmail Güneş gibi birkaç ismi yeterince desteklememiş, bir yandan Hollywood yapımlarını dev ekran TV'lerimizden izlerken beri yanda imkansızlıklar içinde emeklemeye çalışan sağ ayağın sancısını gündemimizden silmişizdir. Bakın televizyonlara (iktidarın kanalları dahil), kendinize ait veya kendinizi anlatan, ailecek seyredebileceğiniz bir dizi var mı? Çıkın bir alışveriş merkezinin üst katındaki sinemalara, acaba orada sizi anlatan, sizin değerlerinize önem veren bir film seyredebilir misiniz?

Gazetelere şu yolda ilan veresim geliyor: Çocuklarını konservatuarda okutacak anneler, babalar aranıyor. Sağ ayağın sancılarını dindirecek sinemacı gençler aranıyor. Bu gençlerin çekecekleri filme sponsor olacak patronlar aranıyor. Gençlere her yönden destek verecek burjuvalar aranıyor. Sinemayı günah saymayacak din adamları aranıyor. Kendi geleceğine yatırım yapacak bürokratlar aranıyor!

Velhasıl kendini dönüştürecek bir sağ ayak aranıyor!..
 
Katılım
12 Şub 2009
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Son yıllarda sinemamızda teknik bakımından büyük gelişmelerin olduğu çok doğru. Eski filmlerdeki tenkin kusurları günümüz filmlerinde pek göremeyiz. Odada konuşan kadının üzerinde sarı yelek varken içeri odaya geçince yeleğin renginin yeşil olduğunu görürdük.Şimdiki filmlerde böyle hatalar zor görülür.Fakat bin bir kusuru olan eski filmlerin bin bir kere seyredildiğini ve sıkmadığını görüyoruz.Kusursuz çekilmiş günümüz sinemasının ödüllü filmlerini ikinci defa seyretmek ölüm geliyor insana,keyif vermiyor bir türlü...Bunun sebebi nedir acaba?

Muhafazakâr kesimin kendi adamını yetiştiremediği çok doğru.İçlerinden çıkan bir iki kişiye gereken desteğin verilmediği de ayan beyan ortadadır.Evinde Ziyaret edip röportaj yapma imkânı bulduğum rahmetli Yücel Çakmaklı ve Mesut Uçakan gibi yönetmenler desteklenmeliydi.Ne yazık ki olmadı...Eğer bu sanata değer vermezsen bu sahada söz sahibi olanlar benim ve senin değerlerini alaya alır,hatta mukaddes saydığın değerleri küçümser.Halk içinde senin inancın ve ideolojin aleyhine propaganda yapar.Din adamları bir iki istisna dışında hep kör,topal,çirkin ve ahlaksız gösterilmiştir. Kızmaya hakkımız olmaz sanırım...

İmamların çirkin gösterilmediği istisnaları söylemeden geçemeyeceğim:

1-Rahmetli Sadri Alışık'ın "Aynı Yolda" isimli filminde modern bir imamı canlandırdığını görüyoruz.Güler yüzlü,insanlarla iç içe.Müzikten anlar,yabancı dili olan bir imamdır.Mahallenin serseri çocuklarını toplar onlara müzik dersleri verir,insanlara ve çevreye zarar vermelerini engeller.Caminin eski imamı ki Ali Şen Canlandırır,yobazdır,en sonunda yanlışını anlar genç ve modern imama tabi olur.

2-Rahmetli Kemal Sunal'ın "Üç Kâğıtçı" filminde halkı kandıran,onların inançlarını istismar eden sahte bir şeyh eleştirilirken, Murat Hoca isimli eli yüzü düzgün,hurafelere inanmayan imam ise iyi gösterilir.

Sinema çok mühimdir.Gereken değeri vermeliyiz.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Kitap fuarları

Ülkemizde kitap okuyanların sayısı çoğaldıkça kitaba ilişkin kültürel ve ticari etkinlikler de ziyadeleşmeye başladı.
İmza günleri, kitap söyleşileri, kitap sergi ve müzayedeleri, dergi ve gazetelerin kitap ekleri vs. yayın dünyasına hayli büyük canlılık getirdi. Bu etkinlikler içinde en büyük organizasyonlar ise malumunuz, kitap fuarlarıdır.

Kitap fuarcılığında ülkemizde iki önemli kuruluşun adı öne çıkmaktadır. Bunlardan biri TÜYAP'tır ve İstanbul başta olmak üzere bazı şehirlerde (İzmir, Adana vb) fuar organizasyonları düzenler. Hem kâr amaçlı, hem kültür amaçlı bir kurumdur. Yaptığı işler için devletten aynî yardım alır (Belki nakdî de almaktadır; bilemiyorum). Adı artık gelenekselleşmiştir ve yıllardır profesyonel manada ülkemize hizmet ederek bizi kitaplarla buluşturur. Gerçi bu hizmeti derinden sorguladığımızda yalnızca belli bir kesime daha fazla hizmet sunduğu görülebilir. Bu kesim ülkenin iki ayağından biri, yani sol ayaktır. Mesela TÜYAP Kitap Fuarı'nda sağ ayağa ait yayınevlerine ancak son yıllarda yer verilmeye başlanmıştır. Yine de bu yayınevleri fuara özel basılan dergi, gazete, broşür, tanıtım vb. materyallerde hiç öne çıkartılmazlar. Tanıtım ve reklam bakımından henüz kısır bir zeminde çırpınıp durmaktadırlar. Buna karşın TÜYAP, sağcı ideolojiye sahip İBB'den, mesela tanıtım desteği alabilir, fuara özel ulaşım indirimi isteyebilir, ücretsiz otobüs kaldırılmasını sağlayabilir ama daha bu güne kadar sağcı bilinen bir yazarı şeref konuğu yapmayı akıl etmemiştir. Etse de vicdanı buna razı olmaz. Hepimizin bildiği gibi her yıl ülkemizin önde gelen bir yazarı TÜYAP Kitap Fuarı'nın onur konuğu olarak tanıtılır, adı gündeme getirilir, hakkında söyleşiler ve etkinlikler yapılıp kitapları öne çıkartılır. Gelin görün ki TÜYAP tarihinde daha sağ ayağın bir ismi şeref listesine yazılmamıştır. Bunun sebebi sağcı yazarların solcu yazarlardan daha değersiz oldukları değil, -bilakis sağcı bazı yazarlar bütün solcuları kıskandırmaktadır- sol ideolojideki bakış açısının kemikleşen öteleyici tavrıdır. Derdimin, modası geçmiş bir sağcılık-solculuk iddiasında bulunmak olmadığını bilirsiniz; hayır, benim maksadım, ülkemizin sağ ayağı ile sol ayağının artık buluşması gerektiğini ve sağlıklı yürüyüşler için bunun kaçınılmaz olduğunun hatırlanmasıdır. Ama artık çok iyi biliyorum ve defalarca tecrübe ettim ki bu eski tüfek 68 kuşağı dünyadan çekilip gitmeden o öteleyici anlayış da ülkemizin semalarından gitmiş olmayacak. Fuarda yapılan etkinlikler listesini inceleyiniz; bu etkinliklerin öne çıkartılış biçimini gözden geçiriniz, sol ayağın gazete ve dergilerinde yazılanları takip ediniz, bu söylediğimi daha iyi anlayacaksınız. Velhasıl sağ ayak, TÜYAP'ta henüz bir sığınmacı, bir içgüveysi konumunda olup asla belirleyici olamamıştır. Olması da şimdilik uzak ihtimaldir. Mesela Frankfurt Kitap Fuarı'ndaki gibi bir yakınlaşma için sol henüz hazır değildir. Mamafih orada bile hâlâ kuru fikir ayrılıklarıyla hareket eden ilgililer olduğunu maalesef görmek mümkündür. Kültür Bakanlığı sağlıklı bir yürüyüş için iki ayağı buluşturmuştur, ama ayaklardan birinin refleksleri hâlâ diğerinin adımlarını sekteye uğratmaktadır.

Türkiye'de adı kitap fuarcılığıyla öne çıkan ikinci kuruluş, TDV'dir ve onun kültürel bağı sağ ayağın durduğu yere referans verir. TDV kısaltmasını tanımamış veya gözden kaçırmış olabilirsiniz: "Türkiye Diyanet Vakfı" demektir. TDV her yıl Ramazan ayında İstanbul'da Sultanahmet Camii avlusunda, Ankara'da da Kocatepe Camii avlusunda "Dini Yayınlar Fuarı" düzenler. Bu fuarın profesyonelliğini asla TÜYAP ile kıyaslamak mümkün değildir. Yüreğimiz yanarak söylüyoruz ki Dini Yayınlar Fuarı, Türkiye'de Müslümanların çıtasını ölçmek, din referanslı kardeşlerimizin kültür, sanat ve entelektüel seviyelerini ortaya çıkarmak bakımından ibretle izlenmesi gereken iyi çıtadır.

Kimse gücenmesin; kitap konusunda içinde bulunduğumuz hal pek iç açıcı görünmemektedir. Aramızda hâlâ basacağı kitabın kapak tasarımını, -masrafsız olsun diye- kendisi yapan yayınevi patronları var. Hâlâ bir kitabın içindeki güzel bilgilerin değerini kâğıdına, kapağına, mizanpajına da yansıtmayı akıl edemeyen yayıncılarımız var. Hâlâ bize kimlik veren çok kıymetli klasik yazarlarımızın kitaplarını çok ucuza mal etmek için çamur gibi basan matbaalarımız var. Sol, işe yaramaz bilgileri bile allayıp pullayıp bizi hayrete düşürecek bir vitrin ile gözümüze sokarken biz çok değerli bilgileri işporta malı haline dönüştürmekte ısrar ediyoruz. Böyle bir algı ve anlayış içindeki yayıncılarımızın fuar organizasyonu da, fuarda temsil derecesi de elbette ağır arsak ilerleyecek, pek yavaş yükselecektir. Bunu hızlandırmak için acaba gazetelere ilan mı vermeli ne? Hani şöyle desek mesela:

Çok kitap okuyucusu aranıyor. Güzel kitaplar yazacak yazarlar aranıyor. Güzel bilgileri güzel kapaklar ve üst düzeyde baskılar içinde okuyucuyla buluşturacak yayıncılar aranıyor. Yayıncılar arasında ayırımcılık yapmayacak fuar organizatörleri aranıyor. Ülkesinin yazarlarını yazdıkları kitaplara göre kategorize etmeyecek özde aydınlar aranıyor. Aydın olma bilincine ideolojiyi karıştırmayacak ve TÜYAP'ta onur konuğu olarak kendi ideolojisinden olmayan birini de seçebilecek kurul üyeleri aranıyor. Bu kurul üyelerine yaptıkları tercihi gözden geçirmelerini hatırlatacak bir Kültür Bakanı aranıyor. Profesyonel kitap fuarı organizasyonları yapabilecek muhafazakâr bakış açıları aranıyor. İşini yaparken nezafeti, nezaketi, kalitesi ve uygulamasıyla herkesi imrendirecek zevk sahibi Müslümanlar aranıyor. Bir sonraki Dini Yayınlar Fuarı'nı TÜYAP Kitap Fuarı'ndan daha güzel hazırlatabilecek bir Diyanet İşleri Reisi aranıyor.

Velhasıl kendini dönüştürecek bir sağ ayak aranıyor!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Kültürel Meselelerimiz -4- Müzik

Son yıllarda Türk müziğinin gelişiminde büyük bir atılım yaşandığının farkındasınızdır. Her yıl yüzlerce müzik eseri besteleniyor, piyasaya sürülüyor, moda oluyor, dinleniliyor ve sonra saman alevi gibi sönüp gidiyor. Tam bir tüketim çağı göstergesi. Kalıcı, gelecek çağlara tınısı kalacak bir ezgi maalesef yok.
Ülkemizin kabuk değiştirerek gelişmeye çalıştığı bir dönemdeyiz. Hepimiz, üzerimize düşeni yapmaktan sorumluyuz. Müzik ve sanat alanında ağır aksak da olsa bir vizyon kazandık. İlla ki vizyonun bir ayağı gerçekten topal: Sağ ayağı. Sağlıklı bünyeler, elbette iki ayak üzerinde yürür. Ama bugün gündemi belirleyen, gençlerin müzik çalarlarında döne döne dinlenilen şarkıların çoğu yalnızca sol ayak üzerinde sekiyor. Kültürel değerlere, zengin tarihe ait çizgileri maalesef yok. Bunun yerine hareketli ritimler eşliğinde anlamsız veya argo sözler. Belki de bu yüzden artık şiirler bestelenmiyor da, bestelenmek üzere 'şarkı sözü' yazılıyor.

Bu çağın gençliği kendi müziğini maalesef üretememiştir. Klasik müzik (-ki dünyada yalnızca Batı klasik müziği, Türk klasik müziği ve Hint klasik müziğinin birer geleneği vardır-) gençlerin ilgisini çekmiyor. Batı klasikleri (Wagner, Beethowen vb.) de, kendi klasiklerimiz (Dede Efendi, Hacı Arif Bey vb.) de onların zihninde yer etmiyor. O zengin dinî musıkîmiz ise tamamen ihmal edilmiş durumda. Bunu, ezan okuyan müezzinlerin makamsızlıklarından anlayabilirsiniz. Peki, Türk müzik tarihi bunca zengin iken bugün neden müziğimiz yerde sürünüyor? İlk ve belirleyici sebep yine sağ ayak eksikliğidir. Türk müziğinin gelişimini eski gücüne çıkarmak, geleneği reddeden sol ayaktan beklenemez çünkü. Sağ ayağın müzik adına yaptığı ise, yalnızca ney ve kanun kursu açmaktan ibaret. Oysa dünya müziğindeki bunca gelişmeyi kucaklayacak bilimsel araştırmalar yapmak ve bunları Türk musıkîsi adına kullanmak gerekmez mi? Bunun için öncelikle çocuklarımızın bir müzik eğitiminden geçirilmeleri gerekir. Kastettiğim müzik eğitimi, belediyelerin açtığı ney kursuna gitmekten öte bir şeydir. Bir konservatuar okumak, çello veya bateriyi tanımak, barok döneme veya Farabi'nin nazariyesine bakmak, Liszt veya Hamparsun'u bilmektir.

28 Şubat sürecinde başarılı imam-hatip mezunlarının Viyana'da okumaları için bir imkân bulunmuş, ilgililer (ÖNDER) gayret göstermiş ve bu ülkenin o dönemdeki en zeki çocuklarından bazıları Viyana'ya gönderilmişti. Ben de birkaç kez seminer için Viyana'ya gittim. Yüz elli kadar kız ve erkek öğrenci seminerlerime katıldı. Onlara hangi bölümlerde okuduklarını sordum. Mühendislik, tıp, hukuk, psikoloji, tarih, hatta Türk dili ve edebiyatı okuyanlar bile vardı. Hayret içinde kalmıştım: Viyana'da Türk çocukları Türk dili ve edebiyatı okuyordu. İkinci hayretim ise daha büyüktü: Viyana'da müzik okuyan tek bir Türk çocuğu yoktu. Dünyanın her yerinden bu şehre gelen gençlerin en büyük idealleri burada müzik okumak iken bizim muhafazakâr çocukların böyle bir vizyonu bulunmuyordu. Sebep gayet basitti: Biz, kızını imam-hatiple birlikte konservatuara gönderebilecek babalar değildik. Bizim geleneğimizde konservatuar fikri sanki ayıp, haydi daha açığını söyleyelim, biraz günahmış gibi algılanıyordu. Çocuğunu imam-hatipte okutan bir babanın onu konservatuara göndermesi sanki kendi eliyle yoldan sapmasına kapı aralamak gibi geliyordu. Bilmiyordu ki o sırada çocuğu çoktan modaya uymuş, kendisine yabancı bir müziği dinlemeye başlamış, pop şarkılarının ritmine uymuş gitmişti.

Kendimize bir bakalım ve çocuklarımızın henüz bir virtüöz, bir bestekâr, bir müzik kuramcısı, Hollywood'da bir film müziği bestecisi olamayışlarının nedenleri üzerinde düşünelim. Yoksa bir zamanlar müzik adamları yetiştiren Türk müziğini kim yeniden ayağa kaldıracak ve dünyayı yeniden kim kendine hayran bırakacak? Bunu sol ayaktan bekleyemeyiz; ama sol ayağın kullandığı enstrümanları kullanarak pekala değerlerimize eğilen müzikler yapabiliriz. Devletimiz pekala bu alanda çalışan müzik yapımcılarını destekleyebilir. Ben artık beni anlatan, kendi kimliğimle yoğrulmuş, tınıları dünya müzik marketlerine Türk kültürünü taşıyacak şarkılar istiyorum. O şarkılarda kendini keşfeden nesiller istiyorum. Dinlerken hazza dalıp gidecek derin müzik eserleriyle yeniden buluşmak istiyorum. Kaç yüz yıldır dinlemeyi unuttuğum o asil şarkıyı dinlemek istiyorum. Bunun için de yine gazete ilanları vermek istiyorum:

Çocuklarının hangi türde müzik dinlediğini önemseyen ve onları konservatuarda okutacak anneler, babalar aranıyor. Entelektüel sancılarımı dindirecek müzisyen gençler aranıyor. Bu gençlerin çalışmalarına sponsor olacak patronlar veya destek verecek burjuvalar aranıyor. Müziği günah saymayacak din adamları aranıyor. Örtülü ödenekten her yıl elli öğrenciyi müzik ve sanat eğitimi için Batı ülkelerine gönderecek belediye başkanları aranıyor. Klasik müziğe de yeterli ödeneği ayıracak bir Kültür Bakanı aranıyor.

Velhasıl, kendini dönüştürecek bir sağ ayak aranıyor!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Gazete ve dergi [Kültürel Meselelerimiz - 5]

Son yıllarda Türk matbuatının gelişiminde büyük bir atılım yaşandığının farkındasınızdır.
Pek çok gazete çıkarılıyor, sayısı belirsiz dergiler, mecmualar, magazin periyodikleri müvezzilerde sizi bekliyor. Bu gelişmeler ülkemiz için çok sevindirici bir durum. Gelgelelim beni sevindirmeye kâfi gelmiyor. Hatta zaman zaman bu yayınları gözden geçirirken içimin kanadığı bile oluyor. Neden mi?

Elime sol ayağın bir gazetesini alıyorum; varsa kültür sanat sayfasını açıyorum; kültürel sanatsal haberlerine bakıyorum. Sayfanın tamamı beni dışlayan, fikirlerime muhalif haberlerle dolu. Bahsedilen etkinlikler, tanıtılan kitaplar, filmler, sergiler ve öne çıkarılan yazarlar, sanat adamları sanki beni yok etmek, tarihten silmek üzerine söz birliği etmişçesine acımasız. En ılımlı olanı beni görmezden gelmekle yetiniyor. Sahip olduğum binlerce yıllık geçmiş de, içinden geldiğim gelenek ve kültür birikimi de hiçbirinin umurunda değil. Hatta zaman zaman dil uzatan, küfreden, aşağılayanlara bile rastlıyorum. Elbette üzülüyorum; sağ ayaktan yoksun kalan sol ayak kendi ekseni etrafında böyle seker ve sağ ayağa sahip olamamanın, ona hükmedememenin saldırganlığıyla bunu yapar diyor ve acı acı gülümsüyorum. Bunlar içimi kanatmıyor. "Bunlar olacak", diyorum. İçim ne zaman kanıyor biliyor musunuz? Elime sağ ayağın bir gazetesini aldığım vakit!.. Açtığım kültür ve sanat sayfasında görmek istediklerimi göremeyince!.. Sol ayağın tekmelerine maruz kalan sağ ayağın devinimsiz teslimiyetine şahit olunca!..

Beni anlamak istiyorsanız okuduğunuz gazetelerin kültür ve sanat sayfalarını bir hafta boyunca takip edin. Burada çıkan haberlerin, tanıtımların, tavsiyelerin ve bilgilerin ne kadarının sizi doğrudan ilgilendirdiğini düşünün. Kültür ve sanat adına size sunulan haberlerin kaçının size ait olduğunu hesap edin. Sizin ve sizin gibi düşünen insanların kültür ve sanat adına çıtanın neresinde durduğunu belirleyin; yahut kültür ve sanat adına, sanat diye bize dayatılan sol ayak etkinliklerine, film tanıtımlarına, sergilere, ideolojik uçukluklara değer biçin. Bizim adımıza birilerinin sanat ve kültür gündemini oluşturmasından rahatsız olmuyorsanız mesele yoktur. Oralarda kendi ürettiğimiz, kendimize göre ürettiğimiz sanat ve kültürü göresiye kadar benim vicdanım bundan rahatsız olmaya devam edecek. Sütun boş kalmasın diye sayfaya girmiş bir kültür haberi eğer benim değilse, buna üzülürüm, ama kimliğime ve kutsallarıma küfretmeyi sanat diye bana yutturmaya kalkan bir ideolojinin etkinliklerinin övülerek anlatılması iki kere içimi kanatır. Birincisi o sütunu dolduracak kültür ve sanatı yaratamamış olmaktan; ikincisi de sayfayı hazırlamakla vazifeli insanların gaflet veya yaranma tavırlarından. Ben solcu bir gazetede sağcılara ait bir sanat veya kültür haberinin yer aldığına fazla şahit olmadım; ama sağcı dediğimiz gazete ve dergilerde sola dair her türlü haber ve sanat etkinliği yer alır. Yanlış anlaşılmaktan korkarım; derdim, modası geçmiş bir sağcılık-solculuk hesabı görmek değildir; bilakis sağ ayak ile sol ayak dengesini yerine oturtabilme gayretidir. Benim derdim bir 'duruş'tur; kendisi olabilen bir 'duruş'. Komplekse kapılmadan, eğilip bükülmeden. Bunun yolu da kendine ait kimliğin içini dolduracak bilgi, kültür ve sanat seviyesini yakalamaktır. Eğer öyle olsaydı bugün bize sanat veya kültür diye sunulan pek çok şeyin sanat olmadığı, İslam ve Türk medeniyetinin geleneğinden uzak ucuz şaklabanlıklar olduğu görülecekti. Bugün dünyayı ilgilendiren, yurt dışına ihraç edilen bir Türk sanatı veya kültürü mevcut değilse bunun sorumluluğu biraz da sağ ayağın bu eksikliğinden kaynaklanır. Sağlıklı bünyeler, iki ayak üzerinde yürür. Sol ayak doğru bildiğini sanat diye bize dayatıyor ve sanatın çıtasını belirleme hakkını elinde bulunduruyor. Ne zaman ki bu çıtayı sağ ayak belirlemeye başlarsa işte o zaman yükselen bir Türk sanatından bahsedeceğiz. O zaman sanatımız kendi geçmişindeki büyük zenginlikten yararlanıyor olacak. Bunun için sağcı gazetelerin kültür sanat sayfalarına görevler düşüyor. Solcu geleneğin adamları elbette sağ ile sol dengesini kurmayacaklar; ama bunu sağcı gazete ve dergilerde görememek benim içimi acıtıyor. Çünkü o zaman kültür ve sanat adına ahkam kesenlere bu meselenin bir de farklı yönü olduğunu anlatmak mümkün olacak. Gazete ve dergilerimizin kâğıtları, tasarımları, fikirleri, yazarları, haberleri herkesi kıskandırırken, konu kültür ve sanata gelince neden biz başkalarını kıskanalım? Bunun için gazetelere ilan mı vermeli ne?

Hani şöyle: Kültür ve sanatın ne olduğunu anlayan ve ona önem veren bireyler aranıyor. Kendi geçmişindeki zenginlikleri tanımak isteyen nesiller aranıyor. Sağ ayağın kültürel ve sanatsal açlığını giderecek sanat adamları aranıyor. Gazetelerin kültür sayfalarını kaliteli kültür yazılarıyla dolduracak gençler aranıyor. Ülkede kültür ve sanatın kalitesini yükseltmek için çaba harcayacak zenginler aranıyor. Milletine hizmet etmek isteyen insanlar aranıyor. Ezcümle kendini dönüştürecek bir sağ ayak aranıyor!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Para-sanat ilişkisi [Kültürel Meselelerimiz - 6]

Ülkemizin kabuk değiştirerek gelişmeye çalıştığı bir dönemdeyiz. Hepimiz, üzerimize düşeni yapmaktan sorumluyuz.
Kültür ve sanat alanında ağır aksak, topal çolak da olsa bir vizyon kazandık. Şimdi buna her kesimden insanın ivme kazandırma dönemi.

Marx, "Sanat paradır." der. Osmanlı bunu "Sanat saltanattır" biçiminde algılamış, saltanatın zenginliğiyle sanatın gelişmesi arasında paralellikler kurarak bir burjuvazi sınıfı oluşturmuştur. Sanatın burjuvaziye, burjuvaların da sanata destekleri sanatın saltanatını da yaratmıştır. Rönesansta zengin tüccarlar sanatı desteklemeseydi veya İtalya'da burjuva sınıfı sanatçılara kucak açmasaydı bugün Avrupa sanatından söz ediyor olmazdık. Yani ki sanatın yükseldiği her zaman ve zeminde para sahipleri ile sanat arasında sıkı bir bağ olmuştur.

Türkiye'de bugün bazı kesimler İslam medeniyeti ve Türk medeniyetinin mirasından bahsederken diğer bir kesim Batı medeniyeti dairesinde yaşamanın kaçınılmazlığını dillendirir. Bunlardan birincisi sağ ayağın, ikincisi sol ayağın söylemidir. Sağlıklı bünyeler, elbette iki ayak üzerinde yürür. Ayakların ikisi birden faal olunca da hızlı yol alınabilir. İslam medeniyeti bugün artık yıkılan Bağdat'ta VIII. yüzyılda zirve yapmış ve sonraki dönemlerde bütün Müslüman sanatını etkileyip durmuştu. Türk medeniyeti Sultan Süleyman çağında en zarif şeklini almış ve etkisi yüzyıllar içinde hayatı güzelleştirmişti. Bugün toplumumuz Batı medeniyet dairesinde yaşıyor, üstelik bu iki mirastan mahrum olarak. Bu mahrumiyet onun yüzüne somurtkanlık olarak yansımakta, kaş çatmalarla görünür olmakta, kimliksiz yaşamanın mutsuzluğunu beraberinde taşımaktadır. Halbuki bir zamanlar sahip olduğu İslam estetiğinin ve Türk sanat dairesinin zenginliğinden istifade edebilse davranışları değişecek, yeni bir tarz-ı hayat (yaşam biçimi) kazanacak, kültürler savaşı ve medeniyetler çatışmasında kendisini mağlup hissetmeyecektir. Bugün mutlak bir zevksizlik içinde yaşıyorsak, zevk-i selimden uzak kalmışsak, kabalıklarımızdan bir türlü yontulamıyorsak bunun sebebi İslam'ı bir medeniyet kaynağı değil de yalnızca akait bilgisi olarak algılamamızdan, Türklüğü bir medeniyet olarak görmek yerine göçebe Orta Asyalılığa bağlamamızdandır. Bugün ülkenin sanata yönelik sol ayağı bu ikisinin mirasına müzelik bir malzeme nazarıyla sahip çıkmakla birlikte onun medeniyet çizgisini reddediyor; sağ ayağı ise henüz bu medeniyetin sanat boyutunu keşfedememiş olarak mirasından habersiz yaşıyor. Bugün İslamiyet'i ve Türklüğü savunan muhafazakâr kesimler maalesef sahip oldukları zenginliğin farkında değillerdir ve bu yüzden zevksizlikleri dolayısıyla eleştirilmektedirler. Bugün muhafazakâr düşünce sahipleri para kazanmayı, politikayı, lüks yaşamayı, dünya nimetlerinden yararlanmayı, hükmetmeyi, yönetmeyi vs. çok iyi öğrenmişlerdir, ama pek çoğu hâlâ İslam ve Türk medeniyetinin mirası olan zarafeti, inceliği, zevk-i selimi, sanatı, estetik bakış açısını, gönülleri okumayı, hayatı güzelleştirmeyi öğrenememişlerdir. Bunun adı koca harflerle "zevk hezimeti"dir. Oysa İslam medeniyetinin, Osmanlı çağlarının estetik simgelerini yeniden kazanmak bizi gerici yapmaz; kendi kültür ve medeniyetimize sahip çıkmak bizi çağdan koparmaz. Bilakis Batı medeniyeti içindeki hayatımıza bir zenginlik bir ışık, bir renk ve desen katar. Böylece daha kimlikli, daha görünür, daha itibarlı olabiliriz. Sol söylemin yıllar yılı davulunu çaldığı ve bizi inandırdığı "Türk ve İslam'dan bahsedersek gerici diye yaftalanırız!" saçmalığından artık kurtulmamız gerekir. Bugünkü Avrupa Hıristiyan estetiğinin üzerinde durmaktadır ve bu kimliğiyle bütün modern sanatlara hükmeder vaziyettedir. Bizim sanat algımız ise Avrupa'ya benzemek değil, bilakis kendi kimliğimize has özgün eserler üretmek ve sanatın İslam ve Türk estetiğiyle yeni bir boyut kazanmasına kapı aralamak olmalıdır. Kendi iç dinamikleri ve ölçütleri olan bir İslam ve Türk sanatı, ölçütlerini başkalarının belirlediği yabancı bir sanatı taklitten daha cazip değil midir? Ama bunun için sağ ayak çok ama çoook çalışmalıdır. Önce kendini öğrenmeyi, keşfetmeyi ve sahiplenmeyi arzulamalı, sonra da parası ve zenginliği oranında kültür ve sanata yönelmelidir. Daha olmazsa gazetelere şöyle ilanlar vermelidir:

İslam estetik bilincine erişmiş vatandaşlar aranıyor. İslam ve Türk medeniyetinden ilham alarak üretim yapacak, İslam ve Türk adını anarken utanmayacak sanatçılar aranıyor. Kendi değerlerine saygılı sanat eleştirmenleri ve teorisyenler aranıyor. Yönetim kurullarında bir sanatçı veya kültür adamı bulundurup onun önerilerini dikkate alacak holding ve şirket yöneticileri aranıyor. Kamu kurumlarının yönetim kurullarında birer kültür ve sanat adamı istihdam edecek bir başbakan aranıyor. Yeniden bir Türk burjuvazisi aranıyor. Yurtdışına kültür ve sanat eğitimi için her yıl üç yüz öğrenci gönderecek Milli Eğitim bakanı aranıyor. Bu öğrencilerde milli değerlere bağlılığı önkoşul görecek bürokratlar aranıyor. Kültür ve sanata ilişkin milli açmazlara el koyacak ve sağ ile solun sanatını dengeli tartacak bir Kültür bakanı aranıyor. İslam ile Batı medeniyetini bir potada harmanlayacak insan-ı kamiller (perfect human) aranıyor. Sanata destek verecek burjuvalar aranıyor. Sanatı günah saymayacak din adamları aranıyor.

Velhasıl kendini dönüştürecek bir sağ ayak aranıyor!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Kültür ve bilgi (Kültürel Meselelerimiz - 8)

Kültür üzerine kafa yoran ve akıl yürüten sosyolog veya teorisyenler onu "Bir milletin maddi ve manevi değerleri toplamı; sanat ve fikir eserlerinin bütünü, ortak duyuş şekilleri ve tarih boyunca biriktirile gelmiş değer yargıları" olarak tanımlarlar.
Milletleri birbirinden ayıran yahut millete özgü ruhu teşkil eden bilimsel düşünce, felsefe, güzel sanatlar, mimari, müzik, gelenek, inanç ve hissediş biçimi gibi göstergeler, hep kültüre ait değerlerdir. Bir yabancıdan sizin bir davranışınız üzerine "Bunu neden böyle yaptın?" sorusu geliyor ve siz de buna cevap veremiyorsanız ortada kültürü ilgilendiren bir davranış var demektir. Çünkü kültür milleti millet yapan, bireye o millet içinde aidiyet biçen kimlik unsurudur ve bu olmadan insan kendisi olamaz.

Kültür kolay elde edilen bir şey değildir. İçinde yaşadığınız mekânlar ve toplum size onu zaman içinde öğretir. Tıpkı vicdan gibi. Doğuşta bir kültürümüz yoktur ama gitgide ait olduğumuz topluma ait değer yargılarını içselleştirerek kültür sahibi oluruz. Burada toplumun kültür düzeyinin derin veya sığ oluşu da belirleyicidir. Yani kültürü toplum üretir, birey sahiplenir. Toplumun kültür üretebilmesi için önce bilgi üretmesi gerekir. Bu açıdan kültür bilgiden sonradır. Bir insanın bilgili olması kültürlü olduğunu göstermez. Ama kültürlü olabilmek için toplumun bilgili olması şarttır.

Bilgi ile kültür arasında bir sebep sonuç ilişkisi olduğu gibi bir hacim ve derinlik ilişkisi de vardır. Bilgiden bahseden kişi başkalarının fikirlerinden yararlanmak, öğrenmek, biriktirmek ve akıl ile yorumlamaktan bahsediyordur. Bu yüzdendir ki bilimsel bir yazı dipnota ihtiyaç duyar, ansiklopedi karıştırmayı gerektirir ve değişik araştırmalardan yararlanmak ister. Sekiz, on sayfalık bir "makale"den bahsediyorsak konuştuğumuz şey ilimdir. Bilimsel bir konuyu ancak on beş yirmi dakikada izah edebiliriz. Ama eğer kültürel bir yazıdan bahsedeceksek yazının sınırı bir-iki sayfadır ve adına da "deneme" deriz. Deneme türü, kişiye özgüdür, dipnot gerektirmez, şahsî görüş ve yoruma dayanır. Kültürel bir konuyu, sohbet esnasında, hani aklımıza geliverdiği vakit üç-dört dakikada anlatıveririz. Mesela "kalem" konusunda arkadaşlarımıza üç dakika boyunca görüşlerimizi aktarıyorsak kalem kültürüne sahibiz demektir. Ama eğer on, on beş dakika konuşacaksak kalem hakkında araştırmalar yapmak, farklı bilgi kaynaklarından bilgi edinmek, o kaynakları tenkit etmek, kalemin tarihçesini öğrenmek, kalem üzerine yazılanları bilmek vs. gerekir. İsterseniz "kalem, kâğıt, kitap, televizyon, bilgisayar, çay, kahve, otomobil, ev vb." hemen yakınınızda gözünüze çarpan şeyler hakkında üç dakika durmaksızın konuşmayı deneyiniz. İlk dakikada cümleleriniz tükeniyor yahut tekrarlara başlıyorsanız bu konuda "kültür"ünüz henüz gelişmemiş veya oluşmamış demektir. Ama eğer başladığınız konuda mantık ve bilim çerçevesinde on dakika konuşabiliyorsanız o konuda "bilgi"niz var demektir.

Kültür, bilgiden arta kalan şeydir. Yani kalem hakkında yirmi sayfalık bir bilimsel makaleyi okuyup/yazıp gerisini yıllar içinde unutarak herhangi bir zamanda, iki sayfalık bir denemede kalemi anlatabiliyorsanız kalem kültüründen bahsedersiniz. Burada verdiğim sayfa veya zaman kayıtlarını konuya göre değiştirebilir, derinlik veya sığlıktan buna göre söz edebiliriz. Ancak bir gerçek vardır ki fikir sahibi olmak için kültür sahibi olmak, kültür sahibi olmak için de bilgi sahibi olmak gerekir. Türkiye, maalesef bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğunu zanneden çoğunluğun ülkesidir. Oysa kültür birikmeli, kemale ermeli, çeşitlenmeli, çoğalmalı ve sonra zenginlik ile buluşarak evrilip bir tarz-ı hayat (yaşam biçimi) olmalıdır. Yani ki kültürün medeniyete dönüşmesi için sistemleşmesi lazımdır. Geçmişten güç almayan bir geleceğin kurulamayacağı, kurulsa bile uzun ömürlü olmayacağı ortadadır. Bunu şöyle de söyleyebiliriz: Kültüründen uzaklaşmış bir medeniyet olamaz. Çünkü medeniyet(=modernlik) iddiasında yahut davasında olup da kültürü(=geçmişi) terk etmek, evladın babasını inkâr etmesinden başka bir şey değildir. Bu bir kimlik reddidir ve kültür, onu yaratmış olan milletin öz malıdır. Medeniyet de, öz kültürün damıtıldıktan sonra hayata yansıyan güzelliğin adıdır. Şimdi samimiyetle soralım kendimize, bugünkü hayatımız hangi kültürün/kültürsüzlüğün veya hangi medeniyetin/medeniyetsizliğin etkisi altındadır? Bu bağlamda bir kültürümüz veya medeniyetimiz var mı; yok mu? Var ise hangisi?

Kültür ve medeniyetlerin çatıştığı, savaştığı, mücadele ettiği bir çağın insanı olarak isterseniz gelin yine gazetelere ilanlar verelim: Kendi kültürüne sırtına dönmeyen vatandaşlar aranıyor. Kültür edinmek isteyen insanlar aranıyor. Kültürel zenginliğini sahiplenerek geleceğe (medeniyete) yürüyecek gençler aranıyor. Kültürünü özümseyip medeniyete dönüştürebilecek aydınlar aranıyor. Kültüre destek vererek hayatın güzelleştirilmesine katkıda bulunacak devlet adamları aranıyor. Büyük dedelerinin zarafet ve rafine zevklerini modern hayat ile bütünleştirerek yeniden yapılandıracak "gerici"ler aranıyor. Geçmişten aldığı zenginlikle geleceğe yürüyecek "ilerici"ler aranıyor. Eksiğini kabul etmekte zorlanmayan gerçek kültür adamları aranıyor!

----------------

Geçen yazımızda İKSV'den bahsederken "İstiklal Caddesi'nde altı katlı bir kamu binasını tek başına kullandığı"nı yazmıştım. Yanlış biliyormuşum, sayın Görgün Taner aradı, bu binanın Ara Kuyumcuyan tarafından bağış yoluyla Vakfa intikal ettirildiğini söyledi. Kendisine teşekkür eder, yanlış bilgime muhatap olan herkesten özür dilerim. İ.P.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Kültür ve Batı

Önümüzdeki çeyrek yüzyıl, ülkelerin, dünya ile kuracakları ilişkilerde sahip oldukları kültürlerin öneminin artacağı zamanlar olacaktır.

Uluslararası politik ve ekonomik toplantılarda kültür ve medeniyet kavramlarının telaffuz ediliş biçim ve konseptine bakıldığında bunu kolayca görmek mümkündür. Dolayısıyla hükümetin de üzerinde önemle durması gereken en önemli alanlardan birisi ve belki birincisi, kültür olmalıdır.

Dünya milletleri, kültürlerin çatışma sürecinin sonuna yaklaşıyorlar. Çok kısa zamanda ötekine ait çatışma alanları ortadan kalkıp ortak kültürlülük veya çok kültürlülük adıyla dünya ölçeğinde gri alanlar oluşacak gibi. Kavga etmeden, kültürel mozaik (renkleri belirgin) veya kültür ebrusu (renkleri geçişken) olma noktasında ülkelerin birbirleriyle ilişkileri gelişecek ve kültür kapısıyla açılan yolda ekonomik veya politik figürler daha rahat yol alacaklardır.

Türkiye'nin Batı ile ilişkileri daha Tanzimat yıllarından bu yana aydınlarımız tarafından hep bir zıtlaşma ve ikilem içinde görülmüş, bu yolda bir çatışma noktası hep gündemde tutulmuştur. Bazılarına göre şu Doğulu köylülükten kurtulup Batılı hayatı her şeyiyle, ama her şeyiyle kayıtsız şartsız benimsemeliydik; bazılarına göre de Batı bize düşman olmak dolayısıyla ondan uzak durmalıydık. Bunlardan birinciler savundukları Batılılaşmanın nasıl gerçekleşeceğini bile bilmiyor; ikinciler ise bunu bir çerçeve, bir altyapı sorunu olarak görüyor, özü ve ruhu bizden olmak şartıyla bazı sentezlerin yapılabileceğini savunuyordu. Velhasıl uzun zamanlar boyunca Fatih Harbiye arasında Felatun Bey ile Rakım Efendi, asla birbiriyle anlaşamadılar. Yöneten konumunda olan Felatun Beyler Batılılaşma fikrinde şekli ilgilendiren keskin dayatmalar getirerek zihniyet değişimi arkadan gelsin deme yoluna gittiler ve buna direnen Rakım Efendi'ye hayat hakkı tanımadılar. Yakın dönemlerde bir şey oldu; bizim Rakım Efendi kendisini geliştirip kendi kültürel değerlerine sahip çıkarak Avrupa'da yer alabileceğimizi de dillendirmeye başladı. Bu söylem ile evvelden beri tekrarlana gelen "Batı'nın teknoloji ve ilmini alıp kendi kültürümüz ile de ilerleme" fikri sanki bir parça görünür kılındı. Tabii bunda Batı'da yaklaşık yüz yıldır esmekte olan sömürgeleştirici anlayış ile ötekileştirici rüzgârların kısmen dinmesi de rol oynadı. Bugün artık Batı dünyası küreselleşmenin tabii neticesi olan çok kültürlülük, çoğulculuk, yerellikten evrenselliğe uzanma gibi kavramları önemsemekte, tam da bu noktada Doğu'nun derin kültürüne ve zengin medeniyet birikimine kucak açmış bulunmaktadır. (Kontrol edin, bakın, Doğu kütüphanelerindeki veya araştırma merkezlerindeki araştırmacıların kahir ekseriyeti bu kültürün Batı'ya taşınmasıyla alakadardır.) İşin ilginç yanı Doğu milletleri sahip oldukları kültürü Batı'ya nasıl ve neyin karşılığı olarak vereceklerini henüz bilemiyorlar veya bu konuda kararsız bekliyorlar. Politik mahfillerin dışındaki Batı entelijansiyasının, Doğu'daki bu birikimin daha ucuza nasıl kapatılabileceği yolunda kafa patlattıklarından şüphe etmeyiniz. Binlerce yıldır harmanlanarak çoğalmış bu yerel birikim, elbette kültür sofrasındakilerin iştahını kabartacaktır. Doğu'nun sahip olduğu bu sentez ve gönül planındaki derinlik, Batı'dan çok heybetli görünmektedir. Yüzyılların mahsulü olarak insanları nesilden nesile aktaran bu zenginlik, insanlığa sunulacak bahtiyar bir hayat için henüz bakir durmaktadır ve bunun adı halk kültürüdür. Bir de Doğu'nun bilinçle ürettiği yüksek kültür vardır. Bilimsel seviyemiz gerileyince kaybettiğimiz rafine ve seçkin kültür yani. İşte bu üst kültür ki eğer uygun şekilde modern hayatla örtüştürülebilirse yepyeni bir medeniyete kapı bile aralayabilir.

Bugün Batı ile aramızda hâlâ bir kültür sorunu vardır. Bu sorunu aşmanın yolu da yıllardır söylene gelen sentez fikrine artık bir hayatiyet vermek, kuvveden fi'le çıkarmak, söylenip durmayı bırakıp bizzat yapmaktır. Batı'ya rağmen batılılaşmak için bunu başarmak durumundayız. Enstrümanlarımızı Batı'nın en modern, en güzel, en teknolojik enstrümanlarından seçelim ve sonra kendi şarkımızı okuyalım, bütün dünyaya kendi ezgimizi duyuralım. Bugüne kadar durduğumuz yerleri artık değiştirelim ve bambaşka noktalardan bakarak yeni besteler yapalım. Orkestrayı Batılıların durduğu yerden görelim ama öze ulaşabilmek için bütün sazların hareketini tek tek kontrol edelim. Batılılaşmadan hiç korkmadan, bunu bir tehlike olarak görmeden, yerellikten evrenselliğe yükselmek, millî iken milletlerarası olmak için kültüre ve sanata yönelelim. Sentez fikri bizi içimize kapanmaktan kurtarasıya kadar, küreselleşmenin gereklerini yerine getiresiye kadar kültürel zenginliğimizi keşfetmeye, öğrenmeye, bununla dünya ölçeğinde var olma bilincine ermeye çaba harcayalım. Böyle yaparsak ne dinimize zarar gelir, ne milliyetimize. Üstelik küçülen dünyada Türk ve Müslüman kimliğimizle var olmak gibi de bir sorumluluğumuz zaten var.

Gelin o halde bunu başaracak insanları birlikte arayalım:

Avrupalılıktan korkmayacak, dünya insanı olmaya aday Müslümanlar aranıyor? Sentez fikrinin lafını edip durmaktan vazgeçip bunu deneyecek aydınlar aranıyor. Avrupa'da yuvalanmak üzere yollara düşmüş kültür karıncaları aranıyor. Avrupa'da yaşayan Türkler içinde kültür ve sanatı kendisine sancı edinecek gurbetçiler aranıyor. Doğu'nun derin atlasından çıkıp gelmiş gönül adamları aranıyor. AB karşısında kültür kartını çok iyi oynayacak kadar kültürü bilen ve önem veren devlet adamları aranıyor. Gözlerini yıkayıp yeniden görecek vicdan sahipleri aranıyor.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Kültür Açılımı

Salt para kazanmakla meşgul bir patron her şekilde gücünü artırabilir, ama eğer bir hayat tarzına sahip değilse, unutulmasın ki kuru zenginlik de kendisiyle birlikte sonsuzluğa akıp kaybolacaktır.

İltifat et sühan erbabına kim onlardır

Medh-i şâhân-ı cihânbâna veren unvânı

Haşre dek âb-ı hayat-ı sühan-i Bâkî'dir

Andırıp zinde kılan nâm-ı Süleyman Han'ı


Nef'î

Modern demokrasilerde hükümetleri yaşatan ve onları başarılı yahut başarısız olarak gösteren kriterler, 'politika, ekonomi ve kültür' olarak sıralanır. AK Parti hükümetinin politik ve ekonomik göstergeleri hayli yüksektir. Ancak kültürel başarısı için aynı şey söylenebilir mi? Sayın Ertuğrul Günay'ın AK Parti zihniyet ve misyonuyla ölçülmesi durumunda kültürel politikaların ne kadarı sayın bakanın, ne kadarı AK Parti'nin hanesine yazılacaktır? Bu politikaların ne kadarı doğrudur, ne kadarı yanlıştır? Sol ayağın sokağa düşmüş dedikodu veya söylemlerine göre konuşursak "AK Parti ve temsil ettiği kitle gerçekten kültür yoksunu mudur? AK Parti hükümeti bu yüzden mi kendi içinden bir kültür bakanı çıkaramamıştır? Muhafazakârlar gerçekten de kültürsüzlükleri sebebiyle alt edebilirler mi?" Siyaset dünyasında politik uygulamalar bir bahar seli gibidir. Ekonomi o selin sürüklediği kütüklerdir ki belli yerlerden sökülür, yine belli yerlere doğru giderler. Ama kültür, o selin altında kararlılıkla direnen kumdur. Sel gidince geriye o kalır. İşte bu yüzden ülkesinin tarihinde iz bırakmak isteyen bütün hükümetler kültüre yatırım yapar. O halde AK Parti hükümetinden de kendisine özgü kültürel atılımlar yapmasını beklemek durumundayız. Burada kastettiğimiz şey muhafazakârlığı önemseyip diğer anlayışlara kapıyı kapatmak değildir. Nitekim sol hükümetler sağ kültüre hep kapıyı kapalı tuttukları için ülkede sağlıklı bir kültür zemini gelişememiştir. Bu hükümet eski iktidarların hatalarını tekrarlamamalıdır. Sözünü ettiğimiz şey, ülkenin kültürel zeminini topyekun yükseltmek adına gösterilecek çabalardır ve AK Parti hükümeti bunu yapabilir.

Türkiye kültürel katmanları olan, çok zengin kültürel tarihe sahip bir ülkedir. Üzerinde yaşadığımız coğrafya bir kültür klasörü gibidir. İçinde üst üste tabakalanmış dosyalar barındıran bir klasör... En üst dosyada Cumhuriyet vardır. O dosyayı kaldırırsanız altından Osmanlı çıkar. Sonraki dosya Selçuklu'dur, onun altında Bizans dosyası, onun altında Roma, daha altta Frigya, daha da altta Lidya yer alır. Böyle böyle bu kültürel zenginlik Babil'e kadar uzanır. Eğer iyi kullanılabilirse bu zengin katmanların kültürel mirası sayesinde dünya devletleri arasında önemli bir konuma gelebilir, Avrupa Birliği kartımızı renklendirebiliriz. Bu atılımı yıllar yılı kültüre hükmeden sol gelenekten bakanlar çıkarları uğruna ıskalamıştır. Muhafazakâr kesimler ise hem hükümete, hem de kültürel bir vizyona sahip olmanın ne anlama geldiğini yeni yeni içselleştirebilmektedirler. Sermaye ve siyasetin yeni sahipleri, sanata yakın olmanın metafiziğe ve hakikate yakın olmak demeye geldiğini, bunun da fikir sorumluluğu istediğini biliyorlar artık.

İnsan zihninde sanatla, kültürle, estetikle, felsefeyle anlam kazanan bir soyut düşünce penceresi açmamışsa ömrünü daracık bir fizik dünyanın monoton akışına hapsedip bırakmış demektir. Bu bağlamda insana bu alanı sunma imkânı olan sermaye sahiplerinin sorumlulukları daha da yüksektir. Muhafazakâr bir sermaye sahibi eğer bu alanlara yatırım yapmıyorsa var oluş felsefesine de muhalefet ediyor demektir. İslam, yalnızca ilmihal bilgisi olmadığına göre, vaktiyle onun ışığında insanlığa örnek bir estetik hayat kurulabilmişse bugün dahi siyaset ve sermaye sahiplerinin bu alanda sorumlulukları olmalıdır. Gerçi sermaye sahipleri henüz burjuvaziye hor bakmakta ve sınıf bilincine erişmiş görünmemektedirler ama unutmamalıdır ki para gider, geriye sanat kalır.

Siyasetçi, bürokrat veya sermaye sahiplerinin görgüsüz olanı sanatı bir garnitür, sanat alanını da bir reklam aracı olarak görebilir; ama bu kişinin kendince bir kültürü varsa geriye mutlaka iyi ad kalacaktır. Biz bu dönemin muhafazakâr siyasetçi ve sermaye sahiplerinin artık bir kültür sorumluluğu bilincine eriştiklerinden söz etmek istiyoruz. Eğer öyle ise, bu ülkenin zengin tarihsel kültürünü ve ince sanat zevkini yeniden gündeme taşıyabilecek atılımları yapacaklarına şüphemiz yoktur. Er veya geç, bu ülkenin bütün tarihsel arka planı ortaya çıkacak. Hiçbir komplekse kapılmadan, hiç erinmeden, demokratik açılım cesareti ve kararlılığıyla bir de kültür açılımı yapılabilecektir. Farz-ı muhal, sayın Başbakan eğer bir kültür açılımı başlatsa, bu doğrultuda muhafazakâr sermaye sahiplerini sanata yatırıma çağırsa, sponsorluk imkânlarını sanatçılar ve kültür adamları lehine kolaylaştırıp teşvik etse, yukarıdaki şiirde söylendiği gibi atalarına uyup sanatı himaye etse, elbette adı kıyamete kadar yaşar!.. Kendisine de yakışır ayrıca.

Kültürel açılımı başlatacak bir Başbakan aranıyor!..

· Söz (sanat) sahiplerine iltifatta bulunup himayeni göster ki cihanı avucunda tutan hükümdarların adlarını onlar yaşatır. Nitekim Sultan Süleyman'ın adını kıyamete kadar andırıp tazeleyen de Baki gibi bir sanatçının ab-ı hayat değerindeki şiirleridir.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Kültür ve Tiyatrolar

Türk tiyatrosunun geleneği çok uzun, ama sahneye hasredilmesi çok kısa bir zamanı kapsar.

Daha Orta Asya'dan itibaren bolluk törenlerinde seyirlik sahneler, hayvan benzetmeleri, çoban hikâyelerini meydanlarda oynamaya başlayan insanımız zamanla kukla, meddah, Karagöz, ortaoyunu gibi şarkıların, dansların ve söz oyunlarının yer aldığı tiyatrolar yapmışlar. Bir metne dayanmayan ve Türk insanının mizah duygusundan ilham alan bu seyirlik oyunlar Tanzimat döneminden itibaren Batı etkisi altında gelişerek bugüne kadar sahnelerde sunulmuştur. Tanzimat ile birlikte saraylara tiyatro salonu yaptıran sultanlar hariçte tutulursa bütün bu tiyatrolar hep kendi sanatlarıyla ayakta kaldılar. Tiyatronun ülkemizde önemli yer edindiği Tanzimat ve Meşrutiyet yıllarında da durum aynı idi. Şinasi'nin Şair Evlenmesi'nden sonra Ermenice oyunlar oynayarak işe başlayan Güllü Agop'un Türk tiyatrosu zamanla Müslüman kadınlara da oyuncu olma kapısını aralayınca sayısız çeviri oyunlarla kuvvetli bir tiyatro rüzgârı esti. Bunlardan bazılarının konusu dini (daha doğrusu Müslümanlığı) aşağılayan, dindar insanlara kara çalan, çokevliliği öne sürerek din adamlarını kötüleyen bir yapıya sahipti. (Bugünün muhafazakâr kesimlerinde tiyatro geleneğinin yerleşmemiş olmasının başlıca sebebi işte budur.) Bu tutum daha sonraları Namık Kemal, Abdülhak Hamid gibi yazarların vatan, tarih, gelenek konularında tiyatro için yerli oyunlar yazma ihtiyacını da tetikledi ve milli tiyatro kendine özgü bir form üretti: Tuluat. Kavuklu Hamdi'lerin Kel Hasan'ların doğal yetenekleri gelenekten de yararlanarak kahvehaneleri tiyatroya çevirdi. Cumhuriyeti kuran kadroların toplumu inşa adına tiyatro açma ihtiyacı biraz da bu ilginin sebebidir. 1927'de Muhsin Ertuğrul yönetiminde ilk defa devlet desteğiyle Darülbedayi (şimdiki adıyla İBB Şehir Tiyatroları) kuruldu. Bunu on yıl sonra Ankara Devlet Konservatuarı takip etti. Bu tiyatrolar halkın istediğinden ziyade halka verilmek isteneni önemsediler. İstanbul'da AK Parti'nin son iki iktidar döneminde, Cumhuriyet'in tiyatroya kazandırdığı salonlardan daha fazla salonu İBB kazandırdı. Muhsin Ertuğrul sahnesi veya AKM yenileneceği zaman "Yıktırmayız!" diye çığlık atanlar bunu görmedi mi dersiniz? Peki sıkıntı neredeydi?

İmkânınız varsa DT ve ŞT'nin repertuarını inceleyiniz. Bunca sahnede acaba kaç yerli oyun vardır? Bu oyunlardan kaçı kendi geleneksel tiyatrosundan beslenmiştir? Kaç oyun bu tiyatroları kuranların (AK Parti iktidarı) kutsal kabul ettikleri değerlere saygılıdır? Muhafazakâr tiyatro seyircisi acaba muhafazakar belediyenin parasıyla sahnelenen oyuna gidebilir mi? Giderse orada maddi veya manevi tacize uğramadan geri dönebilir mi? Peki de, tiyatroya bunca yatırım yapmanın teşekkürü bu mudur? Bakın çevrenize!.. Dünyanın burjuvazi geleneği yerleşmiş iki ülkesi hariç ödenekli tiyatro kalmamıştır. Devlet eliyle maaşlı sanatçılara tiyatro yaptırma âdetinin son güçlü örneği de Sovyetler Birliği ile birlikte çöktü. Ama Türkiye'de hâlâ devletten maaş alarak sanat icra eden veya adı bankamatik sanatçısına çıkmış insanlar var. Şehrin merkezî yerine kümelenmiş olan tiyatrolarda icra-yı sanat ederler, ama varoşlarda (Avcılar'da, Pendik'te, Tuzla'da vb.) kurulan sahnelere gitmek istemezler. Varsa yoksa Harbiye-İstiklal Caddesi arasında dönen bir hayat. Sanatı halka yaymak onlar için yalnızca bir slogandır. Bu durum, özel tiyatrolarında ayakta kalmaya çalışan diğer sanatçılar için haksız rekabet ortamı yaratmaz mı? Peki onların eksiği DT veya ŞT kadrolarında yer almak üzere torpil bulamamak mıdır? Devletin onları desteklemek için ayırdığı bütçe ihtiyaçlarının ne kadarını karşılamaktadır?

Ben iktidar veya yönetimin tiyatroya karışmaması gerektiğinden, ideoloji ile sanatın ayrışmasından yanayım. Onun için sözünü ettiğim taraflı repertuara rağmen tiyatronun yaşaması için hep mücadele vermişimdir. Nitekim dünyanın bütün ülkelerinde artık yerel ve merkezî yönetimler tiyatrolara eşit uzaklıkta durmaktadırlar. Güdümlü bir tiyatro özgür olmaz çünkü. Bu uygulama ülkemizde de başlatılabilir. Bu hükümet tiyatroları emirle sanat icra eden memur sanatçılık düşüncesinden arındırabilir. Tiyatroları on yıllık, onbeş yıllık süreçlerde, kademeli olarak, mesela her yıl ödeneğin yüzde 10'unu kısarak, binalarını da mekânları ve kurumlarıyla birlikte içinde çalışan meslek örgütüne devredecek şekilde sivilleştirebilir. Sonra da onları özel tiyatrolar gibi destekler. Sonuçta, on yıl sonra şehirdeki bütün tiyatrolar özel tiyatrolar gibi sanat üretmeye başlar. Bu da bir rakabet ortamını doğurur. Böyle bir durumda, DT veya ŞT bünyesinde sanat üretmekte gönülsüz davrananlar dizi filmleri bırakıp üstün sahne performanslarını göstermeye başlayacaklardır. O zaman repertuar da arz-talep dengesine göre kendiliğinden oluşur, oyunlar boş salonlara oynanmaktan kurtulur, modern Türk tiyatrosu atılım yapar. Bunlar olunca da 'Muhafazakârlar tiyatrodan uzaktır!' diyenlerin haklı mı, haksız mı oldukları da, şimdi sanat diye sahnelenen oyunların çıtasının ve ratinginin nerede durduğu da kendiliğinden ortaya çıkar. Tiyatroları dönüştürecek bir Kültür Bakanı aranıyor?
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Bir gün ayrılığın derdi; diğer gün hasretin çaresizliği...

Dünya hemen bütün din ve inanç sistemlerinde "kötülüklerle dolu geçici sınav yeri" olarak anlatılır. İnsanlar bu sınavı başarıyla verirlerse öbür dünyada mutluluğa ulaşacaklardır.

İslamiyet'in insan adına 'esfel-i sâfilîn (aşağılardan da aşağı)' olarak tanımladığı bu yurda Hıristiyanî gelenekte Adem, günah ile aşağılanmış olarak inip acı çekmeye mahkûm edilir. Gerek Batı mistisizmi, gerekse tasavvuf, ebedî hayatta mutlu olabilmek (cennet) için dünyadan el etek çekmeyi önerir. Budizm'in insanların kurtuluşu için ortaya koyduğu Nirvana öğretisi de bundan farklı sayılmaz. Bütün bu inanışların temel düşüncesi 'ebedî mutluluğu elde etmek için dünyada çaba sarf etmek gerektiği'dir. Dünyanın bir bela yurdu olması ve kötülüklerle dolu bulunması, inanan ile inanmayanın, çaba gösteren ile tembel olanın, iyiliğin peşinde olanla kötülüğü isteyenin farkını ortaya çıkarmak adına anlamlıdır. Nitekim baştan uca iyiliklerle dolu bir dünya, imtihan için elverişli değildir.

Atalarımız dünyanın fena (kötülük) yurdu olduğuna ve erinde gecinde fena (yokluk) bulacağına dair inanışlarını her fırsatta tekrar eder, bunu sanat eserlerine de yansıtırlarmış. Fanilik hissi elbette insanın dünyaya bakış açısını değiştirecek ve dünya ile ahiret dengesini yerine oturtacaktır. Türk şiirinin klasik zamanlarına ait hemen bütün metinlerde bu düşünceye önem atfedilmiş, mutasavvıf olsun veya olmasın, bir imanın adamı olan her şair değişik vesilelerle dünyanın geçiciliğinden, kötülüğünden bahsetmiş ve onunla başa çıkmanın yollarını aradığını ifadelendirmiştir. Maksadı ise felekten şikâyet babında veya rindane eda ile söylediği bu şiirlerin, ortak düşünce ve inanç havuzunda yer alan okuyucunun kalbinde makes bulması, dünyaya bakış açısını dengelemesiydi. Söz gelimi Ramî Mehmet Paşa'nın (ö. 1707) şu beytine bakalım:

Dil harâb-âbâd-ı âlemde aceb vîrânedir
Eksik olmaz derd ü gam güya ki mihmânhânedir


Zannederim şöyle çevirebiliriz: 'Gövlümün evi, alemin harabeye dönmüş yurdunda acayip bir viranedir. Öyle ki içinden dert ile gam hiç eksik olmuyor; sanki bir misafirhâne.'

Beyitte geçen kavramlar tek tek ele alındığında aslında Osmanlı insanının dünyaya ve dünya hayatına bakışının şifrelerini çözmek mümkün. İsterseniz bunu yapalım:

Dil, 'gönül' demek ve insan için dünya hayatının önemi gönle yansıyan güzellikler veya kötülükler derecesindedir. Gönül soyut bir kavramdır ve maddî âlemden ziyade manevî âleme aittir. Yani gönül, maddeden ibaret olan dünya veya dünyalık peşinde olmamalıdır. Ait olmadığı bir dünyada bulunuyor olmak ona ağır gelir ve içini gamla, özleyişle, hasretle doldurur. Vatanını özlemesi ve bu özlem ile harab olması, onun doğru yolda olduğunu gösterir. Aksi takdirde dünyaya alışır ise manevî hüviyetini kaybeder, tabiatı değişir ve maddileşir. Bu durumda tabiatından çıkar ve yoldan sapar. Onun kendisine yetebilmesi ve kendinden bekleneni verebilmesi ancak gurbet duygusuna yapışması ve asıl vatanın hasretiyle yaşaması sayesinde gerçekleşir. Bu da dünya nimetlerine dönüp bakmayarak, karşılaştığı kötülük ve belalardan dolayı harap olmakla mümkündür.

Harâb-âbâd-ı âlem: 'Âlemin harabiyeti, yani harabiyet ile mamur olan, yıkılarak yapılan varlık alemi' demek olan bu kavram dünyayı nitelemek ve ona sıfat gibi yapıştırılmak bakımından eskilerin dilinde pelesenk olmuştur. Dünyanın binlerce yıldır eskitiliyor oluşu, içinde var olan bütün mamurelerin sonunda harap oluşları, kimsenin burada mamur olacak kadar bekleyemediği, binlerce erden geri kalmış şu yaşlı dünyanın bir taze gelin kılığında insanları aldatıp durması, hakikatine bakıldığında hiç kimseye mülk olmadığı vb. hep bu iki kelimenin ifade çemberi içinde yer alır.

Virane, bilindiği gibi 'yıkıntı' demektir. Şair, bu kelimeyi gönül hakkında kullanmaktadır ki; dünyanın hakikatine bakıldığında gönüller hep yıkıktır. Buraya gelip de, gönlü ebediyen mamur olmuş kimse bulunmamaktadır. Bir gönlün viran oluşu hasret yüzünden, abad oluşu ise vuslat sayesindedir. Vatanından ve Sevgili'den ayrı kalan bir âşıkın harabiyeti elbette onlara kavuştuğu zaman mamuriyete dönecektir. Yani ebedî mamuriyet (bayındırlık) ancak vuslatla (cennette cemale ermekle) mümkündür. Bu da dünyadaki hayatın viranlık içinde yaşanması ile mümkündür.

Mihmanhâne, 'misafirhâne, imaret evi' gibi anlamlar taşır. Eskiden yolcu ve misafirlerin konaklamaları için tekkelerde hücreler ayrılır, külliye çatısı altında imarethaneler kurulur, kimsesiz ve yoksulların, gariplerin ve yolda kalmışların buralarda barınması sağlanırdı. Dünya tıpkı böyle bir mihmanhânedir ki içinde bugün sen, yarın bir başkası kalacaktır. Atalarımız dünyayı bir misafirhâne olarak görerek bütün hayatlarını bir misafir gibi yaşamış, bir misafirden beklenen nezaket, zarafet ve teslimiyetle ömür sürdürmüşlerdir. Misafirlik, başkasına ait bir evde oturma fikrini beraberinde taşır. Kim, misafir kaldığı evin sahibi olduğunu iddia edebilir ki? Üstelik dünya evinde misafir olma sorumluluğuna bir de imtihan tedirginliği eklenmiştir. Bu iki tavrı aklından çıkarmayan bir yolcu, elbette dünyaya bağlanmayacak, bilakis gönlünü Sevgili'nin özlem ve ayrılığıyla dolduracaktır. Özlem ve ayrılığın gönle yansıması ise gam ve dert suretinde olmaktadır.

Derd ü gam: Şair tıpkı dünya gibi gönlünü de bir misafirhâne eylediğini ve orada Sevgili'nin özlem (gam) ve ayrılık/gurbet (dert) düşüncesini sırayla misafir edindiğini söylemektedir. Bir gün ayrılığın derdi, diğer gün özleyişin çaresizliği onun gönül evini, harabeye dönmüş gönül evini ele geçirmişler, sırayla konaklamaktadırlar. Bu iki halin aşk yüzünden olduğunu söylemeye hacet yoktur sanırım.

Ne mutlu o kişiye ki viraneye dönerek mamur olmuş gönül evinde Sevgili'nin aşkını yaşatmaktadır.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Nazlı sevgili !

Üstad Nailî (ö.1666) yazdığı nefis gazellerinden birine şöyle başlıyor:

Sâkî, fürûğ-ı meyden rûyında tâb göster
Germiyyet-i hayâdan hurşîdi âb göster


Aşağı yukarı şöyle demeye gelir: "- Ey sakî!.. Güzelliğinin şarap gibi sarhoş eden aydınlığını yüzüne bir ışık olarak yansıt (veya yakıcı bir ateş gibi yanağına yansıt) da güneş, hayanın hararetinden dolayı bir su (ter damlası) görmüş olsun."

Sufilerin sembollerle dolu dünyasında sıradan söyleyişlerle alelade hayat hallerini anlatarak derin ruh meseleleri anlatılabilir, felsefi çözümlemeler yapılabilir. Yukarıdaki beyitte Nailî üstat da böyle yapıyor ve on kadar kelimeyle bir yığın meseleye çözüm getiriyor. Ona göre sevgilinin yanağı, güneşin hem ışık, hem de sıcaklığını taşır. Bu durumda yanağın üzerinde gösterdiği su damlacığı o ateşi söndürme maksadını güdüyor olacaktır. Çünkü aradaki ateş ortadan kalkınca, âşık da sevgiliye ulaşmaya yol bulur. Aradaki ateşin sönmesi sevgilinin âşık ile arasında yürürlükte olan utanma ve hayayı bir kenara bırakması demektir ki bu durumda âşık ile maşuk yekvücut olur (vuslat); ikilik ortadan kalkar "bir"lik başlar. Seven ile sevilenin bu yolla buluşmasına sufiler "fena (âşıkın sevgilide yok olması)" derler. Fena ise her iki manada da aşkın sonlandığı nokta sayılır.

Üstat, beyitteki kelimeleri sıralarken söz konusu ettiği su damlacığını sevgilinin yanağı yanında âşıkın gözünde de düşündürecek şekilde düzenlemiştir. Bu durumda anlam bir kat daha güzelleşir. Sevgilinin güneş yüzüne bakan âşıkın gözünden hemen yaş gelivermesi (çünkü güneşe bakanın gözü yaşarır), sevgiliyi ne derece çok sevdiğine işarettir. Âşık, eğer sevgiliyi görünce ağlaması gelmiyorsa aşkında hakikat sırrı yoktur. Bu yüzden âşıklar sevgiliyi görünce başlarını yere eğer, yüzlerine bakamazlar. Baksalar yanaklarındaki güneş parlaklığı gözlerini alır ve her şeyi sevgili olarak görmeye başlar, onun nurunda boğulurlar.

Beytin ikinci dizesindeki "hurşîde" kelimesi Nailî divanının elyazması nüshalarından birinde "hurşîdi" biçiminde yer almıştır. Bu durumda beytin anlamı bambaşka bir şekle girer ve şöyle demek olur: "- Ey sakî!.. Güzelliğinin şarap gibi sarhoş eden aydınlığını yüzünde bir ışık olarak yansıt (veya yakıcı bir ateş gibi yanağına yansıt) da utanma hararetinden dolayı güneşi bir su halinde göster (yani güneş sendeki aşk parlaklığının, aşk ateşinin karşısında hayasından su gibi erisin)."

Pes doğrusu!. Mahza ateş olan güneşin su gibi erimesini düşünebiliyor musunuz? Siz o sakînin aşk ile yoğrulmuş nuruna ve gönül yakan aşk hararetine bakın ki, güneş onu görünce utancından su gibi eriyip akacak. O öyle bir sakî ki, mânâ ülkesinde gezinirken madde alemindeki en muhteşem varlık olan güneşi kendinden geçirip eritiyor. O öyle bir sakî ki yüzüne bakan bütün güzellikleri unutuyor, kendini kaybedip ona tutuluyor; akıldan geçip kendini aşka teslim ediyor. O öyle bir sakî ki küçük bir tecellisi ile âşıkın varlığını idrakine vesile oluyor ve kendini tanımasını sağlıyor. Divan şairlerine göre sakî, insana aşk ilham eden her şeyin ortak adıdır. Sufiler onu Feyyâz-ı Mutlak, yani bütün feyz ve sevginin kaynağı olan Allah veya mürşid-i kâmil olarak tanımlamaktadırlar. O ki içki meclisinde kadehlere içki doldurup dağıtandır, içkinin adı aşk olunca elbette sakî de Sevgili oluverir. Nitekim onun sevgili olduğunu müteakip beyitte açıkça söyler:

Dersin ki olmasın râz-âgâh-ı neşve-i nâz
Cibrîl'e çeşm-i mestin mahmûr-ı hâb göster


Bu dahi zannımızca şöyle demek olur: "- Ey sevgili! Naz işvesinin sırrını (nazlanmaktaki sırrı) kimse bilmesin diyorsan, Cebrail seni çağırdığında mest gözünü uyku mahmuru göster."

Naz, bilindiği gibi insanın kendisinde gizli olan, sükun halindeki güzelliği meydana vurmasının adıdır. Bütün sevgililer âşıka naz ederek güzelliklerini sunarlar. Üstelik naz, gönüldeki coşku ve ateşi arttırır. Âşık bu coşku ve ateşten dolayı zevk ve lezzet içinde yaşar. Bu yüzden hakiki âşık sevgiliden nazlanmasını ister, o nazlanmazsa müteessir olur, o nazlandıkça aşkını arttırır. Sufiler naz deyince Sevgili'nin cilve ile tecellisini, âşıkını bilmezlikten gelip yüz vermemesini (âşıkın kemali için yakarışların geri çevrilerek başka lütuflarla icabet edilmesi) anlarlar. "Eşikte niyaz, huzurda naz!" kuralı bunun için konulmuştur. Beyte göre Naili üstadın Sevgili'ye atfettiği naz, Hz. Peygamber'in Mi'rac gecesinde Cebrail'e gösterdiği naza benzer. Çünkü Habibullah, Mi'rac esnasında uyku mahmuruydu.

İmdi, kainatın bütün tecellileri Sevgili'nin bir naz kırıntısından ibaret olup bu sayede bütün kainat O'na âşıktır. O'nun insanlara aksetmesi ise işin mana boyutuyla alakalıdır. Mutlak Sevgili'nin kullarına sunduğu şarapta aşk iksiri vardır. Zaten bu yüzden güneş bile bu tecelliden utanıp su gibi erir. Eğer Sevgili aşkını naz ile vermeseydi âşık bundan bir şey anlamazdı. Bir şey naz ile verilirse ancak o vakit bütün güzellikleri ortaya çıkar ve âşık da ondan zevk alır. Doğrudan verilen bir şeyin kıymeti zaten fazla anlaşılamaz.

Arzularımızı yerine getirirken naz eden Sevgili'ye şükürler olsun!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Kalbimizi sağlam tutalım

Üstad Nailî (ö. 1666) Sebk-i Hindî neşvesiyle yazdığı nefis gazellerinden birinde şöyle diyor:

Ol Kâbe-revânız ki harîm-i harem-i aşk
Pürşûr-ı figân-ı ceres-i mahmilimizdir


Sureta şöyle demek olur: "Biz Kâbe yolcusu o âşıklarız ki aşk hareminin harîmi bizim kervanımızın çanının sesinden dolayı mustarip ve perişandır."

Hac yolculuklarının aylarca sürdüğü ve Harem'e kervanlarla gidilip gelindiği dönemlerde Kâbe'ye varabilmek herhalde müthiş bir özlemin vuslatı idi. Mevsimine göre gündüz veya gece boyunca yol alıp yolculuk meşakkatlerini yaşamak, Kâbe'ye yönelen gönülleri bir kat daha heyecana getirip insan nefsinin haccı idrak derecesini artırmış olsa gerektir. O kadar ki kervanların yolunu bekleyen eşkıya bile Kâbe yolcularına ilişmez, bilakis kervanın geçtiği yollarda herkes Harem âşıklarına yardım için yarışırlar imiş.

Yukarıdaki beytin derin anlamını kavrayabilmek için birkaç açıklama yapmak gerekiyor. Şöyle ki, bir kervanda sıklıkla duyulan iki ses vardır: Kös (davul) ve çan sesi. Kervan, bir kös sesi ile yürümeye başlar, yine bir kös sesi ile konaklardı. Mîr-i haccın talimatıyla bir görevli köse vurur ve kervandaki herkes derhal konaklayıp dinlenme vaziyetine geçer, yine aynı şekilde toparlanıp yürürdü. Kervandaki herkes bu sese itaat etmek zorunda idi. Aksi takdirde "Göçtü kervan kaldık dağlar başında" demek fayda vermeyecektir. Bir kervanın hiç dinmeyen vazgeçilmez sesi ise çan veya çıngırak sesidir. Kervancılar develeri dağılmasın, geçtikleri yerlerde birbirlerini takip etsinler diye öndeki devenin kuyruğundan veya mahmilden (iki kişinin oturmasına müsait deve hamudu) ince bir sicim sarkıtıp arkadaki devenin burun deliğindeki halkaya geçirirler, kervanın en sonuna da deve malaklarını sırayla bağlayıp kuyruklarına birer çan veya çıngırak asarlarmış. Böylece en öndeki merkebin sırtında kervanı çeken deveci arkadan gelen çan sesine bakarak her şeyin yolunca olduğunu, asayişin berkemal bulunduğunu anlar ve yola devam edermiş. Develeri birbirine bağlayan bu sicimler şimdiki araçların emniyet kemerleri gibi darbeye maruz kalınca açılacak şekilde düğümlenir, söz gelimi dar dağ yollarından geçerken ayağı kayıp uçuruma düşen bir deve olursa arkasındakileri de sürüklemesi böylece önlenirmiş.

Beyti anlayabilmek için biraz daha bilgiye ihtiyaç var sanırız. Bilindiği gibi Harem, ihrama girilen sınırlardan itibaren Kâbe'ye doğru olan yerlerin adıdır. Burada insanların canları ve malları emniyette olup canlı öldürülmez, günah işlenmez. Harem içinde Kâbe vardır. Kâbe Allah'ın evi sayılır. Allah'ın evini ziyarete gelen herkesle birlikte harem bölgesinde yer alan her şeyin adına harîm (civar, Harem'de kutsal olan her şey) denilmiştir. Harîm'in içinde en değerli olan kimse sevgilidir. Bu yüzden Kâbe Harîm'ine gelenler de orada Sevgili'yi ararlar. Zaten Kâbe de Sevgili'nin evidir. Tıpkı gönül gibi. Gönül ile Kâbe arasındaki eşitlik, her ikisinde de bir tek Sevgili için yer bulunması, başka sevgilerin (dünya, masiva, rakip, ortak vs.) dışarıda kalmasıdır.

Eski zamanlarda Kâbe'ye yönelen bir gönül, dünyayı ve dünyalıkları ardında bırakarak Sevgili'ye gitmek üzere yola çıkarmış. Öyle ki bir hac yolculuğu neredeyse hayatın bir hâsılası, bir tür muhasebe ve hasılat süreci olarak algılanır, bazıları da bunu etvar-ı seb'a ile izah ederlermiş. "O (Allah) sizi merhale merhale birçok hallerden geçirerek yaratmıştır (Nuh, 14)" ayetinden ilham alan etvâr-ı seb'a (yedi tavır) düşüncesi insanın yaratılışında yedi derece olduğunu söyler ve bunu izah için yedi kat gök, yedi iklim, yedi gezegen vb. benzetmeler kullanırlar. Ulema onu tab' (yaratılış), nefs, kalb, ruh, sır, hafî (gizli) ve ahfâ (en gizli) diye derecelere ayırmıştır ki insanın tabiatından başlayarak nefsiyle, kalbiyle ve ruhuyla ne derece iç aleme yönelip, ne derece hakikat sırlarına sahip olduğunu gösterir. Sufiler ise etvar-ı seb'a deyince yalnızca nefsi esas almış ve nefsin yedi tavrından bahsetmişlerdir. Bunlar sırasıyla emmâre (kesif zulmet örtüsü ile örtülü, seyr ila'llah), levvâme (hafif zulmet örtüsüyle örtülü, seyr ala'llah), mülhime (Nur ile zulmet arasında, seyr bi'llah), mutmainne (nur içinde, seyr ani'lleh), râdıye (nur perdesinin incelmesinde, seyr fi'llah), mardıyye (nur perdesinin sonunda, seyr maa'llah) ve kâmile (nur perdesinin de aradan kalkması halinde, seyr li'lleh) olarak anılırlar. Bunlardan ilki zevk, ikincisi şevk, sonra sırayla aşk, vasl, hayret, fena fil fena (yoklukta yok oluş) ve beka bi'l-beka (varlıkta var oluş) hallerini üstlenir. Bu mertebe ve tavırların renkleri de sırasıyla şöyledir: Mavi, sarı, kızıl, siyah, yeşil, beyaz ve renksizlik (renkten azade oluş).

İmdi, Nailî üstadımız yukarıdaki beytinde bütün bu seyr ü süluk yolunu bir hac vetiresine benzetiyor ve biz aşk haremine ulaşabilmek için öyle bir gidişle gidiyoruz ki, gönlümüz bu gidişin her merhalesinde, her dakikasında, her saniyesinde aşk ıstırabı ve kavuşma ümidiyle bin feryad ediyor, Harem'de gönlümüzün feryadını duyan herkes ve her şey aşk ile coşuyor, bu coşkunluk bizim kalbimize yansıyıp yedi mertebenin tamamından geçiyor ve Aşk Kâbesi'nde yok oluyoruz.

Nailî büyük şair vesselam!. Bütün bu derinliği bize anlatırken bir de göz kırpıyor ve kalb (yürek) ile ceres (çan) arasındaki şekil benzerliğine dikkatimizi çekiyor. Çünkü bütün bu idrak dereceleri ancak kalb ile algılanabilir.

Kalbimizi sağlam tutalım yeter!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Aşk yüzünden...

Bir zamanlar bir sergide, bir iğne, yanında da bir pertavsız görmüş ve şaşırmıştım.. Sonra pertavsız ile iğneye baktım, hayret ki hayret!.. İğnenin deliğinde, hamuduyla geçmekte olan bir deve kervanı vardı. Sanatçıyı tebrik etmiştim.
Geçen gün Karamanlı Nizami divanını okuyordum. XV. yüzyılın gölgede kalmış bir şairidir o. Aşk yüzünden henüz otuzbeş yaşlarındayken ölmüş yakışıklı bir genç imiş. Fatih, Karaman beyliğini topraklarına kattığı vakit veziri Mahmut Paşa onu alıp İstanbul'a getirmiş, burada "Gün (güneş) yüzün görmeyeliden ki günüm dün (gece) gibidir / Bana bin yılca gelir gerçi sana dün gibidir" dediği bir güzele tutulmuş ve yazdığı hicran dolu şiirler henüz bir divanı yeni doldurmuş iken göçüp gitmiş. Onun genç ölümü Türk edebiyatı açısından tam bir kayıp sayılır. O yiğit ve âşık adamın şu beytine rastlayınca hem o sergiyi hatırladım, hem de bir nebze olsun kederine ortak olup ölümünü anladım:

Üştür-i sermest eğer götürse hicrânım yükün
Zülf ü hattun gibi kâfir cenneti mesken tutar


Yani, "Ey sevgili!.. Eğer benim ayrılık yükümü esrik bir deveye yükleseler, senin saçların ve ayva tüylerin gibi kâfirler cenneti mesken edinirler."

Bu beytin künhüne varabilmek için birkaç noktada sizi aydınlatmam gerekiyor. İkinci dizeden başlayalım: Şair, buradaki "kâfir" kelimesinde bize adeta göz kırparak bir sihir gösteriyor (sihr-i helal). Kâfir kelimesinin lugat anlamı "kara, siyah" demektir. Divan şairlerine göre sevgililer kara zülüf, kara saç, kara ben, kara göz sebebiyle hep kâfir özelliklerine (acımasızlık, âşığın kanını dökmek, zalimce davranmak vb.) sahiptirler. Bunun için şair "Zülf ü hattun gibi kâfir..." derken (sanki kâfir kelimesinden sonra bir virgül varmış gibi) bir yandan sevgilinin zülüf ve ayva tüylerinin siyahlığından dem vuruyor, diğer yandan bu ayva tüyleri ve zülüflerin Nizamî'ye çektirdikleri yüzünden (zalimlik, acımasızlık vs.) kâfirlik ettiğini, bu yüzden cehennemlik olduğunu, buna rağmen sırf sevgiliye ait olmak dolayısıyla cenneti mesken tuttuklarını imaya çalışıyor, yani cehennemlik iken cennete girdiklerini söylüyor. Öte yandan sihr-i helal sanatı gereği dizedeki "kâfir" kelimesini kendisinden sonraki kelimelerle bütünleştirdiğimizde (yani "kâfir" kelimesinden önce virgül varmış gibi okuduğumuzda) kâfirlerin cenneti mesken tutabilecekleri, bunun için de sevgilinin zülüf ve ayva tüylerinin emsal teşkil ettiğini, yani kâfirlik yaptığı halde cennete girmek gibi şaşırtıcı bir sonucu bize gösterdiği için kâfirlerin cennete girmelerine kapı açılacağı söylenmiş olmaktadır.

İlk dizede, önce ağzı köpürmüş bir deve (üştür-i sermest) ile karşılaşıyoruz. Ağır yükten dolayı beli bükülmüş, ayaklarında derman kesilmiş, ağzı köpük köpük ıstırapla inleyen ve sanki sarhoş gibi yürüyüp yol alan bu devenin sırtında yalnızca ayrılık (hicran) yükü vardır. Maddi bir yükten ziyade manevi ağırlığı olan bu dehşetli yük deveyi o derece ezmiş, eritmiş, belini inceltmiş ve zayıflatmıştır ki deve sanki bir sicime dönmüş, o yükün altında incelip yok olma noktasına varmıştır. Bu öyle bir sicimdir ki hani bir iğneye taksanız iğne deliğinden hemen geçiverecek. Burada bir an düşünelim ve gözümüzün önüne bir devenin bir iğne deliğinden geçecek derecede incelmesini getirelim. Müthiş bir mübalağa!.. Ayrılık yükü altında iğne ipliğe dönen bir deve!..

Kur'an-ı Kerim'de bir ayet-i kerime vardır: "Şüphe yok, o kimseler ki ayetlerimizi tekzip ettiler ve onlara karşı tekebbürde bulundular. Onlar için gök kapıları açılmaz ve deve, iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir. (A'raf, 40)" Allah burada kâfirlerin cennete girmelerinin imkânsızlığını "bir devenin iğne deliğinden geçmesi" misaliyle açıklamakta ve "Ancak bir deve iğne deliğinden geçerse kâfirler de cennete girebilirler!" buyurmaktadır ki anlatılan şeyin imkânsızlığı ortadadır. Gel gelelim biz Nizamî'nin beytini bu ayet ışığında okuduğumuzda bütün kâfirlerin cennete doluşması imkân dışı olmaktan çıkıvermektedir. Çünkü zavallı şairin hicran yükünü çeken deve o ağır yük altında o derece zayıflayıp, ezilip incelmiştir ki, onu bir iğne deliğinden geçerken görebilirsiniz. Allah'ın kâfirlere cennet vaadi "devenin iğne deliğinden geçme" şartına bağlı olduğuna ve bu şart da yerine geldiğine göre hepsinin cennete doluşmaları mümkün olacaktır. Nitekim sevgilinin zülfü ve hattı da bu vesileyle cennete girmiş olacaklardır. Çünkü şair bu hicran yükünü zaten o iplik kadarcık zülüf ve ayva tüyleri uğruna çekmektedir. İmdi, sevgilinin bir tek zülfüne tutulup da o uğurda incelip zayıflayan bu şairin o hicran yarası ile ölmesine şaşılır mı?!.. Ruhu şâd olsun!.. Allah rahmetini esirgemesin!..

Bu beyitteki nükteyi daha sonra Fuzulî üstadımız da bir beytinde kullanmıştır:

Bu gamlar kim benim vardır, bağîrin başına koysan
Çıkar kâfir cehennemden güler ehl-i azab oynar


Bu dahi şöyle nesre çevrilebilir: "Benim çektiğim gamları eğer bir devenin sırtına yükletsen, onun ağırlığından o derece zayıflar ki iğne deliğinden bile geçebilir. O zaman da kâfirler cehennemden çıkar ve azaptan kurtuldukları için gülüp oynamaya başlarlar."
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
İçten bir tebessüme muhtaç!..

Televizyon haberlerini seyredenler için geçen haftanın zihinlerde kalan görüntülerinden biri de Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül'ün Nevruz arifesinde TSK'ya ait rehabilitasyon merkezini ziyareti ve oradaki gaziler ile yaptığı alicenap sohbet olsa gerektir.

O haberi ben, Türkiye'de hemen bütün kitleler tarafından ihtiyaç duyulan bir samimiyetin görünür kılınması olarak yorumladım. 30 yıllık terör tarihimiz boyunca acaba cumhurbaşkanlarımızdan hangileri bu gibi ziyaretler yaptılar, ziyaretlerinde gaziler ile ne derece sıcak ilişki kurabildiler, onların ruhlarına giden hangi kapıları açtılar, bilemiyorum. Sayın Cumhurbaşkanı'nın ekrana yansıyan samimi ve içtenlikli görüntüleri belki sizin de dikkatinizi çekmiştir. Bir kokteyl salonunda, bir geçit resminde, protokoler bir tören alanında yahut kanıksanmış hamaset veya siyaset ortamlarındakine benzemeyen bir samimiyet vardı tavırlarında. Bedenlerinin bir parçasını Güneydoğu trajedisinde bırakıp gelmiş gazilerin derin acılarını görünce ziyadesiyle duygusallaştığı, o dağ gibi yiğitler için ciğerinin ta derinden yandığı hemen anlaşılabiliyordu. Sizi bilmem ama ben yüzünde yapmacıksız, kamera kaygısından uzak, muhtemel muhabir spekülasyonlarına kapalı, katıksız bir samimiyetin yürek yakan derinliğini gördüm. Türkiye'mizin içinden geçtiği dönemde ziyadesiyle ihtiyaç duyulan bir samimiyetti o. Bütün çatışmaları sona erdirecek, bütün fikir ve düşünceleri eşit kucaklayacak, bütün kırgınlıkları geride bıraktıracak bir samimiyet... İçinize sığdıramadığınız kederlerin boğazınıza düğümlenip geldiği esnada gizlice yutkunmaya çalışılan bir samimiyet... Sayın Cumhurbaşkanı'nda gördüğüm işte öyle bir şeydi ve onun yerine ben yutkundum. "İşte," dedim çevremdekilere, "halk, devletini böyle görüntüler sonrasında 'baba' konumuna yükseltir. Devletlunun "baba" itibarını alması için illa maaşlara zam yapması gerekmez, halkın muhtaç olduğu samimiyeti göstermesi kafidir!" Eğer o samimiyet yoksa ne verilen politik sözler, ne planlanan siyasi hedefler, ne de ekonomik hayaller gerçekleşir. Nitekim o asil görüntüler arasına yansıyan gazilerin taleplerinin gerçekleşmediğine dair diyaloglar da bu samimiyet ortamının hüzünlü çehresi oluvermiştir. Belli ki gazilerin önceki müracaatları 'âdet yerini bulsun' kabilinden resmi bir ziyaretin protokol konuşmaları arasına sıkışıp kalmış ve bir daha üzerine dönülememiştir. Yoksa ne gaziler aynı taleplerini bir kez de yazılı olarak yinelemek üzere mektup hazırlar, ne de cumhurbaşkanlığı gibi bir makam ve Sayın Abdullah Gül gibi bir Cumhurbaşkanı, evladı bildiği gazilerinin bir isteklerini iki ettirirdi. Binaenaleyh içtenlik ve samimiyet bizim öz hasletimizdir ve yalnızca işlerin yürümesi için değil, birbirimizi anlamamız, birbirimize gülümsememiz, birbirimizi tanımamız için de gereklidir. Sayın Gül'ü gaziler arasında izlerken yüreğinin o tebessümün ışıltılarıyla dolu olduğunu görmemek imkânsızdı. Aynı ışıltıyı ben bir yerlerden hatırlıyordum. Bu parlak ruha sahip bir başka adam daha yaşamıştı tarihte. Okuyup öğrendiğim zaman çarpılmıştım çünkü. Bu vatana 33 yıl her manada "baba"lık yapmış Sultan II. Abdülhamid Han idi o. İşte hikâye:

Yıllardan 1897. Türk-Yunan Harbi zaferle neticelenmiş. Sultanın sevincini ise buruk bir acı gölgelemekte. Savaşta yaralananların hepsini İstanbul'a getirtmiş, Gümüşsuyu Hastanesi yetmeyince Şişli'de yeni yaptırdığı Etfal Hastanesi'ne yerleştirmiş, orası da kafi gelmeyince Yıldız Sarayı'nın bitişiğindeki sergi binasını hastaneye çevirmiş tedavilerini başlatmıştır. O günlerde sarayında huzurlu oturamamaktadır. Gazilerin durumunu günü gününe takip etmekte, yaralıların istatistiklerini yaptırmakta, onlarla bir yanmakta, acı çekmektedir. Yine uykusuz geçen bir gecenin sabahında atölyesine iner ve Yüzbaşı Mehmet Efendi'ye şöyle seslenir:

- Haydi bakalım, Mehmet Usta! Yüz elli tane baston ağacı kes.

Yüzbaşı şaşırmış hâlde sorar:

- Ferman efendimizindir, lâkin bu kadar baston ağacı ne olacak hünkârım?

Sultanın cevabı ibretliktir:

- Tahkik ettim. Gazilerimizin bir çoğu ayaklarından yaralı. Bunlar iyileşseler bile ileride bastona muhtaç kalacaklar. Onları hastahaneden taburcu edip memleketlerine gönderirken kendilerine birer baston hediye edeceğiz.

Tahkik edildiğinde görülecektir, geçen hafta televizyonda yüreğimiz burkularak izlediğimiz gazilerin çoğu ayaklarından yaralı idiler. Yani bastona, tekerlekli sandalyeye muhtaç evlatlarımız. Merak ediyorum; acaba kendilerine bu hikâye anlatılsa da sonra Sayın Cumhurbaşkanı'nın o samimi ziyaretindeki gülümsemesinden ve içtenliğinden ne hissettikleri sorulsa neler söylerler?!.. Düşünmeye değer. Ben de düşündüm zaten. Zannederim çoğu "sultan elinden baston" veya "cumhurbaşkanı elinden tekerlekli sandalye" almış olduklarını söyleyeceklerdir. Ama asıl duymak istediğim cümleyi, o köşede kalmış dağ gibi yüreğin içindeki fısıltı dillendirecektir: "-Ne bastonu ağam; ayağımı geri gelmiş hissediyorum!"
 

Giriş yap