İskender Pala'nın Köşesi...

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Benim ahlakım, senin ahlakın, onun ahlakı...

Gelin, Fuzuli üstadımızı yâd edelim; diyor ki:

Canı kim cânânı için sevse cânânın sever
Canı için kim ki cânânın sever cânın sever


Bu anlayışa göre eski zamanlarda insanların aşk u alaka bahis konusu olunca iki tür algı geliştirdikleri söylenebilir: Sevgili için can taşıyan kişi ve canı için sevgili taşıyan kişi. Bu bakış açısını toplumsal hayatta iki farklı ahlak anlayışıyla, bencillik ve fedakârlık olarak ifade etmek mümkündür. Bilindiği gibi bunlardan biri almayı, diğeri vermeyi önemser. Almayı önemseyen kişi, kendi menfaati doğrultusunda başkalarını zarara sokuyor demektir. Oysa sevgiliye yâr olmak vardır da bâr (yük) olmak yoktur. Almayı ahlak edinen kişi tüketici bilince sahiptir. Nitekim bencillik (egoizm, enaniyet) ve menfaatperestlik kavramları almak ama vermemek üzerine kurulmuştur. Bunun karşısında vermek ama almamak üzerine kurulmuş olan feragat ve özveri anlayışı da vardır. Bu da başkası hesabına kendinden vazgeçen tavrı benimser. Yani âşık, sevgili lehine kendinden vazgeçer ve her şeyini sevgiliye verir. Buradaki verme ahlakı üreticidir, kendinden veren kişi kalıcı şeyler yapıyor demektir. Ölümsüz aşkların sırrı bu kendinden verme tavrında gizlidir.

Alma ve verme üzerine kurulu bu iki zıt tavrın dışında hem almayı, hem vermeyi kucaklayan üçüncü bir anlayış biçiminden söz edilebilir ki bu, sosyal hayatta önemli olmakla birlikte aşk bahsinde yaya kalmaya mahkum bir anlayıştır. Bu ahlak da paylaşımcıdır. Modern zamanların insanları bu üçüncü tip ahlakı önemsemekte hatta bununla yetinmeyip sevgi ve evlilik gibi mefhumları da bu gözlükle değerlendirmektedirler. Almada ve vermede eşit olduğunu iddia eden ahlak aklın ürünüdür ve dikkatli bakarsanız materyalizmin bu anlayışı durmadan pompaladığını görürsünüz. Artık insanlar verecekleri zaman ne aldıklarının,­ yahut alacakları vakit ne verdiklerinin hesabını yapıyorlar. "Ben senin için şunu şunu yaptım!" diye başlayan karı koca kavgalarını, "Kızımızın düğününde filancalar ne getirmişti hanım?" sorusunun ardına gizlenen hediyeleşme mantığını, "Filancayı çok severim, çünkü o da beni çok sever!" tarzındaki dostluk düşüncesini, "Beni görmezden geldi, ben de şimdi onu görmüyorum!" dedirten kini bir düşünün. Eşitlik adına türeyen bu yeni ahlakın adı "fifty-fifty"dir ve ruh haritalarımızı yırtmıştır. Bu yüzdendir ki modern çağların başarı formülleri hep hırs, tamah, heves, heva ve ihtiraslardan geçiyor. Şiddetli kelimeler kullanarak yaşadığımız kaba ve kavgalı hayatlar böyle bir dünyanın yansıması. Uylaşma ve uzlaşma adı altında artık insanlar birbirlerini aldatıyorlar. Akıllının egemen kıldığı sistemler gönül erlerini kündeye getiriyor. Almayı önemseyen tavra gelince, o bunun daha kötüsünü yapıyor. Çünkü durmadan almak tamamen nefsin eseridir ve dünyanın her yerinde eleştirilmektedir. Buna rağmen devletler bu felsefe ile milletlerini koruyup kolladıklarını ifadeden geri durmazlar. Bugünün uluslararası çatışmaları alma hırsı ile izah edilebilir. Öte yandan ferdi ölçekte alma üzerine kurulu bütün anlayışlar insanlığın zararına olmaktadır ve bu gidişin sonu çok sancılı bir çağı getirecektir. Çünkü almanın bir ahlakı veya sınırı yoktur. Din veya vicdanın otorite kurmadığı her nefis sonsuz arzuların peşinde durmadan çalar, çırpar, gasp eder, tüketir, hak çiğner vs. Buna mukabil verme ahlakı gönlün eseridir. Kendinden razı ve bahtiyarlıkla dolu bir ömür için verme ahlakı yegane formüldür. Bir öğretmen dersini anlatırken, bir hekim hastasını muayene ederken, bir kişi herhangi bir görevini yaparken verme ahlakıyla hareket ettiğinde sevgili eşiğinde canını feda eden âşıktan daha az asil sayılmaz. Bu öyle bir ahlaktır ki dostlukla uzanan, baş okşayan, sırt sıvazlayan eller madde cinsinden boş da olsa mana cinsinden doluyu taşırmaktadır. Ebubekir'lerin "Allah'ım bedenimi öyle büyüt, öyle büyüt ki, cehennemi yalnızca ben doldurabileyim ve orada başka hiç kimseye yer kalmasın!" duasındaki feragat da, Mevlânâ Celaleddin'lerin "Ey filan! Gel, öfkeni ve kinini bana boşalt. Say ki hasmın benim, bana et küfrünü!" beytindeki fedakârlık da, bakkalların veresiye defterlerini yakmaları veya âşıkların sevgili eşiğinde can vermeleri de bu ahlakın eseriydi. Heyhat ki çok gerilerde kaldı. Ağanın eli tutulmaktadır artık ve -daha da ilginci- ağalar el tutmayı ağalık saymaya başlamışlardır.

Çevrenize bir bakınız; biz hangi ahlaka sahibiz? Doyduğumuz zaman bile hâlâ aç gibi davranırken, tüketebileceğimizden ziyade servetimiz var iken hâlâ kazanma hırsıyla yanıp tutuşurken, adeta içtikçe susar, tükettikçe acıkırken, biz hangi ahlaka sahibiz? Sanat gibi, kültür gibi, düşünce ve irfan gibi, kimlik ve tarih gibi, din ve töre gibi, adalet ve iyilik gibi mevhibeleri ahlaki ve vicdani değerler arasında saymayanlar ve yazık ki bunları önemsemediğimiz için verme ahlakını içselleştiremeyenler biz değil miyiz? Bizi bir zamanlar yüksek bir toplum olarak abide misali inşa ve mamur eden bu değerlerimize ne oldu? İçinizi yoklayın, kalbinizde bunlara dair küçük bir kıpırtı var ise siz o cevheri hâlâ taşıyorsunuz demektir. Bu da bize söz konusu ihtişamlı abidenin tuğlalarının yerli yerinde durduğunu müjdeler. Ne var ki o abideyi bina edecek bir sevgi harcına da ihtiyaç vardır. Tuğlaları üst üste veya yan yana koyarak bina kuramayacağımıza göre şimdi gönüllerdeki sevgi harcıyla o binayı yeniden yapma zamanıdır. Yoksa sevgi harcı olmadığı için ekseninden oynamış tuğlalar her fırtınada dökülmeye devam edecek, bir medeniyete, bir kimliğe mensup olduğumuzu unutarak bireysel kaderlere mahkum ömürler sürmeye devam edeceğiz. Gelin, o harcı karalım ve toplum olduğumuzu hatırlayalım!.. Gelin canımızı canan için sevelim ki biz bu cihana bir Sevgili'ye kul yazılmaya geldik!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Mülk-i hüsnün âbâdı

Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubad zamanında, başkent Konya'da Horasanlı bir şair yaşardı. Minyatürler yaptığı veya minyatür gibi renkli şiirler yazma iddiasında olduğu için Dehhanî (nakışçı) mahlasını kullanan bu rind şair, sarayında Farsça'yı edebiyat dili kabul eden hükümdara Türkçe kasideler sunarak ona bir şeyler anlatmak istiyordu.
Biraz dünya hayatından, biraz devlet yönetiminden, biraz kişisel tecrübelerinden dem vurarak o dönemin iyiden iyiye dünyevileşen yönetimine mesajlar verme gayretindeydi. Horasan'ı çok özlemişti ve Konya'daki sarayın artık fazla yaşayamayacağını biliyordu. Saray dışında sufizmin halka yayılan etkisini biliyor, onların irşad halkalarından edebi ilhamlar alıyor lakin sözlerinde, sarayın hoşuna gidecek şekilde dünyevi zevkleri anlatıp arada sırada ibretlik birkaç beyti de araya sıkıştırıveriyordu. Temiz ve pürüzsüz Türkçe'siyle takdir topladığı içindi ki söylediği hikmetli hayat düsturlarıyla kendini dinletiyordu. Zaman oluyor, gazeller yazarken bile sultanın yahut devletluların okumaları için öğütler vermekten geri kalmıyor, zaman oluyor dünyanın eğlencesinden bahsediyordu. Yine bir gazeline, "Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi" diyerek başlamış ve en sonunda da sultanın ihtiyaç duyduğu cümleyi söyleyivermişti:

İster isen mülk-i hüsn âbâd ola dâd eyle kim
Pâdişehler dâd ile mülkünü âbâd eyledi


Beyit, aşağı yukarı şöyle demeye geliyordu: "Ey sultan, güzellik ülkesini bayındır eylemek istiyorsan adaletli davran ki padişahlar yurtlarını adalet ile âbâd ederler."

Divan şiirinde adalet üzerine sayısız beyit bulunabilir. Hemen pek çok şairin iktibas yoluyla kullandığı "Küfr ile dünya durur zulm ile durmaz" kelam-ı kibarı yanında adaleti emreden pek çok ayet ve hadisler şairlerin dilinde tekrarlanıp durur. Çünkü her devirde adalete ihtiyaç duyulduğu kadar adaletten sapmalar da olur. Adalet ki mülkün temelidir, şair, "Fesâd olsa esasında binanın, pâyidar olmaz (Yapının temelinde bozukluk var ise ayakta kalması imkansızdır)." buyurur. Peki, hükümet etmekte veya devlet yönetmekte gerekli olan adalet başka alanlarda gerekmez mi? Mesela ticarette, siyasette, hürriyette, uhuvvette, mürüvvette, meveddette, muhabbette, meserrette?!.. Mesela Hoca Dehhanî'nin hitap ettiği sultan acaba önce hangi manada adalet göstermelidir? Mülkün sultanı olarak mı, gönlün sultanı olarak mı? Şair bir "mülk-i hüsn"den bahsettiğine göre, anlaşılan, "güzellik ülkesi" yalnızca adaletle âbâd olabilmektedir. Bu durumda adalet mülkün sultanından öte gönül sultanına gereklidir. Ta ki gönül sultanı kullarının her birine karşı eşit davransın, hepsine sosyal adaleti versin. Öyle ya, sultanlar önce gönüllerde taht kurmalı, adaleti gönüllerde sağlamalıdır ki oradan bir güzellik hayata yansısın ve kullar arasında adalet sağlansın.

Aşk u alaka bahsinde Dehhanî, sevgili karşısında rakipleriyle eşit muamele görmek isteyen bir adaleti istemektedir. Onun tek arzusu kulluğa kabul edilen bir âşık olabilmektir. Yukarıdaki beyitte "Ey gönüller sultanı olan sevgili! Güzelliğinin ülkesi âbâd olsun istiyorsan (ya bana çektirdiğin ayrılık acılarını diğer rakiplerime de çektirerek, veya onlara gösterdiğin yakınlığı bana da göstererek) adaletli davran ki sultan olana, adalet göstererek mülkleri adab eylemek yaraşır." diye yalvarması bundandır. Eskiden bir mülkün âbâd olması su ile mümkündü. Su olmayan yerde medeniyet kurulamazdı. Bunun içindir ki Dehhanî bir yandan adalet isterken bir yandan da ayrılık çektiği yerden göz yaşlarını sevgilinin güzellik ülkesine doğru ırmaklar gibi akıtmaya razı olduğunu ve sevgilinin de ayrılık bahsinde kendisine ziyadesiyle ağlama vesilesi vermesinin bir adalet sayılacağını ima ediyor. Yani demek istiyor ki "Ey sevgili, senin uğrunda en çok ben ağlayayım ve güzellik isimli ülkeni tek başıma ben âbâd edeyim!" Böylece başkalarına gerek kalmasın, diğer âşıkların (kulların) devreden çıksın. Madem senin hasretini en çok ben çekiyorum, o halde adalet eyle de senin ülkeni de yalnızca benim göz yaşlarım sulasın (diğer sahte kullarını kov çevrenden)!

Bir ülkenin adabı gönüllerin âbâdı iledir. Şehrin imarı yüksek binalar, düzgün yollar, sağlam altyapılardan ziyade orada yaşayanların gönüllerine hitap eden göstergelerin çokluğuyladır. Ancak bütün bunların başında adalet kavramı vardır ve herkese lazım olan adalet, yalnızca toplumsal hayatı değil gönüllerin imarını da düzenler. Yani esas olan "hüsn (güzellik)" kavramıdır. Demek ki Hoca Dehhanî "hüsn" kelimesini sırf vezni tutturmak için koymamış oraya. Başka bir kelime koysa şiirin vezni tutardı amma hayatın düzeni bozulurdu.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Bellek güncellemesi

Bellek güncellemesi


Evliya Çelebi gezip gördüğü yerlerde her ne vakit meclis kurup sohbeti koyulaştırmışsa, Seyahatname sayfalarına "Bir Baykara Meclisi'ydi ki..." diye başlayan cümleler yazmıştır..
Çelebi'nin sözünü ettiği Baykara Meclisi edebiyat dünyasına Çağatay hükümdarı Ebülgazi Hüseyin Baykara Mirza'dan (1438-1506) yadigardır. Ünlü dil bilgini ve şair Ali Şir Nevaî'nin çocukluk arkadaşı olan Baykara, Timur soyundan geliyordu ama devletini, daha genç yaşta iken kendi vizyon ve kahramanlığıyla kazanmıştı. Özbeklerin yardımıyla Ceyhun'un Özbey yöresinde küçük bir yerleşim bölgesinde küçük bir yerin yönetimini alarak başladığı siyasi hayatı Mazendaran, Esterabad derken Herat'ı almasıyla devam etti ve XV. yüzyılın en ihtişamlı Türk devletlerinden birini kurdu. Devletinin içini kültürle, edebiyatla, sanatla doldurmaya azimliydi; Çin, Kuzey Asya ve Hint ülkelerinin kültürleriyle yepyeni bir milleti var etti. Herat onun zamanında bir kültür ve edebiyat merkezi oldu. Baykara ise edebiyat ve sanat adamlarının meclislerinde bulunarak tarihe geçmekle kalmadı, devleti de XV. yüzyıl Türk devletleri arasında önemli bir mevkide anıldı. Arkadaşı Ali Şir Nevaî'yi vezir edinmişti; yetinmedi ünlü şairler Molla Camî, Hâtifî, Hilalî, Bennaî ve yine ünlü minyatür ustası Nakkaş Bihzâd'ı himaye edip destekledi. İltifat marifeti celbetti ve onun çağında yahut devletinde himaye gören sanatçılar daha sonra İslam şiir ve sanatını etkilediler. Dede-torun tarihçiler Mirhond ile Hondmîr de onun elinden yemlenen şahinlerden oldular. Dünyanın ilk biyografi yazarlarından Devletşâh'ı da o destekledi ve ünlü tezkiresini yazmasını teşvik etti.

Şair Nef'î bir kasidesinde der ki:

İltifat et sühan erbabına kim onlardır

Medh-i şâhân-ı cihânbâna veren unvânı

Kim bilirdi şuarâ olmasa ger sâbıkta

Dehre devletle gelip yine giden hâkânı

Haşre dek âb-ı hayât-ı sühan-i Bâkî'dir

Andırıp zinde kılan nâm-ı Süleyman Han'ı


Geçtiğimiz cumartesi günü Sayın Başbakan'ın kahvaltı sofrasında Hüseyin Baykara'yı düşünürken zihnimizden bu dizeler geçiyordu. Bir ara Hüseyin Baykara'yı kürsüde bize hitap ederken görür gibi oldum. Tayyip Bey mi Baykara olmuştu, yoksa Baykara mı Tayyip Bey'in şahsında gözümüze görünmüştü bilemiyorum. Talakatlı ve fevkalade isabetli hazırlanmış bir konuşma dinlemek elbette bize lezzet verdi. Tartışma ve müzakere bölümünde Demokratik Açılım'ın hemen her meselesinin gündeme getirilmesi ise herkesi memnun etti. Kimlikler, inançlar, ırklar üzerinde kuşatıcı ve aydın bilinciyle söylenmiş isabetli görüşler dile getirildi, herkes istediği kadar konuştu. Herkesi nezaketle dinleyen Sayın Başbakan söz sırası kendisine geldiğinde yine samimi, içten ve inandırıcı bir sohbete başladı. Önce geçmişin sıkıntılarına takılıp kalmak yerine geleceği inşa etmenin öneminden bahsetti. Bellek yenilenmesine/güncellenmesine ihtiyaç olduğunu söyledi ve yazarlardan, siyasi değişim ve dönüşümden ziyade gönüllerdeki değişim ve dönüşüme kalemleriyle katkıda bulunmalarını rica etti. Onlara, kısa vadede genelgelerle yapmaya çalıştıkları demokratikleşme çalışmalarının orta vadede yasalarla destekleneceğini ve uzun vadede bir anayasa güncellemesinden yana yaptıkları hazırlıkları anlattı. Etnik kamplaşmalar ve etnik haklardan ziyade ortak paydası "insan ve insaniyet" olan azim bir rüyadan bahsetti. Atalarımızın güçlü mazisinden güçlü bir geleceğe köprü olma idealinden, "Yaratılanı Yaradan'dan ötürü sevmek" ülküsünden dem vurdu. Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurulu'nu faaliyete geçirdiklerinden, OHAL'in kaldırılmasıyla gelen rahatlıktan, yakın tarihimize sıklet olan hadiselerin arşivlerden gün yüzüne çıkartılabileceğinden, bu açılım sürecinde Milli Eğitim ve Kültür bakanlıklarının yaptıkları çalışmalardan bahsetti, her konuda herkesi bilgilendirdi. Ben kendi adıma bu kahvaltıda çok şey öğrendim, pek çok fikrim olumlu yönde değişti. Bu tür buluşmaların çok yararlı olduğundan zerre kadar şüphem kalmadı.

Bu ülkenin son Baykara Meclisini zannederiz ünlü biyografi müellifi İbnülemin Mahmut Kemal Bey (ö. 1957) kurmuştu. Fehmi Koru'nun fasıl akşamlarını dışta tutarsak Baykara Meclislerine yalnızca edîb ve şairlerin, gazeteci ve sanatçıların değil siyaset aktörlerinin de şiddetle ihtiyacı var. Bu yüzden cumartesi günkü kahvaltı sofrasının sık sık kazasını yapmak gerekir. Gönüllerin ve zihinlerin doygunluğu adına buna ihtiyaç vardır. Gerçi kahvaltı sofrasında musıkî fasılları bulundurmak abestir ama siyaset gereği edebiyat ve ülke gündemiyle alakadar sohbetler edilmesine de bir mani yoktur. Üstelik hiç kimse de paradan, ekonomiden, dünyanın âlâyişinden ve masivadan bahsetmedi. Altmış kadar yazar, Dolmabahçe'deki şık tasarlanmış toplantı salonunda beş saatten fazla kaldık ve zannederim ayrılırken hepimizin dimağında bir işe yaramış olmanın hazzı vardı. Bana gelince, zannederim duygularımı en güzel yine Nef'î anlatabilir, kulak verelim:

Söz tamam oldu duâ eyleyelim ey Nef'î

Hak Taala vere maksûd-ı şeh-i devrânı

Bula dîvân-ı hümâyûnı kemâl-i revnak

Arta günden güne gittikçe felekte şanı
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Onun ahlakı, benim ahlakım


Tanzimat'ın ünlü simalarından Fuat Paşa'nın babası Keçecizade İzzet Molla'nın (ö.1830) şu beytini her ne vakit okusam içimden, "İyi ki bu günleri görmedin üstâd!" demek geçer:

Bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin
Bülbül hamûş, havz tehî, gülsitân harab


Yani ki şöyle demek olur: "Biz bu dünyanın bahar mevsimini yaşadığımızı zannediyoruz, oysa bülbül suskun, havuzlar boşalmış, gülistan da tam bir harabe." Dikkat edilirse şair, müthiş bir yanılgı veya aldatmaca halinde "Böyle bahar mı olur?! Bana eski baharlarımı verin!.." çığlığını atmaktadır. Peki baharımızı kim çalıp götürdü bizden?!..

Kitaplardan öğrendiklerimize göre yüzyıllar boyunca bu toprakların çocukları birbirlerine şimdikinden daha sevecen ve yakın davranmış, dertlerini paylaşmış, toplumsal insicamı daha derinden yaşamışlar. Bugün dahi, hani bencileyin iki çeyrek asır ömür sürmüş olanlar, her on yılda toplumsal algılarımızın nasıl değiştiğini pekâlâ bilebilirler. Mesela bundan kırk yıl evvel birisi sokakta, kahvehanede, bir mecliste vb. herhangi birinin dudağında hüzün kırıntısı, alnında keder kırışığı görse, usulca yanına sokulur, "Beni bağışlayınız, gerçi tanışmıyoruz ama, sanki bir derdiniz var gibi!. Acaba yardımcı olabileceğim herhangi bir şey var mı?" diyerek başladığı sözlerinin devamını belki koluna girerek, belki sırtını sıvazlayarak getirir ve derdine çare olabilmek için mutlaka bir yol bulabilirdi. Bunun sebebi toplumun her ferdi ile kendi arasında hissettiği bir bütünlük ruhu, parçası olduğu bünyenin sağlıklı yaşaması için bir gayret, millet olma ahlakının dışa vurumudur. Oysa eskiden toplumumuz daha zengin değildi, daha bilgili de değildi, hatta fazla imkânlar içinde de yüzmüyordu, lakin onlar birbirlerinin hem ihtiyaçlarını, hem dertlerini paylaşıyorlardı. Bugünkü toplum ise pek çok bakımdan eski kuşaklara göre daha fazla imkânlara sahip, daha müreffeh, daha kavrayışlı. Her şey imkân dahilinde. Denilebilir ki dünya sanki baharını yaşıyor. Ama gelin görün ki insanlar mutlu değil. En yakından tanışan kişiler bile birbirlerine dertlerini, sıkıntılarını açtıkları vakit adeta "That is your problem!" diyerek sıvışıp gidiveriyorlar. Peki o halde bu nasıl bir bahar? Bize bahar diye dayatılan sistem bir aldatmaca mı? Kadim zamanlardaki o sıcak ilişkiler, aile, komşuluk, sokak, mahalle, akrabalık velhasıl toplumda eşitliği gerçekleştiren o dayanışma ruhu nereye gitti? "Onunla şunca yıllık hukukumuz var!" sözünü artık neden duyamaz olduk?

Günümüz toplumlarının çözülme serüveni tam da burada, dayanışma ahlakının, rekabet ahlakıyla yer değiştirdiği noktada düğümlenmektedir. Sanayileşme süreciyle birlikte inançları ikinci plana iten insanlık, her çeyrek yüzyılda yeni bir rekabet alanı ortaya çıkarmış ve insanları dayanışma içindeki toplumdan koparıp rekabet konumunda bireyselleştirmeye yönelmiştir. Dayanışma için var olması gereken birlik ve beraberlik şuuru yerini ferdî menfaatlere bırakınca rekabetin acımasız kuralları iş ahlakından taşıp toplum ahlakını esir etmiştir. Modern toplumun söylemlerinden olan "Rekabet kaliteyi getirir!" cümlesi üretim, sanayi, ticaret vb. için doğrudur, ama ruh dünyalarımız için tam bir zelzeledir. Ve yazık ki biz, ihtiraslarımıza kapılıp bu rekabetin sınırının nerede durması gerektiğini unutmuş durumdayız.

İnsanların birbirlerine yakınlaşmaları aralarındaki benzerlikler üzerine bina olunur. Kılık kıyafetten beden yapısına, davranış ve inanıştan psikolojik özelliklere kadar birtakım benzerlikler onları birbirine yakınlaştırır ve dayanışmaya yönlendirir. Bu dayanışmada en çok da manevi benzerlikler ile "ortak mazi" bilinci rol oynar. İhtiyaçları ve bunların tatmin şekilleri birbirine benzeyen insanlar arasındaki duygu ortaklığı onları toplum yapar. O halde en iyi toplum, aralarındaki dayanışma en yüksek olan toplumdur, denilebilir. Bize göre, temeli rekabete dayandırılmış modern zamanların toplum düzeni (rekabet ahlakı), iş ve ticaretten taşıp ruhlara da hükmetmeye başlayınca toplumun dayanışma ruhu bozulmuştur. Hakikatte dayanışma ile rekabet birbirinin zıddı değil iken, modern dünya ikisini karşı karşıya getirmiş ve ideal toplumun ortaya çıkmasını engellemiştir. Batı dünyasında insanlar arasındaki sosyal münasebetleri iktisadi menfaatlerle ölçen sanayi toplumu ve materyalist felsefe uzlaşmadan ziyade çatışmayı körüklemiş ve daha çok rekabet daha çok kazanç fikrini doğurarak dayanışma ruhunu öldürmüştür. Geleneksel cemaat şuuruna sahip doğulu toplumlarda ise dayanışma hâlâ bir anlam ifade etmektedir. Bunun sebebi sanayileşemediğimizden veya zengin olmayışımızdan değildir. Hayır, doğuda ahlakın sınırlarının hâlâ dayanışmanın sınırları olmasındandır. Bugün dayanışmayı kaybettikçe ahlakın da kaybolduğu ortaya çıkmaktadır. Veya şöyle söyleyelim; artık millet olarak dayanışmayı kaybetmemiz milli ahlakı da görmezden gelmemize yol açmaktadır. Gelecek çeyrek asır, bütün dünyayı milli ahlaklardan arındırıp rekabete dayalı küresel bir ahlakı kuracak gibi görünüyor. Ben bu rekabet dünyasında toplumun daha da bireyselleşeceğini ama "beşeri ahlak"ın ön plana geçeceğini, insanların kişisel ahlaklarıyla değer kazanacaklarını düşünüyorum. Ancak o vakit gülistanı harab edilmiş, havuzları boşaltılmış bu baharda yegan yegan bülbüller şakımaya ve insanlığa örnek olmaya başlayacaklardır. O bülbüller, hiç şüpheniz olmasın, bizim çocuklarımız arasından çıkacaklardır. Onun için çocuklarınızın ahlakını koruyunuz lütfen!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Sultan&Şah

O kayıp şairin, zamanlar öncesinde "Bir hadise var cân ile cânân arasında" dediğini sık sık hatırlar, hayıflanırım. Çünkü güneş, can ile canan arasındakinden ziyade rakipler arasındaki hadiselere, kardeşler arasındaki hadiselere şahit olmuş durmadan.

İşte Habil ile Kabil arasındaki hadise, işte Timur ile Yıldırım arasındaki hadise, işte Uzun Hasan ile Fatih arasındaki hadise ve diğerleri. Benim yaşımda olanların 12 Eylül öncesinin anarşi ortamında sık karşılaştığı da aynı hadise idi. Hepsi kardeşi kardeşten ayıran veya kardeşi kardeşe kırdıran hadiseler... Bir de Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki hadise. Biz bu hadisenin adını Çaldıran koymuşuz. Sünnilik veya Alevilik koymuşuz. Türk ile Türkmen, Safevi ile Osmanlı, Sultan ile Şah, Oğuz ile Kayı koymuşuz. Biz bu hadisenin adını İstanbul ile Tebriz koymuşuz.

Bu hadisede dolu iki testi birbiriyle tokuşur ve biri kırılır. Peki ya kırılan ile kıran yer değiştirse ne olurdu dersiniz?!.. Şah ile Sultan arasındaki hadisenin beni etkileyen pek çok yönleri var elbette.[1] Ama araştırmalarım bana öyle yürek yakıcı bir tavır öğretti ki izini sürseniz insanlık macerasını devşirirsiniz. Önce Köroğlu'ya kulak verelim:
"Benden selam olsun Bolu Bey'ine
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
Ok gıcırtısından, kalkan sesinden
Dağlar sada verip seslenmelidir
Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı
Tüfek icat oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır."


Bu koçaklamanın gür sadasını Bolu dağlarından Çaldıran sahrasına taşırsanız aynı sesi binlerce Türkmen'in ağzından duyar gibi olursunuz. Çaldıran sahrasının yaslandığı dağlardan esip gelen yakıcı rüzgârların yaladığı bedenler o alev gününde yere düşerken sahrada yalnızca ok gıcırtısı ve kalkan sesi yoktu. Orada ilk defa Türkmen süvarileri top ve tüfek sesi işitip öldüler. Bu ölüm bedenlerden ziyade kimliklerin ölümüydü. Törenin, geleneğin, yol yordamın ölümüydü. Çünkü tüfek icad olmuş, mertlik bozulmuş, eğri kılıç kınında paslanmaya durmuştu.

Çaldıran'da ordu millet olan Türk'ün düzenli ordusuyla aşiret süvarisi çarpışmıştı. Birincisi moderniteyi ve teknolojiyi, ikincisi göçebe gururunu temsil ediyordu. Türkmen süvarilerinin göçebe asabiyeti top ve tüfeklerin gümbürtüsüne uymuyordu. O herc ü merc arasında psikolojileri bozulmuş, at sırtında bile olmayan sefil (!) piyadelerle savaşmak gibi bir tenezzülsüzlük veya onursuzluk içinde şevkleri kırılmıştı. Elbette Çaldıran sahrasındaki savaşı sırf bu yüzden kaybetmediler, ama çoğu sırf bu yüzden öldüler. Kaç yüz yıldır ömrü ırmak boylarında ve at sırtında geçen Ötüken çocukları, savaşmak için hantal top ve tüfekleri taşımaya hiç niyetlenmediler ve diğer kardeşlerinin piyadelik ederek sahiplendikleri namlular önünde can verdiler. Bu namluların sahipleri zamanın gereğince davranıyorlardı, ama karşısındakiler onlardan insana fırlatılan kurşunların hayatı alıp götürmesine içten içe güceniyorlardı. Onlara göre ok, düşmanı yaralayıp etkisiz bırakır ve ölüm yerine civanmertçe bir zaferi getirirdi. Bu yüzdendir ki bir süvarinin, kurşun atan ölümcül bir silahı kullanması cengaverlik ruhuna aykırı düşüyordu. O güne kadar ateşli silahlarla hiç karşılaşmamış göçebe süvarinin Çaldıran'daki kahramanlığı işte bu psikoloji ve hayal kırıklığı ile yere serilmişti. Üstelik bu namluların gümbürtülü seslerine atları da tepki göstermiş, kılıç ve kalkan sesi duyarak şahlanmayı beklerken ilk defa duydukları bu korkunç sadalarla Çaldıran sahrasını birbirine katmışlar, süvarilerine itaatten kalmışlardı.

Tüfeğin icadı ile bozulan mertliğe isyan edenler yalnızca Çaldıran'da görülmemiştir. II. Viyana kuşatması uzayıp da asker sıkıntısı çekildiğinde Osmanlı yeni birliklere ihtiyaç duydu ve Boz-Ulus, Yeni-il, Dul Kadırlı gibi Türkmen boylarından asker istedi. 1691 Ağustosu'nda Salankamen harbine katılan bu askerler ordudaki Kürtler ile birlikte top ateşine dayanamayıp meydandan dönmüşlerdi. Yaptıkları bir korkaklık değildi; hayır, farklı bir algılama biçimiydi. Onlara göre insan savaşacaksa şöyle bir at sırtında, elinde yayı ve okuyla, kılıcı ve kalkanıyla şahlanarak düşman üstüne atılmalıydı.

Asyalı feodal toplumların pek çoğu, modern zamanların savaş teknolojisine bir türlü uyum sağlayamamışlar, üstelik uzun asırlar boyunca düşmanının ateşli silahlarına gerekli önemi de vermemişlerdir. Oysa savaşmak için lenduha silahlar taşımanın "Bir süvari için pratik olmadığı" bahanesi, yalnızca bir bahane idi. Onlara göre at kişnemesinden, ok gıcırtısından, kalkan sesinden dağlar sada verip seslenmeliydi. Süvari birlikleriyle ünlü Memluk ordusu bu yüzden yok olmuş, İran'ın Zaferlü Kürt boyu, Rusya'nın destanlar yazan asilzadeleri veya Japonların onur abidesi samurayları bu yüzden hazin bir son ile yüzleşmişti. Onlara göre savaşmak bir cinayet değil bir sanat olmalıydı ve ateşli silahlar cinayetin başlangıcı oluyordu. Onlar bu yüzden öldüler. Öldüler ve tarih oldular. Öldüler, ama şerefli gözyaşlarıyla öldüler, civanmert yiğitler olarak öldüler.

Çaldıran'da Osmanlı'nın cihangirleri için de destanlar yazıldı. Orada Selim ile İsmail, Hüseyin ile Ömer birbirine denk idi. Her ikisi de birer deha olarak birbirleri üstüne atıldılar. Biri mağlup olacaktı. Oldu.

Gelin biz yine şaire kulak verelim ve hadisenin özünü rakipler üzerinden değil canan üzerinden terennüm edelim, rakipleri canan eyleyelim. O vakit "hadise" de bize gülümseyecektir.

"Bir hadise var can ile canan arasında"
 
Katılım
27 Ara 2005
Son mürit


Yunus Emre bir şiirinde "Cübbe vü hırka taht u tâc, bular verirler aşka bac/ Dört yüz mürîd ü elli hac, terk eyledi Abdürrezzâk" buyurarak mevki ve makamın, taht ve tacın, hatta sufilik ve dindarlığın da birer imtihan olduğuna vurgu yapıyor.

Sözünü ettiği kişi Şeyh-i San'an olarak bilinen Şeyh Abdürrezzak'tır. Menkıbeye göre, bu yüce adam Mekke'de 400 müride hidayet yollarını gösterip dururken rüyasında bir Hıristiyan kızı görüp âşık olmuş. Kızı bulmak için Bizans'a doğru yola çıkmış. Müritleri de peşinden yollara düşmüşler. Kız aslen Rum kayserinin koyu bir Hıristiyan olan kızı imiş ve Şeyh'in kendisine olan tutkusunu görünce onunla evlenmek için sırayla bazı şartlar öne sürmüş. Şeyh'in yapamayacağı şeylermiş bunlar. Şarap içmek, ibadetini kilisede yapmak, Kur'an'ı yakmak, beline papaz kuşağı bağlayıp dolaşmak, domuz gütmek... Şeyh, tamamen Hıristiyan ritüelleri içeren bu şartlara önce itiraz ettiyse de gönlüne söz geçiremeyip sonunda birer birer razı olmuş, hepsini birer birer yapmış. Bu arada biri hariç müritlerinin tamamı ondaki sapkın halleri gördükçe yavaş yavaş yanından ayrılmışlar. Artık kimisi onun çıldırdığını, kimisi de gerçekten Hıristiyan olduğunu söylüyorlarmış. Kayser'in kızına gelince o, isteklerine her defasında daha ağırını ekliyor ve bir türlü şeyhe rıza göstermiyormuş. Sonunda bir gün evlenmekten vazgeçtiğini söyleyip şeyhi kapısından kovmuş. Zavallı şeyh, nefsine uyup yoldan saptığıyla ve halk nazarında itibarını yitirmekle öylece kalakalmış. Kendisini terk etmeyen son müridiyle, Bizans sokaklarında, açta açıkta ve ayıplanmış olarak... Rivayete göre o son mürit, yıllar yılı şeyhe olanın Hak'tan geldiğine inanmış, hiçbir gün dedikodusunu yapmamış, aynı halin kendisine olmaması için dualar etmiş ve şeyhi hakkında daima iyilik istemiş.

*

Yunus'tan 250 yıl kadar sonra bir başka şair (Hayali) şöyle diyor:

İbadetine güvenme ki sana pend yeter

Hemîn hikâyet-i Bel'am-ı Bâûr

Bu beyitten "İbadetine güvenme sakın, öğüt istiyorsan, Bel'am-ı Baûr'un başına gelenlere bakıp ibret al!.." gibi bir anlam çıkar. Sözü edilen Bel'am, Kur'an-ı Kerîm'de adı anılan (A'raf, 175) Baûra'nın oğlu Belam'dır. Hz. Musa zamanında yaşamış, ism-i azamı bilecek derecede yüksek mertebeler kazanmış bir kişi iken itibarına güvenmiş ve nefsine uyarak yoldan sapmış. Öyle ki sonunda halk nazarında adı lanetle anılmış ve çok kötü bir son ile hayata veda etmiş.

Aynı yüzyılın şairlerinden bir başkası da şöyle diyor:

Kâni olmazsın cihanda olsan da Kârûn-ı vakt

Zîr-i hâk olsa gerektir menzilin âh nidelim

"A beyim! Şu dünyada Karun dahi olsan bununla yetinmez haddi aşarsın ha?!.. Sonunda gideceğin yerin toprağın altı olacağından şüphe mi duyuyorsun?"

Karun, malum, Kur'an'da bahsi geçen (Mü'min, 24) Krezüs'tür. Rivayete göre o da Hz. Musa zamanında yaşamış, Musa aleyhisselamın duası berekatıyla dünya nimetlerine kavuşmuş ve yükselince nefsine uyup yoldan sapmış, halk nazarındaki itibarını yitirmiş, adı tarihe kötülükle anılmak üzere kalmış. İbret ki ibret!..

*

Ayağın yoldan sapması, aciz insanoğlunun en büyük imtihanlarından biridir ve insana dengeyi kaybettirir. Üstelik bu denge kaybı küçük bir inhirafa, küçük bir kulluk zafiyetine bağlı olarak bir bela-yı nâgehan misali birden geliverir. Burada marifet kulluğun acziyeti içinde ayağı sapıp itibarını kaybeden değil de sabit kadem olup o itibarı koruyan olabilmektedir. Çünkü iyi bir ad edinmek kolaydır da, o iyi adı koruyabilmek oldukça zordur. O yüzden mü'min kişi her elini açtığında "Rabbenâ, lâ tüziğ kulûbena... (Rabb'imiz! Bizleri hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphe yok ki Sen, bağışı bol olansın!)-(Âl-i İmran, 8 )" diyerek dua etmeli, istiğfar üzre olmalıdır. Aksi takdirde iman ile küfür, kulluk ile şeytanlık, itaat ile isyan, güzel ile çirkin arasındaki o hassas ve ince nefis ipi üzerinde cambazlık etmek -ki biz buna ömür diyoruz- en büyük denge sınavlarından sayılır. Allah korusun, bir yanlış adım dengeyi bozuverir de ayağın kaymasına yol açarsa düşüş etrafa gümbür gümbür yansır. Burada da müminin tavrı düşene gülmek değil, bilakis Allah kendisini de aynı sınava tabi tutmadığı için şükretmek olmalıdır. Hele olmayanı yakıştırmak, hele bilmeden iftira derecesinde dedikodular yapmak!.. İşte bu, ciddi bir tevbeyi gerektirir. Elbette adımını yanlış atan kişi mağdur veya masum değildir; ama kalplerdekini de ancak Allah bilir. Bize düşen, onlara hidayet, kendimiz için de hak yolda ayaklarımızın sebatını dilemektir. Zira Mevlevi hazretlerinin "bin kere tevbeni bozmuş olsan da" hitabı o vakit anlam kazanır. Horasan'da bir eşkıya iken gördüğü bir işaret üzerine hak yola eren veli, Bağdat sokaklarında bulduğu kâğıtta Allah adı yazıyor diye öpüp başına koyarak mertebeler kazanan âbit veya Belh'te tac u tahtı terk edip hakikat yolculuğuna başlayan sultan, başlangıçta tıpkı Bizans yollarında nefsinin arzusunu arayan San'an şeyhi Abdürrezzak gibi değiller miydi? Kaldı ki Abdürrezzak'ın yanında kalan o son mürit var ya!.. İşte o temiz insan, şeyhine asla gülmemiş, diğerleri gibi asla dedikodusunu yapmamış, olup biteni Hak'tan bilmiş ve onun eteğini hiç bırakmamış. Şeyh, sonunda onun duası berekatıyla kendine gelmiş ve sahip olduğu nur ona yeniden dönmüş. Eski azgın hallerine tevbe edip Bizans'tan ayrılmış. Bu sefer onun gittiğini gören kız, yaptıklarına pişman olup imana gelmiş ve onu aramak üzere günlerce dağ bayır izini sürmüş. Aç susuz yollara serilmiş. Sonunda bir çölde şeyhi bulmuş. Ne var ki bu buluşmaya canı dayanmamış ve oracıkta ölüvermiş. Şeyh yanında kalan son müridin yardımıyla onu öldüğü yere defnedip başında dualar etmiş. Sonra da Kâbe'ye yönelmiş. Bu yolcuk onun için yeniden "Leyla'dan geçme, Mevla'yı bulma faslı" olmuş ve Kâbe'nin eşiğine yapıştığı an o da canını vermiş. Ölürken yüzündeki mutluluğa yine o son mürit şahit imiş...

Sınavı kazanan o son mürit...
 
Katılım
27 Ara 2005
Bizim Ahlakımız

"Sen örfü emret (A'raf, 199)"
Derler ki, papirüsler bulunduğu vakit yazıları çözmeye çalışan bilginlerin ilk okuduğu cümlelerden birisi 'Zaman kötüye gidiyor, gençlerimizi bu kötü gidişten korumak lazım!' imiş. İnsanın değişimi, insanla birlikte örf ve âdetlerin değişimi, sosyal hayat şartları ve kanunların değişimi, kısaca ahlakın değişimi insanları her zaman tedirgin etmiş ve çağdan çağa farklılaşan anlayışlar bir önceki nesil tarafından hep muhafaza edilmek istendiği için baba ile oğul, anne ile kız arasındaki kuşak çatışmaları süre gelmiştir. Nesilden nesle sirayet ederek belirginleşen bir çatışmadır bu üstelik ve temelinde 'ahlak' kavramı vardır.

İlk çağ insanlarının sosyal hayat şartları ve ahlak anlayışları ile günümüz ahlakî değerleri -özünü semavi emirlerden alan evrensel ahlak kaideleri hariç- aynı değildir. Adetullaha istinat eden evrensel insan ahlakı (doğruluk, yardımlaşma, iffet, ahde vefa vb.) bile toplumlara, coğrafyaya veya zamana göre değişkenlik gösteren gelenekleri ve töreleri ortaya çıkarır. Yani bir toplumun, evrensel ahlak dışında kalan ahlak anlayışı değişebilir, ancak yine de toplumun hedefi devamlılığı sağlayabilmek üzerine bina olunmuştur. Kuşakların ahlakını koruma maksatlı tartışmaların yapılması veya bu konuda titizlikle önlemler alınması biraz da ekonomik sıkıntılar, siyasi buhranlar, tabii felaketler gibi toplumun dengesini zedeleyen dış faktörlere bağlı olarak artar veya azalır. Çünkü bunlar hem toplum, hem de birey ahlakını zedeleyebilir. Bir vakitler, 'Ahâlî ızz ü devlette, reaya emn ü râhatta/ Hüner erbâbı rif'atte cihân yek-pâre nûrânî' (Halk yüce ve itibarlı, vatandaş huzur ve emniyette; hüner sahipleri de el üstünde tutulmakta... Velhasıl dünya baştanbaşa aydınlık) diyen şair ile, 'Olmuş o kadar halk-ı cihân mekrde üstâd/ Kim sâbıka-i şöhret-i şeytan unutulmuş' (İnsanlar hilekârlıkta o derece ileri gitmişler ki şeytanın bu konudaki şöhreti unutulup gitmiş!) şeklinde yakınan şair aslında biraz da bu dış faktörlerin etkisindeki değişim ve dönüşümlerle sarsılmaktadır. Şeytana pabucunu ters giydiren bu değişim elbette bir İslam toplumu için şikâyet etmeyi gerektirir. Burada önemli olan, ahlak kaidelerindeki değişimin seyrini muhtevadan ziyade şekle yönlendirmek ve krizi öyle yönetebilmektir. Biz bazen şekildeki değişimi muhtevaya yükleyerek gereksiz şikâyetlerde bulunabiliriz. Söz gelimi karşılaştığımız insan ile selamlaşmak bir evrensel ahlak kaidesidir. Bunu yaparken 'selamün aleyküm' demek İslam ahlakına uygundur. Bunun yanında 'merhaba' diyerek, başımızı hafifçe öne eğmek veya elimizi başımıza götürerek de selamlaşmak mümkündür. Burada selamlaşma eylemi ahlakın muhtevası, selamlaşırken takındığımız tavırlar ise ahlakın şeklidir. O halde bir toplumda 'selamün aleyküm' ile ifade bulan muhteva diğer toplumda şekil değiştirip sözden harekete inebilir, elin başa götürülmesiyle şekil tamamlanmış olur. İşte tam da burada, şekilde yapılan değişiklik, muhtevada imiş gibi algılanırsa kuşak çatışması kaçınılmaz olur. Bir zamanlar 'selamün aleyküm' yerine 'merhaba' demek sanki dine muhalefet gibi algılanır, öyle gösterilir idi. Hele bazı dinî hassasiyetler 'günaydın' kelimesine bile karşı çıkardı. Oysa görüyoruz ki selamlaşmanın muhtevası aynı kalmak koşuluyla yalnızca şekil değişiyor ve yıllar içinde bu hassasiyetler törpülenebiliyor. Elbette 'selamün aleyküm' sözü sünnete uygundur ve selamı böyle vermek bir ihlas göstergesidir, ancak böyle selam verildiğinde karşımızdaki selamımızı almıyorsa, yahut sırf bu yüzden kendini bize uzak hissediyorsa herhalde selamı da kesmek gerekmez. Toplumun görevi ahlakın özünde ve muhtevasındaki değişimi engellemektir, şekil ise kişileri ilgilendirir. Nitekim bu noktada iyi niyet ile iyi ahlakın örtüşüyor olması önemlidir ve insanları birbirine yakınlaştıracak her örf veya ahlak kaidesi evrensel ahlaka dahildir. İnsanlar arasındaki barış ve huzur ancak bu şekilde sağlanabilir. Muhataplar için olumlu sonuç vermeyen bir toplumsal ahlak anlayışı evrensel olamaz. Engizisyon mahkemeleri devrinde İspanyolların, Müslüman ve Yahudileri, sırf onların kâfir ruhlarını kurtarmak için diri diri yakmaları kendilerine göre bir iyilik faaliyetiydi. Oysa aynı hadiseye diğer yandan bakıldığında karşımıza milyonlarca cinayet çıkar. Bu çağ, maalesef evrensel ahlakı zedeleyen bir çağdır ve ahlakî yozlaşma yalnızca şekilde değil muhtevada da had safhaya varmıştır. Özgürlük adına, 'etik' kavramını yerleştirmek adına çevremizi kuşatan sapkınlıklar artık temel değerlerimizi sarsıyor. Evrensel insan ahlakı (doğruluk, çalışkanlık, yardımlaşma, iffet, ahde vefa vb.) dünyanın her yerindeki kadar bizim toplumumuzda da değer kaybına uğramakta. Çok şükür ki Müslüman bir toplumuz ve yine çok şükür ki hâlâ bazı örf ve âdetlerimiz, iman ve gayretlerimiz bazı ailelerimizde sapasağlam devam ediyor. İşte bu yüzden aynı şairin şu beyti bir tür tesellimizdir: 'Rüsûm-ı lutf u kerem halk içinde mensîdir/ Fakat alıp verilir bir selam kalmıştır.' Yani ki şöyle demek: "Halk arasında iyilik, lütuf, bağışlama gibi hasletler çoktan kaybolup gitmiş, lakin çok şükür ki alınıp verilir bir selam kalmıştır." i.pala@zaman.com.tr
 
Katılım
27 Ara 2005
Siz nasıl bir insansınız?

"Ne içindeyim zamanınNe de büsbütün dışında"Tanpınar

Eskiden 'şahsiyet' kelimesinin karşısında bir kelime daha kullanırdık: "Uzviyet." Şahsiyet nasıl kişiye ait "ruhî ve manevi özellikler"i tanımlarsa uzviyet de insanın "organlardan meydana gelmiş maddi varlığı"nı karşılardı. Bunlardan birincisine ruh (soyut), ikincisine organizma (somut) da diyebiliriz. Kimlik ile bünye, siret ile suret, manâ ile madde...

İnsan uzviyetiyle tabiatın, şahsiyetiyle cemiyetin aynasıdır. Uzuvları gösteren ayna her zaman her yerde bulunabilir, illa ki mesele ruhu gösteren aynalara ulaşabilmektir. İnsaniyet aynasında kişinin uzviyetini görünür kılan şey insiyak (içgüdü, refleks), şahsiyetini görünür kılan şey de ahlaktır (ideal, toplumsal ülkü). Yazık ki insanda insiyak ile ahlak devamlı çatışırlar. İnsiyakın üstün geldiği durumlarda kişi obur, uykucu, saldırgan, yırtıcı, şehvetperest olur. Bu özellikler ruh aynasına kibir, menfaatperestlik, lüks düşkünlüğü, kazanç hırsı, merhametsizlik olarak yansır. İnsanı insiyakların kuklası olmaktan kurtaran şey ise yüksek ahlaktır. Bu ahlakın adına siz "ideal" de diyebilirsiniz. Hani toplumun biriktire geldiği güzelliklerin ruhumuza yansıyan parıltısı. Ahlaktır ki bize fizik hayatımızın ötesinde bir ideal sunar ve onunla daha üstün manalar içinde yaşayabileceğimizi hissettirir. Bu, tam da hayvandan ayrıldığımız noktadır ve nefsimizin arsız taşkınlıklarının hududu işte burada başlar. Nasıl idealsiz millet olamazsa, ahlaksız da toplum olmaz. Bu cümleyi tersinden söyleyelim: Millet idealini kaybettikçe millet olmaktan çıkar; toplum da ahlakını kaybettikçe toplum özelliğini yitirir, sürü olur. Çevrenize bakınız; biz uzviyeti olan (her bir azası diğerinden haberdar ve duyarlı) bir "millet" miyiz, yoksa kalabalıklar halinde ama yalnız yaşayan insanların oluşturduğu bir "toplum" mu? Yaşanılan ahlak facialarına bir bakın. Duyduklarınız gazetelerde okuduklarınızdan, okuduklarınız bildiklerinizden, bildikleriniz de gördüklerinizden elbette fazla çıkar. Bu size, bir uçurumun kenarında olduğunuz korkusunu, bir yıkılışın hezimet duygusunu vermiyor mu? Ahlakî buhranların baskısı vicdanınıza dokunmuyor mu? Cemiyetin sosyal bağlarının çözülüşünü görürken bir eziklik hissetmiyor musunuz? Kişisel çıkarları toplum menfaatine tercih etmek vicdanınızda yara açmıyor mu? Dinî, millî ve insanî ideallerin çözülüşünü görüp hayıflanmıyor musunuz? Hudutsuz kazanç ve zevk hırsından rahatsız olmuyor musunuz? Lüks yaşam tarzları ruhunuzun ince tellerine dokunmaz mı oldu? Milli davalara karşı tasasızlığınız daha niceye dek? Ve daha bir yığın sorular... Sorular...

İnsan banyo yaparak uzviyetini temizleyebiliyor, oysa bize asıl gereken şey şahsiyetimizi temizlemek, ruhumuzu gündelik hayatın bütün kirli tesirlerinden yıkamak, şöyle en küçük kirlerini gideresiye kadar bir ruh banyosu yapmaktır. Belki de hepimiz için, hani o eskilerin "masivadan tecerrüde" uzanan çizgisinde bir ruh yücelmesine, belki şiddetli bir silkinme ile varlığımızın merkezini daha yüksek bir plana nakletme ihtiyacı var. Yaşadığımız kirli zeminin dışında bir ruh coğrafyasına ihtiyacımız var. Ruhumuzda bir mana dolgunluğu yaratacak bu coğrafya, belki de yaşadığımız anın farkına varmamızı mümkün kılacak, bunca koşturmaca arasında şöyle durup derin bir nefes almamızı sağlayacak ve gözlerimizi içimize çevirmemize neden olacak bir kuytu köşeye çıkar. Kim bilir, bu coğrafya belki derin bir tabiat sessizliğinin tam ortasında, belki bir mabedin iç fısıltılarını bile gizleyen en tenha köşesinde, belki bir silkinişle günün kirlerinden yıkanabileceğimiz bir iç yolculukta, belki gönlümüzce yükselebileceğimiz özel bir istiğrak anında gizlidir.

Şahsiyetlerimizi temizleme işi öyle okullara ahlak dersleri koyarak -keşke konulsa- çözülecek mesele değildir? Bilakis, ahlakın ders olarak okutulmaya (öğretilmeye) değil, ideal alışkanlıkları kazandıran örneklere (yaşanmaya) ihtiyacı vardır. Yani işe mektepten değil, aileden başlamak yararlıdır. Devletten veya sokaktan ahlak devşirilemez; belki devlette veya sokakta ahlak adamları olarak yaşanır.

Hepimiz birer ahlak velisi olamayabiliriz, ama hiç olmazsa yüksek ahlaklı adamları baş tacı da etmeli değil miyiz? Peygamberlik kapısı kapanmış olmasaydı, iyi ahlaklı bir insan, şüpheniz olmasın ki Allah'ın yeryüzüne gönderdiği elçisi olurdu.

Gelin, bu yazıyı okuduktan sonra, gece veya gündüz, yalnız kalacağınız bir köşeye çekilin ve ellerinizi şakaklarınıza, dirseklerinizi dizlerinize dayayıp şöyle sorun kendinize: "- Ben nasıl bir insanım?!.." Hayır, hayır, bunu kendinizden nefret veya şahsınıza hayranlık için değil, bütün samimiyetinizle ve kendinizi anlama ihtiyacı ile yapın. Peşin fikirlerden, yersiz methiyelerden, ucuz mazeretlerden ve cebriyeci bir teslimiyetten uzaklaşarak, sanki kendinizi karşınıza alarak, bir hasta muayene eder gibi yapın. Kendinize sorun: "- Ben nasıl bir insanım!.." Ancak bu sorunun ardından kendinizi keşfetmeye başlayabilirsiniz?!..

Sahi siz nasıl bir insansınız?
 
Katılım
27 Ara 2005
İçimizdeki dalkavukları ıslah et Allah'ım!



İnsanoğlu kendine çıkar sağlamak için başkalarının hakkını çiğneme günahıyla tarihin en eski zamanlarında tanışmıştır.

Şimdilerde adına dalkavukluk dediğimiz bu mesleğe günümüzde 'yalakalık' deniyor. Yalaka, gök kubbenin gördüğü en eski zalimlikleri iş edinmiştir kendine. Bazen masum bir menfaat temini uğruna zavallı uygulamalara girişir, bazen canlara kastedecek kadar arsızlaşır ve azgınlaşırlar. Makam, güç, para vb . yönünden üstün birine yaranmak yegane gayeleri olduğu için menfaatleri bittiği anda bir başkasının dizi dibine çöküp meslek icrasına orada başlamaları tabiidir. Onlar güce tapar ve gücü kendileri için kullanabilmek üzere her çareye başvururlar. Dalkavukluğun milliyeti, cinsiyeti, din veya imanı yoktur. Tarih, çıkar uğruna yapılan dalkavukluğun pek çok örneğini görmüştür çünkü.

Dalkavukların sayısı, gücü elde bulunduran iradenin zayıf karakterli olması halinde hızla artar. Osmanlı Devleti'nin yükseliş devrinde fazla görülmeyen dalkavukların çöküş sürecinde mantar gibi her yerde türeyivermeleri bundandır. Yönetimin ve gücün çevresini dalkavuklar sarar da yönetici de zayıf iradeli çıkar, her önüne gelene inanırsa orada dalkavukluk bir cinayete bile kapı aralayabilir. Örnek mi istiyorsunuz; buyurun Sultan III. Mehmet'in sarayı:

Adnî (cennetlik) mahlasıyla şiirler yazıp "Yokdurur zulme rızamız adle biz mailleriz / Gözleriz Hakk'ın rızasın emrine kâilleriz" diyen adamdır. Ama gelin görün ki yaptıkları... Tarihin kaydettiğine göre Sultan Mehmet vehimli, saf kalpli ve zayıf iradeli birisi imiş. İnsanlar gelip kendisine bir şey söylese hemen inanır, derhal o doğrultuda icraat yapar, sonradan hakikati öğrenince de pişman olur. Nitekim tahta geçer geçmez on dokuz kardeşini boğdurtması böyle bir dalkavukluk hikayesinin sonucudur.

Sarayda vezirden kethüdaya, askerden hademeye iş görenler olduğu gibi eğlenceye dalan hanendeler, sazendeler, cüceler, dalkavuklar var idi. Bir yandan dünyanın her yanından getirtilmiş bu eğlence adamları birbirini kıskanıyor, diğer yandan yöneticiler rekabet duygusuyla hastalıklı ilişkiler ağı örüyorlardı. Çünkü dalkavuklar için en vahim durum, başka dalkavukların varlığıdır.

İşte o günlerden bir yalakalık hikayesi: Bir bahar gününde Nurcihan Haseki'nin oğlu Şehzade Mahmut, Sarayburnu'ndaki kayalıklara doğru inip elindeki çakılları denize atarak oyalanıyordu. Birden yanında bir derviş belirdi. Kimdi, nereden gelmişti, bilmiyordu. Gözlerinin ortasındaki kömür bakışlar yüreğine saplanıverdi, bir müddet baktı, dayanamayıp başını yere indirdi. Dervişin sözleriyle sarsılmaya başladı:

- Bak a Mahmut! Sultanlık istersen yağız ata binmekle, kaftan giymekle onu elde edemezsin. Anadolu Celali illetinden kavruluyor. Eğer şu mülke sultan olmak, ahiretinde cennete girmek istiyorsan önce halkın gönlüne girmeye bak. Git, Celalileri sustur! Şu sarayda bu işi senden başka yapacak kimse de yoktur! Şehzade sihre uğramış gibiydi. Başını kaldırdığında dervişin kayalıklardan aşıp gitmekte olduğunu gördü. Hayatını bu derviş nereden biliyordu? Hızır mıydı? Kendisine bu görevi neden vermişti?

Şehzade günlerce düşündü ve vezirlere mektup gönderdi. Kendisine bir ordu vermelerini istiyor ve bu ordu ile Celaliler üzerine yürüyeceğini bildiriyordu. Mektupların içindekiler sarayda duyulunca saray dalkavukları sultan eşiğine döküldüler. Hepsi de şehzadenin ordu istemesiyle bir isyana kalkışacağını dile getiriyorlar. Bir tek veziriazam Yemişçi Hasan Paşa şehzadeye inanmış ve onu bir ordu ile Anadolu'ya göndermekle Anadolu birliğinin sağlanabileceğini dile getirmişti. Sultan ona değil, dalkavuklar sürüsüne inandı. Dalkavuklar aslında halkın Şehzade Mahmut'a gösterdikleri sevgiden dolayı rahatsız idiler. O tahta geçerse dalkavukluklarının devam etmeyeceğini biliyorlardı. Bu şehzade ortadan kalkarsa dalkavukların iktidarı devam edebilirdi. Çünkü onlar güçlü, akıllı bir hükümdar istemezler; bilakis yönetip yönlendirebilecekleri bir kukla isterlerdi. Olan Şehzade Mahmut'a oldu ve annesiyle birlikte idam ettirildi. Ardından Yemişçi Hasan Paşa da öldürtüldü. Sultan yaptığına pişman olup Şehzade Mahmut'un yazdığı mektupları okudu. Hiçbirinde isyanı çağrıştıran tek kelime yoktu. Dalkavukluk rekabet ateşiyle körüklenirmiş, babanın dalkavukları kendine rakip olduğunu söyleyerek öz oğlunu öldürtürken diğer dalkavuklar da kendi rakiplerini ateşe atıvermişler. Şehzadenin annesi Nurcihan ile veziriazam Hasan Paşa işte o ateşe yandılar. Allah'ım!.. Bizi, ülkemizi, halkımızı dalkavukluk illetinden kurtar!.. Allah'ım!.. Yüreklerimizi kıskançlık ateşiyle yakma!..
 
Katılım
27 Ara 2005
Feleğin çemberinden geçmek



Dilimizde başından çok şey geçip tecrübe sahibi olmuş kişiler hakkında "feleğin çemberinden geçmiş" tabiri kullanılır. Mecazen gözü açılmış, bir işin hakikatini tecrübeyle bilen kişiler için de böyle denir.

Bu deyim Türkçenin en eski dil varlıklarından olup Batlamyus kozmogonisini esas alan felek düşüncesinin tasavvufa yerleşmesinden itibaren halk arasında yaygın şekilde kullanılagelmiştir. Malum, dünyanın çevresinde yedi kat gök mevcut olup her gök katmanı bir sonrakini kuşatır. Eskiler bu katmanların, çember şeklinde birbiri içinde ayrı istikametlerde döndüğünü düşünürler, en dıştaki çembere de felekü'l-eflâk derlermiş. Her bir gök katmanının birbiri içinde farklı istikametlerde hızla döndüğü (dönek felek) düşünülürse felekler arasında bir yolculuğun ne derece zor olduğu, böyle bir seyahatin tehlike üstüne tehlike anlamı taşıdığı kendiliğinden görülür. Tabii böyle bir yolculuğu tamamlamış olmak (feleğin çemberinden geçmek) da o derece maharet ve bilgelik isteyecektir. Bu yolculuğun madde ile yapılamayacağı, ancak bir ruh ve gönül yükselmesi ile feleğin çemberinden geçilebileceği, yani bunun soyut bir yolculuk olduğu ve ne derece yükselinebilinirse o derece kemale erişileceği aşikârdır.

Ünlü şair Bakî buyuruyor ki:

Eriştim bahre cûy-âsâ basît-ı hâkten geçtim

Bisât-ı kurbe erdim çenber-i eflâkten geçtim

Aşağı yukarı şöyle demeye gelir: "Irmak gibi toprak denen basit zeminden geçip denize ulaştım. (Bununla yetinmedim) dostluğun eşiğine varınca da feleğin çemberinden geçtim."

Şöyle de demeye gelir: "Irmak misali denize ulaşınca (= varlığımdaki ruh zenginliğini keşfedince) basit topraktan yaratılmış olan varlığımdan vazgeçtim (= fani olmaya mahkum işler yapmayı bıraktım). Dost eşiğine varınca da feleğin (zamanın ve alemin) çemberi arasında sunduğu nimetlere göz yumdum (= masivayı terk ettim, varlığımı yok edip Hakk'a erdim).

Birisi "Baki büyük bir şair midir?" diye sorsa, ona verilecek cevap bu beyti okuyup, sonra "Kendin karar ver!" demekten ibaret kalırdı herhalde. Gerçekten de on kelimeyi yan yana getirerek insanın ruh harmanını ve insanlık macerasını özetleyebilmek, ancak büyük şair olmakla mümkündür. Kullandığı her bir kelime neredeyse büyük bir mazinin zenginliğini peşinden sürükleyip getiriyor. Hem de katman katman... Sırayla inceleyelim:

Bahr, "deniz" demektir. Lakin sufiler ondan, "Allah'ın sonsuz olan Sıfat ve Zat makamı"nı anlar ve yaratılmış ne varsa bütün eşya ve varlıkları da o denizin dalgası olarak yorumlarlar. Yani deniz vahdet, dalgalar ise kesrettir. Bu durumda varlık "Bir"e irca olunur ve bu denize bahr-i aşk, bahr-i mahabbet, bahr-i hakikat gibi isimler verilir.

Beyitteki "cûy" kelimesine lugatlarda "ırmak" karşılığı verilse de sufiler bu ırmağı kendilerine benzetirler ve "kulluk mecrası, kulluğun cereyan tarzı" olarak yorumlarlar. Bu durumda her ırmağın kaderi de, arzusu da denize akmak, koptuğu, ayrıldığı bütüne varmak, gurbetten vatana ulaşmaktır. Oraya ulaşınca da kendisine vasıtalık eden, yolculuğunda araç olarak kullandığı her şeyi terk edecektir. İşte bu terk edilecek vasıta " basît-i hâk (toprak denen değersiz ve basit varlık)"tır. İnsanın topraktan yaratıldığı düşünülürse beden denilen maddi varlığımızın, ruh ırmağının mecrasında akarak denize ulaşması için bizi taşıyan basit bir vasıta olduğu görülür. Toprak gibi zelil, miskin, fena tozlarına belenmiş ve sonunda da yine toprak olacak değersiz varlığımızı yok etmeden ruh ırmağımızın hakikat denizine akamayacağı ortadadır. Toprağın özünde fena (fanilik veya aşağı oluş) bulunmaktadır. Ne kadar şekil bulur, vücut bulursa, sonunda yok olup savrulur. O halde kişi ister birinci anlamlandırmamızdaki gibi bu vasıtayı kullanıp denize ulaşsın, isterse ikinci anlamlandırmadaki gibi denize ulaşınca bu vasıtayı terk etsin, hakikat ile karşı karşıya durmuş demektir. Bu da ancak yaratılanın Yaratan huzurunda durması (namaz) ile mümkündür. İşte buna bisât-ı kurb (yakınlık eşiği, kurbiyet makamı) denilir. Bisât (eşik, post, kilim, döşeme, mefruşat) kelimesinden ister bir seccadeyi anlayın ister Refref'i. Bu döşeme ister müminin seccade üzerindeki mi'racına, ister Burak Süvarisi'nin Refref üzerindeki mi'racına vasıta olsun fark etmez. Çünkü basît-i hâkten bisat-ı kurba yükselmek, süfli bedenden ulvi ruha yükselmektir ki bu dahi, Hakk'ın feyiz ve ihsanı ile kulunu kucaklaması, yani aşıkın vuslata ermesi anlamı taşır. Bisat ehli olanda edeb görülür, lakin bisat ehli olmaya aşk ile yürünür. Aşk ile yürüyünce de feleğin çemberi açılır, bütün tehlikeler geçer, bir Cebrail gelir, bir Refref getirir, mesafeler dürülür, yolculuk kısalıverir. Şimdi gelin feleğin çemberinden geçin geçebilirseniz. Onu Hz. İsa da denemişti ama yalnızca üçüncü kata kadar ilerleyebildi.
 
Katılım
27 Ara 2005
Hayatı güzelleştirmek



Anlatırlar ki penceresi Sadabad sarayına bakan sıbyan mektebinin bahçesinde yaseminlerin berrak ıtırları havuzun fevvaresinde kırılan sularla buluşurken dokuz-on yaşlarında sekiz çocuk, rahlelerinin başına oturmuş musıkî ve kıraat dersi alıyorlardı.

Hepsi Eyüpsultan köyünden olan bu çocuklar içinde İstanbul'un ünlü âlimlerinden inci taciri Celil Mirza'nın güzel kızı Bihruze de vardı. Hace muallim haftanın üç günü geliyor, dillere destan güzelliğiyle Haliç'in iftiharı sayılan küçük yalılardan güle oynaya mektebe varan çocukları bahçedeki kameriyenin altında yan yana diziyor, musıkî meşk ettiriyor, bendir, çeng, ney ve rebap usulü gösteriyor, sonra da şiir, Arapça ve Farsça çalıştırıyordu. Çocukların dördü hanende, diğer dördü sazende olarak yetişiyordu. Bihruze, hanende arkadaşlarına eşlik ederken çengini dizine koyup göğsüne yaslıyor, parmaklarının zarif hareketleri ney ve rebaba eşlik ediyordu. Mektebin köpeği o çalarken hiç ses çıkarmadan dinliyor, sanki onun çeng sesini anlıyordu. Hace muallim, Bihruze'nin, çengin tellerine dokunur veya parmaklarını perdeler üzerinde gezdirirken yaptığı zarif hareketlerin musıkîye çok yaraştığını ve ileride şarkılarını saraylarda sultanların dinleyeceğini her fırsatta ilan etmekten ve onu övebildiği kadar övmekten kaçınmıyordu. O ki ne kadar övülse o kadar layık idi; çeng nağmeleri onun ellerinde yanık ve içli bir hikâyeye, derin ve kadim bir nefese dönüşüyor, dinleyenlerin kalbine bir hüzün bırakıyor, ney ile yarışıyordu. Uzayıp giden dalgaları ve yemyeşil yamaçları perde perde dolaşan ve Kâğıthane'de hemen her kulağın alışık olduğu çeng sesinin en efsunlu hali sanki bu küçük çocuğun nefesiyle ruh buluyor gibiydi.

O gün musıkî faslı bitmiş, güzel yazı için hokkalar rahlelerdeki yerlerini almıştı. Hace muallim, yazı meşki için getirdiği kitabı torbasından çıkardığı vakit ise bütün öğrenciler sevinçten ellerini çırpmaya başladılar. Çünkü en sevdikleri kitaptı bu. İçinde öyküler vardı ve o kitabın içindekiler üzerine yazı temrinleri yapmak her zaman bir eğlence olagelmişti. Hace muallim, kitabı öğrencilerden birinin önüne koydu. Çocuk, rastgele açtığı bir sayfadaki hikâyeyi kelime kelime okumaya başladı. Birkaç dakika içinde sınıfta bütün dikkatler hikâyeye çevrilmiş, okunan kelimeler ile yazan kamış kalemlerin cızırtısından başka ses duyulmaz oluvermişti:

" Mecnun'un kabilesi bir araya gelmiş ve Leyla'nın obasına bir haber göndermişlerdi:

- Bu delikanlı sevgisinden helak olacak; azıcık merhamet gösterseniz de bir kere olsun Leyla'yı görmesine izin verseniz ne ziyanı olur?

Leyla'nın obasından cevap geldi:

- Onun Leyla'yı görmesini engellememiz Leyla için değil, onun içindir. Zira o Leyla'yı görmeye dayanamaz diye korkuyoruz.

Bunun üzerine Mecnun'u getirmişler. Daha Leyla'nın kapısını araladıkları vakit Mecnun Leyla'nın gölgesini görmüş ve yere yığılıvermiş."

Hikâye bittiği vakit havuzun başında öncekinden daha derin bir sessizlik oldu. Fıskiyenin su şıkırtıları bile duyulmuyordu neredeyse. Hace muallim dersin bittiğini söyleyecekti, ama kimse yerinden kıpırdamıyordu. Bihruze birden kendini toparladı. O sırada beyaz kâğıda dökülen bütün siyah mürekkepler Leyla ve Kays isimlerini yazmıştı. İçine sevgi sindirilmiş bu hattın bambaşka bir tarz oluşturduğuna inandı. Harflerin her biri âhengin ve tenasübün üstatlar tarifine uygun görünüyordu. Şeyh Hamdullah yazsa böyle yazardı. Konu sevgi olunca Bihruze, hattın güzelleştiğini fark etti.

Hace muallim dersin bittiğini söylemedi, hayır, onun yerine musıkî meşki için herkesin hazırlanmasını söyledi. Sınıfta bir kıpırdanma oldu. Hanendelerin akıllarında hâlâ Kays'ın düşüp bayılması sahnesi vardı anlaşılan. Ritm başladı, nefesler birer birer ahenge girdi. Yunus güftelerinden birini geçmeye başladıklarında ise terennümler ağızlarında sanki can buldu ve seslerine öylece yansıdı. Akıllarında hâlâ hikâyedeki sevgi vardı. Hiç kimse diğerine söylemedi ama musıkînin güzelleştiğini fark ettiler.

Bihruze'nin çeng sesi bittiği zaman mektebin köpeği usulca yerinden kalktı, köşedeki eniklerinin yanına doğru ilerledi, her birini ayrı ayrı kokladı. Sevgi bahçeye yayılmış olmalıydı; enikler annelerindeki şefkatin daha bir güzelleştiğini fark ettiler.

Meşkin sonunda Hace muallim yerinden doğruldu. Böyle güzel talebeleri olduğu için şükretti. Bir kez daha yaptığı işin güzelliğinden memnun oldu, ömrünü eğitmeye adamış olmaktan mutluluk duydu. Hem de sevgiyle eğitmeye... Yazdırdığı hikâyedeki sevgi gibi... O gün dersin daha da güzelleştiğini fark etti.

Keşke bu hikâye dört yüz yıl evvel yaşanmış olsaydı, keşke o zaman kız çocukları da erkek çocuklarla birlikte mektebe varsaydı da oralarda bilim, sanat, edebiyat ve estetik okusalardı. Eğer öyle olsaydı biz de bugün hayatın güzelleştiğini fark edecektik.
 
Katılım
27 Ara 2005
Ey yolcu, sevgiye yürü!..



Ilık yaz akşamlarında, meşe dallarının yaprakları arasından göz kırpan yıldızlara doğru uçup gittiğimi düşünmek tekdüze ömrümün en heyecanlı eğlencesi haline gelmişti.

Bahardan bu yana gözlerimi karanlıkta yıldız aramaya alıştırmıştım. Babamın son günlerde iyiden iyiye artan dalgınlık hallerine aldırmadan yıldızlarımı arıyordum. Hatta artık cırcır böceklerinin yeknesak seslerine yetişebiliyor, onların her ötüşünde yeni bir yıldıza daha gidiyor, uçsuz bucaksız göklerde bir yıldızımın daha olmasından haz duyarak elimdeki çakıllardan birini daha yıldız torbama dolduruyordum. Gece olup da sessizliğin en koyu vaktinde bir yıldızda tek başına olmak ve her şeye hükmetmek bir çocuk için sultanlık değil de nedir!?..

Babam o gece her zamanki durağanlığının aksine beni karşısına oturtup önemli şeyler anlatacağını söylemişti. Ürpermiştim. Her gecekinden farklı bir gece olacağını düşündüğüm için benliğime tesir eden bir titreyişle ürpermiştim. Henüz sekiz yaşımdaydım ve çocuk ruhuma ağır gelen hakikat adına ürpermiştim. Elbette cümlelerine yine "-Sevgiye yürü babacım, sevgiye yürü, ta ki hakikate eresin!" diye başladı. Sonra tane tane ve emreder gibi söylemeye devam etti:

-Bütün inançların temeli sevgidir. Her kim bir şey veya kimseyi severse ona inanmış, boyun eğmiş, kulluk etmiş olur. Kulluk, sevginin yedi derecesinden biridir ki ilk adımda dostluğu başlatır. Bu dereceler ezelî ilgiden doğar, ilgiyi sevgi takip eder. Sonra tutku, aşk, şevk ve kulluk diye devam edip ebedî dostlukta nihayet bulur. İyi veya kötü, yararlı veya zararlı her tür sevginin bir etkisi, sonucu, meyvesi ve hükmü vardır. Coşku, zevk, özlem, yakınlaşma, ayrılma, uzaklaşma, terk etme, sevinme, üzülme, ağlama, gülme... Hepsi sevginin etkileri ve halleridir. Kişi sevgi basamaklarında sürekli bir kazanç ve güç kazanarak ilerlemelidir. Belli bir yol aldıktan sonra sevgi yüzünden ağlasa da, gülse de; sevinse de, üzülse de; hatta sıkılsa yahut coşsa da bundan yarar görür. Nitekim sevgiden uzaklaştığı zaman bunun tersi olacak, her halden üzülecektir.

Babam sözlerine ara verip başımı okşadığında, artık sonraki cümlelerde edanın değişeceğini, sohbetin bir vasiyete dönüşeceğini bilememiştim:

-Hakikati sevmek, babacım, sevgilerin en güzelidir. Çünkü hakikat Mutlak Güzellik'ten doğar ve bütün güzeller O'nun güzelliğinden bir ilham taşıdıkları için sevilirler. Hakikati ayırt etmeyi bilirsen sevgiliye şirk koşmamış, sevgide ortak edinmemiş olursun. Sevgiliyi sevmek, sevgilinin sevdiklerini sevmek, sevgili için ve sevgili yolunda sevmek, sevgiliyle birlikte sevmek, bunların hepsi insanın tabiatına uygundur. Çünkü sevgiye ulaşmak zevk, ayrı kalmak acı verir insana. Sevgiyi bilen için zevk ile acı arasında fazla da fark yoktur. Sevgilinin hicranını çekerek duyulan acı ile vuslatından alınan lezzet arasında fark olmadığı gibi. Bu yüzden bütün işler sevgi ile başlar. Hak olsun, batıl olsun her eylemin esasını sevgi teşkil eder. Her olayın ve her gayenin temelinde sevgi vardır. Tabiatınca yürüyen her hareketin özü sevgidir.

Babamın sözlerini anlamakta zorlanmaya başladığımı hatırlıyordum. Bilmediğim bir dilden sırlar aktarıyor gibiydi. Onun hiç bu kadar ciddi ve anlaşılmaz konuştuğuna şahit olmamıştım. Ne kadar çok şey bildiğini görmekti belki beni hayretlere düşüren. Cümlelerini bir ayinde neşideler okur gibi ağırlaştırarak kuruyor, karşımda heybetle oturuyor, -belki de söylediklerinden dolayı ben her saniye onu daha heybetli görüyordum- ve yüzüme bakan gözleri sanki kalbime iniyordu. Her cümlesine kulak kesilmiş ezberlemeye çalışıyordum. Bazılarını yorumlayacak ve anlayacak kadar düşünemiyordum ama yine de hafızama yerleştirmek istiyordum. Dedim ya, babamı hiç böyle görmemiştim. Görevini yapmak üzere bütün benliğiyle işine kilitlenmiş insanların saygınlığını taşıyordu üzerinde. Devam etti:

-Bir madde tabii olan merkezinden ayrıldığında sevgiyle ayrılır ve oraya yine sevgiyle dönmeye çalışır. Ezelde harekete geçen eşya ebediyete sevgiyle yürüyecektir. Göklerde, yerlerde ve ikisi arasında ne varsa sevgiyle vardır. Hatta içinde sevgisi yeşermeyince günah bile işlenemez. Bunun içindir ki gerçek sevgiliye ulaşmaya engel olan her sevgi sahtedir. Dış yerine içi, suret yerine ruhu sevmek gerekir. Sevgi çoğalınca korkak kalp cesaret bulur çünkü, aptal zihin cilalanır, cimri el cömertleşir, kötü ahlak güzelleşir. Sevgi asillerin gönüllerine devadır. Hayat ancak sevgiyle tatlıdır ve sevgisiz dünyada hayat sürmek beyhudedir. Sen hayatını sevgiyle doldurmaya, her dakikanı sevgiyle yaşamaya bak babacım!. Ve nefes aldığın her saniyede bir adım daha sevgiye yürü!

Babama söz verdim.
 
Katılım
8 May 2007
Sevgiye dair

Mumun yanına oturmuş, kıpırdanan alevlere içini dökerken yanaklarından yaşlar süzülüyor ve mırıldanıyordu:

-Ey sevgili! Hayalin gözümde, ismin dilimde, sarayın kalbimde... Peki ama nereye kayboldun?!. Gözlerim her yerde seni arıyor, hâlbuki işte gözbebeğimdesin; kalbim durmadan seni özlüyor, hâlbuki işte bağrımın içindesin. Kaybolup gittin desem kalbim beni doğrulamıyor. Çünkü sen onun içinde bir sır gibi kaldın, hiçbir yere ayrılmadın. Yok, gitmedin, hep yanımdasın desem, gözüm beni yalanlayacak, hani nerede sevgili, diyecek. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kaybolan ile bulunan, doğru ile yalan arasında şaşkın kalakaldım. Gönlümdeki yangına şahitlik ederek şu alevlerin içinde gülümseyen, şu gözyaşıma yansıyan hayalin ne vakit hakikat olacak? Ateş ile su arasında kalan hasretim ne vakit dinecek? Neredesin, kiminlesin, neylersin bilsem!..

Baştan sona hasreti anlatan bu sözleri işitince içimin burkulduğunu, derin bir keder hissettiğimi itiraf etmeliyim. "- Galiba kurt ile kuzu, aslan ile ceylan rollerini değiştiler" dedim içimden. Çünkü bir sevgili, ancak böyle bir durumda içini dökerken yukarıdaki cümleleri söylerdi. Seven ile sevilen arasında olup bitenler değiştikçe kimlikler de değişir, seven ile sevilen rol dönüşümüne uğrarlardı. Bu durumda seven işin başlangıcında sevgiliyle ilişkilendirilen, ona benzeyen her şeye ilgi duyuyor, benzemeyenleri bile ona benzetiyor, bundan haz alıyordur. Mecnun dağda tuzağa ayağını kaptırmış bir ceylan görünce onun gözlerini Leyla'nın gözlerine benzetmiş, sırf bu yüzden avcıyı bekleyip diyetini ödeyerek onu serbest bırakmıştı. "Niçin böyle yaptın?" dediklerinde ise "Leyla'ya benzeyen birine zulüm yaraşık değildir!" cevabını vermişti. Mecnun o vakit Leyla'nın aşkının henüz başlangıcında olduğu için böyle davranmıştı. Çünkü sevgi kemale erince seven, mükemmelliğin yalnızca sevgilide olduğunu fark eder ve artık ona benzer bir şey bulamaz. Tıpkı bunun gibi sevginin başlangıcında seven feryat figan eder, ağlayıp inler, yanar yakılır, kalbindeki ateşin dumanı ağzından ah olarak çıkar. Ama sevgi kemale erip de sevenin varlığını ele geçirince artık inlemeler ve ağlamalar son bulur, seven latif bir cisme dönüşür; kusurluluk biter, paklık başlar. Yani ateşin alevi büyüdüğü vakit dumanı azalır, hatta kaybolur gider. Bu durumda sevilen seven için kesif bir dumana dönüşür. Hem de bütün alevi örten bir duman.

Hayal ile gerçek arasındaki sevgilinin hikâyesine dalınca birden şehrimi özlediğimi hissettim. Sevgi bana şehri hatırlatmıştı. Belki de sevgi şehri özlemekti. Çünkü şehirler sevgililer gibi sevgileri de saklar, perverde eder. Birden fark ettim ki düşündüklerim yüzünden gönlüm hassaslaşmış, yüreğimin titremesi iki katına çıkmıştı. Sevgi hatıraları yenilemek, eski dostları yeniden görmeyi arzulamaktı herhalde. Çünkü bunu hayal ederken bile sevgi insanın içini ısıtıyor, huzur veriyordu. Hayat sevgiyle yaşanmalıydı.

Bir ara "-Acaba aslan da ceylanın yurduna varırken seviniyor mudur?" diye içimden geçirdim. Acaba onun dışında sevgisini yitirdiğini, ona varınca da sevgiyi bulmayı umduğunu söyleyebilir miydim?!.. Hani herkes için matem olan yurt, seven için bayram, herkese Muharrem olan günler sevene Zilhicce olur gibi... Zeliha'nın, bütün adların içine Yusuf'un adını gizlemesi gibi... Sevgili adını diğer adları söylediğinden daha sıcak bir içtenlikle söylemek, sevgi kelimesini başka kelimelerden farklı telaffuz etmek, sevgi derken sanki yüreğinin bir parçası da ağzından birlikte dökülmek, sevgilinin kalbiyle sevenin kalbi arasında bir ilmeğe bağlanmak gibi...

O zaman düşündüm. Sevenin özünde taşıdığı cevher neydi de sevgili o cevhere yansıyordu? Seven, sevgiliyle olmaktan menfaat uman değil, menfaatini sevgiliyle olmaktan umandı çünkü. Sevdiğini söyleyenlerin çoğu ancak sevgilinin bezirgânları, hakiki seven ise onun satışa çıkarılmış metaıydı. Sevgili ona "- Gel kendini ben eyle.!" dese derhal feda olur; çünkü ona muhtaçtır. Eğer seven kendini hakikaten o eylerse belki o da kendini seven eylemeye yönelir. Eğer sevilen kendini seven eylerse, bilinsin ki sevgide ihtiyaç içinde kalmış demektir. Eğer seven kendini sevgili eylerse tamamlanma sevilende gerçekleşmiş; böylece her şey sevilen olmuş sayılır. O vakit niyaz aradan kalkar her şey naz olur. İhtiyaç aradan gider sevgide kendine yeterlilik başlar. Fakirlik kaybolur, zenginlik gelir. Velhasıl her şey bir çare olur, çaresizliğin adı yeryüzünden silinir!..

Bütün bunları düşündükten sonra bir karara vardım. Seven sevdiğini bir sevgili, bir canan sanırsa yanılır; oysa bilmelidir ki sevilen sevenin cananı değil bizzat canıdır.

Ey büyük üstad, ey Fuzulî!.. Sen Leyla ile Mecnun'u yazmasan, cihanda sevgi adı eksik kalırdı!.. Değil mi ki söyledin:

Cânı kim cânânı için sevse cânânın sever
Canı için kim ki cânânın sever cânın sever
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Bin dört yüz yıl evveldi...

Taala'nın adıyla...
"İşte size Allah katından bir nur ve hakikatleri açıklayan bir kitap geldi. (Maide,15)"


Bin dört yüz yıl evveldi, tam bin dört yüz yıl evveldi... Bir Kitap indirildi göklerden, ezelde yazılmış bir kitap... "Oku!" diye başlayan ve bütün insanlığı sayfa sayfa, cümle cümle, harf harf okuyan bir kitap. Okumak istendiğinde ferahlık, anlamak istendiğinde sırların anahtarını verir insana.

Bir Kadir gecesiydi... Yaradan katından aldılar melekler Kitab'ı ve yer semasına getirdiler. Ezel günündeki gül Cemal'in kokusu hâlâ üstündeydi ve efendiler efendisi Muhammed'e gül kokuları getirdi. Sonra tam yirmi üç yıl boyunca görünmeyen âlemden görünen âleme aktı ve ezeli ebede, gökleri yere, Arş'ı ferşe bağladı rahmet, rahmet...

Kur'an, insanlığın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamak üzere gönderildi ve 114 sûrede tamamladı sözünü. İçinde salt vahiy ve halis hidayet vardı. Fikir ve hikmet kitabıydı, düşünenler için; ahlak ve ibadet kitabıydı, inananlar için; hüküm ve buyruk kitabıydı sınananlar için, ve sonraki zamanlarda bütün kitaplar yalnızca o kitabı açıklamak için yazılır oldu.

Bin dört yüz yıl evveldi, tam bin dört yüz yıl evveldi... Bir Kitap indirildi göklerden... Bütün kitapların anası ve Allah'ın insanlığa vahyi idi. Kendi ifadesiyle çok yüksek ve mühim bir mesaj içeren İlahî Kelam idi. "Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur'an'ın Allah sözü olduğundan şüpheniz varsa, haydi onun sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, eğer iddianızda haklı iseniz! (Bakara 23)" "Yemin ederim, eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın benzerini yapmak için bir araya toplansalar, hatta birbirlerine destek olup güçlerini birleştirseler, yine de onun gibi bir Kitap meydana getiremezler. (İsra,88)" İşte bu yüzden Kur'an, güzeller güzeli ve sevgililer sevgilisi Muhammed'in peygamberliğine ilk delildir ve sözü i'caz vasfı taşır. Ta ki her ayetinin, her harfinin mucize olduğu görülsün, anlaşılsın; buna inanmayanlara meydan okusun...

Bin dört yüz yıl evveldi, tam bin dört yüz yıl evveldi... Bir ramazan ayında, bir Kadir gecesinde inmişti Kitap, bir Kadir gecesinde akmıştı dünyamıza ışıklı ibrişimler misali nur imbiklerinden... Onun indirilmesi şerefine, onun indirildiği günde, onun indirildiği ayda Allah bize oruç emrediyor. Kur'an'ın şanını tebcil için ve o nimete erişmenin şükranesi olarak... Çünkü buyuruyor: "O ramazan ayı ki, insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran, en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur'an, o ayda indirildi. Artık sizden kim ramazan ayının hilalini görürse o gün oruç tutsun. (Bakara, 185)" Çünkü "Sana Kitab'ı gerçeğin ta kendisi olarak indiren O'dur. (Âl-I İmran, 3)" O gerçek ki aklın, adaletin ve doğruluğun gösterdiği yerde doğan bir şafaktır ve insanlığın dertleri yalnızca bu gerçekle çözüme kavuşacaktır.

Bin dört yüz yıldır "Gerçekten bu Kur'an, insanları en doğru yola, en isabetli tutuma yöneltir. Güzel ve makbul işler yapan müminlere, nail olacakları büyük mükâfatları müjdeler." ( İsra,9) Çünkü bin dört yüz yıldır Kur'an-ı Hakîm idi bu Kitap -ki hâlâ öyledir- ve her şey köhnemekteyken o tazelenir durmadan... Her şey eskir, o yeni yeni mânâlarıyla huzurunu yayar, barışını, güzelliğini serper üstümüze. Her saniye, her dakika, her saat, her gün, her ay, her yıl yeniden okunur, her defasında yeniden anlam kazanır, her yeni günde yeni bir müminin kalbine doğar. Ve ben bildiğimi derim; ancak bu Kitap'tır ki insanlığın sancısını dindirecek ve müminlere güzel ahlak edindirecektir. Bu Kitab'a uymadıkça insanoğlu bahtiyar olamayacak ve huzur bulamayacaktır. Bin dört yüz yıllık kurtuluş halkasına girmeyen ve insanlığa rahmet getiren bu kitabın sırrına ermeyenlerin vay hallerine!..

Seni bize bağışlayanın yüce adıyla ey Kitap, dünyada kıraatinden, mahşerde şefaatinden ayrı düşürme bizi!..

KUR'AN İÇİN NE YAPABİLİRİZ?

Önümüzdeki Kadir gecesinde Kur'an'ın 1400. yılı başlamış olacak. Kur'an'a "Kitabım" diyen herkes bu yılda ona karşı bir sorumluluğu yerine getirmelidir. Keşke bu yılda hepimiz onu okuyup anlamaya çalışsak. Herkes kendi mesleği ve işi gereği elinden ne geliyorsa onu yapsa mesela... Bu yılı ihya etmiş olmak için bilim adamları Kur'an konulu konferanslar verse, yayıncılar kitaplar hazırlatsa, din adamları vaazlar ve etkinlikler düzenlese, ev hanımları hatimleri çoğaltsa, ev reisleri aile fertlerine her gün bir ayet öğretse, aileler topluca bir tefsiri baştan sona okusalar, hali vakti yerinde olanlar, çocuklarının her biri için 1400 Kur'an dağıtsalar, (Afrika'da, Türkî cumhuriyetlerde Kur'an'ı hiç görmemiş, hiç ona dokunmamış Müslümanlar olduğunu hatırlayalım), kurumlar Kur'an meclisleri düzenlese, her yerde Kur'anî ilhamların konuşulduğu toplantılar yapılsa. Her yüz yıl için seçeceğimiz bir ayetin (toplam ondört ayet) emrini yerine getirsek, her on yıl için bir fakire (toplam yüzkırk fakir) sadaka versek, her bir yıl için...
 

Muhammed Doruk

Bir,Mısraı berceste yeter!
Katılım
15 Kas 2010
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Nef'i, dönemin devlet adamlarından Sadrazam Ahmet Paşa'yı hiciv eder. Aslında başka söylentiler de vardır. Kezâ Nef'i ,Ahmet Paşa'yı değil de 4.Murad'ı hiciv etmiştir. Bunun üzerine sarayda bir söylentidir başlar ve bu padişahın -4.Murad'ın- kulağına kadar gider. Ve padişah Nef'i ve Ahmet Paşa, arasında seçim yapmak zorunda kalır. Nihayet Nef'i'nin saray mahzeninde boğdurulmasına karar verilir.

Nef'i ve harem başı sarayın mahzenine doğru yol alırken harem başı Nef'i'ye:"Ya Nef'i ben senin şiirlerini çok seviyorum;ister misin senin için padişaha bir rica mektubu yazayım? "der.

Nef'i sevinir ve: " Neden olmasın ki,tabii isterim" der.
Harem başı kağıdı kalemi eline alır ve masaya oturur. Nihayetinde adam,Afrikalı bir zencidir. Teni esmerdir. Kağıdı önüne kor ve tam kalemi hokkaya daldırıp kağıdın üzerine getirdiğinde,beyaz kağıdın üstüne siyah bir damla düşer... Nef'i dilini tutamaz ve aynen:"Ağa efendi,mübarek teriniz kağıda damladı"der.

Bunun üstüne harem başı Nef'i'ye sinirlenir,onu kurtarmaktan vazgeçer ve:" Var ha köpek,sen dünden haketmişsin ölmeyi" der.
Şimdi,hiciv etmesini,övmesini,övülmesini iyi bilen biri için ölüm hiç de iyi gelmemiş. Ölümünden sonra yazılan bu mısralar da onu gayet iyi anlatıyor,vesselam!
-Hariçten Gazel/İskender Pala-
 
Katılım
26 Kas 2008
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Sevgili!..Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim... Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak isterdim..."
Canları yâre ulaştıran bir sel miydi aşk, şekeri güzele sunup ağuyu kalbe bulaştıran bir el miydi!..
Aşk gelince burukluğu şiirinde hüzün dokur heceler; ve azarlanmış kalpleri ısırır tam yarısında geceler...
Gel ey Sevgili bir huzmecik bahşeyle asi ve aciz üftadene ve umut ver peykin olmaya teşne kem zerrene. Aşkları unutan bendene aşkını unutturma!..

Kitab-ı Aşk
İ.Pala
 

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
"İnnema'n-nisâ' şakâyıku'r-ricâl." (Hadis-i Şerif)

Buyuruyor ki Efendiler Efendisi:

"Şüphesiz kadın, erkeğin şakayığıdır."

Buradaki “şakayık” kelimesi

Efendiler Efendisi'nin ağzından bir veciz ifade olarak söze dökülmüş olup

Tevriye, iham-ı tenasüp, cinas gibi edebiyat sanatlarına örnek olabilecek bir ziynet konumunda durur.

Kelimenin Arapça anlamlandırılmasına göre

Öncelikle kadının, erkeğin

"kürek kemiği”nden bir parçası olduğu, ardından erkeğin "öteki yarısı

(elmanın iki yarımı gibi birbirini tamamlayan değerler bütünü; şakk'ı)"

Olarak düşünüldüğü ve nihayet

"şakayık (yaban lalesi, gelincik)"

Çiçeği olarak mânâ ifade ettiği görülür.

İlk anlam dinî terminoloji içinde Hz. Âdem’in kürek kemiğinden yaratıldığı ifadelendirilen Havva içindir.

İkinci anlama göre, kadın erkeğin öteki yarısıdır ki modern bilim de zaten bunu ifade etmektedir.

Kadın olmadan erkeğin, erkek olmadan kadının eksik kalacağı,

Anatomik, fizyolojik ve psikolojik olarak

Erkek ile kadının bütünleşerek beşeriyetlerini tamamlayabilecekleri,

Aksi takdirde bünyede arızalar oluşmasının kaçınılmazlığı,

Bu bağlamda evlilik müessesesinin önemi,

Aile kurumunun yaşatılması vb. söylemler

Hep bu şakayık (öteki yarı) düsturu üzerine temellendirilebilir.

Şakayık kelimesinin bize edebiyat açısından ihtişamını gösteren anlamı ise

Türkçe'de bildiğimiz "gelincik çiçeği"ni karşılamasıdır.

Gelincik, hemen her coğrafyada kendiliğinden yetişebilen,

Otuz kadar türü bulunmakla birlikte

Hemen hepsi kırmızı renkli yaprak açan bir çiçektir.

Yol kenarlarında, ekin tarlalarında, ören yerlerinin dışında…

("Sen kırların çiçeğisin şakayık" şarkısını hatırlayınız)

Hudâyî-nâbit kabilinden sık rastlanan gelinciğin özelliği

Çok narin, nahif ve zarif bir çiçek oluşudur.

Dalından kopardığınız andan itibaren birkaç dakika içinde

Parlaklığını, canlılığını ve güzelliğini yitirir.

Kırmızı yapraklarından (ki genellikle dört simetrik yapraktır)

Birini koparırsanız diğer üçü kendini bırakır, salar ve sarkar.

Elinizle yapraklarından birine fiske vurun,

Derhal zedelenir ve solmaya yüz tutar.

En küçük şiddet, hoyrat muamele ve sarsıntıda bile

Yara alıp zedelenen bu çiçeğin kadına benzetilmesi

Ve özellikle erkeği tamamlayan "eş" olarak nitelendirilmesi

Bizce çok manidardır.

Bu ifadenin mefhûm-ı muhalifinden anlaşılan odur ki

Erkekler kadınların bir gelincik çiçeği kadar narin olduğunu bilmeli,

Ona göre davranmalı,

Gelinciğin hoyrat tavırlara, şiddete, haksızlığa maruz kalmak bir yana

El üstünde tutulması gerektiğine,

Kırmızı renginin asaleti ve güzelliği içinde

Renginin soldurulmaması gerektiğini bilmeli

Ve ona göre davranmalıdırlar.

Ve edebiyat açısından bir adım daha ileri giderek söylemek gerekirse,

Gelinciği münhasıran aşk içkisiyle dolu bir kadeh olarak düşünüp

Onu elde tutarken bu anlayışla hareket etmenin zaruretini akıldan çıkarmamak gerekir.

Ta ki erkeklerin başı o badenin sarhoşluğuyla hoş olsun.

Şakayık kelimesinin Arapça'da da Türkçe'deki "gelincik" gibi bir anlamı var mı bilmiyorum

Ama gelincik (gelin-cik = taze gelin)" kelimesi de yukarıdaki hadisin ruhuna uygun düşmektedir.

Buradan yola çıkarak ben bu kelimenin,

Bir erkeğe yaşı ve evlilik süresi ne olursa olsun

Eşini bir gelin-cik gibi görmesi,

Ona uygun muamele etmesi

Ve onu öyle koruyup kollayıp değerlendirmesi gerektiğini

İma ve hatta ikaz eden bir mana taşıdığını zannediyorum.

Yukarıdaki hadisin orijinal ibaresini, ezberlenmesi kolay olduğu için yazdık.

Ta ki Efendimiz'in sözü kulağımızda her daim çınlasın ve tavırlarımızı ona göre düzenleyelim:

“İnneme'n-nisâ' şakâyıku'r-ricâl”

“ Şüphesiz kadın, erkeğin şakayığıdır.”


İskender Pala
Kitab-ı Aşk
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Seher âşıkları


Bir beyit var hatırımda. Kim, ne vakit söylemiş bilemiyorum, hafızam kaydetmemiş, lakin mefhumu her daim kalbimin içinde durur:

Seherde bâğa geldi seyre cânân
Neler seyr eyledi bîdâr olanlar


Ne kadar yalın, ne kadar ihtişamlı bir ifade!?.. Üstelik yalınlığı ölçüsünde samimi, ihtişamı ölçüsünde derin. Yürek yakan bir üslup, zihinleri mest eden, dimağları ser-hoş eden bir mânâ... Şöyle demeye gelir:

Sevgili bir seher vaktinde gül bahçesinde gezintiye çıktı. O vakitte uyanık olanlar neler seyrettiler, ah neler...

*

Aşk çilehanesinde yumak yumak dertlerle uykuya varan veya uykusuz kalanlardan biriyseniz, seher vaktinde Sevgili'nin iltifatına mazhar olmak üzere onun seyrana çıktığı (tecelli ettiği) bahçeye koşmanız elbette zümre-i hâssu'l-havâssa (özge kullar zümresine) girdiğinizin bir delilidir ki o bahçede seyredilecek güzelliklerin haddi hesabı yoktur. O seyranda bîdâr (uyanık) olanların kavuşacakları nimetleri sıralayalım isterseniz:

Evvelen; bir seher yelinin ruhnüvâz (cana can katan, tabiata hayat veren) ıtırlarını Sevgili'yi anarak teneffüs etmek; aydınlığını Sevgili'den ilham diye seyretmek...

Sâniyen; kâinatın yenilenişindeki ibretle Sevgili'ye itaat ve iltica etmek, kulluğunu talep edip bahtiyar olmak...

Sâlisen, yenilenen bahçenin her bir çiçeğine ayrı ayrı hayran olmak; her birerinin kokusunu, rengini, dizaynını birbirinden ayırt ederek İlahî tasarımın kudretinde Sevgili'yi görmek...

Âhiren; aynı renkte bir kara topraktan binbir renk ve desenin dal dal, yaprak yaprak, çiçek çiçek var oluşundan ibret almak...

İlaveten... Bakın ruhunuza, neler neler göreceksiniz...

*

Şimdi bu seher seyrindeki etken ile edilgenin yerlerini değiştirelim ve Sevgili'nin çiçeklere tecellisinden öte, çiçeklerin Sevgili'de tecellisine bakalım isterseniz!.. Sevgili bir bahçeye girdiğinde sevgili mi çiçeklere benzetilir; yoksa çiçekler mi sevgiliye?!.. Siz hangisini diğerine üstün tutarsınız? Çiçekler mi sevgiliye benzemekle, yoksa sevgili mi çiçeklere benzemekle şerefe erer?!.. Hangisi diğerine teşbih olunsa layıktır? Sünbül saçlı, gül yanaklı, gonca dudaklı, nergis gözlü, selvi boylu sevgiliyi bir bahçenin güzellikleriyle yaratan en yüce Sevgili, acaba tasarımını yaparken çiçeklerden sevgiliye mi bir örnek biçmiş, yoksa sevgiliden çiçeklere mi güzellik paylaştırmıştır?!..

Bize göre Sevgili'yi çiçeğe benzetmek avamî, ama çiçeği sevgiliye benzetmek şairanedir. Elbise, kişiyi güzel gösterirse aleladedir ama kişi elbiseyi güzel gösteriyorsa müstesnadır. Gül'ü ele alalım; sıradan bir çiçek iken kokusunu Efendiler Efendisi'nin yanağında çiğ gibi beliren ter tanelerinden aldığı için güzel kokar, rengini o yanağın pembeliğinden devşirdiği için güzel görünür; öyle değil mi?!... "Gül" kelimesi bir cins isimdir ama "Muhammed" özel ve özge bir addır. Birinden her çağda ve her coğrafyada sayısız örnek bulunabilir ama diğeri zamanlar ve mekanlar ötesinde bir ruh-ı kâinattır. Bu durumda benzeme nimetiyle bahtiyar olan kimdir; benzeyen mi, kendisine benzetilen mi? Benzeyen, zamanla benzetilenin özelliklerini içselleştirmeye başladığı içindir ki biz gülü her çiçekten çok sever, pek çok sanat ve estetik alanında bir gül medeniyetinin zenginliğini yaşarız.

*

Seher seyrine yeniden dönelim ve soralım; seherlerde bîdâr olup da nimete erenler kimlerdir?

Sevgili mi? Asla!..

Sevgili'yi seyre çıkan âşıklar mı? Belki..

Bahçede seher vaktinde uyanık duran çiçekler mi? Elbette!..

İşte size eşyanın ruhu!.. Sevgili'nin seyrana çıkacağı bahçede âşıkların (ki onlar birer birer başlarını topraktan kaldıran tomurcuklar, ağaçlarda düğmelenmiş goncalar, dallarda açılmış çiçeklerdir) seyrana çıkan Sevgili'den, Sevgili'ye, Sevgili'nin veya Sevgili'yle olma arzularının yegane sebebi Sevgili'nin eşyaya tecellisini müşahededen gayrı nedir ki?!.. Bu bakış açısında katmanlanan yüce nimetin şu materyalist dünyada kaç kula nasip olacağını bir düşünün isterseniz!..

Sevgili'nin hakikatini seyretmek için seher vaktinde uyanık olmak mı? İşte ruha fırtına gibi gelen ihtişamın ta kendisi!... Her seherde bir Sevgili'nin ilhamı, her seherde bir güzelin aşkı, heyecanı vardır. Mesele gelip geçen seherler değildir; seherler gelip geçerken uyanık olabilmektir... Gün gelir, ne seher kalır ne âşık; ama Sevgili hep oradadır... Hani ne demişti şair:

Seherde bâğa geldi seyre cânân
Neler seyr eyledi bîdâr olanlar
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Sevgilinin vefâsı var mı?

Sevgilinin vefası var mı?

Halep'te derisi yüzülerek öldürtülen (1417) ünlü sufi Nesimi "Gerçek hadîs imiş bu ki hûbun vefası yoh" der. Büyük söz!.. Çok büyük söz!..


Burada geçen "hadîs" kelimesinin lügattaki anlamı "doğru, gerçek" demektir. Bu doğruluk sebebiyle Hz. Peygamber Muhammed Mustafa'nın ümmetine bir tavır biçen söz ve hareketlerine hadis denmiştir. Yani hadis, kişideki insaniyetin gereğini ortaya çıkarmak, o cevheri görünür kılmak bakımından doğruluk ve hakikatin aynası kabul edilir[1]. "Hûb" kelimesi edebiyat ve tasavvuf terminolojisinde "iyiliğe de sahip olan güzel (sevgili)"yi karşılar. Buna göre dizeyi günümüz diline aşağı yukarı şöyle çevirebiliriz: "Hûbun (iyi ve güzel sevgilinin) vefası yoktur. İşte size en gerçek (yani dünya yaratıldığından bu yana değişmeyen, her daim doğruluğu ispat edile gelen) haber." Şair burada sanki iyi ile vefalılığı birbiriyle çelişiyormuş gibi gösteriyorsa da gerçek öyle değildir. Çünkü vefalı olmak iyilerin kârıdır. Kaldı ki vefa kelimesinin sufi yansımalarına baktığımızda şairin burada bir çelişkiden ziyade seven ile sevilen arasındaki bir ilişkinin gereğine vurgu yaptığını görürüz. Vefa, her ne kadar sözlükte "bağlılık, sadakat" demek ise de sufilere göre "Ruhu gaflet uykusundan uyandırarak hakikatli Sevgili'ye yönlendirmek; zihni dünya dağdağası (masiva) ile meşgul etmemek" şeklinde tanımlanır. Çünkü ancak ruh gafletten uyanır, akıl da dünya ilgisinden sıyrılırsa gönül Sevgili'ye yönelir, her şey Sevgili'ye göre düzenlenmeye, hayat Sevgili merkezli yaşanmaya başlar. Bu bakımdan vefa, ruhun dürüstlük içinde bulunması, ezelde verilen söze sadakatle bağlı kalmak, "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" sorusuna karşı "Evet!" dediğimizi hiç unutmamak demektir. Verdiği sözde durmayan insana vefalı denemeyeceğine göre Sevgili karşısında sözünü tutmayan bir âşıka hiç denemez. O halde "vefa", seven için yaratılmış bir kavramdır. Ahde vefa, misaka bağlılık elbette sevenin boynuna borçtur. Bunun mefhum-ı muhalifinden anlaşılan odur ki iyi ve güzel olan sevgilinin vefa gibi bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Yani sevgiliden, âşıklarına iyilikte bulunmak, yardım etmek, hallerini denetlemek gibi tavırlar beklenemeyeceği gibi hatta onlara gülümsemek, yüzlerine bir kerecik olsun bakmak (bir anlık tecelli) gibi haller de asla beklenemez. Çünkü sevgili nazda, seven niyazda daim olmalıdır. Bunun içindir ki sevgilinin ayrılık, hicran, hasret gibi cefaları âşıklar için birer vefa sayılmalıdır. Çünkü sevgili, sevenini muhatap alıp cefa ettiğine göre ona bir kimlik vermiş, onu âşıkları arasında saymış demektir. Gerisi âşıkın kendini aşk yolunda ne kadar yetiştirebileceği, ne derece kemal kesp edeceği, bu ayrılık ve elemler ile ne kadar pişebileceğiyle alakalı bir yolculuktan ibarettir. Yani sevgili âşıkına hasret çektirerek gerçekte onun hamlıktan kurtulmasına, kemale ermesine zemin hazırlamaktadır. Âşık bunun farkında olmaz da ayrılıktan, hicrandan şikâyete başlarsa hamlık galebe çalmış demektir ki sufiler arasında böylelerinin aşka yeteneği yok sayılır. Çünkü sevgilinin âşıkını (velev ki hicran ve firkate salmak biçiminde olsun) muhatap almasından daha büyük vefa olabilir mi? Öte yandan her sevgili aynı değildir ve sevgilinin vefadâr olanı elbette tercih edilir. Arada sırada da olsa âşıkına merhaba diyen, bir göz ucuyla da olsa ona bakıvererek gönlünü şad eden bir sevgili hakikat adına vefa gösteren himmet, lütuf ve kerem sahibi yüce bir sevgili demektir. Bir sultanın, kullarına arada sırada yüzünü göstermesi gibi. O kullar ki her biri sultana yakın olmak, ona karşı vefalarını göstermek için yarış halindedirler. Nitekim Mutlak Sevgili olan Allah Taala, Kur'an-ı Kerim'de "Bana verdiğiniz ahde vefa edin ki size verdiğim ahde vefa edeyim (Bakara, 40)" buyurur. Bu durumda âşıka düşen şey, tıpkı Fuzulî gibi düşünüp "Yâr kılmazsa bana cevr ü cefadan gayrı / Ben ona eylemezem sevgi vefadan gayrı" demekten gayrı ne olabilir ki?!... Mademki insanın Kâlû-Belâ'da verdiği söz âşıkı Sevgili'ye, kulu da Sultan'a bağlayan bir misaktır, o halde âşıklık ile kulluk aynı kategoride değerlendirilmek gerekir. Bu durumda âşıkın Sevgili'sine verdiği söz ile kulun Rabb'e verdiği söz arasında fark yoktur. İkisi de ahittir ve ikisinde de ahde vefa gerekir. Yalnızca vefanın yolları farklıdır. Mesela avam için vefanın adı "ibadet"tir. Aydınlar için vefadan kasıt "ubudiyet"tir (hakiki kulluk, aşırı bağlılık). Havas için ise vefanın adı "ubûdet" (Sevgili için kendinden vazgeçmek) olmuştur. Bu kelimelerin hepsi abd (kul) kelimesinden türemiştir. Bu da bize, hangi derecede olursa olsun, kulluğun (âşıklık) vefadan ibaret olduğunu anlatır. Vefa gösterilecek Sevgili ister Mutlak Güzel (Hüsn-i Mutlak) olan Allah, ister O'nun güzelliğinden zerre miktarını ödünç taşıdığı için güzelleşen beşer olsun, fark etmez. Ahde vefa esastır!..

[1] Bir sözün hadis olabilmesi için insana bir doğru yol göstermesi, doğrulukta örnek olması, doğru olana yönlendirmesi gerekir. Söz gelimi Efendimiz bir gün "Bana bir tas su verin!" demiş olsun. Bu söz, içinde bir doğruluk ve insanın yaratılışındaki insaniyete yönelik bir yaptırım içermediği için hadis kitaplarında yer almaz. Ama eğer Efendimiz "Bana bir bardak suyu şöyle verin (msl. Besmeleyle, nazikçe vb.)" demiş olsaydı bu söz hadis olarak kayda girerdi. Çünkü ümmetine su verişte bir tavır biçmektedir.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Ahdolsun!..

Ahdolsun!..

Yaşadığı dünyanın haritasındaki bütün tanımları, bütün çizimleri, bütün görünümleri sevgiliye göre düzenleyen âşık haritacıyı bilirsiniz. Hani haritasını çizerken onun doğduğu şehir, onun evine giden yol, onun gezindiği çimenlik, onun altında oturduğu ağaç, onun su içtiği ırmak, onun... diye diye tanımlamış bütün mekanları ve yönleri.


Hakiki âşık imiş o. Çünkü gönülden bir ahdin sahibi olduğunuzda, ömür haritasının başka türlü çizilmesine imkân ve ihtimal yoktur. Hakiki aşk (hakikatli aşk), bir ahdin izini sürmekten başka bir şey değildir ve ömür haritasında bütün işaretler aşk ahdi üzerine olmadıkça kişi yaşadığını hissedemez. Böyle birisi belki ömür sürer, ama yaşayamadan ömrünü tamamlamış olur. Çünkü yaşamak, ahde vefa ile anlam kazanır. Ahdimiz ister ezelden kopup gelsin, ister gönülden... İster dil ile söylensin, ister göz ile...

Ahit (ahd) dediğimizde "yemin derecesinde kesin söz verme"yi anlarız ve bu kelimenin içine hem dinî bir kutsallık, hem de ahlakî bir erdem katarız. Nitekim karşılıklı ittifak hükümlerini ihtiva ettiği için Yahudi ve Hıristiyanların kutsal kitaplarına Ahd-i Atik (evvelki ahit) ve Ahd-i Cedid (sonraki ahit) denilmiştir. Çünkü Allah değişik zamanlarda insanoğlu ile ahitler yapmış, peygamberlerini de bu ahde aracı kılmıştır. Nuh aleyhisselamın gemisindekilerle yapılan ahitte tufanın bir daha vuku bulmaması için buluta konan yay (gökkuşağı) bir alamet sayılmıştı. Hz. İbrahim'in hanif ümmetiyle yapılan ahitte ise sünnet olma bir alâmet olarak belirlenmişti. Tûr-ı Sina'da İsrailoğulları ile yapılan ahitte Hz. Musa aracılık etmiş, sonra bu eskiyince (Ahd-i Atik), Rab Taala Hz. İsa'nın şahsında insanlıkla yeni bir ahde girmiş (Ahd-i Cedid) ve Sina'nın hükmünü ortadan kaldırmıştı. Nitekim Hz. İsa son akşam yemeğinde kendi etini ve kanını bu ahdin alameti olarak feda etmiştir. İslam'a göre bu ahdin içini dolduran şey "kul olmak"tan ibarettir, sevenin sevilene kul olması... Dini terminoloji bu kulluğun içini namaz, zekat, peygamberlere itaat, Allah'a (Mutlak Sevgili) güzel takdimelerde bulunmak gibi davranış şakileriyle doldurur. Beşeri duygularla seven âşık ile maşuk arasında ise ayrılık, hicran, hasret, iştiyak (özlem), itaat, rıza (boyun eğme) gibi davranış biçimleri vardır. Her iki ahdin içinde de emir, yasak ve tavsiyeler olduğu gibi af ve mükâfatlar da yer alır.

Sevgili, lütfen ve keremen, âşıkı ile arasında bir ahitname oluştururken ona bir emanet (aşk) teslim etmekte, o emanete sadakat beklemektedir. Nitekim "Kalu-Bela"da olup biten şey de yalnızca bundan ibaret idi. Ta ki insanoğlu o emaneti hakkıyla korusun ve yarın Sevgili huzuruna çıkınca emanete halel getirmemiş olsun. Çünkü Sevgili, "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bu emaneti yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan(a gelince, o tuttu) bunu sırtına yüklendi (Ahzab, 72)." buyuruyor. Yani ki bu emaneti taşımak öyle her babayiğidin harcı değildir; asalet ister, mertlik ister. Hani o halk manisi ne kadar da güzeldir:

"Ayrılık büyük derttir
Sabreden ona merttir
Ahdini unutanlar
İnsan değil namerttir
"

Keza beşeri aşk taşıyan âşık da maşukunun emanetini taşıdığının farkında olmak zorundadır. O kadar ki, aşk emanetini korumak için gerektiğinde aklını bile feda edebilmelidir. Bunun için sevgili arada sırada vefasızmış gibi görünerek âşıkına hasret çektirir, cevr ü cefa eder. Ta ki âşık kemale erebilsin. Yozgatlı Hüzni'nin

Ben recadan sen de cefadan el çek
Ver aklımı, al aşkını ey melek
Beyhudedir senden ihsan beklemek
Nerde kaldı ahd u peymanelerin"


mısralarında bunu görmek mümkündür. Bu emanetin ehline teslimi adına

"Aşıklar mâşuka boyun eğerler
Ahdine sadakat gösterir erler
(Sümmanî)."

İlla ki sevgili, âşıkı bir gömlek daha kemale ersin, aşkın hakikatini daha derinden idrak edebilsin diye onu hep yarınlara salar, vuslatını geciktirir. Hani Gevheri'nin dediği gibi:

"Derd-i derûnumu bilirim deyü
Tabip olup derman bulurum deyü
Ahd ü amân etti gelirim deyü
Beni ferdalara saldı da gitti."


Ahd kelimesine sözlükler "Bir şeyi korumak, halden hale onu muhafaza etmek" anlamını verirler. Hani o haritacı âşık gibi bütün ruh haritasını sevgiliyle, sevgilinin, sevgiliye, sevgilide, sevgiliden diye çizmek, her şeyi yalnızca sevgili olarak görmek, idrak etmek, anlamak ve yorumlamak... Ancak o vakit seven ile sevilenin vuslatı gerçekleşir. Nitekim Sevgili buyurur "Siz bana verdiğiniz ahde sadık kalın ki ben de size verdiğim ahdi ifa edeyim (Bakara, 40)". Öyleyse Sevgili'ye kul olanın,

"A benim al çiçeğim
Nasıl senden geçeyim
Ahd ettim yemin ettim
Yoluna öleceğim
"

demesi gerekir. Gel gelelim Karacaoğlan şöyle diyor:

"El-aman ne fena vakte yetiştik
Ahde vefa eder yârân kalmadı
"

Gönül haritalarınızı kontrol ediniz; oradan çıkan yollar nereye gidiyor?!...
 

Giriş yap