İskender Pala'nın Köşesi...

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Şimdi orada olmak vardı amma!..

Şimdi orada olmak vardı amma!..

-Karı koca arasında:Bizi burada bir başımıza bırakıp gidiyor musun; bir bebek, bir ben?Evet ey sevgisi kalbimde olan!.. Rabb'im böyle istiyor!..Bu kum... Bu kızgın tepelerin arası?!.. Çok sevdiğini söylediğin İsmail'i bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde azıksız ve susuz bırakıp gidiyor musun gerçekten?!..Evet ey şimdiden özlemeye başladığım!.. Rabb'im öyle istiyor!..


Çocuk ile baba arasında:

Elçi seneler sonra aynı yere döndü. İsmâîl ile kucaklaşıp hasret giderdiler.

Oğul!.. Rabb'imin emri var, bir ev inşâ edeceğiz. Sen de bana yardım edeceksin.

Oğul taş taşıyordu. Oğul ile birlikte Cebrail taş taşıyordu. Baba evin duvarlarını yükseltiyordu ve şöyle diyorlardı:

"Ey Rabb'imiz! Bizden bunu kabûl buyur; şüphesiz Sen işitensin, bilensin. (Bakara, 127)"

Allah ile elçisi arasında:

"İbrahim'e Ev'in (Kâbe'nin) kurulacağı yeri gösterdiğimizde (ona söylemiştik ki): Bana kimseyi ortak koşma ve benim evimi onu tavaf edecek olanlar için, onun önünde (Rablerini ta'zim ve tefekkürle) dikilip duranlar, saygıyla eğilenler ve secdeye kapananlar için temiz tut. İnsanları hacca çağır. Yaya olarak ve hızlı yol alan her türlü binek üzerinde (dünyanın) en uzak köşelerinden sana gelsinler. (Hacc, 26-27)"

Ey Rabb'im, ben sesimi nasıl ulaştırayım?

Çağrı senden; ulaştırmak bizden!..

Sonra elçi Kâbe'yi yapıp bitirdiğinde Safa tepesine, Ebu Kubeys dağına ve Makam-ı İbrahim'e çıkıp ıssız çöllere, güneş yanığı tepelere haykırdı. Oğlu İsmail'den gayrı kimsecikler yoktu, sesini hiçbir kimse duymadı. Lakin otlar titredi, ağaçlar sallandı, rüzgâr şahlandı ve bu sesi yüzyıllar boyunca kâinatın can kulaklarına ulaştırdılar; doğmayan nesillerin ruhlarına duyurdular. Allah, baba ile oğulun dualarına icabet etti. Bu beytin etrafı mamur kılındı, uğrak yeri oldu, şehir oldu, Mekke oldu. Allah, oraya hacca gelen herkesi işitti. Bugün de işitiyor. Hâlâ işitiyor!.. Sizin bu yazıyı okuduğunuz şu anda işitmeye devam ediyor. O halde katılın büyük seslenişe, Lebbeyklere, tekbirlere, telbiyelere!... Çünkü her Hac mevsimi geldiğinde İbrahim'in o kadim çağrısına en yeni sesler katılır ve böylece seslenişler kıyamete kadar sürer, "Lebbeyk!.." okunur. Üstelik bu çağrı yalnız insanlara değil, bütün bir hilkatedir ve telbiyelerin uzayıp giden yankıları kurdun ve kuşun, ağacın ve taşın kalbini titretir; sese ses katar. Nitekim son elçi buyurur: "Telbiyede bulunan hiçbir Müslüman yoktur ki onun sağında ve solunda bulunan taş, ağaç, sert toprak onunla birlikte telbiyede bulunmasın. Bu katılma (sağını ve solunu göstererek) şu ve şu istikamette arzın son hududuna kadar devam eder (Tirmizi, Hac, 14)." O halde katılın o seslenişe, telbiye ve tekbirlere!.. Katılın ki duyulsun sesiniz. Duyurun sesinizi!.. "Ben o sesi nasıl duyurayım?" demeyin; nida sizden olsun, duyurmak duyurmayı vaat edenden. Onu can evinize duyuran rüzgârlar esiyor bakın...

İbrâhîm her yıl Mekke'ye gelip haccederdi. Sonraki peygamberler ve mü'min olan ümmetleri de Mekke'ye gelip haccetmişlerdi. Ümmetleri helâk olan peygamberler Mekke'ye gelirler, ömürlerinin sonuna kadar orada ibâdet ve tâatle meşgul olurlardı. Şimdi mü'minler Mekke'ye gidip haccediyorlar. Suud hükümeti serbest bıraksa bütün müminler Mekke'ye gidip haccederler. Uçarak, koşarak, yürüyerek ve hatta sürünerek... Karınca olup yolunda ölme pahasına olsa haccederler... İbrahim'in bereketli duasına uymak ve yine onun duasıyla gelen kutlu nebinin ayak izlerine basabilmek için tek ayak üzerine sekme pahasına olsa haccederler. Sizi oradan alıkoyan şey yalnızca mesafeler, vizeler, kurallar... Ama gönüllerin mesafeleri aradan kalkınca... Aşk gelince... Allah'ın evi kalbinizde tecelli edince... Artık katılın seslenişlere, Lebbeyklere, tekbirlere, telbiyelere!... Korkmayın, size o çağrıyı duyuran rüzgârlar, otlar, ağaçlar sizin sesinizi de katacaktır o büyük sese.

Şair (Nabî) der ki: "Gel gönül azm-i reh-i beyt-i Hudâ eyleyelim/ Sa'y edip Merve'ye tahsîl-i safa eyleyelim/ İşimiz eylesin altın dü cihanda Mevla/ Nâvedân-ı zerin altında dua eyleyelim."

Aşağı yukarı şöyle bir yakarının dizelere yansımış halidir bu: "Gel ey gönlüm, varalım gidelim, Allah'ın evinin yoluna koyulalım. Merve'ye doğru sa'y edip (can atarak koşalım da) bir Safa'mız olsun (esenlik bulup ferahlayalım, arınıp kurtulalım). Sonra varıp Altın Oluk'un altında dua edelim de Allah iki cihanda işimizi altına döndürsün." Şimdi bu şairin sözüne uymak, Merve'de Safa'da olmak, Altın Oluk altında altınlaşmak geçer ya insanın içinden!.. Aaah!.. Rüzgâr!.. Sen kat sesimi o büyük sese!.. Hani o çobanın sesini kattığın gibi. Hani dağ başında bir çoban, kavalını çalıyor ve içli içli ağlıyordu ya. Hani koyunları meleşiyor, seherin sesine ses katıyordu ya... Gün doğdu, doğacaktı hani... Çoban bir hasretle yanıyordu; büyük bir hasretti!.. Öyle ki hıçkırıkları ta yüreğinde düğümleniyor, kalbini daraltıyordu... Sen vardın sonra yanına. Serin ve selamet bir tül gibi... Seni hissedince çoban coşmuş, ağlamıştı. Sonra kavalından çıkan nağmeler mısralara dönüşmüş, terennüm şiir oluvermişti. Ve oradan geçmekte olan bir güvercin nağmeyi kendi dilince tercüme etmişti: "İn nilte yâ rîha's-sabâ yevmen ile'l-arzı'l-harem/ Belliğ selamî fihâ'n-nebiyyi'l-muhterem."

Güvercinin sesini ırmaklar ve ağaçlar, çöller ve denizler şöyle tercüme ettiler Türk yurtlarında: "Uğrarsa yolun bad-ı saba ger harameyne/

Ta'zîmimi arz eyle rasûlu's-sakaleyne."

Ben de öyle diyorum işte ey rüzgâr, eğer bir gün yolun Harameyn'e düşerse, o nebiler nebisi, insanların ve cinlerin efendisi Muhammed Mustafa'ya benim de selamımı ilet ve onu çok sevdiğimi söyle!." Rüzgâr!.. Cılız sesimi kat o büyük sese ve lebbeyk okuyan dudakları yak o kıvılcım ile... Şimdi orda olmak vardı amma!.. Bari gideyim, hacı leyleklerin yuva yaptığı bir evi tavaf edeyim.[1] Bayramınız mübarek, kurbanınız makbul olsun..

[1] Savaş yıllarında Hacca gidilemediği vakit Anadolu'nun bağrı yanık âşıkları leyleklerin yuva yaptığı evleri tavaf etmişler, Kâbe'yi gören gözlerin hatırına o evi Kâbe kutsallığında saymışlardı. Aaah, mine'l-aşk!...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Ölümü hatırlayış!..

Ölümü hatırlayış!..

- Yunus Emre lisanından-Ölüm fikri, insanın, hiç şüphesiz en temel düşünceleri arasında yer alır. Hasret, korku, pişmanlık, keder, ıstırap gibi menfî ruh hâlleri çok zaman ölüm endişesiyle birlikte anlam kazanır.


Ölümün hakikatini bilen kullara göre ise ölüm bir sevincin, bir bahtiyarlığın, bir vuslat ve visalin başlangıcı; Cemal'e ve Didar'a açılan bir kapıdır... Bu kapının eşiğine varmayı arzulayan kullar, hani şu Bizim Yunus gibi erenler için duygular bir medd ü cezir halidir ki, hayat ile ölüm arasında şimşek hızıyla gelir, gider, telvine bulaşır, ha demeden hayran olur...

Yunus bir yiğit adamdır ki herkes gibi ona da ölüm ezelde takdir olunmuştur ve mahlûkatın küllisi gibi o dahi fani olduğunu bilir. Dizeleri arasında sık sık söylediği gibi ölüm, sürekli hayatın başlangıcı, fanilikten ebedîliğe açılan bir kapıdır. Yaşanmaması mümkün olmayan bir serüvendir ve hayat başladığı anda ilerlemeye, tik-tak demeye başlar. "Her nefis ölümü tadacaktır" kuralına ittibaen dünya bir ulu şar, ömür de bir tez pazardan ibaret olmak zorundadır. Müminin bilmesi gerekir ki hayır-şer yazılacak, ömür ipi üzülecek ve suretler hep bozulacaktır. O halde canı verip-alanı tanımak gerekir. "Bu cân sana bâkî kalmaz, anda varan geri gelmez / Yunus, kim öldürür seni, veren alır yine canı."

Efendiler Efendisi'nin sözüyle "Ölüm insana vaiz olarak yeter." Yunus diliyle de mal, mülk ne kadar çok olsa yine elden çıkar. Çünkü ölümlü dünya bir pazardır ki orada canlar satılmaktadır. Diyelim ki, "Berk yapıştın şol dünyaya, koyup gitmeyesin gibi / Karanu yalınız sinde, varıp yatmayasın gibi"; ne çare, "Günde birin gide durur, komşun sefer ede durur / Ecel bir bir yuda durur, bu dünyaya mağrur nedir". Kişi diyebiliyorsa ki, "Benim bunda kararım yok, ben bunda gitmeye geldim / Bezirgânım metâım çok, alana satmaya geldim" o halde şu prensipleri akılda tutmak zorundadır: "Ey dostunu düşman tutan, gıybet yalan söz söyleme / Bunda gammazlık eyleyen, anda yeri dar olusar". Daha da güzeli şöyledir: "Namazı kıl zikreyle, elin götür şükreyle / Öleceğin fikreyle, tur erte namazına (sabah namazına kalk)".

Ölümün ilk durağı kabre çıkar. Kabir, zahirde bir tükeniş ve bir son; bâtında ise bir diriliş ve bir başlangıçtır. Bedenler, kabirde bir taş yastığa baş koyup yatmaktadır, kemikler ve etler sızlamaya başlamıştır. Sorular ve cevaplar ile bir imtihandır başlar: Rabbin kim? Kitabın hangisi? Zamanını nasıl harcadın? Evlâtların, malların vs. vs... "Soru hesap olmayısar, dünya âhiret koyana / Münker Nekir ne sorar, tek olucak cümle murâd". Artık kişi gerçekten ameli ile baş başadır; dostları, akrabaları, evlâtları onu kara toprağa koymuşlar ve âdeta kaçarcasına da başından uzaklaşmışlardır. Hoca talkını verip gitmiştir. Ölen, başını mezar tahtasına vurmuş, dünyadan göçtüğünü anlamıştır. Çok geçmeden sorular başlar. Bu sorulara samimî verilmiş cevaplar yoksa, zorlu bir fırtına koptu demektir. Yok eğer kişi sözünde doğrulardan ise bu başlangıç bir esenlik, bir huzurdur. Bu hâl kıyamete dek sürer ve "Bu şardan üç yol çıkar, biri cennet biri nâr / Birisinin arzusu maksûd didâra benzer". O günde, iyi amellere şiddetle ihtiyaç olduğu da kesindir: "Bir hastaya vardın ise, bir içim su verdin ise / Yarın anda karşı gele, Hakk şarabın içmiş gibi".

Ahiret yolculuğu iki ayrı kapıya açılır. İyiler ve kötüler, amellerinin veriliş biçimine göre Sırat köprüsünden itibaren ayrılırlar. İyiler için cennet, zalimler için de cehennem yolun sonudur. Yunus değiliz ki "Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları bana Seni gerek Seni" diyebilelim de cennetten geçelim; ah keşke!.. Ne yazık ki biz cennete muhtacız. Bunun için namazımız, niyazımızın yetmeyeceğini de biliyoruz; çok çalışmak, çok çok çalışmak ve ölmeden evvel yine çok çalışmak zorundayız. Ve Allah'a yarayışlı güzel şeyler yapmak... Bu dahi aşk ile olur. Aşk var ise gerisi kolaydır. Çünkü "Mânâ eri bu yolda melûl olası değil / Mânâ duyan gönüller, hergiz ölesi değil"dir. Bunun adına hem dünya, hem de ahiret tasarrufu diyorlar; yoksa bedenin öleceğinden hiç endişe duyulmasın: "Âşık öldü deyu salâ verirler / Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez."

İnanıyoruz ki ölüm bir güzellik, bir başlangıçtır. Dirilmek için ölmeye muhtacız. O halde mezar taşlarındaki "ah mine'l-mevt (Ah ölümden!)" ibarelerini belki "ah ile'l-mevt (Ah ölüme!)" diye değiştirtecek bir hayat gerekiyor bize. Ölümden sonrası için umudumuz, korkumuzdan öndedir elhamdülillah!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Hâtır-ı uşşâka düşdü macerâ-yı Kerbelâ


Hâtır-ı uşşâka düşdü macerâ-yı Kerbelâ

"Bism-i Şah, Allah Allah!..Salavatullah ya Hüseyn... Selamullah ya Hüseyn... Şehidullah ya Hüseyn... Cennetullah ya Hüseyn.... Erenler himmetine, er Hak Muhammed Ali'nin aşkına... İmam Hüseyn Efendimiz'in savm-ı atşanına (susuzluk orucuna) ve Kerbela'da şehid olanların ervah-ı tayyibelerine ve niyet-i matem Hz. Fatıma Zehra'nın şefaatine..."


Aşure ayındayız. Adem'in tevbesinin kabulünü, Tufan'ın son bulup Nuh Nebi'nin gemisinin karaya çıkışını, Musa'nın Firavun zulmünden ve İbrahim'in Nemrut ateşinden kurtuluşunu, Süleyman'ın tevbesi ve Eyyüb'ün şifa buluşunu harmanlayan günde... Ne ki bunca sevince karşılık ciğer yakan bir gün de... Bayramdan ziyade matem gününde... Süslenmeyi, gülmeyi, sevinmeyi bertaraf edip oruç tuttuğumuz günlerde... Ve içine on hububat katarak pişirdiğimiz aşure ile orucumuzu açtığımız onuncu günde...

Aşure deyince akla Kerbela gelir, susuzluk gelir. Altı aylık bebek dahil 73 canın, gürül gürül akmakta olan Fırat'a baka baka meleyen kuzular misali susuz bırakılması gelir. Zulüm ve acımasızlık gelir, ondört asırdır onların haline ağlamak ve yas tutmak gelir.

Ehl-i Beyt'ten beşinci, Oniki İmam'dan üçüncü ve iki kutlu güzelden biriydi o. Sadefinde bir inci, kozasında bir kelebekti. Efendiler Efendisi'nin dizinde büyüttüğü, üstüne titrediği "dünyada benim güzel kokulu fesleğenlerimdir" dediği iki ciğerparesinin küçüğü idi. Çocuklukları Hz. Peygamber'e neşe ve sevinç kaynağı olmuştu.

"Kenzü'l-Garaib" adlı kitapta yazar ki ashaptan biri, avda bir ceylan yavrusu yakalamış Hz. Peygamber'e hediye etmişti. O da ahuyu Hasan'a verdi. Hüseyin bunu duyunca çocukluk heyecanıyla, "Dedeciğim! Bana da bir ahu ver!" diye ağlamaya başladı. Hz. Peygamber ne cevap vereceğini düşünürken çölden bir ceylanın, yavrusunu önüne katmış hızla gelmekte olduğunu gördü. Huzura varınca da ceylan dile gelmişti: "- Ya Rasulallah!. Allah bana kereminden iki yavru bağışladı. Lakin birisini avcı yakaladı ve benden ayırdı. Ciğerimin yangınıyla elimde kalanı emzirirken kulağıma bir ses erişti ki; 'A ceylan, diyordu, üzülme ki bir yavrun Hasan'a hediye edildi, diğerini de sen Hüseyin'e ver ki gönlündeki kederin tamamen silinsin!' İşte yavrum ya Rasulallah, bununla Hüseyin'i sevindir ki ben de sevineyim!"

"Mesâhibü'l-Kulûb" adlı kitap da der ki; Hz. Hüseyin, Kerbela sahrasında susuzluğunu gidermek için yarım bir elmayı ısırırdı. O elma, bir nar ve bir ayva ile birlikte Cebrail tarafından getirilip Kâinatın Efendisi Muhammed Mustafa'ya sunulmuş, o da Hüseyin ile Hasan'a "- "Yavrularım, bu meyveleri anne ve babanıza götürün ve birlikte yiyin. Fakat her birerinden birer parça ayırın!" buyurmuştu. Onlar denileni yaptılar ve birazını yedikçe meyveler hiç eksilmedi. Ta ki Fatıma dünyadan göçtü, nar kayboldu. Hz. Ali'nin vefatında ise ayva kayboldu. Hasan'dan sonra da elma Hüseyin'de kalmıştı. Şehid edildiği gün o da kayboldu. Bugün Hz. Hüseyin'in mezarını ziyaret edenlerin oradan bir elma kokusu duymaları bundanmış.

Yıllar çabuk aktı. Çocuklar büyüdü. İslamiyet bir devlete döndü, dünya medeniyetle tanıştı. Ne ki yıllar gerçekten çabuk akıyordu, halifeler ardı ardına göçtüler. Muaviye ile Hüseyin arasında hilafet bir dünyevi meseleye döndü. Sonunda Hüseyin, Kerbela'nın kızgın kumlarına belenerek yanında bulunan kadın ihtiyar, çocuk bebek herkesle birlikte acımasızca şehit edildi. Orada bir trajedi yaşandı, Ehl-i Beyt'e kast edildi. Oklar uçuştu, hançerler fırlatıldı, kılıçlar sallandı ve yürekler yakan, tahammülleri aşan bir acı yaşandı. Sanki sonsuz bir tufan içinde son hayat gemisi paramparça ediliyordu. Güneş o gün utancından kıpkırmızı kesildi, susuzluğa yandı ha yandı. Masumların bedenleri bir bir yıkıldı yere ve en son Hz. Hüseyin kaldı. Yetmiş iki yerinden yaralanmış, nihayet müminlere yetmiş üçüncü gönül yarası olarak can vermişti. Cebrail, dedesine haberi "Hüseyin, Kerbela sahrasında atından düşürüldü!" diye anlattı.

Kerbela'da şehit olanlar gerçekten şehit oldular, şahit oldular. Onlar o gün Kerbela'da, hakikat adına, hak adına, mevki ve makama dair esirlik bağlarını kopardılar, dünya ve masivaya ait zincirlerini kırdılar. Seher-i hilafete uyanmak yerine tam da bu günlere mümasil şeb-i arusa girdiler.

İmdi ey kardeşler, bizim, onlara kuru göz yaşı akıtmaktansa yiğitliklerine gıpta ederek kendimize çeki düzen vermemiz; susuzluklarına yanmak yerine devlet sarayına uçup gittiklerini düşünüp ibret almamız da gerekmez mi? Onların şu anda Sultanlar Sultanı'nın huzurunda, saraylar sarayında güzelliklerden güzellikler içinde olduklarından şüphemiz mi var yoksa!?

Ve ey kardeşler! Gelin bu gün Hüseyin'e yas tutalım. İlla ki gelin kendimize de yas tutalım. Gaflet uykusundan açalım gözlerimizi ve akıtacak damlalarımız varsa, kendi halimize ağlayalım. Viraneye çevirdiğimiz gönlümüze, harap ettiğimiz gönüllere, duruluğunu bulandırdığımız sulara, güzelliğini bozduğumuz tabiatlara, masumiyetinden çıkardığımız ruhlara, yaktığımız canlara, zindana çevirdiğimiz dünyaya, bozduğumuz barışa ağlayalım!.. Sünni'den ve Alevi'den, kim bu gün kendine eziyet etmek, elbise yırtmak istiyorsa artık nefsine eziyet etsin, kendi nefis elbisesini yırtsın!.. Sekâhum ya Hüseyn!..

*

737 yıl evvel vuslata yürüyen Mevlânâ'dan:

"Aziz dost!.. Kulak tut sözüme! Dinle beni.. aklın tutsağıdır duygu, akıl da ruhun...

Duru bir ırmağı andırır ruh, tertemiz bir ırmağı... Maddî düşünceler ve nefse ilişkin arzular da ırmağın üzerini kaplamış bir avuç çerçöp...

Eğer bir yana itiverirse aklın eli o çerçöpü, ırmak kendini gösterir, berrak ve duru...

Dünya arzuları kaplarsa suyun yüzünü eğer... Eğer hayvanî arzular baskın olursa tende... Nefis gülmeye başlar o vakit, ve akıl ağlamaya...

Aklı hakim ve duyguları mahkum olan kişidir uyanık iken de rüya gören ve kendisine göklerin kapıları açılan... (Mesnevi III, b.1824 -1829)"
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Şeyh Galib ve Avatar

Şeyh Galib ve Avatar

Şeb-i Arus vesilesiyle birkaç Mevlevi şairin divanı elimizin altındaydı geçtiğimiz günlerde. Galata Mevlevihanesi şeyhi Galib Dede'nin bir gazelinde bizi hayrete düşüren bir beyte rastladık.


Buyuruyordu ki;

Rüstemiz, şeh-nâme-i i'câza verdik sûreti
Hâme-i câdû meğer esb-i mutalsamdır bize


Aşağı yukarı şöyle demeye getiriyor: "Zaloğlu Rüstem dedikleri kahraman şimdi biziz ve herkesi aciz bırakan, herkese parmak ısırtan şah eseri şimdi biz ortaya koyduk. Çünkü (cadı misali) büyüler yapan kalem bizim elimize geçince tılsımlı bir ata dönüştü ve sayfalar üzerinde dört nala koşmaya başlayıp mucizevi kahramanlık sahneleri yazdı."

Belki hatırlayacaksınız, 2010 yılının en çok konuşulan ve hayranlıkla izlenen filmi, üç boyut teknolojisinin şahikası sayılan Avatar idi. Ben yukarıdaki beyti okurken Avatar'ın lâ-teşbih Sidretü'l-Münteha'yı ve Tûbâ ağacını çağrıştıran Pandora'sını yeniden seyreder gibi oldum. Çünkü canların aynileşmesi (binek ile binicinin birbirleriyle bütünleşmesi; tamamlanması) sonucunda binicinin zihni bineğin iradesine hükmetmeye başlıyordu. Tıpkı Şeyh Galib'in elindeki kalem ile bütünleşip onun belagat dolu kalbine hükmetmesi gibi. Yani bundan ikiyüz küsur sene evvel, "cadıların büyülü kalemini ele geçirdik, onu tılsımlı bir at gibi koşturuyoruz" diyen şair Sebk-i Hindî ustalığını göstermekten öte eşyanın ruhuna inerek ona hükmedebildiğini bize anlatmaktadır. Bugünün fantastik romanlar ve filmler çağında onun söylediklerine fazla da yabancı sayılmayız aslında. Mamafih bir yandan eski velilerin kerametlerine yoz bakarken öte yandan olağanüstü halleri yalnızca Hollywood yapımı filmler ve Harry Potter sayfalarındaki ucubelerden tanıyan genç kuşaklar belki de bu beytin derin dünyasına girseler, Şeyh Galib'in kerametlerle yoğrulmuş zihnindeki fantastik unsurların çözümlemesini yapabileceklerdir. Çünkü o, Firdevsi'nin ünlü eseri Şehname'de geçen Rüstem-i Zal hikâyesinden yola çıkarak söz söylemedeki yiğitliğinin ne derece yüksek olduğunu, söylediği şiirlerin birer şahesere dönüşüverdiğini, kendisine kulak verildiği takdirde okuyucuyu kemale erdirip yükseltecek manalar saçtığını övünerek anlatıyor. İlla ki onun övünmesi kuru bir fahriye veya nefsî böbürlenme değil, ait olduğu medeniyetin, içinde kimlik bulduğu kültürün, imanını ortaya koyduğu tarîkin büyüklüğü adına bir övünmedir. Zaten bunun için tekil (benim) değil çoğul (biziz) kişi zamiri kullanıyor. Kendisini bir misyonun sözcüsü olarak gördüğü içindir ki, "biziz" diyor. Bu "biz"in içinde İran şairlerine karşı bir duruş da mevcuttur ve onlara "yazdığımız şiirler ile "i'caz" şehnamesini bizim öykülerimiz doldurdu, onu biz görünür ve bilinir kıldık; bizim sayemizde şimdi bu Şehname oluşuyor." mesajıyla sesleniyor. Bunun için tılsımlı kalemi ele geçirdiğini (Türk şiirinin İran şiirini geride bıraktığını), bu tılsımlı kalemi at gibi şahlandırdığını da ilave ediveriyor: "Gerçi biz Rüstemiz, illa ki suretimizi mucizeler Şehnamesi'ne verdik, onunla bütünleştik. Madde iken mânâ olduk, sayfalara dökülmeye başladık. Elimizdeki kalem tılsımlı bir ata dönüştü, şimdi mucize koşular yaparak mucizeler söylüyorum."

Hatırlayın, Avatar filminin kahramanı olan askerin sakat bir madde (Pandora'ya saldıran acımasız bir asker) latif bir de mânâ (Pandora'da yaşayan latif canlar arasına karışmış ruh) hali var. Mânâ (latif) boyuta geçtiğinde orada kendisine efsanevi bir binek (Anka veya Burak) ediniyor ve saçlarıyla bineğin yelelerini birbirine bend edip soyut alemde bineği ile bütünleşiyor, o andan itibaren bineğine zihniyle hükmedebiliyor, binek onun düşünceleriyle hareket edip (aynîleşerek) hedef birliği sağlanıyor. Galip Dede'nin yukarıda söylediği şey, işte tam da budur. Söz kahramanlığına soyununca kalem elimizle bütünleşti, parmağımızdan biri oldu ve tılsımlı bir at gibi düşüncemizin gitmek istediği her yere koştukça koştu...

Avatar'ın binicisiyle bütünleşen Anka'sı, binicisinin düşüncesine tabi oluyor, onun zihninden geçen yerlere gidiyordu. Burada can alıcı nokta, kalemin mucizeye suret veriyor olmasıdır. Bu ifadeden "Biz kalemimizle mucizeler gösteren bir söz peygamberiyiz!" işmarı anlaşılabileceği gibi, "Biz soyut olanı (mucize) surete (madde) büründürüyoruz, onu elle tutulur, gözle görülür kılıyoruz!" ifadesi de çıkartılabilir.

Çocukluğumdan hatırlarım, eskiden kalem (divit) olarak kullanılan kamışlar, çocuklar için bir oyuncak sayılırdı ve hemen her çocuk su kenarlarından kesilmiş bir ney kamışını at gibi iki bacağının arasından sürüyerek "dı-gı-dık; dı-gı-dık..." ağaç ata binerdi. Şair bu beyitte kalem ile at kelimelerini bir arada bulundurarak söylediklerini bir kat daha pekiştiriyor ve "bizim için mucizeye suret vermek, mânâyı söz ile görünür kılmak (maddeye büründürmek) çocukların ağaç ata binmeleri kadar basittir, çocuk oyuncağıdır" demeye getiriyor. Ve unutmayalım ki Şeyh Efendi bunu kibirle övünmek ve şairliğinin derecesini iyi anlayalım diye değil, bilakis söylediklerindeki incelikleri anlayalım ve ona göre kulağımıza küpe yapalım diye söylüyor; yoksa bir şeyh efendiye kibir isnadı ne mümkün!?..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
2010'da Edebiyat

2010'da Edebiyat

Bir yıl geride kaldı. Yerlisi ve yabancısıyla pek çok eserin yazıldığı, yayımlandığı, okunduğu bir yıl. Ama kitapçı vitrinlerini daha ziyade vampir hikâyeleri doldurdu.


Üstelik bu kan emicilerin hepsi çok karizmatik, çok sevecen, çok yakışıklı ve iyi kalpli gösterilmekten memnunlar. O kadar ki Tolstoy'un Anna Karenina'sı veya Tanpınar'ın Mümtaz'ı onların yanında uzaylı gibi duran karakterler. Edebi eserden ziyade eğlencelik okuma malzemesi gibi.

Yayıncı kuruluş ve meslek birliklerinden edindiğim verilere göre bu yıl da yine en fazla klasiklere rağbet edilmiş. Batı klasikleri kadar doğu klasikleri de yayınlananlar arasında üstelik. Hüseyin Rahmi, Refik Halit, Orhan Kemal isimleri ise bu serinin yerli uzantıları. Ahmet Günbay Yıldız yine liste başında bir satış grafiği çizmiş. 2010'da daha önce çevrilmemiş bazı kitaplar, bir ihtiyaç gibi alıcı bulmuş. Cervantes'ten "Çingene Kızı", Aku Tagava'nın, "Rashomon"u bunlardanmış. Unutmadan söyleyelim, Nobel'li yazarların yeni kitapları da dilimize hızla çevrilenler arasında. Doris Lessing'in "Hayatta Kalma Güncesi", Mario Vargas Llosa'nın "Elebaşılar, Hergeleler", Jose Saramago'nun "Kopyalanmış Adam" eserleri bu serinin ürünleri. Ve elbette Necip Mahfuz'un adını anmalıyız: "Cebelari Sokağı'nın Çocukları, Miramar, Başkanın Öldürüldüğü Gün, Serap, Düğün Evi..." Hepsi de bestseller olmadan okuyucuyu doyuran romanlar. İsmail Kadare'nin "Ölü Ordunun Generali" ile Sadık Çubek'in "Sabır Taşı" adlı görkemli eserleri ise bu yılın en rağbet görenleri olmuş. Okumanızı tavsiye ederim. "Ye, Dua et, Sev" herhalde yılın en iyi çeviri kitabıydı. Filmi de onu destekledi üstelik.

Sevindirici bir durum; 2010'da yerli romanların sayısında büyük bir yükseliş görülmüş. Aralık bitmeden 570'i aşkın roman ile bütün zamanların rekoruna ulaşılmış mesela. Tatil günlerini hesaptan düşersek neredeyse her güne iki roman düşüyor. Bunlar içinde en ziyade tarihî romanlar okundu, tarihe dokunanlar ilgi gördü diyebiliriz. Ahmet Ümit'in İstanbul Hatırası ile benim Şah Sultan bunun göstergesiydi. Ötüken'den çıkan Peyami Safa'nın Attila'sı, Bekir Büyükarkın'ın Kervansaray'ı, Geceyarısı ve Bozkırda Sabah'ı ve Yılmaz Gürbüz'ün Balkan Acısı, Timaş Yayınları'ndan Okay Tiryakioğlu'nun IV. Murat, Kanuni, Kumandan, Kuşatma, Yavuz gibi kitapları, İsmail Bilgin'in 57. Alay: Çanakkale ve Galiçya'sı da bunlardan. Ve bir de damakta mistik tad bırakan romanlar var. Elif Şafak'ın "Aşk"ı ile Sinan Yağmur'un "Aşkın Gözyaşları" gibi. Adında aşk olan kitaplar bu yıl daha çok sattı nedense. Galiba toplum hakiki aşkı aramaya çıktı da bir türlü ona ulaşamıyor.

Ülke genelinde okuyucu polisiye roman okumanın tadını çıkardı diyebiliriz. Elbette Dan Brown çevirileri yine göz önündeydi. Celil Oker'in komiserine de bir hayli iş düştü. Osman Aysu yine okuyucusunu çok meraklandırdı. Murat Somer ve Hikmet Hükümenoğlu ile Nurdan Başergil de polisiyede önemli çalışmalara imza attılar.

Bütün zamanların ölümsüz yazarları da okunmaya devam etti elbette. Cemil Meriç, Tanpınar, Peyami Safa ve diğerleri... Tanpınar adına bir hafta süren bir etkinlik bile düzenlendi ve eserleri yabancı dillere çevrildi.

Edebiyat dışı eserler arasında Hanefi Avcı'nın "Haliçte Yaşayan Simonlar" ve Mehmet Baransu'nun kaleminden çıkan eleştirel karakterli "Mösyö" çok satanlar arasındaydı. "İki Darbe Arasında" ile Şamil Tayyar'ın "Çelik Çekirdek"i Türkiye'nin derin ilişkilerine dair 2010 kitapları oldu.

Ve elbette 2010 yılında da Safahat en çok okunan kitap idi.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Aşk pazarında gamlar satılır

Aşk pazarında gamlar satılır

Tarihimizde Rami Mehmet Paşa isminde bir devlet adamı vardır. Valiliklerde bulunmuş, üç kez reisülküttaplık, bir defa da sadrazamlık yapmıştır.


Yaklaşık on beş yıl süren Osmanlı-Avusturya savaşını sona erdirmek için Avusturya, Lehistan ve Venediklilerle yaptığımız Karlofça barışının (1699) baş delegesi olarak tarihe geçmiştir. Görüşmeleri iki buçuk ay süren bu anlaşma, malum olduğu gibi Osmanlı coğrafyasının yırtılması demek olup duraklama devrinden gerileme devrine geçişimizi de başlatmıştır. Rami Mehmet Paşa bu yırtılmanın en az hasarla gerçekleşmesine çaba sarf eden vicdan sahibi bir devlet adamı idi. Mısır valisi iken halkın şikâyeti ile Rodos'a sürülmüş ve burada vefat etmiştir. Halen Rodos Adası'nın Kumburnu'ndaki Türk şehitliğinde ebedi istirahatı sürmektedir.

Paşanın adını tarih kitaplarından başka şuara tezkireleri de sıkı sıkıya kaydederler. Çünkü devrinin ünlü şairlerinden biridir. Osmanlı devletinin en karışık ve entrikalı bir döneminde, İstanbul'da şair Urfalı Nabi tarafından yetiştirilmiş, onun himayesinde şiiri hazmetmiş ve yine onun açtığı hikmet yolunda güzel şiirler söylemiştir. İşte buyurun:

Bâzâr-ı beladır bu, gamdır satılan her gün
Alır anı bî-haddir, ammâ ki satar yoktur


Hemen hemen şöyle demek: "Bu (dünya) bir bela pazarıdır. Bu pazarda her gün satılıp duran ise yalnızca gamdır. Ne var ki bunun alıcısı sayısızdır ama bir satanı (onu başından atabilen) yoktur."

Bu beyti üç katmanda yorumlamak mümkündür.

Öncelikle pazarda alıcı çok olduğu halde satıcının görünmeyişi, evliyanın bela dolayısıyla Rabb'i tanıma silkine bir işarettir. Allah her zaman ve mekânda, her şey ve eşyada hazır ve nazırdır, varlığını bize kudretiyle ve madde aleminin suretleriyle gösterir, illa ki kulundan kendini (vuslat zamanına kadar) gizler. O halde, pazar kurulup işlemeye başladıktan sonra pazarcının kendini gizlemesinden müşteriye ne ziyan!?..

Beytin şöyle bir yorumu da akıllara gelmektedir: "Kalu: Bela" mükalemesinden (Soru: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Cevap: Elbette Rabbimizsin!) sonra insanoğlunun kaderi bela üzerine kurulmuş, belayı kendi istemiştir. Dolayısıyla herkes bu belanın alıcısı, yani Allah'ın takdiri dahilinde ve O'nun Rab oluşunu tasdik ile mükellefidir. Dünyada her belanın insana bir yaptırımı ve yansıması vardır. İş ki beladan rahmet devşirilebilsin, bela sayesinde yanlıştan dönülüp doğru yol bulunsun. Çünkü öyle belalar vardır ki bizim için sonunda nimete dönüşür, şerden hayır neş'et eder. Bu pazarda her gün gam satılsa ne gam!..

Beyit hakkında şöyle bir yorum da mümkündür: Yalnızca gamın satıldığı aşk pazarında müşteriler (âşıklar) daima gam satın alırlar da içlerinden hiç kimse sahip olduğu o gamı satmak istemez. Çünkü aşk, bir âşıkın en kadim ve vefalı dostudur. Kim sadık bir dosttan vazgeçmek ister ki?!.. Yüreğinde bir gam taşıyan âşık (ister sufiyane, ister beşeri aşkın gamı olsun), o gamdan güç alır, bir gün bitivermesinden korkar. Çünkü kalpteki gam devamlı sevgiliyi düşünmek demektir. Oysa bir âşık, sevgiliyi düşünmediği vakit nefessiz kalacaktır. Üstelik bu gamın sonunda mükafat da vardır: Vuslat!..

Sonunda vuslat olan bir gam ile içli dışlı yaşamak zevkten gayrı nedir ki?!..Üstelik gam, yabancı birinden değil, sevgilidendir. Sevgiliye ait olan her şey gibi değerlidir. Sevgiliden geldikten sonra gam üstüne gam, ancak nimet üstüne nimet, ihsan üstüne ihsan sayılır. Öyleyse aşk gamına çare bulmaya kalkışmak abestir. Böyle bir gamın çaresi, belki yine gam çekmek olabilir. Bu derde ilaç aranmaz, aransa bulunmaz, bulunursa âşık sevgiliden ayrı ölür, sevgiliden ayrı ölene ise âşık denilmez. Âşık, gönlü bir harabeye dönesiye kadar bu gama aşinalık gösterir. Çünkü aşk ile viran olmayınca abat olmak mümkün değildir. İşte buyurun, yine Rami Mehmet Paşa söylemiş:

Dil harâb-âbâd-ı âlemde aceb virânedir
Eksik olmaz derd ü gam gûyâ ki mihman-hânedir

Bu dahi neredeyse şöyle demeye gelir: "Gönlüm, dünya denen şu köhne şehirde bir viraneye döndü. Sanki bir misafirhanedir de, içinden hiç dert ve gam eksik olmuyor."

Gönlünü dert ile gam arasında her an nöbetleşe kiraya veren bir âşıkın gönül evi nasıl imar edilsin ki?!... İçinden hiç kiracısı çıkmayan evin tamiri elbette mümkün değildir. Üstelik bu dert ve gam, sanki birer külhanbeyidir de misafir oldukları eve avanelerini (keder, gözyaşı, bela, sıkıntı, hüzün, acı vb.) de toplayıp getirirler. Hane sahibinin gelene git demeye mecali de, niyeti de yoktur nasıl olsa!.. Dert ve gam katmerlenince âşık bundan şikâyet edecek değildir. Çünkü o, bir mümindir, "Belanın en şiddetlisi peygamberlere, sonra velilere isabet eder" hadis-i şerifini iyi bilir, geceleri uykusuz geçirerek kendi aşk belasının şiddetini arttırmaya çalışır. Yoksa neden "Elhamdülillah alâ külli hâl (Her hal için Allah'a şükürler olsun)!" denilmiş olsun ki!..
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
Tatlı dil, acı dil

Tatlı dil, acı dil
Araplarda "selâmetü'l-insan fi'l-hıfzı'l-lisân (insanın selameti dilini tutmakladır)" şeklinde bir mesel vardır. Türkçe'de "Dilini tutan, başını tutar" derler. Kanuni'nin (Muhibbi) "İster isen kim perîşân olmayasın âkıbet / Dil uzatma kimsenin hakkında sen sûsen gibi" buyurarak sümbül gibi çevresine dil uzatanların sonunda perişan olacağını söylemesi bu ecildendir.


Bir de tersinden düşünelim: Sözlüklerimiz "Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır!" diye bir atalar sözü kaydeder. O halde dilimiz hem tatlılık, hem de zehirle doludur. Eski kalemlerin (divit) ucu ikiye yarıldığı için "çift dilli" tabir olunması bu yüzdendir. Çünkü aynı kalem ile hem iyiyi, hem de kötüyü, hem yararlıyı, hem de zararlıyı yazabilmek mümkündür.

Dil (lisan), dostlukların da, düşmanlıkların da başlangıcıdır. İyi de, kötü de olabilir yani. Çocukluğumda babam (Allah rahmetinden uzak düşürmesin) anlatmıştı:

Varlıklı, bilgili ve zarif efendilerden biri birkaç günlüğüne dostlarını konağına çağırır. Zengin sofralar kurup engin sohbetler etmektir niyeti. Kahyasına tembih eder:

- Haydi göreyim seni, koştur pazara, dünyanın en tatlı şeylerinden misafirlerime şöyle mükellef bir sofra kurdurt.

Kahya gider. Ama pazara uğramak yerine kasaba uğrar. Bütün misafirlere yetecek miktarda dil alıp aşçılara emirler yağdırır. Akşam misafirler iştahla otururlar sofranın başına. Evvela bir dil çorbası gelir. Nefis!.. Ardından bir dil haşlaması. Âlâ!.. Bir dil söğüş. Eh!.. Ara sıcak niyetine dil ızgara... Derken misafirlerde homurdanmalar başlar. Beklerler ki şöyle yağlılardan, pilavlardan, baklava ve revanilerden tepsiler gelsin. Ne mümkün!... Ardından bir dil kızartma konulur önlerine. Konak sahibi artık tahammül edemez ve kahyasını çağırtıp öfkesini tokat edip yüzüne vurur:

- Bre ben sana pazardan en tatlı şeyleri al demedim mi?

- Evet efendimiz ben de aynen sizin emrinizi yerine getirdim. Dünyada dilden daha âlâ ve tatlı ne tasavvur olunabilir? Marifet ve ilmin anahtarı, mutluluğun ve saadetin başlangıcı o değil midir? Gönüller onunla şen, bilgiler onunla ruşen olmazlar mı? Anlaşmazlıkları çözen de o, adaleti bildiren de!.. O kadar kutsal ki, ibadetler onunla yapılıyor...

Ağa, duyduklarına cevap veremez ama yine de konuklarına mahcup olmamak için haykırır:

- Pekala madem dediğin gibidir, o halde yarın pazara gidip bu sefer en fena yiyeceklerden bir sofra hazırlat bize. Bakalım görelim.

Kahya ertesi gün yine kasaba uğrar, yine aynı yemekleri hazırlatır. Sofraya oturanlar aynı sıra ile başlarlar: Dil çorbası, dil haşlama, dil söğüş... Ve elbette yine aynı sorgu sual. Kahyanın cevabı ibretliktir:

- Efendimiz, emin olunuz emrinizi ayniyle yerine getirmek için bu yemekleri hazırlattım. En fena yiyeceklerden istemiştiniz; Allah aşkına dünyada dilden daha fenasını kim tasavvur edebilir?!.. Bütün kötülüklerin, bütün belaların, bütün kavgaların sebebi bu değil mi? Kim yalanın ve iftiranın güzel olduğunu söyleyebilir; kim, riya ve dalkavukluğun yararından bahsedebilir?!.. Bütün bu fenalıkları dil yaptıktan sonra hangi azık dilden daha kötü olabilir ki?!..

Misafirlerin hepsi o gün sofradan bir dimağ lezzetiyle kalkmışlar ve kahyayı sohbet halkasına dahil etmişler.

Bu hikayeyi üniversite yıllarımda Ahmet Mithat Efendi'nin Kıssadan Hisse adlı kitabında okudum. Kıssadan Hisse, Ezop (Aisopos) masallarının tercümesi idi ve hikaye Ezop ile efendisi Xanthos arasında geçiyordu. Milattan 500 sene evvel Kütahya civarında yaşayan Ezop aslında bir köle imiş. Işıklı bir zeka ve zarif bir fikir güzelliğine sahip olan kafası maalesef iri ve çirkin, dili de kekeme imiş. Xanthos onu zekası için almış ama yüzüne bakan herkes ürktüğü -en başta da karısı o çehreden korktuğu- için çiftliğinde toprak işlerinde çalıştırır, arada sırada konukları gelince onun zeka ve fikirlerinden istifade etmek üzere konağına çağırtırmış. Rahmetli babam, fabller üreterek Anadolu'daki medeniyet davranışlarının devamlılığını sağlayan Ezop'un adını bilmezdi. Ancak bu topraklarda dile ve söze verilen değerdir ki yüzyıllarca harmanlanıp kültürden kültüre aktarılmış, insanlar, nesiller, dinler ve diller değişmiş ama anlam hiç değişmemiş, Ezop'un hikayesini babalar dinî hikaye niyetine çocuklarına anlatabilmişlerdir. Hatta tatlı dil ile olduktan sonra övünmeler, övmeler ve sövmeler bile insana masum görünmeye başlamıştır. Ünlü heccavımız Şair Eşref'in vakitsiz gelen bir misafirine söylediği şu kıt'a gibi:

Nâbehengâm ey bana mihman olan

Tablakârımla döğüş ister misin

Matbah-ı tab'ımda yoktur başka şey

Tatlı dilden bir söğüş ister misin

"Ey vakitsiz gelen (aç) misafir, (sana yemek hazırlamak konusunda) aşçımla beni kavga mı ettireceksin? Yaratılışımın mutfağında sana ikram etmek üzere dilden başka bir yiyecek kalmamış, tatlı dilden bir söğüş ister misin?!.."
 
Katılım
20 Haz 2018
CENAZE

Gazetenin beşinci sayfasında bir haber:

"Şehrimizin en lüks semtinde bir kadın,evinde ölü bulundu."

Başlığın yanında , bir oda ortasında yatmakta olan yaşlıca bir kadının resmi ve altında da haberin detayları:"komşularının apartmanı saran kötü kokudan şikayetleri üzerine polisin kapıyı kırarak girdiği lüks dairede yetmişlerinde bir kadın cesedi bulundu.Yetkililer yaşlı kadının beş gün evvel vefat ettigini ve evlat yahut akrabalarını bulmak için araştırma başlattıklarını bildirdiler." Haberin sonunda da valinin küçük bir resmi ile beyanatı:

"Biz nasıl bir toplum olduk? Nasıl akrabalığı , komşuluğu ,mahalleyi önemsemeyen ;öz değerlerimize lakayt bir toplum olduk? İşte hepimizin kendimize sormamız gereken soru budur.Bir köy nüfusunun tek bir binada ,bir kasabanın bir kooperatif sitesinde barındığı zamanlardayiz ve hemşerilerimiz kalabalıklar halinde ,ama maalesef tek başlarına yaşıyorlar.
Kişi var ama aidiyet yok.Fert var ama millet yok.Mahalle,mahalleli , mahallenin delikanlısı, mahallenin namusu ,mahalle buluşmaları hep kayboldu.İste bu yüzden hepimiz kendimize "nasıl bir toplum olduk?" diye sormalıyız.Akrabalığı , komşuluğu , sokağını önemsemeyen bir topluma millet denebilir mi? Gülümsemek ,yaşamak , selamlaşmak , yaşlılara saygı,kimsesizleri gözetme ,kurallara uyma,çevre ve yeşile duyarlılık,hak ve sorumluluklara itina.

İskender Pala/Mesel
 
Katılım
20 Haz 2018
Hadiselerin Öteki Yüzü

Bazen bir iş diğerinin tam tersi olabilir ;insan hayır için bir şey yapar ama başkası ondan zarar görebilir Hani hayırdan şer şerden hayır çıkması gibi...

Vaktiyle çölde kör bir adam yaşarmış .Küçük bir kulübecikte oturur bahçesindeki hurma ağacından dökülen hurmalar ile beslenir 150 adım kadar yakınındaki kuyudan da suyunu temin eder yolculuklarınaı içine doğru yaparak yaşar gidermiş.


Yıllardan birinde temmuz sıcağında oradan bir Süvari geçmiş .Kuyuyu görünce matarasını doldurmak üzere atından inmiş çevresine bakınmış atına bağlayacağı bir dal bile yokmuş .Hayvanın yularını başına atıp kuyuya kovayı sarkıtmış .Kırbayı doldurayım ,yüzümü yıkayayım, azıcık sileyim derken işini bitirdiğinde bir de bakmış ki atı uzaklarda gidiyor .Hemen peşine düşmüş sırtında kırba sıcakta atını yakalamak için bir hayli terlemiş yolundan kalmış, işini aksatmış. Yine de döneyim o kuyunun başına bir kazık çıkayım ta ki bir başkası da benim gibi atını kaybedip zahmet çekmesin diye gelmiş.

Eyerinden bir tahta sökmüş ve kuyunun başına çıkıp yoluna devam etmiş. o gidedursun ertesi sabah bizim kulübedeki âmâ adam eline bakraç ve matarasına almış kuyuya su doldurmaya gidiyormuş yıllardır aynı yolu ezberlemiş olduğundan patpat sanki görüyor gibi basarak yaklaşmış ve tam kuyunun başında Süvari'nin çarptığı kazığa takılıp kapaklanmış .Öfke ile kazığa yapışmış ve" hangi densiz bunu buraya çakmış?" benim gibi bir âmâ gelir de buna takılırsa ne olur hali diyerek kazığı söküvermiş .

Allah, Elbette niyetlere göredir.

Mesel kitabından...
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 1)

Giriş yap