Kısa Öyküler...

Katılım
21 Ocak 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

Zamanın birinde çok mutsuz bir kral varmış.Hayal edebileceğiniz herşeye sahipmiş;ama yinede çok mutsuzmuş.Uzak ülkeler dahil heryerden şaklabanlar,sirkler,dalkavuklar gelmiş;ama yine de kralı mutlu edememişler.
Kral uzak dağlarda yaşayan bilge adamı çağırmalarını istemiş.Derdine olsa olsa o çare olur diye düşünmüş.Yaşlı bilgeyi getirmişler,kral mutsuzluğunu anlatmış ve ona mutlu olmanın yolunu gösterirse bilgeye ne isterse vereceğini söylemiş.Bilge biraz düşünmüş ve demişki:
Kralım sizi mutlu edecek tek şey var:Ülkede en mutlu adamı buldurun ve onunbir gömleğini ödünç alıp giyin.Mutluluğun sırrını keşfedecek ve çok mutlu olacaksınız.
Bir giydiği kıyafeti bir daha giymeyen, binlerce gömleğe sahip zengin kral çok heycanlanmış.Adamlarını ülkenin her yanına salmış.Adamları tüm ülkeyi dolaşmışlar ve herkes ülkenin en mutlu adamı olarak aynı kişiyi göstermiş.Kralın adamları ülkenin en mutlu adamını bulmuşlar ve hayretle görmüşler ki en mutlu adamın bir gömleği bile yokmuş!...
 
Katılım
27 Mar 2006
Ynt: Kısa Öyküler...

Babası İspanya'nın en ağır siyasi cezalarının verildiği bir hapishanede mahkumdu küçük kızın.

Fırsat bulduğu her haftasonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapishaneye giderdi.

Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında götürdü ancak hapishane kurallarına göre özgürlüğü çağrıştıran her türlü şeyin mahkumlara verilmesi yasaktı.

Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı...

Çok üzülmüştü küçük kız...

Babasına söyledi bunu, o da

"Üzülme kızım, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?" dedi.


Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü.

Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti. Babası keyifle resme baktı ve sordu:

"Hmmm! Ne güzel bir ağaç bu! Üzerindeki benekler ne? Portakal mı?

Küçük kız babasına eğilerek, sessizce:

"Hşşşşt! O benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri!....."
 

seb-engiz

- *Tiryandafil -
Katılım
13 Mar 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

Ben Çekilirim...
Filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta, zengin, kibirli bir adamla karşılaşır.Biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir. Mağrur zengin, filozofa;
-''Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem'' der.
Diyojen, kenara çekilerek şu karşılığı verir:
-''Ben çekilirim''
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
Ynt: Kısa Öyküler...

Almanya'da Doktora Eğitimi Yapan Bir Türk Öğrencinin Başından Geçen
Gerçek Bir Öykü

Eşimin hamile olduğunu öğrendiğim gün hayatımın en mutlu günüydü. Hemen onu doktora götürmüş, bebeğimizin sağlıklı olması için ne yapmamız gerektiğini sormuştum. Adının Pawel olduğunu hatırladığım doktor, sadece o kentte değil bütün ülkede tanınan bir hekimdi. Aynı zamanda cerrahtı ve çok ünlüydü. Hamilelik süresince aşağı yukarı her ay bir defa gidiyorduk. Söylediklerini harfi harfine uyguluyor, doğum günü yaklaştıkça heyecanımız artıyordu. Bu heyecan içinde eşim doğumdan bir hafta önce doktorumuzun görev yaptığı hastaneye yattı. Son günlerin bütünüyle doktor denetiminde geçmesini istiyorduk. Ve o gün geldi. Ben doğumhanenin alt katındaki bekleme salonunda mutlu haberi duymak için sabırsızlanıyordum. Bir süre sonra bir görevlinin bana doğru geldiğini gördüm.

- 'Doktor seni görmek istiyor.' dedi.

10-15 merdiveni nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Doğum odasının önüne geldiğimde heyecandan ölecek gibiydim. Doktor sakin bir ifade ile;

- 'Eşinin normal doğum yapması için çaba gösterdik. Ancak doğum normal olarak gerçekleşmeyecek.

Cerrahi müdahale ile bebeği alacağız. Bu sana fazladan 450 Avroya mâl olacak. Bu paranın bir kısmını hemen ödemen gerekiyor.' dedi. Bir an aklımı kaçırdığımı sandım.

- 'Ben size aylardır para ödüyorum. Söylediğiniz miktarın lafı mı olur? Lütfen ne gerekiyorsa yapın.'

dediğimi hatırlıyorum. Bir süre sonra, oksijensizlikten kömür gibi olmuş, beyin fonksiyoniarının büyük bölümünü yitirmiş bir erkek çocuğu kucağımıza verdiler. Şimdi yedi yaşında. 2-3 yaşında bir çocuğun zekasına sahip. Yürüyemiyor, konuşamıyor. Hep böyle yaşayacak.

Şimdi şöyle bir düşünelim, öyküde adı geçen doktor Avrupa'nın en iyi yetişmiş kadın doğum uzmanı olabilir. Alanını çok iyi biliyor olabilir, dereceler birincilikler almış olabilir. Kısacası iyi bir doktordur, ancak iyi bir insan olmadığı belli. Eğitim sisteminde insanlara sırf kuru bilgi yüklemenin dışında öğrencilere insan olduğunun bilincini öğretecek daha önemli hizmetler olduğu hepimizin malumudur.

kaynak : bir yayın evinin rehberlik kitabı.
 

AHSEN

hüzündür elimdeki sarı yaprak...
Katılım
5 Nis 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

Genç kız, el aynasında makyajını kontrol etti; "-Gayet iyi." dedi. Güzelliğinden emindi. Çevresindeki erkeklerin pervane olmasından zaten biliyordu güzel olduğunu. Hayatın tadını çıkaran, rahat yaşayan biriydi.
Cep telefonu çaldığında, akşam arkadaşlarıyla hangi eğlence yerine gideceğine karar vermeye çalışıyordu. Telefondaki numaraya baktı, arayan annesiydi.
- Alo.kızım, nasılsın?
- İyiyim anne. Ne oldu *
- Sana bir surprizim var.
- Surpriz mi?
- Evet.Çok eski bir arkadaşım, dostum şehrimize gelmiş..
- Eee kimmiş.
- Kim olduğu surpriz. Fakat, onu senin almanı istiyorum.
- Ben mi?
- Evet, senin iş yerine yakın olan parkı biliyormuş. Parka gitmesini ve seninle buluşmasını söyledim. Senin de parka gidip onu almanı istiyorum.
- Anne, ben böyle şeyleri sevmem, kendin halletsen.
- Kızım 1-2 saatlik bir işim var. Ayrıca seni bebekliğinden tanıyan bir arkadaşım.
Seni görünce mutlaka çok sevinecektir.
- Amaaan. Peki peki. Nasıl tanıyacağım.
-Evden çıkarken üzerine giydiklerini tarif ettim. O parkta bazı oturaklar piknik masası şeklinde. Parkın sinema tarafı girişindeki ilk piknik masasına otur. O gelince seni bulacak.
-Tamam anne..tamam.
- Kızım senden her gün mü bir şey istiyorum. Üniversiteyi bitireli, hele de işe gireli bir fatura yatırmaya bile göndermedim.
- Hemen darılma, tamam dedim ya.
-O nasıl tamam demekse. neyse, hadi o zaman, izin al da çık, bekletme.
Ben de işlerimi bitirip hemen geleceğim.
Genç kız, izin alıp çıktı.Kısa bir yürüyüşten sonra parka vardı. Bu parkta daha önce hiç oturmadığını farketti. Arkadaşlarıyla hep paralı,lüks eğlence yerlerine giderlerdi. Annesinin tarif ettiği, girişteki ilk masayı buldu, boş olan kısmına oturdu. Masanın diğer tarafında bir köylü kadınla, küçük kız oturuyordu. Onlarla aynı yerde bulunmaktan utandığını hissetti. "-Annemin arkadaşı çabucak gelse de, şunlardan kurtulsam" diye düşündü. Köylü kadın çekinerek seslendi;
- Afedersin kızım, bir şey sorabilir miyim?
"Kızım" diye seslenmesi iyice sinirlerini bozdu.
- Ne var, adres mi soracan! ..
Sert çıkış karşısında kadın sesini alçalttı;
- Hayır kızım, başka bir şey soracaktım.
- Sizin gibi cahiller ya adres sorar, ya para ister.
Köylü kadının kızaran yüzüne aldırmadı bile. O sırada şık ve lüks giyimli, orta yaşlı bir kadının uzaktan yaklaştığını gördü.
"-Nihayet." diye düşündü.
Ayağa kalkıp kadını karşılamaya çalışırken, kadın yanlarından geçip gitti. Somurtarak geri oturdu. Yanındaki küçük kıza daha sıkı sarılmış köylü kadının gözünden
bir damla yaşın süzüldüğünü gördü. Kadın gözyaşını saklamak için diğer tarafa dönünce
bir yüzündeki büyük yanık izi göründü. Genç kız manalı manalı güldü;
- Bak kolayca gözyaşı dökebiliyorsun, yüzünde de çirkin bir yanık izi var. Burda ne bekliyorsun geç bir köşeye aç mendilini ağla. Fakat ağlamayla benden bir şey koparacağını sanma, tamam mı.
Kadın dayanamadı;
- Cahil deyip duruyorsun. Ne cahilliğimi gördün. Tanımadığım bir kadına, torununun yanında hakaret mi ettim! .
- Oooo... laf yapmayı da biliyormuş
-Anlaşıldı kızım, sen üniversite bitirmiş, çok şey öğrenmiş olabilirsin ama insanlıktan sınıfta kalmışsın. Torunumu okutmak için uğraşacaktım. Fakat seni görünce vazgeçtim.
Yaşlı kadın, küçük kızı alıp masadan kalkarken, boşalan yere doğru şık giyimli bir kadın yaklaştı. Cevap vermek için hazırlanan genç kız zengin giyimli, şık kadını görünce uzaklaşan yaşlı kadına cevap vermekten vazgeçti. Yaşlı kadın geriye bakmaya çalışan küçük kızın başını eliyle engelledi. Bir süre sonra, genç kızın annesi parkta yanına geldi.
- Merhaba kızım, Zeynep teyzen nerde?
- Kimse gelmedi anne.
En son bir bayan geldi, yanıma oturdu. O da sadece dinlenmek için gelmiş biriymiş.
- Allah Allah! ... giyindiklerini çok iyi tarif etmiştim, seni nasıl bulamadı anlamadım. Yanında küçük bir kız olacaktı.
Genç kız bir an durakladı.
-Küçük bir kız mı?
- Evet
- Anne! . biz zengin, kültürlü insanlarız. Herhalde arkadaşın da zengin, kültürlü biridir, değil mi?
- Kültürsüz değil ama zengin değil.
- Sakın bana köylü bir kadın olduğunu söyleme.
- Köyden gelen kadına ne denir ki! ..
- Oh. iyi iyi, köylü kadınları karşılmaya beni gönderiyorsun.
- Kızım, o kadına bir borcumuz vardı. O zamanlarda borcumuzun karşılığı bir şey veremedik.
' - Gün gelir, bir ihtiyacım olduğunda, ben kapınızı çalarım'. Dedi ve işte bu gün kapımızı çaldı.
-Ne istiyormuş?
- Torununu okutmamızı istiyor. Baban şimdi arabayla gelip hepimizi alacak, kayıt için okula götürecek.
- Anne, o köylü kadına ne borcun olabilir ki, anlayamadım?
Annesi, kızının öfkeli ses tonuna dayanamadı;
- Kızım, sen bebekken biz köydeydik.
- Eee.
- Sana yıllar önce bahsetmiştim, köydeyken evimiz yandı, biz de inekleri,atları,tarlaları neyimiz varsa hepsini satıp köyden göçtük, demiştim.
-Evet, hatırladım.
- O yangınla ilgili bir ayrıntıyı, seni üzülebilir veya seni evde yalnız bıraktığımız için darılabilirsin korkusuyla anlatmamıştık.
- Herhalde şimdi anlatacaksın.
- Baban evde yoktu, ben de su doldurmaya köy pınarına gitmiştim. Lodos mu ne diyorsunuz,
işte o rüzğar bazen ters esiyormuş, yukardan aşağı filan. Sen beşikte uyuyorken rüzğar bacadan içeri esince közler ocaklıktan tahtalara sıçramış, yangın başlamış. Pınar yerinden dumanları görüp koştuğumda alevler heryeri sarmıştı. Birazdan yıkılacak gibi görünen ea e yine de girmek için atıldığım anda Zeynep teyzen kucağına seni almış olduğu halde dışarı fırladı. O sahneyi hiç unutamam; onun kucağından seni aldığımda o çığlıklar atıyordu.
- Niçin?
- Seni kurtarırken, sağ tarafı yanmıştı. Gelince görürsün sağ yanağında ağır bir yanık izi var.
Çok acı çekti çook. Dur ağlama, seni bu kadar üzeceğini bilmiyordum. Tamam kızım, bak makyajın akıyor, ağlama. Hah! .. baban da geldi. Fakat Zeynep teyzen hala bizi bulamadı.....
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Ynt: Kısa Öyküler...

Simit Parasına Cennet!
Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı.Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu.Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu
Öğretmeni, onun bu hâlini fark etti:
- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
- Ahmet arkadaşımız var ya…
- Evet, ne olmuş Ahmet'e?
- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
- Ee?
- Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
Cebinden bir avuc bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü.Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu calışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.
Nurhan Öğretmen:
- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
- Nerede çalışıyorsun?
- Simit satıyorum.

Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi. Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek icin bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

Nurhan Öğretmen, Ali'ye döndü:
- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
- Çok zengin bir işadamı…
- Niçin?
- İnsanlara daha çok yardım etmek için…
- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi değil; bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme; çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin.Olmaz mı?
- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
- Neden olmaz?
- Üç sebepten dolayı olmaz.

Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alip güvercinlere veriyor.
İkincisi: 'Ağaç yaş iken eğilir.' deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.
Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

Nurhan Öğretmen, karşısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadım, dedi.?
- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Simdi gücüm bu olduğuna göre Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha kârli bir yatırım olur mu?

Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını 'Evet' anlamında sallarken Ali'yi evine yolladı.

Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı parların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı. Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Öyle bu paralar, Bu bozuk, SİMİT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.
Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı … Ağladı.
Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Yavaş yavaş sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık ' Simit paraları ile cenneti satın almak, Simit paraları ile cenneti satın almak' diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde ' Ne dediniz hocam ' demesini bile duymayan Nurhan öğretmen bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti.
 
Katılım
29 Ocak 2008
Ynt: Çiçeğin Suya Aşkı

ÇİÇEĞİN SUYA AŞKI...... günü birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. ilk önceleri bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri,tabii zaman lazımdır birbirlerini tanımak için. Gel zaman git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki,su ya aşkı olmuştur. ilk kezaşık olan çiçek,etrafa kokular saçar,''sırf senin hatırın için ey su'' diye..... Öyle zaman gelir ki,artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur. Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba '' su beni seviyormu ? diye düşünmeye başalar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle....Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. çiçek suya'' seni seviyorum ''der Su,'' ben de seni seviyorum'' der Aradan zaman geçer ve çiçek yine'' seni seviyorum'' der Su ,yine'' ben de '' der Çiçek,sabırlıdır Bekler, bekler ,bekler.....Artık öyle bir duruma gelir ki çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya'' seni seviyorum''der Su da ona '' söyledim ya ben de seni seviyorum'' der ve gün gelir çiçek yataklara düşer.Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş çehresi sararmıştır çiçeğin.Yataklardadır artık çiçek.Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine. Bellidir kiartık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek , suya der ki, seni ben gerçekten seviyorum'' çok hüzünlenir su bu durum karşısın da ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye. Doktor gelir ve muayene eder çiçeği ,Sonra şöyle der doktor: Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez''Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki: Çiçeğin bir hastalığı yok dostum. Bu çiçek sadece susuz kalmış,ölümü onun için'' der Ve anlamıştır artık su. sadece'' seni seviyorum'' demek yetmemektedir...
 

nevakar

 
Katılım
13 Nis 2008
Ynt:pervanenin muma aşkı...

Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?
Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini…
Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… ‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın… Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar. Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor. Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet… Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.
Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor. Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap… Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.
Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane ‘hakkal yakin’ biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır. Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar. Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum… Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek…
 

nevakar

 
Katılım
13 Nis 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

Senli bir sebebi olsun istiyorum..

Hani olmaz ya, olsun istiyorum..
Çık gel, istiyorum..
Onca acıyı, onca sızıyı, bu anı görmek için yaşadın demeni istiyorum!... Ansızın öyle bir gel ki, hasretinle deli olmadan, seni gördüğüm an delireyim istiyorum... Delirmemin bile senli bir sebebi olsun istiyorum... Anladın mı, Senli Bir Sebebi...

Nasıl özlemektir ki bu, aynadaki gözlerimde bile senin gözlerini görüyorum...

Mevsim ne olursa olsun, her sağanak yağmurda, sana koşuyorum ben...Yüreğime sığmayan aşkını, beynim almıyor...Geçen bunca zamana rağmen, içimde küllenmeyen aşkın.. Seni görsem, seni duysam, bunca özleminle hasretinle doluyken, olduğum yere düşer bayılırım herhalde...

Sen bilirsin yüreğimin kumdan kalelerini.. Güçlü gözüken ama bir o kadar da duygusal yürek kalelerim...

Hasretin çekilecek dert değil, Sevgili!...Rüzgarlar kokunu getiriyor burnuma, hasret kilitliyor kalp kapılarımı...

Hasretin beyaz sayfalardaki mürekkep izi, gözümden akıp ağzıma gelen gözyaşlarımın tuzlu tadı oluyor...

Sen geliyorsun rüyalarıma, Hasretin düşüyor, en yıldızsız gecedeki dolunayın gözlerine... Sesin geliyor kulaklarıma...Kulağıma gelen senin sesin mi yoksa, hasretinle yüreğimde kopan fırtınaların sesi mi, inan bilmiyorum..

Gözlerini görüyorum, gözbebeklerimde... Hasretinle baştan ayağı sen olmuş hallerimde!

Hani olmaz ya, olsun istiyorum.. Çık gel, istiyorum!..

onca acıyı, onca sızıyı, bu anı görmek için yaşadın demeni istiyorum!...

Ansızın öyle bir gel ki, hasretinle deli olmadan, seni gördüğüm an delireyim istiyorum...

Delirmemin bile SENLİ bir sebebi olsun istiyorum...

Anladın mı, Senli Bir Sebebi...




aLıntı..
 
G

gülücüğüm

Ynt: Kısa Öyküler...

nevakar' Alıntı:
Nasıl özlemektir ki bu, aynadaki gözlerimde bile senin gözlerini görüyorum...
..

Hasretin çekilecek dert değil, Sevgili!...Rüzgarlar kokunu getiriyor burnuma, hasret kilitliyor kalp kapılarımı...
..
Sen geliyorsun rüyalarıma, Hasretin düşüyor, en yıldızsız gecedeki dolunayın gözlerine... Sesin geliyor kulaklarıma...Kulağıma gelen senin sesin mi yoksa, hasretinle yüreğimde kopan fırtınaların sesi mi, inan bilmiyorum..

Gözlerini görüyorum, gözbebeklerimde... Hasretinle baştan ayağı sen olmuş hallerimde!

Hani olmaz ya, olsun istiyorum.. Çık gel, istiyorum!..

onca acıyı, onca sızıyı, bu anı görmek için yaşadın demeni istiyorum!...

Ansızın öyle bir gel ki, hasretinle deli olmadan, seni gördüğüm an delireyim istiyorum...

Delirmemin bile SENLİ bir sebebi olsun istiyorum...

Anladın mı, Senli Bir Sebebi...
Hani olmaz ya, olsun istiyorum.. Çık gel, istiyorum!..
GeL istiyorum..
 

nevakar

 
Katılım
13 Nis 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

- Uymadım Hayatımın Yazım Kurallarına....
Üç noktalar (...)
Soru işaretleri (?)
Ünlemler (!)
Belki de sadece nokta (.)
Ardarda virgüller (,)
İç içe parantezler (())
Tırnak içinde konuşmalar (“”
Açıklama yapmaya izin vermeyen iki noktalar ( :: )
Nedenleri açıklamaya çalışan noktalı virgüller ( ;; )
Kesme işaretleri ( ‘ )
Büyük harfler
Küçük harfler
Şahıslar
Haller
Kısaltmalar
Vs vs vs’ler.....


Yazarken dikkat etmediğim imla kuralları hayatımın en uzun cümlesine gelip yerleşmişler.
Bunu seni düşündükçe anladım, senin hayatımın en uzun zamanına gelip yerleşmenle.


İşte o zaman koydum sonunu senin anlamanı istediğim cümlelerimin sonuna üç noktayı...
Sana soramadığım soruların sonuna soru işaretlerini?
Sevinçlerimin arkasına koyduğum ünlemleri, süprizlerine şaşırıp koymayı ne çok isterdim.
Sen konuşmalarının bitimine ise sadece nokta koydun.
Kendimi anlatırken virgülleri koydum,
Detaylarda parantezleri açtım,
Kendimi savunuşlarımda tırnakları.
İzin vermediğin açıklamalarımda iki noktayı sevgili yaptım,
Nedenleri sorduğumda noktayla virgülü koyamadın üst üste sen.
Ben her senin adını andığımda kesme işareti ile ayırdım adından kıskandığım ekleri.
SENİ SEVİYORUM yazdım büyük harflerle!
Küçük harfe bile razıydım “bende seni” deseydin?
Onlar, bunlar, şunlar ilgilendirmedi hiç beni
Sadece ben, sen, bizdik.
Senden önce ve senden sonraydı benim eklerim, senin -den halindi en çok sevdiğim
Cesaret edemeyip yırtık bir kağıda yazdığım ise sadece sçs idi. Kısalmak yakışmadı sevgimi ifade etmeye.
Ve sana olan herşeyi yine vs vs ile geçiştirdiğim bu yazıda hiç bir noktalama işaretine uymadım sadece sonuna koyabiliyorum noktayı, tıpkı senin söylemek isteyip de söyleyemediklerinde koyduğun nokta gibi.
 

nevakar

 
Katılım
13 Nis 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

IRAK savaşında ana-babası ölen,kendisinin de kolları ve bacakları kopan çocuk Ömer'in IRAK savaşını yöneten Tommy Franks'a yazdığı şiir:



Merhamet hür dünayaya bu kadar mı IRAK'tı?

Ben Basralı Ömer.
Belki haberin yoktur
diye yazıyorum Mr.Franks.
Önce demokrasi yağdı göklerimizden,
Sonra özgürlük geçti önümüzden
Palet palet.

Ve insan hakları
Namlularından
Yüzü maskeli adamların
Saniyede bilmem kaç adet.

Demokrasi bizim eve de isabet etti,
Bir gün sonra anladım
koptuğunu ayaklarımın.
Tam onsekiz adet
insan hakları saymışlar
Vücudunda babamın.

Annem yoktu zaten,
Ben doğarken
ilaç yokluğundan ölmüş...
Ambargo falan dediler ya;
Anlamadım,çocukluk aklı işte!
Oluşmadan sökülmüş.

Sizde de barış böyle midir Mr.Franks?
İnsan hakları çocukları yetim
Ve ayaksız bırakır mı orada da?
Düşer mi ayın kan gölüne aksi?
Güpegündüz düşer mi
pazar yerine demokrasi?

Zenginlik
insanları korkudan uykusuz bırakır.
Kuşlar gökyüzünü terkeder mi oradada?
Babamla mırıldandığım son dua dilimde.
Ayaklarım hastanede
Ve giymeye kıyamadığım pabuçlar
Kaldı elimde.

Çocukların var mı Mr.Franks?
Al,oğluna götür onları!
Bari işe yarasın.
Kim bilir belki baktıkça
Bazen beni hatırlasın.

Bu nasıl demokrasi Mr.Franks?
Düştüğü yeri yaktı...
Merhamet hür dünayaya
Bu kadar mı IRAK'tı?
 

nevakar

 
Katılım
13 Nis 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

Sevgi

Rahip mezarlıktaki işini bitirmek üzereydi . O anda elli yıllık karısını kaybeden 78 yaşındaki adam : " Onu ne kadar çok sevdim ." diyerek çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı . Yaşlı adamın yaşlı sesi törenin asil sessizliğini bozmuştu . Mezar başındaki diğer aile bireyleri ve dostlar şok olmuslardı , utanç içindeydiler . Yetişkin çocukları alı al moru mor babalarını yatıştırmaya çalıştılar : "Tamam , baba . Seni anlıyoruz ." Yaşlı adam gözlerini dikmiş kazılan mezara yavaş yavaş inen tabuta bakıyordu ...

Rahip törene devam etti . Törenin sonunda , aile bireylerini ölüm töreninin kapanışı olarak tabutun üstüne toprak atmaya çağırdı . Yaşlı adam hariç hepsi sırayla toprak attılar . Yaşlı adam hala : "Onu ne kadar çok sevdim" diye sesli sesli konuşuyordu . Kızı ve iki oğlu konuşmasını engellemek istediler , ama o devam etti , "Onu sevmiştim !"

Kalabalık mezarlığı terk etmeye hazırlanırken , yaşlı adam gitmemekte direniyordu . Gözlerini mezara dikmiş bakıyordu . Rahip yaklaştı : "Kendinizi nasıl hissettiğinizi biliyorum , ama gitme zamanı geldi . Buradan ayrılmalı ve kendimizi hayatın akışına bırakmalıyız ." dedi . Yaşlı adam çaresizlik içinde bir kez daha "Onu ne kadar çok sevdim ."diyerek söylendi . "Beni anlamıyorsunuz ," dedi rahibe "ama ben bunu ona sadece bir kere söyleyebildim ."

Zil çalmadığı sürece zil değildir .

Şarkı söylenmediği sürece şarkı değildir .

Sevgi gönlümüzde tutsak olsun diye yaratılmamıştır .

Sevgi insanlara verdiğiniz sürece sevgidir ...
 

nevakar

 
Katılım
13 Nis 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

Bir dirhem umuda bir güL kafi..

“ Gökyüzüne resim çizmek peşinde değilim
Gayretim bir dirhem umuda naif gülüşü nakşedebilmek…”


Bilmediğim bir şehrin sabahından yazıyorum bu satırları. Bana yabancı bir öykünün doğuşuna tanıklık ediyorum. Üşüyorum nem kapmış duvar misali. Sesini arıyorum kulağımın derinliklerinde. Sessizliğime çağırıyorum tüm martıları. Aldırma / aldanma sadece martıları çağırdığıma. Asıl ben seni diliyorum kuru avuçlarıma. Susuzluğumun kanayan yüzüne sen koş. Aldırma giydiğin ayakkabılara. Koş sadece. Nefesin de tıkansın biraz. İstediğim kadar değil, hissettiğin kadar yaklaş bana. Bilirsin senden önce üryan’lığımı örtecek bir cümle bulamamıştı dudaklarım. Kapat dudaklarıma sözlerini. Gayri dudaklarımdan çıkacak tek söz; adının baş harfi olsun..

Ey gülüşlerinde “ yüreğimi “ demlendiğim saadet,

Huzura arala kapılarını. Bulutsuzluğuna aldırmadan gökyüzüne çevir başını. Münkir gelme gövdenin taşıdığı büyük sevdaya. Uzaklığımıza bir de sen bir mesafe koyma. Nerde olduğumu unut, bir adım gölgenden takip ediyorum seni. Köklerindeyim, tutuştur yalnızlık cümlelerini. Unuttun mu, yüzümün çizgilerine gizlenmiş tebessüm tanelerini sen buldun. Yol bilmez sanılan sevdanın Cennete giden yolu gözlerime inşirah eden sen değil misin sevgili ? Sığlığıma, ıssızlığıma aldırma sen.Sığlığıma genişlik veren duam sensin, ıssızlığıma vücut bulan da. Suskunluğuma bakıp dudaklarını bükme, kuru topraklarıma bakıp boynunu çevirme hazana..Kuraklığıma umut işleyen de sensin, suskunluğuma 29 harfi hediye eyleyen de…

Gözlerimdeki huzurun tek sahibi,
Elif bereketindeki yarınlarımın tek varisi,

Bize ne bir sevda vaat edildi ne de bir mucize hediye edildi. Biz karanlıktayız. Üzerimiz açık. Ellerimiz hazan kokar. Ama birbirimizin tebessümlerinde isteriz Cenneti. Gövdemizin toprakta kapladığı gölge kadar cümle oluruz sevda lugatinde. Şimdi sevme zamanı. Tüm martılar açtır şimdi. Yüzümde belirginleşen tebessüm çizgileriyle doyuralım tüm martıları. Bulutsuzluktan şikayet eden toprağa uzatalım gözlerimizde birikmiş ıslaklığı. Kısır cümleleri işgal etsin içimizdeki gönül zenginliği. Susuzluktan çatlamış yangınlara koşuşturalım dudaklarımızı. Diş geçiremediğimiz zamana not düşülsün imkansızlığımız. Birbirimizden bihaber yaşarken istiflediğimiz hüzünlere inat biz tebessümün güzelliğinde bir umut ekelim gül kokusunda.

…………….

Ey sevgili,

Satırlarımın dağınıklığını hoşgör. Bilmediğim bir sabahın avcunda kanattım ellerimdeki mürekkebinin dilsizliğini. Sana yazmaya aç’tım. Tebessümün satırlarda inkişafına vuruldum. Yazan ben, yazdıran sen..

Özlediğim, dilediğim bir sevdanın anlamı,
Yaşadığım, nefes aldığım bir hayatın başkahramanı,
Umutlandığım yarınların tek güzel yanı

Unutma ki;

Bir dirhem “ can’a “ bir ” umut “ miktarı “ gül “ kafi.



-aLıntı-
 

nevakar

 
Katılım
13 Nis 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

herşeyi söylemenize gerek yok :) [gerçek bir olay]

karısını aldatıp pişman olan bir adamın ağzından yazılanlar:


Karımı 1998'in sonbaharında kaybettim... Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik. Karim, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, "Bunlar bizim hayatimizin gölgeleri" derdi.. Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı. 97'in bir gecesinde onu aldattım. Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık alacağımı söylerdim. Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım. Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece: "Biliyorum" dedi. İzmir?e kar yağdığı gün, yani bir ay önce,evdeydim. Fotoğraflarımıza bakıyordum yine... Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim.
- A.
- R.
- K.
- A.
- S.
- I.
- N.
Gerisi için yılları yetmemişti. Ama sanırım "Arkasına bak" yazmaya filan niyetlenmişti. Hemen çerçevelerin arkasına baktım. Hiçbir şey yoktu. Sonra bir şey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm. inanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı! Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı. 1997'deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı. Ve içinden su sözler çıktı: "14 Mart 1997/Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı/ Söylemene gerek yok, biliyorum..." 2002'deyiz. Onu kaybedeli 4, aldatalı 5 yıl oluyor. İçim acıyor simdi. Çünkü kadınlar biliyor, hissediyor... Seni seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et, çünkü;AŞK SESSİZ,SEVGİ DİLSİZDİR....
 

nevakar

 
Katılım
13 Nis 2008
Ynt: Kısa Öyküler...


"Sen"den ibaretti herşey..

Gerektigi kadar sevilmeli sevgili ve gerektiği kadar verilmeli değer

Aşk bilmecesinin en kısa sözcüğüdür "acı"
Ya çekersin uzun uzadıya sancısını
Ya da acı vererek sevgiliye,çıkartırsın acısını..

Kıyamadım...

Sözcükler dizildi boğazıma bir bir..
Söylemek istedim, söyleyemedim..

Yutkundum..
Yutamadım..

Nefsimi zorlayan yerde, tam orda işte, kala kaldı sana dair söyleyecegim tüm sözler..

"Ya haykırmalıyım tüm gücümle kulağına, ya boğulmalıyım sessizce"

Artık saat ayrılığı vururken
Bu kadar mı hızlı kovalardı akrebi yelkovan
Bu kadar mı sona hızlı yaklaşacaktık..
Bir "elveda" sözcügü can çekişiyor dilimde..
Bir çıksa ağzımdan, kendime gelecek tüm yaşamım..

"Sen" den ibaretti her şey..
"Sen" den sonrası bir adım sessizlik..
"Sen" den önce koca bir çığlık


"Hoşçakal" ımı bırakıyorum yüreğine usulca..




--------------------------------------------------------------------------------
 

zulmet

Gözyaşlarımla Siliyorum Şimdi, Ruhumun Kirlerini..
Katılım
25 May 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

BİR ÖYKÜ
Bir bilge,bir göletin başında oturmaktadır.Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip,tam su iç içekken kaçması dikkatini çeker.Dikkatle izler olanı…Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır.Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır.Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer.O anda bilge düşünür.
-“Benim bundan öğrendiğim şu oldu.”Der.
-“Bir insanın istekleri ile arasındaki engel,çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkularıdır.Kendi içinde büyüttüğü engellerdir.İnsan bunu aşarsa istediklerini elde edebilir.”
Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür.asıl öğrendiği şey,insanın bir bilge bile olsa bir köpekten öğreneceği bilginin var olduğudur.Bu yüzden ne varsa paylaş,senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için…
Her insanın bir hikayesi ve söyleyecek bir sözü mutlaka vardır.
-alıntı-
 
Katılım
19 May 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

madem paylaşın dedin buda benden...
NASIL BAKARSAN ÖYLE GÖRÜRSÜN
Fransa’da, ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar:
“Ne yapıyorsun?”
“Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır işçi.
“Bu parçalanması imkansız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter.”
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar:
“Ne yapıyorsun?” İşçi cevap verir:
“Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için, kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli sonuçta bir işim var. Daha kötü de olabilirdi.”
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler.
“Ya sen ne yapıyorsun?” diye sorar.
“Görmüyor musun?” der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak. “Bir katedral yapıyorum.”
Bu hikayenin enteresan tarafı her üç işçinin de aynı işi yapıyor olmaları.Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır. Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz güneşli mi? Güllerin dikeni mi vardır, dikenli dalların gülleri mi? Bardağın yarısı boş mudur, yarısı dolu mu? Yoksa bardak olması gerekenin iki katı büyüklükte midir?
Seçim size ait..
 
H

Haticem

Ynt: Kısa Öyküler...


Babası bir gün sabırsız ve çabuk sinirlenen oğluna bir torba çivi ile bir tahta verip;"Bak oğlum dedi. "Sabırsız davranıp çevrene zarar vereceğini anladığın an, bu tahtaya bir çivi çakacaksın."
Oğlu birinci gün tam otuz yedi çivi çaktı.

Günler ilerledikçe sabırlı olmasını öğrenip çaktığı çivileri azalttı. Daha sonra ise hiç çivi çakmamayı öğrendi. Bunu babasına söylediğinde: "Kendini kontrol edip sabırlı olduğun her günün sonunda tah-
tadan bir çivi çıkaracaksın."dedi babası.

En son çivi söküldüğünde oğlu babasına haber verdi. Babası çocuğun elinden tuttu ve tahtanın
yanına götürüp: "Bak oğlum!" dedi." Şu tahtayı görüyor musun? Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak.
Sabredemediğin her an karşındakilerde böyle yaralar oluşur. Ne kadar tamir etmeye çalışsan da es-
kisi gibi olmayacaktır.
 
Katılım
27 Mar 2006
Ynt: Kısa Öyküler...

Rasim, bir aksam okuldan döndügü vakit, kendi ismine gelmis bir zarf buldu.
Içinde, çiçekli bir kagit üstüne, su satırlar yazılıydi:
"Rasim Bey, Ben sizi uzaktan uzağa seven bir genç kizim. Çok güzel oldugumu
korkmadan söyleyebilirim. Dünyada en büyük emelim sizin tarafinizdan
sevilmek ve
sizin esiniz olmaktir. Fakat yaslarimiz çok küçük oldugu için zannederim ki
birkaç sene beklemek gerekecek. Simdilik kendimi size tanitmayacagim.
Mektuplarinizi ..... adresine taahhütlü olarak gönderiniz. Benim çok
mutaassip bir beybabam
vardir ki,
çok az sokağa çıkmama müsaade eder. Bununla birlikte belki bir gün ayaküstü
görüsebiliriz. Kendimi simdiden sevgiliniz ve nisanliniz saydigim için
sizinle görüsmeyi
fena ve ayip bir sey saymiyorum. Evde yalnizliktan çok canim sıkılıyor.
Mektuplariniz benim için bir teselli olacaktir."
On alti yasina gelmis her okul çocugu gibi, Rasim için de hayatta sevilip
sevmekten
daha önemli bir sey yoktu. Bu mektubu okur okumaz yüregine bir ates düstü.
Tanimadigi bu kizi deli gibi sevmeye basladi.
O gece sinemaya gidecekti, vazgeçti, erkenden odasina çekilerek kendisini
seven bu
genç kiza uzun bir mektup yazdi. Mektubu posta kutusuna attigi zaman
birdenbire on yaş büyümüş gibi gurur duyuyordu. İsminin Bedia oldugunu söyleyen bu genç
kiz, Rasim in mektuplarina düzenli olarak cevap veriyor, eger bir iki gün
geciktirecek olursa kiyametleri kopariyordu.
"Sizi ne kadar sevdigini ve sizin mektuplarinizdan baska tesellisi
olmadigini söyleyen
bir zavalli kizin gözlerini yollarda birakmak dogru olur mu? Hem
mektuplarinizi çok
kisa yaziyorsunuz. Bir rica daha: mektuplarinizi biraz okunakli yaziyla
yazamaz misiniz?"
Genç okullu, aksamlari erkenden odasina kapaniyor, sevgilisine kendini
begendirmek
için saatlerce müsveddeler yaparak, kitaplar gibi uzun mektuplar yaziyordu.
Bedia
ayni zamanda merakli bir kızdi. Bazen şöyle sorular sordugu da oluyordu:
"Evlendigimiz zaman balayimizi geçirmek için acaba Italya ya mi gidelim,
Isveç e mi?
Bu iki memleket acaba nasildir? Halki nasil yasar ne is görür? Oralara
gitmek için
hangi denizlerden hangi memleketlerden geçilir?" Yahut da "Sen Abdülhak
Hamit
Bey in Eşber ini okudun mu? Nerelerini en çok begendiysen yaz da ben de
okuyayim..." Genç okullu, nisanlisina karşı küçük düsmemek için, cografya
ve edebiyat kitaplari karıştırıyor, onun istedigi bilgiyi toplamak için
günlerce çirpiniyordu.
Bedia bir mektubunda ona söyle darildi: "Sizinle muhakkak görüsmeye karar
vermistim. Dün okul dönüsünde yolunuzu bekledim. Fakat bir genç kizin
sevgilisi oldugunuzu hatirlamamis, çok fena giyinmistiniz. Üstünüz basiniz,

ayakkabiniz çamur
içindeydi. Çocuk gibi arkadaslarinizla mi bogustunuz acaba? Bunu görünce
sizi mahcup etmekten korkarak yaniniza gelemedim."
Rasim fena halde utandi ve üzüldü. O günden sonra olaganüstü dikkat ve
özenle giyinmeye basladi. Bedia bir kere de onun okuldan çikar çikmaz eve
gitmemesinden,
geceye kadar sokakta dolasmasindan sikayet etmisti. Acaba kendisi evde onun
için aglarken, o, baska kizlarin pesinde mi geziyordu?
Rasim dünyada Bedia sindan baska hiçbir kizi sevemeyecegini yeminlerle
yazdi ve
sokakta dolasmaya, tesadüf ettigi kizlara göz ucuyla bile bakmaya cesaret
edemez oldu.
Bir aksam, Rasim 'in annesi Nedime Hanim kocasi Ahmet Beyi matemli bir
çehre ile karsiladi, aglamakli bir tavirla: "Ah Bey, basimiza gelenleri
sorma.
Oglumuza Bedia isminde bir kiz musallat olmus. Bugün Rasim in odasini
düzeltirken mektuplarini buldum.
Evladimiz elden gidiyor. Bir çare bul." Ahmet Bey de hiçbir meraklanma
işareti görünmüyor, tersine kis kis gülüyordu. Sesini alçaltarak: "Korkma Hanim,"
dedi,
"oglana ask mektuplarini yazan kiz benim! Oglandaki haylazlik arttikça
artiyordu. Ne
okuldaki ögretmenler, ne ben, bütün gayretimize ragmen, ona dogru dürüst
yazmayi
bile ögretemiyorduk. Nihayet düşüne düşüne bu çareyi buldum. Rasim in kiza
yazdigi
mektuplar sayesinde yeni yaziyi mutlaka ögreneceginden ve bu sene sinifi
geçeceginden eminim. Dogrusunu istersen, ben de eski yaziyi bir zamanlar
sana mektup yaza yaza ögrenmistim."


ReŞaT NuRi GüNTeKiN