Kısa Öyküler...

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Pencere ne ayna...

PENCERE VE AYNA

Çok zengin ama cimri bir adam, bir bilgenin yanına gidip nasihat almak istedi. Bilge onu pencerenin yanına götürüp sordu:

“Pencereye baktığında ne görüyorsun?”

“Yoldan gelip geçen insanlar görüyorum. Bir de yolun kenarında oturmuş dilenen fakir bir adam var.”

Bilge, başka bir odaya gidip elinde büyük bir aynayla döndü ve sordu:

“Peki bu aynaya baktığında ne görüyorsun?”

“Kendimi.”

“Yani artık başkalarını görmüyorsun!"

"Farkında mısın, pencere camı da aynı maddeden, yani camdan yapılmıştır. Ama aynanın camının üstüne incecik bir gümüş tabakası kaplandığı için, ona baktığında kendinden başkasını göremiyorsun.”

“İşte, insan kalbi de cam gibi aslında şeffaftır, başkalarını görmemize engel değil vesile olur. Onlara merhamet besleriz o zaman. Ama ne zamanki altın gümüş gibi dünya süsleriyle kalbimizi kaplarsak o zaman sadece kendimizi görürüz. Kalbimizden de merhamet çekilip atılır.

"Yapman gereken şey kalbini temizlemek."

"Altınları ve gümüşleri cebinde taşı, kalbinde değil. O zaman bencillikten kurtulup başkalarına merhamet beslemeye başlarsın.”
 

eylül

 
Katılım
20 Eyl 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

Çivi Çorbası
Fırtınalı karanlık bir gecede, evsiz barksız garip bir adam sığınacak yer arıyordu. Kapısını çaldığı yaşlı, cimri bir kadın, "İsterseniz girin ama,"dedi. "Ne yiyecek var evimde ne yatacak bir yatak... Şu tek yatak bana ait. Siz sandalyede uyuyacaksınız."
Adamın karnı çok açtı, öyle de olsa kabul etti. Girdi içeri, ateşin yanına oturdu, cebinden çıkardığı eski bir çiviyle oynamaya başladı.
"Şu çiviyi görüyor musunuz? İnanmayacaksınız ama dün akşam çok güzel bir çivi çorbası pişirdim ben. İsterseniz size de bu akşam pişirebilirim."
"Çivi çorbası ha! Olur mu böyle birşey? İnanmıyorum."
Yaşlı kadının kafası karışmıştı. Meraklandı da üstelik.
"Sizin tencereniz ve suyunuz var mı?" dedi garip adam.
"Elbette," dedi yaşlı kadın, bir tencereye su koyup getirdi. Birlikte mutfağa geçtiler. Adam tencereye çiviyi attı, kaynaması için ocağa koydu.
"Biraz tuzunuz ve karabiberiniz var mı?"
"Belki," dedi yaşlı kadın isteksizce. Çiviye çeşni vermek için bir dolaptan tuz ve karabiber çıkardı.
Yaşlı kadın kaynamakta olan tencerenin kapağını kaldırıp bakarken, garip adam iç geçirdi.
"Şöyle yarım baş soğan olsaydı, fena olmazdı."
"Ah! Biraz var sanırım!" dedi yaşlı kadın, çivili çorba hayali kurarken, kilerden soğan aramaya gitti.
Garip adam kadının açtığı sandığın yiyecek dolu olduğunu gördü, ama hiç belli etmedi. Sonra beş-on
dakika pişirmeye bıraktı. Çorbayı karıştırıken söylendi.
"Bu soğanla birlikte biraz patates ve havuçta olsa ne güzel olurdu. Hani olsaydı diyorum..."
Yaşlı kadın yine kilere koştu, getirdiği patates ve havuçları da attılar tencereye. Çorba mis gibi kokmaya başladı.
"Akşamları çivi çorbasının etlisini ben pek severim. Biraz et olsa, kral yemeği olurdu bu," dedi adam.
Yaşlı kadının getirdiği bir parça eti de kattılar tencereye... Çorba pişerken garip adam masaya baktı.
"Benim çivili çorbam, güzel bir masa örtüsü üstünde, porselen kapta, yanında da iki mum olursa ne güzel yenir!"
Kadın güzel bir masa hazırladı. Bir şölen için gerekli herşeyi yaptı.
"Bu çorbanın yanında biraz da ekmek olmalı." dedi adam.
"Biliyorum," dedi yaşlı kadın. Taptaze mis gibi bir somun getirdi.
Gerçekten çok iyi bir çorba olduğu belliydi. Garip adam biraz sonra "Çorbamızın yanında şarap da olsa fena olmazdı," dedi. "Şöyle karşılıklı bir iki kadeh ne güzel olurdu!"
"Bekleyin," dedi yaşlı kadın. Gömme dolabın dibinden bir şişe beyaz şarap çıkardı, masaya iki de kadeh koydu.
İyi bir yemek yediler. Yaşlı kadın o güne kadar bu çorbadan daha güzel bir yemek yemediğini söyledi. Kilerden peynir gibi başka yiyeceklerde getirdi. Karşılıklı öyküler anlattılar, gülüştüler, hoş bir akşam geçirdiler.
Mumlar sönünce yaşlı kadın gariban adama yatağında yatabileceğini söyledi. Kendisi sandalyede,
ateşin yanında uyuyacaktı. Adam yatağa uzandı, derin bir uykuya daldı.
Ertesi gün giderken yaşlı kadına konukseverliği için teşekkür etti.
"Hayır, hayır! Asıl ben size teşekkür ederim," dedi yaşlı kadın. "Çünkü siz bana bir çiviyle nasıl çorba pişirilebileceğini öğrettiniz."
"Abartacak birşey yok." dedi garip adam. Gülerek geri çekildi. Cebindeki çiviyi yokladı. Onu bir başka akşam yine aynı şekilde kullanacaktı.
 
Katılım
19 May 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

En iyi buğday

Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi
kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:
-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla
paylaşmakta yatıyor, dedi.
-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama
neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,
-Neden olmasın, dedi çiftçi.
-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni
alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday
yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması
demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da
iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor
.
 

seb-engiz

- *Tiryandafil -
Katılım
13 Mar 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

:)

Bu hikayeyi bir televizyon programında dinlemiştim ama son kısmı kaçırmıştım. Merakımı giderdin. Teşekkürler sokak lambası... :)
 

eylül

 
Katılım
20 Eyl 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

Zehir
Yıllar önce Çin'de Li-Li adlı bir kız evlendi. Evde eşi ve kayınvalidesi ile birlikte yaşamaya başladı.
Fakat; kısa bir süre sonra Li-Li, kayınvalidesi ile geçinmekte zorlandığını gördü. İkisi de farklı kişiliklere sahipti ve bu nedenle de sık sık tartışıyor, hatta kavga bile ediyorlardı.

Evdeki bu durum Çin geleneklerine de çok ters düşüyordu ve komşular tarafından, hiç de hoş olmayan tepkilerle karşılanıyordu.

Ev, yalnızca gelin için değil, eşi ve annesi için de dayanılması olanaksız bir cehenneme dönüşmüştü.

Bu duruma bir çözüm bulmak amacıyla yeni gelin, babasının eski bir dostu olan kentin en ünlü baharatçısına gitti, ona içini döktü ve kendisinden derdine bir çare bulmasını istedi.

Yaşlı adam, eski dostunun kızını üzüntüyle dinledikten sonra ona, kendisini bu derdinden kurtaracağı müjdesini verdi. Çeşitli bitkilerden özel bir karışım hazırladı ve bunu nohut küçüklüğünde parçalara ayırarak, büyük bir özenle dostunun kızına teslim etti. Bu zehri nasıl kullanacağını da anlattı.

"Bu özel karışım, çok güçlü bir zehirdir ve o nedenle de azar azar verilmelidir," dedi. "Üç ay boyunca her gün, parçalardan birini kayınvalidenin yemeğinin içine koyacaksın." Yaşlı baba dostu, bu güçlü zehirle birlikte genç geline bir de öğüt verdi. "Üç ay sonra kayınvaliden öldüğünde, başta eşin olmak üzere, kimsenin, senden kuşkulanmaması gerek." dedi. "Bunun için de, üç ay boyunca kayınvalidene her gün yapabildiğin yemeklerin en güzellerini, en lezzetlilerini pişirmelisin ve bu üç ay boyunca ona ayrıca, içten bir sevgi ve derin bir saygı göstermeye çalışmalısın ki, kimseler kuşkulanmasın senden."

Li-Li, eve sevinç içinde döndü ve yaşlı adamın dediklerini hemen o akşamdan başlayarak, hergün özenle uygulamaya başladı. Kayınvalidesi için en güzel, en lezzetli yemekleri yapıyor, tabağına nohut tanesi büyüklüğündeki günlük zehiri de koyduktan sonra karşısına geçiyor ve kimsenin kendisinden kuşkulanmaması için ona tatlı tatlı diller dökerek, o gün olan bitenleri anlatıyor, ertesi gün yapmayı düşündükleri konusunda görüşlerini öğrenmek istiyor, bir anne-kız sıcaklığı ortamındaki
sohbetleri hep aynı içtenlikle, gece geç saatlere dek sürüyordu.

Genç gelin, birkaç gün sonra kayınvalidesinin bambaşka bir kişi oluverdiğini gördü. İki hafta önceki kayınvalidesi sanki gitmiş, yok olmuş, yerine ona hiç de benzemeyen annesinden bile daha şefkatli bir kadın gelmişti. Bir zamanlar cehennemden farksız olan evlerinde şimdi, barış, sevgi ve mutluluk rüzgârları esiyordu. Genç gelin,bir gün kendisinin çok ağır bir yükün altında olduğunun farkına vardı ve bu yükün altında ezildiğini anladı. Bir anne gibi benimsediği kayınvalidesini kendi elleriyle öldürüyordu. Yaptıklarından yalnızca büyük bir utanç değil, büyük bir pişmanlık da duymaya başladı. Yapması gereken tek iş vardı ve onu yapmaya karar verdi.

Büyük bir utanç ve pişmanlık içinde yaşlı baharatçının dükkânına gitti ve baba dostu baharatçıdan bu kez, tümüyle değişik bir istekte bulundu. "Ne olur bana öyle bir karışım yapın ki, bugüne dek kayınvalidemin kanına kattığım zehri temizlesin, onu bu zehirden kurtarsın." dedi. "Kayınvalidemin ölmesini değil, onun daha da çok yaşamasını istiyorum...." Yaşlı baharatçı, karşısında ağlayarak yalvaran Li-Li'ye kahkahalarla gülmeye başladı. "Üzülme sevgili kızım Li-Li," dedi. "Sen kayınvalidene öldürücü bir zehir vermedin tam tersine ona güçlendirici vitaminler verdin."
"Gerçek zehir senin beyninde olan düşüncelerdi. Sen ona iyi davrandıkça, beynindeki o zehir dağıldı,
yok oldu ve yerini sevgiye bıraktı. Böylece sen ona bir öz kız sevgisiyle yaklaştığını gördün. İkiniz birlikte evde, kusursuz bir anne- kız ortamı oluşturdunuz."
 

eylül

 
Katılım
20 Eyl 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında, bütün haftanın yorgunluğunu çıkartmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün tembellik yapıp evde oturacağını düşündü. Tam bunları düşünürken, oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu.

Baba oğluna söz vermişti; bu hafta sonu onu parka götürecekti. Ama hiç dışarı çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna; "Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim." dedi ve sonra kendi kendine düşündü. "Oh be kurtuldum, en iyi coğrafya profesörünü bile getirseler bu haritayı akşama kadar düzeltemez."

Aradan on dakika geçince, oğlu babasının yanına koşarak gelip dedi ki: "Baba haritayı düzelttim artık parka gidebiliriz." Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içinde kaldı
ve bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk şöyle cevap verdi: "Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman, bütün dünya düzeldi."
 

eylül

 
Katılım
20 Eyl 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

eylül' Alıntı:
İnsanı düzelttiğim zaman, bütün dünya düzeldi."
UluğBey,bu kısa hikâyede vermek istediğim mesaj buydu ama cümlenin rengini koyulaştıramadım.
Siz ya da yönetici arkadaşlarımdan biri yardımcı olursa sevinirim.
 

eylül

 
Katılım
20 Eyl 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

Taş döşenmiş bir yokuşun yukarısından iki fıçı yuvarlanır. Birinden fazla ses çıkmaz. Öteki tangur tungur yuvarlanarak kulakları sağır eden bir yaygara, bir gürültü koparır. Yokuşun altında, vakayı seyreden iki arkadaştan biri, ötekine sorar:
Peki ama neden bu fıçı bu kadar çok ses çıkarıyor?
Arkadaşı cevap verir:
Çünkü, aziz dostum, bu fıçı boştur.
 

eylül

 
Katılım
20 Eyl 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

Vazgeçilmez Olduğunu Sananlara Reçete
Doktora, gerginlik ve tedirginlikten şikâyetçi bir hasta gelmiş. Yapması gereken çok işinin bulunduğunu; fakat kendisinin rahatsız, işlerinse beklemeye tahammülü olmadığını söylemiş. Doktor
"Bu işleri başka biri yapamaz mı? ya da bir başkası size yardımcı olamaz mı?" diye sormuş. Adam
"Onları yalnız ben yapabilirim, bütün işler bana bakıyor!" diye cevap vermiş. Doktor "Sana bir reçete vereceğim. Bu reçeteyi aynen tatbik etmen gerekiyor!" diyerek yazıp eline vermiş. Adam reçeteyi eline alıp baktığında hayretler içinde kalmış. Reçetede "Her gün en az iki saat işi bırakıp yürüyüş yapacaksın ve her haftanın yarım gününü bir mezarlıkta geçireceksin!" yazıyormuş. Hasta adam, "Yürüyüşü anladık ama neden mezarlık?" diye sormuş. Doktor "Oraya gidip mezar taşlarına bakmanı istiyorum. Mezarlıklar kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur. Sen de onlar gibi ölüp mezarlığa gömülünce, kendinden başkasının yapmasına imkân olmadığını zannettiğin işlerin
başkaları tarafından yapılmaya devam ettiğini göreceksin!" demiş.
 
Katılım
6 Şub 2009
Ynt: Kısa Öyküler...

baya ibret verici bir hikaye teşekkürler eylül
 

eylül

 
Katılım
20 Eyl 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

Bağdat şehrinde bir helvacı dükkânına giren bir deli, tatlıları ve helvaları çok beğenir ve yemeğe başlar. Helvacı para istemeğe kalkışırsa da deli ilgilenmez yemeğe devam eder. Helvacı sopayı kaptığı gibi dövmeye çalışsada deli: "Bu Bağdat ne büyük ne hoş şehirdir insana zorla döve döve helva yediriyorlar." der. :)
 

ykps

 
Katılım
12 Nis 2008
Ynt: Kısa Öyküler...

eylül' Alıntı:
Bağdat şehrinde bir helvacı dükkânına giren bir deli, tatlıları ve helvaları çok beğenir ve yemeğe başlar. Helvacı para istemeğe kalkışırsa da deli ilgilenmez yemeğe devam eder. Helvacı sopayı kaptığı gibi dövmeye çalışsada deli: "Bu Bağdat ne büyük ne hoş şehirdir insana zorla döve döve helva yediriyorlar." der. :)
dellenesim geldi bir an
:)
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
Ynt: Kısa Öyküler...

Bir çekmeceydi orasi. Çiplakti yatiyordu. Kulagina bazi karisik sesler geldi o güne dair, ne olduklarini, ne anlattiklarini anlayamadi. O günün bir kismini hatirlamadigi kesindi. Önemli olan bu degildi, sadece simdi nerede oldugunu ve ne yaptigini bilmek istiyordu. Hiç sikilmamisti dar yerlerden, hiç aklina gelmemisti. Bu sefer içine sikintilar geldi. Yüzü, bütün vücudu büyük bir örtüyle örtülüydü. "Uyuyor muydum acaba" diye düsündü. Hatirlamadi. Insan bu kadar da dalgin olmazdi ki... Bugün ne yaptigini bir hatirlasa... Belki de çok yorulmustu. Anlam veremedi. Bir seyler ters gidiyordu. Ne yasamisti böyle birsey, ne de tanidik geliyordu. Hiçbir ses duymuyordu. Kimse konusmuyor, kimse hiçbir ses çikarmiyordu. Ürperdi. Yattigi zemin soguktu zaten. Kendisi farkinda olmasa da soktaydi. Gözlerini açamiyor, vücudunu kipirdatamiyordu. En son televizyon seyrediyordu. Ne olmustu ki, sonrasi yoktu, hatirlamiyordu. Karanlikti. Gözlerini açamasa bile bulundugu yerin karanlik ve dar oldugunu anliyordu. Gözlerini kapattigi zaman bile gözünü kamastiracak isik yoktu. Çok zor nefes aliyordu. Yoruldu. Sonra anladi. Morgda çekmecedeydi. Ölülerle beraberdi. Ölüp ölmedigini merak etti. "Ölsem hislerim bu kadar keskin olamazdi" diye düsündü. Duyma ve görme yetisini kaybetmis oldugunu anlamamisti. Ölmedigine emindi. Artik korkuyordu. Kendine ne oldugunu bilmiyordu. O anda bilmek istedigi de o degildi. Beyni uyusmaya baslamisti. Kendini bir sandalda sallanir gibi hissetti. Bir an önce toparlanip bu kan dondurucu yerden çikmaliydi. Onun yeri orasi degildi! Rüyalarinda bile kipirdayamadiginda delirecek gibi olurdu. Bu gerçekti. Kafasinda çalisan bir saatte saniyeleri, saliseleri duyuyordu. Bunlar onun son anlari olabilirdi. Vakti azaliyordu. Bagirmak istedi. Biraz sakinlesmeye çalisti, üçe kadar saydi. Cigerleri kasildi, cani yandi fakat ses çikmadi. Bir kere daha denedi, dinlenmekle zaman geçirmedi. Istemsizce bagirmaya çalisti. Kafasinin içinde kendi çigliklarini duydu. Etrafinda hissettigi birkaç santimlik bosluk onu iyice sikmaya, üzerine gelmeye basladi. Bogulacak gibi oldu. Çigliklari yankilandi kafasinda. Bu onlari son duyusuydu. Öldü.
@adlena beğenince bildirim geldi. 2006 yılında yazmışım. 12 yıl önce. kelimesini bile hatırlamıyorum.sadece üslup tanıdık.korkuyorum.sona doğru gidiyor olmaktan.
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
@adlena beğenince bildirim geldi. 2006 yılında yazmışım. 12 yıl önce. kelimesini bile hatırlamıyorum.sadece üslup tanıdık.korkuyorum.sona doğru gidiyor olmaktan.

"Sona doğru gidiyorum olmaktan" cümlesini bitmişlik,tükenmişlik olarak değil de zirveye ulaşmak olarak algılıyoruz divan dostlarıyla.
Eğer algıladığımızın aksine ise şunu demek istiyorum " @adlena ,@evla ,@ferahsan ,@mehmet baki ,@Semender ,@Hikmet ,@EnesBey ve her geçen gün artan divan üyelerinin hatrina o son bulan tekrardan can bulsun:)

"Cahildim dünyanın rengine kandım" diyen Neşet Derttaş 'ın ifadesiyle "Âşkınan çalışan yorulmaz" biliyoruz :)
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
"Sona doğru gidiyorum olmaktan" cümlesini bitmişlik,tükenmişlik olarak değil de zirveye ulaşmak olarak algılıyoruz divan dostlarıyla.
Eğer algıladığımızın aksine ise şunu demek istiyorum " @adlena ,@evla ,@ferahsan ,@mehmet baki ,@Semender ,@Hikmet ,@EnesBey ve her geçen gün artan divan üyelerinin hatrina o son bulan tekrardan can bulsun:)

"Cahildim dünyanın rengine kandım" diyen Neşet Derttaş 'ın ifadesiyle "Âşkınan çalışan yorulmaz" biliyoruz :)
Efenim ölümü ima etmiştim :) karalamada morg cenaze ölü falan var ya :) 20 yaşında iken bunu yazmışım bunu. Ne keder...
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Efenim ölümü ima etmiştim :) karalamada morg cenaze ölü falan var ya :) 20 yaşında iken bu yazmışım bunu. Ne keder...

Şükür:) ben anlamışım onu da yanlış anlamışım.

Desenize siz de o zamanlar "yirmi sadece sayı değil ömrümün en dikenli yolu " kervanindanmışsınız.
 

Mina

...
Katılım
5 Ağu 2018
@adlena beğenince bildirim geldi. 2006 yılında yazmışım. 12 yıl önce. kelimesini bile hatırlamıyorum.sadece üslup tanıdık.korkuyorum.sona doğru gidiyor olmaktan.
Hocam bu unutkanlık olayını sıkıntı etme, bende bir iki yıl önce yazdıklarımı görünce hatırlamıyorum.Gün içinde çok unutkanlık va oluyorsa b12 vitaminine baktır. Hangimizin sona daha yakın olduğunu bilmiyoruz:)30lu yaşlar psikolojisidir geçer :)