Kitap eleştirileri

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#1
Katre-i Mâtem

İstanbul bahçelerinde ve yol kenarlarında Nisan ayını şenlendiren laleler açarken bir yandan da İskender Pala’nın yeni romanı Katre-i Matem’i okuyor olmak hoş bir rastlantıydı. Bir lalenin adı olan Katre-i Matem, Lale Devri’nde, lale bahçelerinde geçen bir aşk cinayetini anlatıyor. Lale Devri’nin son yıllarında Sultan III. Ahmet dönemini anlatan roman hem divan şiirinden hem de geleneksel aşk öykülerinden besleniyor.

Katre-i Matem’in olayları, Kara Şahin adlı genç bir adamın sırılsıklam âşık olduğu Nakşigül adındaki genç kızla evlenmesiyle başlar. Kara Şahin, gerdeğe girdikleri gecenin sabahı uyandığında, yatağın içinde güzel gelinin parçalanmış cesedini bulur. Nakşigül’ün bedeni vahşice parçalanmış, gelin odası kana bulanmıştır. Kara Şahin’e o geceden kalan tek şey, Nakşigül’ün avucunda sımsıkı tuttuğu bir lale soğanıdır. Böylesine anlaşılmaz ve karanlık cinayeti çözmek için elindeki tek umut bu lale soğanıdır.
Şahin bir yandan katil olmadığını gelinin ailesine kanıtlamaya çalışır, öte yandan da kendisi katili ya da katilleri bulmak ister.

“... Nakşigül’süz bir hayatın beyhude olduğu fikri de birden ters yüz oluverdi. Üç hafta ve bir gece de olsa yaşadığı en anlamlı zaman adına, sevgili edindiği ve birlikte uyuduğu tek insan adına, onun uğrunda, onun için bir şey yaparsa hayatını yeniden anlamlı kılabilir, aksi takdirde kendini affedemezdi.” Tek derdi Nakşigül’ün katillerini bulmak sanırken, aslında kendi haberinin olmadığı başka bir nedenden dolayı padişah ve sadrazam da onun peşindedir.

Bir cinayet, altmış altı soru

Katre-i Matem roman içinde roman formunda yazılmış; “Yek Cinayet Şast u Şeş Sual” adlı romanı barındırıyor. Günümüz diliyle “Bir Cinayet, Altmış Altı Soru” adını taşıyan hikâyeyi anlatıcı bir müzayedede edindiği dergide buluyor ve çok hoşuna giden cinayet öyküsünün dilini sadeleştirip yeniden aktarıyor. Bu sayede, içinde yazılış öyküsünü barındıran, inandırıcı bir roman çıkıyor ortaya.
Roman altmış altı sorunun başlık oluşturduğu bölümlerden oluşuyor. Her sorunun yeni sorular doğurduğunu, her bir yanıtı buldukça da konunun yeni dolambaçlara daldığını görüyoruz. Kurgu bu sorularla açılım kazanıyor. Bazen basit bir gizin ortaya dökülmesi bazen da bir karakterin zekâsını sınamak için kullanılıyor sorular. Romanın merkezinde Nakşigül’ün cinayeti olsa da, başka aşk öyküleri yan temalar olarak destekliyor ana konuyu. Şahin’in cinayeti araştırma sürecinde edindiği dostu Yusuf da kendi aşk öyküsünün pürüzlerini düzeltmeye girişiyor.
Romandaki yan temalar sadece kahramanın dostlarıyla ilgili değil, romana Lale Devri’nin ruhu da çok şeyler katıyor. Kara Şahin’in saray dışında doğmuş bir şehzade olması -kendi bilmese de- bilenler gözünde onu önemli kılıyor. Saray içersindeki güç dengelerinin her yeni kişiyle yerinden oynaması, siyasi oyunların ne denli hassas ölçülerde durduğunu gösteriyor. Aslında barış dönemi olarak bilinen Lale Devri, aynı zamanda varlıklı ve soylu paşalar ile yoksullar arasındaki farkın iyice arttığı, isyanlara gebe bir dönemdir. Barış ile gelen refah, varlıklı kesimin yeni hazlar arayışında olmasına neden olmuştur; bunlar sanatta, edebiyatta ve özellikle de yaşam alanlarını güzelleştirmede ileri götürdüyse de, yoksul ve cahil halk için fazla anlam taşımıyordu.
Katre-i Matem (matem damlası) Lale Devri havasına uygun olarak, bir lalenin gizeminin çözülmesini romanın odağı olarak sunuyor. Roman boyunca Katre-i matem adını verdikleri lale, cinayetin ardındaki gizemi simgeliyor fakat romandaki lale simgeleri bununla kalmıyor, çok farklı anlamlarla karşımıza çıkıyor: Aşkı simgelediği gibi, İstanbul’u, ya da güzelliği de benliğinde var ediyor. “Ve elbette lale doğuludur, Hıristiyanlık kadar, Musevilik kadar, İslamiyet kadar doğuludur yani... Lale utangaçtır, taze bir gelin kadar, iltifat görmüş bir nazenin kadar utangaç (...) Öte yandan lale, aşkın adıdır, hatta belki bağrındaki karalarla aşıkın adıdır.” Bir döneme ve bir yaşam biçimine adını veren çiçeğin Hollanda’ya gidiş öyküsü, batıdaki adının ardında yatan hikâyeler, yetiştirilişi, önemi gibi konular da romanın kurgusu içinde anlatılıyor.

Divan şiirinden örnekler
Daha önce İskender Pala’nın eserlerini okumamış olanlar bile onun divan edebiyatı söyleşilerini, programlarını duymuş olabilirler. Yazar, Katre-i Matem’de çok iyi bildiği divan şiirinden örnekler serpiştirmiş; bu sayede dönemi okurun zihninde canlandırmaya yarıyor. Şiirler kadar romana hoşluk katan bir başka öğe de derkenar başlıkları altında eklenen aşk öyküleri. Yazarın pastiş formunda yaptığı bu metin yan-çıkmaları, satır aralarında geçen bir öykü anlatıldığında, kenara eklenmiş bir not olarak canlanıyor romanın biçeminde. Örneğin, Leyla ile Mecnun’un adı geçtiğinde, hangi bağlamda geçiyorsa ünlü destandan küçücük bir öykü yerleştirilmiş. Hem konuya netlik kazandırmak hem de roman içinde roman formuna sadık kalmak için yapılmış bu derkenarlar. Divan şiirleri ne denli saray sanatını temsil ediyorlarsa, derkenar başlıklı birkaç tümceden oluşan bu öyküler de halk destanlarını çağrıştırıyor. Yazar bunu yaparak saray dili ile halk dili arasında bir köprü oluşturmuş. Bu minik öykülerin büyük çoğunluğu umutsuz aşk hikâyeleri olsa da, aşkın ölümsüzlüğünü yineliyorlar.
Konusu lale devrinde geçiyor diye, divan edebiyatından alıntılar barındırıyor diye (lisede konudan soğuyanlar varsa), kalın bir kitap diye, vb... konuya mesafeli yaklaşan ve bu nedenle okumaktan vazgeçenler olursa çok yazık olur. Çünkü aslında zekice yazılmış bir cinayet romanı bu, hızla ve zevkle okunuyor.


ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE / Radikal Kitap
 

ecrin

Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim.
Katılım
13 Nis 2008
#2
Ynt: Kitap eleştirileri

Üstâdın Katre-i Matemini okumadan önce İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlasını okumanızı tavsiye ederim.Mekanlar hemen hemen aynı.Katre-i Matem bu kitabın devamı gibi..
 
Katılım
17 Haz 2008
#3
Ynt: Kitap eleştirileri

Katre-i Matem Kritiği

"Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk" romanından sonra İskender Pala,"Katre-i Matem" adında yeni bir romanıyla okuyucularının karşısına çıktı. Birinci romanının Bağdat'ın bombalandığı dönemlere rast gelmesi belki de edebî açıdan tenkit edilmesinin önünde bir engel gibi durdu.Birinci romana daha çok duygusal açıdan bakıldığı için, iyi bir satış rakamına da ulaştı diye düşünüyorum. Bana göre her kitap gelinlik kız gibidir. On sekizine gelene kadar toz kondurmayabilirsiniz ama görücüye çıktıktan sonra da her türlü tenkidi anlayışla karşılaşmak zorundasınız. Tabii ki eleştiriler de hakkaniyet ölçüleri içinde kaldığı müddetçe...


Kendi medeniyet havzamıza mensup bir yazar olarak, İskender Pala'nın kitaplarının başarılı olması,her şeyden önce bizleri sevindirir ki; bizim duygusal açıdan yaklaşarak yer yer subjektif değerlendirmeler yapabileceğimiz ihtimali de sürekli göz önünde bulundurulmalıdır. Burada, mümkün mertebe tarafsız bir gözle değerlendirmeye çalışan biri olarak söyleyebilirim ki; roman ne öyle göklere çıkartılacak kadar bir şaheser ne de yerin dibine batırılacak kadar değersiz... Romanda çok güzel bulduğum taraflar olduğu kadar son derece vasat bulduğum taraflar da var.



Muhteva açısından ele aldığımızda, belki yazarın divan edebiyatını iyi derecede bilmesinin verdiği avantajla; zengin bir muhtevaya sahip olduğunu söyleyebilirim. Ama üslup açısından değerlendirmeye tabi tuttuğumda ise; son derece vasat olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.Bizim ülkemizde maalesef edebî tenkit geleneği yerleşmediği için olsa gerek; ya eserleri büsbütün göklere çıkarıyoruz ya da haksız yere yerin dibine batırıp bırakıyoruz. Oysa iyi bir tenkitte, hem olumlu hem de olumsuz yanlar, yan yana orta yere serilmelidir. Hem iyi hem kötü tarafarı aynı metin içinde zikretmek,hiç şüphesiz başarılı bir tenkit için olmazsa olmaz bir kuraldır.



"Katre-i Matem"i, roman tekniği açısından çok da başarılı bulduğumu malesef söyleyemeyeceğim. Başarısız bulduğum noktaları neden başarısız bulduğumla birlikte sırasıyla söyleyecek olursam; ilk önce ifade etmeliyim ki bir kere ciddi bir eksiklik olarak karakter tasvirlerinin zayıf olduğunu ifade edebilirim. Şöyle ki; Kara Şahin ya da Topaç Yeye dediğimde benim aklımda şimdi bile güçlü bir karakter resmi canlanmıyor. Burada karakterler yüzeysel geçilmiş, roman sadece olaylar üzerine inşa edilmiş demeye çalışıyorum. Oysa iyi bir romanda insanın aklında kalacak güçlü karakterler olmalıdır bana göre...Mesela "Çalıkuşu" dediğimizde, çoğumuzun aklına hemen Feride gelmektedir. Oysa "Katre-i Matem" kahramanları olarak sayabileceğimiz öyle birileri aklımızda kalmıyor..



Yine bunun gibi ikinci zayıf nokta, mekân tasvirlerinin de yüzeysel yapılmasıdır. Ahmat Hamdi Tanpınar'ı okuyanlar, bu romanı okuduktan sonra "Katre-i Matem"deki eksik kalan noktayı daha bariz bir şekilde fark edecektir. Mesela Tanpınar'da bulduğumuz detay tasvirlerini burada bulamıyoruz. Bir başka ifade ile söyleyecek olursak sanki cümleler tam söylenilmemiş, iddialı orjinal cümleler kurulmadığı için de okurken şöyle ağız tadı ile roman okuduğunuz hissine kapılamıyorsunuz. Bahsettiğim orijinal cümlelere örnek olarak Balzac'ı gösterebilirim. Balzac'ta hemen hemen her cümlede orjinal bir taraf bulduğunuz için romanı keyifle okursunuz. Aynı şekilde Vladimir Bartol'un "Alamut Kalesi" adlı romanını örnek gösterebilirim ki;"Alamut Kalesi"nde insanı kendine çeken bir akıcılık var. "Katre-i Matem"le üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söyler gibi olsa da "Alamut Kalesi"nde aşk, ihanet, kavga ve felsefe atbaşı gitmektedir; biri diğerinin önüne geçmemektedir. Oysa "Katre-i Matem"de herşey kendi yaşanıldığı yerde durmakta, bu da romanın cazibesini yitirmektedir.



Romanın içeriğine biraz değinecek olursak diyebiliriz ki roman,altmış altı soruda bir cinayeti çözmeye çalışmaktadır. Dilenci külhanında iki arkadaşın kardeşleşmesi olayıyla başlayan romanda,muhtevanın zenginliği dikkati çekmekte olup, tarih, aşk, şiir,entrika, macera gibi hayatın belki her alanıyla ilgili bir şeyler söylenilmektedir. "Matem Damlası'" anlamına gelen "Katre- i Matem", romanda peşine koşulan bir çeşit laledir. Lale bitkisi üzerinden "Lale Devrini" ve o günün şartlarını gözümüzün önüne getiren romanda, hem siyasi hem de edebî tarihimiz açısından bize sağlam ipuçları da verilmektedir. Mekân İstanbul, zaman "Lale Devri"dir. Yani ihtişam ve sefaletin koyun koyuna yattığı bir şehirdir o zamanın İstanbul'u...




Yazar romanda çerçeve öykü tekniğini kullanmış. Bu tekniği kullanırken yer yer başarılı olmuşsa da; yer yer anlamsız tekrarlara başvurmuş. Mesela bazı durumlarda öykü içinde parantez açıp başka bir öykü anlatmış ve parantezi kapatıp ana öyküye kaldığı yerden devam etmiş. Bunu yaparken de bazen ana öyküyle bağlantıyı kuramamış. Romanı derkenar açarak gelenekten ödünç aldığı öykülerle beslemiş olması, romana farklı bir lezzet katmış diyebilirim. Yani bir romanı okurken aynı zamanda Mesnevi'den veya Fuzuli'den alınmış bazı ibretamiz hikâyeleri de okumuş oluyorsunuz ki; bence bu romana ayrı bir renk katmıştır.




Mesela Leyla- Mecnun, Yusuf ile Züleyha hikâyeleri belki tek başına okunmazken, yeniden okuyucuyla buluşmuş oluyor. İhsan Oktay Anar bu tekniği kullanmış olmakla birlikte İskender Pala'da bu gerçek, hikâyelerle beslendiği için daha anlamlı geliyor bana.



Netice-i kelam, İskender Pala divan edebiyatını sevdiren kişi olarak ya da ülkemizde divan edebiyatı alanında çok başarılı işlere imza atmış birisi olarak, herkesin kendine saygı duyduğu bir isimdir.Ama bu durum onun çok büyük bir romancı olarak herkes tarafından onaylanacağı anlamına gelmiyor.



Umut Bulut
 
Katılım
27 Ara 2005
#4
Ynt: Kitap eleştirileri

tam başlığa girip Katre-i Matem'den bahsedeyim dedim ki, Dil-şâd önce davranmış. İskender Hocam yine harika bir çalışma meydana çıkarmış, kitabın yüzde 65 ini bitirdim, hemen okuyup bitirmek de istemiyorum, tıpki bitmesini istemediğin bir film gibi...

okumama vesile olandan sonra kitabı yazandan ve kitabın esas yazarından Allah ebedlere kadar razı olsun...

hürmetler.
 

terk-i diyar

"aziz misafirim"
Katılım
17 Şub 2008
#5
Ynt: Kitap eleştirileri

Bugün kitapçıya gidecektim Katre-i Matem i şimdi sayenizde duymuş bulundum bugün temin edip okumaya başlayacağım inşallah.
Teşekkürler
 
Katılım
18 Mar 2009
#6
Ynt: Kitap eleştirileri

Bende eleştirebilir miyim?Hemde en pervasız bir şekilde,en özgür bir biçimde ama bu özgürlüğüm yazarın şahsiyeti ile sınırlıdır bunun bilinmesini isterim.Kaza oklarımı Ölmeye Yatmak adlı romana yöneltiyorum.Çünkü bu roman ve bunun gibi yani bu türden ideoloji kokan ve amacı sadece bir kesimin ‘helal olsun be nasılda oturtmuş lafları’ demesi için yazılan romanların bence hiçbir sanat öğesi yoktur.Sanatın kıyısına bile yaklaşamayan bu türden romanlar daha doğrusu roman olarak adlandırılan uzun yazılar sanattan uzak kalmak yetmiyormuş gibi birde bu milletin uhuvvet kaynağı olan bazı değerlere çatallı dilleriyle laf atmaktanda geri durmazlar.Kapalı toplumun ama çirkinliğe ama günaha ama soytarılığa kapalı olan bir toplumun ahlak değerleri ne yazık ki medeni olmaya engel teşkil etmiş ve Atatürk’ün çizdiği çağdaş medeniyet yolunda büyük bir engel olarak gösterilmiş.Ve kapalı toplumda var olan kadın sadece gayr-i meşru ilişkiler sonucu özgür ve çağdaş olabilir görüntüsü hayasızca lanse edilmiş.Bunları kökü edebden gelen bir sanatın gölgesine bile sokmam.Bana verin yobazlığımı ne derseniz deyin ben bunları yapmadığım sürece yobaz kalacaksam kalayım.Bakın yobaz atalarımız ne demiş.

Edeb bir tac imiş nur-ı Hüda’dan
Giy o tacı emin ol her beladan

Selam ile…
 
Katılım
27 Eki 2006
#7
Ynt: Kitap eleştirileri

Katre-i Matem' i hani bir solukta derler ya öyle okuyup bitirdim.
Lakin İskender PALA Hocanın "Babilde Ölüm İstanbulda Aşk" adlı eserini çok daha büyük keyif alarak okumuştum.
Hocamın eline, gönlüne, kalemine sağlık.

"Uyan saki Lale Devrindeyiz"
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#8
Bab-ı Esrar ?

"Ahmet Ümit'ın son romanı, Bab-ı Esrar...Yaşamı, aşkı ve inancı yeniden düşünmek için... Yedi yüz yıldır çözülemeyen sır; Şems-i Tebrizi cinayeti... Yedi yüz yıldır süren bir sevda; Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ Bab-ı Esrar sadece bir gerilim romanı değil, aynı zamanda bir sırlar kitabı.

Fantastik öğeleri kullanarak çok katmanlı bir dil yaratan Ahmet Ümit bu yapıtında Mevlevilik temelinde din ve inanç üzerine ilginç sorular soruyor. Din ile aşk arasında, inanç ile sevda arasındaki ilişkiyi bambaşka bir açıdan gözlerimizin önüne seriyor. Dünyayı, yaşamı, inancı ve aşkı, yeniden düşünmemiz, yeniden araştırmamız, yeniden okumamız için...
Bab-ı Esrar, şu an en çok satan dördüncü kitapmış, henüz okumadım ve nedense kitaba doğru çok yoğun bir akış da yok içimde. Varsa ,özellikle okuyan birilerinden biraz fikir almak istiyorum. selam ile...
 
Katılım
18 Mar 2009
#9
Ynt: Kitap eleştirileri

Bab-ı esar adlı kitabı okudum.Büyük bir şevkle aldım kitabı bir çırpıda diyemeyeceğim öyle kötü alışkanlılarım yok:)))sindire sindire okudum.Ancak şöyle bilgiler verebilirim.Hippi,özgürlükçü bir ingiliz kadın ile mevlevi bir babanın çocuğu olan karen kimyanın(Kimya Hatun Hz.Mevlana'nın kızıdır.Aynı zamanda Şemsin karısıdır.)konyaya bir otel yangınını araştırmak üzere gider ve oralarda bazı mistik hadiseler yaşanır.Okurken gözünüzde canlandırıverin o zaman çok etkili olacağından şüpheniz olmasın.beni ençok etkileyen yeri Hz.Mevalana ve Hz.Şems'in karşılaştığı andır.Merece'l Bahreyn demişler iki denizin birleştiği yere.Biri maddi ilimler biri manevi ilimlerin en uç noktalarında.Olayların arka planını düşünmek ve de bir polisiye romanı okumak isterseniz kaçırmayın bence.Kahramanın içine düştüğü ikilikler romanı dahada aktüel yapıyor.Şöyle ki;maddi alemi tek bir gözle temaşa eden insanlara mistik objeler anlamsız gelir ve onlara inanmazlar.İşte Karen'in içinde bulunduğu durumda bundan ibaret.Bu çatışma kitabın biraz uzun olmasına neden olmuş.Ayrıca Şems ile Hz.Mevlana'nın arasındaki muhabbeti yanlış algılayan veya bunu yanlış olarak algılamak isteyenler bu kitapta bunun cevabını bulabilirler.Çok uzattım galiba ne yapalım ayda yılda bir okuyunca böyle cahilane bir şekilde bülbüle rakip oluyoruz.:))Selametle......
 
Katılım
27 Mar 2006
#10
Ynt: Kitap eleştirileri

PeJMüRDE' Alıntı:
Bab-ı esar adlı kitabı okudum.Büyük bir şevkle aldım kitabı bir çırpıda diyemeyeceğim öyle kötü alışkanlılarım yok:)))sindire sindire okudum.Ancak şöyle bilgiler verebilirim.Hippi,özgürlükçü bir ingiliz kadın ile mevlevi bir babanın çocuğu olan karen kimyanın(Kimya Hatun Hz.Mevlana'nın kızıdır.Aynı zamanda Şemsin karısıdır.)konyaya bir otel yangınını araştırmak üzere gider ve oralarda bazı mistik hadiseler yaşanır.Okurken gözünüzde canlandırıverin o zaman çok etkili olacağından şüpheniz olmasın.beni ençok etkileyen yeri Hz.Mevalana ve Hz.Şems'in karşılaştığı andır.Merece'l Bahreyn demişler iki denizin birleştiği yere.Biri maddi ilimler biri manevi ilimlerin en uç noktalarında.Olayların arka planını düşünmek ve de bir polisiye romanı okumak isterseniz kaçırmayın bence.Kahramanın içine düştüğü ikilikler romanı dahada aktüel yapıyor.Şöyle ki;maddi alemi tek bir gözle temaşa eden insanlara mistik objeler anlamsız gelir ve onlara inanmazlar.İşte Karen'in içinde bulunduğu durumda bundan ibaret.Bu çatışma kitabın biraz uzun olmasına neden olmuş.Ayrıca Şems ile Hz.Mevlana'nın arasındaki muhabbeti yanlış algılayan veya bunu yanlış olarak algılamak isteyenler bu kitapta bunun cevabını bulabilirler.Çok uzattım galiba ne yapalım ayda yılda bir okuyunca böyle cahilane bir şekilde bülbüle rakip oluyoruz.:))Selametle......
çok güzel anlatmışsınız aynen altına imzamı atıyorum :) evet mevlana ve şems arasındaki muhabbet yanlış anlaşılmaya müsait bi şekilde anlatılmış birazcık ama bende beğenmiştim kitabı...
 
Katılım
24 Eyl 2007
#12
Ynt: Kitap eleştirileri


Kardelen yanlış anlamak isteyenler dediğinde hemen inançerin bir çocuğa verdiği cevap aklıma geldi ama içim de el vermedi sohbetin bütünlüğünü bozmaya eğer okuyabilirseniz okuyun zevk alacağınızı düşünüyorum yazıdan :)İnançer çok güzel bir insandır, hadi okuyun gayri.

Tuğrul İnançer: 'Allah'tan cennet istiyorsan, hiç kimseden birşey istememeyi öğren'
Söyleşi: Zafer IŞIK - Mehmet Emin HOLAT
www.semazen.net
Ömer Tuğrul İnançer 1946'da Bursa'da doğdu. Orta tahsilini Bursa'da tamamlayıp İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdi. Yirmi yıl kadar muhtelif şirketlerde müşavir-avukatlık yaptıktan sonra 1991 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğunda Sanatçı-Müdür olarak çalışmaya başladı.
Çeşitli radyo ve televizyon programlarında misafir sanatçı ve konuşmacı olarak yer almış olup, bir çok yurtiçi ve yurtdışı konserlerde müzik faaliyetlerinde bulundu. Tasavvuf konularında çeşitli makaleleri bulunan sayın İnançer ile yaptığımız bir sohbeti arz ederiz:

Türk milleti, yüzlerce tarikat varken neden mevlevîliğe karşı bu kadar talebkardır? Hz. Mevlana'da bu milleti etkileyen esbab-ı mucize nedir?
İnançer: Neden Mevlevîliğe karşı bu kadar talebkar olunduğunu zannediyoruz? Mevleviliğe karşı talepkar olunması ayrı bir özellik olarak görülmemelidir bence. Şu bakımdan söylüyorum: İstanbul'u ele alırsak, İstanbul'da 364 tane tekke var. Bu dergahların sadece 5 tanesi Mevlevi, diğer 359 tanesi sair tekkelere ait. Dolayısıyla Mevleviliğe karşı Türk milletinin özel bir talebi var şeklindeki bir tespit yanlıştır. Sadece son 50 senedir ayini yapılan kıyafetiyle, musikisiyle, sikkesiyle, tennuresiyle, semasıyla… Bunlar görüldüğü için ve bütün tarikat ayinleri de aslında aynı olduğu içindir. Göz cemal ister meselesinden dolayı, gözle birleştiği için bu hal, daha da serbest olduğu için insanlar buna daha çok geliyorlar. Acaba kanun müsait olsaydı bir başka salonda başka ayinlerin yapılması imkanı olsa idi, ne olurdu. Bütün tarîkat âyinleri mânâ ve mahiyette aynıdır, zuhûrları değişiktir. Görünürde Mevlevîlik olunca ilgi oluyor. Meselâ neden bu kadar tarîkat varmış geçmişte? Yukarıda demiştik yalnız İstanbul'da 364 tane tekke var.
Hz. Mevlana'da bu milleti etkileyen esbab-ı mucibe veya mucize: Son 10-15 senedir yazılan kitaplardan önce, tasavvuf ekolleri hakkında Türkiye'de kitap yoktu. Latinize kitap yoktu. Eski Türkçeyi de ahalimiz bilmiyordu. Bir kaç tane Türkiyat mezunu insan biliyordu. Dolayısıyla Hz. Mevlana da netice itibariyle bir tasavvuf büyüğüdür. Tasavvuf o kadar gönülleri okşayıcı o kadar yüksek bir müessesedir ki onunla ilgili konuşulan, dinlenilen, meşgul olunulan her şey adamın gönlünü okşar. Dolayısıyla da bugün Hz. Mevlana hakkında yazılmış çok kitap varken, onun bu ayinleri böyle güzel izlenebiliyorken gayet tabi insanlar buna geliyorlar. Yani bugün Türkiye'de tekke ve tarikat yasaktır ama bu bir gönül müessesi olarak kimse yasaklayamaz. Çünkü gönül ferman dinlemez. Ha ayinini yapmak teşkilatını yapmak filan yasak zaten. İnanç olarak böyle bir yasak zaten yok. Eğer konuşma imkanı olsa, Konya'ya gelen insanların bir kısmının başka tarikatlara mensup olduğunu da zaten biliriz. Burada bir incelik daha var. Bütün turuk-ı aliyyede Hz. Mevlana bir aşk sembolü olarak daima yüksek bir saygıyla anılır. Zaten bütün Piran-ı ikram hazeratı öyledir ama yani sembolleşmiş isimler vardır. İşte "terk" de İbrahim Ethem,"irfan"da Bayezid-ı Bestami, "zühd-ü takva"da Cüneyt-i Bağdadi, "himmet" te Abdülkadir-i Geylani, "aşk"ta da Hz. Mevlana. Bunlar sembolleşmiştir. Tarikatı bir akrabalık bağıntısı olarak görürsek, senin baban Hazret-i Albülkadir ise amcanda Hazret-i Mevlana'dır, amca baba yarısıdır, ancana saygı göstermezsen evvela babana saygısızlık yapmış olursun. Ayrıca ehl-i tarik sevgi dolu bir gönle sahiptir, sokaktaki lâlettayin insanı bile severken bir büyük piri sevmemesi mümkün değil. Dolaysıyla Hz. Mevlana'da bu kadar çok kalabalığın sebebi herkesin Mevlevi olmasından kaynaklanmamaktadır.

30 Kasım 1925 tarihinde tekke ve zaviyelerin kapatılaması ile mevleviyye tarikatı da feshedildi, size göre kurunun yanında yaş da mı yandı, yoksa mevlevi tarikide ajan yatağı ve fitne kazanına karışmış mıydı?
İnançer: Bana sorarsanız kuru yoktu ki yaş yansın. Siyasi kararlar ilmi olarak irdelenemezler. Doğrudur yanlıştır, denemez. Siyasidir, siyasetçiler konuşur. Bizi işimiz siyasetle değil. "...mevlevi tarikide ajan yatağı ve fitne kazanına karışmış mıydı?" Böyle bir kabulü, kabul etmem mümkün değil.
O dönemde bazı karışıklıklar vardı ama.
İnançer: Her dönemde var. Yani Erdebilî tarikatı çok büyük önemli bir tarikattır. Hatta 2. Murat Han, Sultan Fatih'in babası, kayıtlarda var, Edirne'den Hazar Denizi'ne Erdebil'e aşurelik buğday, buradaki buğday bir semboldür, bir çuval buğday gönderiyor yanında da bir çuval altın gönderiyor. O zatın torunu olan Şah İsmail'in babası ve dedesi Cüneyt ve Haydar batıla döndürmüşlerdir. "Şeyh"liği "Şah"lığa döndürmek için mücadele etmişlerdir. Ondan sonra da Şah İsmail devlet reisi olarak, resmi mezhebi Şia olan bir devlet kurmuştur. Sünni bir velinin torunudur Şah İsmail.
Şah İsmail Türk de aynı zamanda.
İnançer: Türk tabi. Türk olsa ne olacak? Bir sürü de Türk Yahudi var. Hazar Yahudileri Türk. Gagavuzlar da türk ama Hıristiyan. Irkdaşım olabilir ama din kardeşim değil. Patrik de vatandaşım, ama dindaşım değil. Kurumlara doğru isimler vererek konuşalım.
Dolayısıyla ajan, neyin ajanı? Fitne , neyin fitnesi? Siyasete karışmış şeyhler, dervişler vardır. Bu onların kendi zati meseleleridir. Bir tarikatın siyasete karışması mümkün değildir. Çünkü tarikat ebedi hayatı ilgilendirir, siyasetse dünya hayatıyla sınırlıdır. Çünkü dünyadaki insanların dünyadaki hayatlarının refahı, güzelliği, hürriyeti gibi yüksek kavramların en iyi şekilde temini, ilmi ve sanatıdır siyaset. Tamamen ebedi hayata, bak dikkat buyurun ahirete demiyorum, ebedi hayata dönük bir faaliyettir. Dünyası ma'mur olanın ahireti ma'mur olur. Buradaki ma'mur olma: Allah'ın dediği istikamette, efendimizin "beni bu ayet ihiyarlattı. "buyurduğu "Festekım kema ümirte" "Emrolunduğun gibi istikamet sahibi ol" Bunu temine çalışan, kendi meşrebine göre temininin şartlarını veren müesseselerdir tarikatlar. Siyasete karışmaları mümkün değildir. Ferdi olarak siyasete karışanların kendi meseleleridir. Müessesede böyle bir şey yoktur. Dolayısıyla Mevlevi tariki de ajan yatağı ve fitne kazanına karış mıymı? Sualinde ajan yatağı ve fitne kazanı olan tarikatler var, diye bir mana çıkar ki bunu kabul etmem mümkün değil. Hiç olmamıştır.
Ha mesela İstanbul Meclis-i Mebusanı'nı İngilizin bastığı zaman oturumu yöneten Balıkesir mebusu Abdülaziz Mecdi Efendi bir Şa'bani şeyhidir, o ayrı mesele. T.B.M.M'de reis vekili Abdülhalim Çelebi'dir. Keza Urfa mebusu Saffet efendi, şeyhtir.
Tabi birinci T.B.M.M'yi siyasetten falan üstün tutmak lazım o bir ölüm kalım mücedelesi. Ama normal Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda Balıkesir mebusu Abdülaziz Mecdi Efendi, meclis reis vekili olarak oturumu yönetirken İngiliz meclisi başmış ve kapatmıştır. Bu Şa'banilğin ya da başka bir tarikatın siyasete karıştığının göstergesi olmaz, o bir hizmettir. Siyaset de bir hizmettir. Bir tarikat mensubu o hizmete soyunabilir ama tarikatını karıştırırsa sulanır. O ne siyaset olu ne tarikat olur. O da marace'l bahreyne dahildir, yan yanadır ama birbirine karışmaz.
Dolayısıyla kuru-yaş meselesi yok. Ben kuru da kabul etmiyorum yaş da kabul etmiyorum. Öyle icap etti. Ayrıca tekkelerin başına gelen ilk bu değildir bu sefer çok uzun bir zaman oldu, 80 sene. 1826'da sultan Mahmut yeniçeri ocağıyla beraber Bektaşi tekkelerini de kapattı, ama Bektaşilik bitmedi. Yani gönül ferman dinlemez.
Daha yakın bir tarihe gelecek olursak, 28 şubat kararları ile cemaat ahalisine bir takım baskılar söz konusu oldu. Ne tesadüftür ki (?) aynı dönemden sonra mevlevi sema topluluklarında bir artış oldu. Bu artış edeb meydanından ziyade pazar meydanına yaradı gibi gözüküyor. Siz bu pazar kapma mücadelelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İnançer: Bilmiyorum. Ben cemaatten olmadığım için bana bir baskı olmadı. Böyle bir şey bilmiyorum. Olmuş olabilir olmamış olabilir.
Mevlevi sema topluluklarında bir artış olması, nüfüsun artışı olarak görülebilir veya serbest kalmaları olarak da görülebilir. Benim mesela Almanya'da tanıdıklarım var. Tennure giyiyorlar, sema ediyorlar ama tarikatları Nakşibendi. Orta Asyalı bir Özbek şeyhe bağlılar. Dedim, "peki o ne bu ne…" "Böyle olunca devlet bize karışmıyor" dediler, orada da. Yani dolayısıyla bu sema topluluklarının hepsinin Mevlevi olduğu kabul edilemez, ayrıca Mevlevi şeyhi var mı ki, Mevlevi topluluğu olsun?
Edep meydanından ziyade pazar meydanına yaradığı doğru. Tasavvufta bir kaide vardır: "La talebe ve la red" "istersem dilimi reddedersem elimi kessinler". Bir şey istemek ayıptır. Galiba ihtifallerin yapıldığı salonda bir akşam mesnevi sohbetinde söyledim: Allah'tan cennet istiyorsan başka hiç kimseden bir şey istememeyi öğren, diyor Hz. Mevlana. Hiç kimseden bir şey istemeyeceksin.
Bir zat, zengin bir adamdan çok para istemiş, bir ihtiyacı var, düğün yapacak, ev kuracak, dükkan açacak neyse… Ha inşallah maşallah demiş, yaparız, dur bakalım. Bir bakmış o zengin camiye girmiş, vakit namazı bitmiş dua ediyor gayri ihtiyari böyle yüksek sesle, o da arkasında duymuş. İşte Yarabbim birazcık daha para ver. Bak benden de isteyenler var, onlara vereyim… Adamın aklına gelmiş arkadakinin "ya ben niye bundan istiyorum? Onun istediğinden isterim".
Dolayısıyla bu işten para kazanmak veya seyahate gitmek için yapılıyor ise adamın büyük zararına sebep olur. Patinaj falan olmaz. Alçaklığa düşmek olmaz. Çukura düşer! Zemin kaybeder. Ha bir şey yaptın verdiler mi; reddersen de terbiyesizliktir. Veren elin Allah ihsanının bir vasıtası olduğunu bileceksin. Verirlerse eyvallah, istersen tuu yazıklar olsun! Sistem ve kaide budur.
Pazar kapma mücadelesini nasıl değerlendiriyorum? Değeri yok diye değerlendiriyorum. Sıfır bile değil eksi. Ben bunu memur olarak da bakanlığıma ilettim. Nevşehir valisi Konya valiliğine bir yazı yazmış. Kaç sene önce… "Yav önüne gelen sema ediyor bunun belli bir ölçüsü olsa gerek, siz biliyorsunuzdur heralde bunu", diye Konya Valiliği bakanlığa yazmış, bakanlık güzel sanatlar yazmış, güzel sanatlardan da bana yazdılar. Ne yapmak lazım, diye. Ben de şöyle bir misal verdim: "Başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük var. Bu 1-2 senede bir imtihanlar yapıyor. Mehmet beyin derneği, Tuğrul beyin derneği, Ali derneği, Veli derneği… Bu dernekler imtihan oluyorlar. Bu imtihanı da kültür bakanlığının uzmanları yapıyor. Sen benim milletimin asli malı olan filanca folklor oyununu doğru oynuyor musun? Yoksa bir takım münasbetsizlikler mi kaptın? İmtihan ediliyorsunuz. Ha Mehmet beyin derneği güzel yapıyor. Tuğrul beyin derneği yapamıyor. Dışarıya çağrılmalar oluyor. Mesela İsviçre'de falan halk oyunları festivali oluyor. Mehmet beyin derneğini çağırmışlarsa, bakılıyor listeden, müsaade ediliyor. Tuğrul beyin derneğini çağırmamışlarsa sen benim folklorumu temsil etmeye yeterli değilsin deniliyor". Bu iş böyle.
Ayrıca 200-300 senelik bir yazma kitabı koltuğunun altına alıp çıktığın zaman gümrükte 7 sülaleni kurutuyorlar. Peki 700 senelik Mevlevi ayinini önüne gelen adamın önüne geldiği şekilde yapmasına niye müsaade ediyorlar?
Kültür Bakanlığına bağlı Konya Tasavvuf Müziği Topluluğu var, İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu var, bunlar devlet memuru sıfatında devletin kontrolünde doğru iş yapan insanlar, bunlar imtihanla bu işe girmişler. Bunlar imtihan yapsınlar. Ayrıca tennure giymek, sikke giymek, kıyafet kanununa aykırıdır ve kıyafet kanunu anayasayla korunmuş bir kanundur. Nasıl önüne gelen sikke giyiyor? Savcılar ne iş yapıyor? Ha bana savcı gelip sorduğu zaman ben, beni tayin eden bakanlar kurulu kararını gösteririm. Devletimin hükümeti sana bana müsaade etmiş, bu işi yap, diye. Nerede? Salonda, kontrollü. Memurum ben. Genel müdürlüğümün izni olmadan vilayet hududu haricine çıkamam. Sistemde ve kararda hiçbir bozukluk ve yanlışlık yok. Ama Kapodokya'daki meyhanede burada rakı içiyorlar, burada dansöz, oynuyor orada sema ediyor. Nasıl böyle bir şeye müsaade ediliyor! Yapmayın müsaade etmeyin. Sonra maalesef bu kadar yapamadılar İl Kültür Müdürlükleri, "sema yapılacak yerler" hiç olmazsa meyhane olmasın diye kontrol ettiler. Burada yapılır burada yapılmaz, diye. Ona da ben itiraz ettim. Bu söylediklerimin hepsi devlet arşivinde var, resmen yazdım bunları. İl Kültür Müdürleri nereden biliyorlar bu kültürü? Nihayet idari amirdir İl Kültür Müdürü, nereden bilecek? Bu bir ihtisastır. Yalnız bir ümit var. Çok şükür Selçuk Üniversitemizde bir Mevlana Araştırma Enstitüsü kuruldu. Bu enstitüyü gerek üniversite içerisinde gerek bakanlıkla, protokol vs. bunların usulleri var, yapılır. Bu enstitü imtihan yapar. Ne, nerde, nasıl yapılır, buna müsaade eder. Bunun doğru yolları çünkü evrakla belli. Yapılır, biter,gider. O zaman bu da bir Pazar olmaktan çıkar. Ha bu pazar sadece semadan ibaret de değildir. Bütün Konyalılardan şikayetçiyim. Ben ve Ahmet (Özhan) belediye meclisi kararı ile Konya'nın fahri hemşehrisiyiz, elimizde beratımız var. Yani ben kendi hemşehrilerimden şikayetçiyim.
Mevlana kasabı, Mevlana böreği hatta böreği ve pidesi de değil, Sadece Mevlana… Garson bağırıyor: "yarım Mevlana kes!" Bu çok büyük bir terbiyesizliktir. Esas pazar bu. Mevlana şekerine kızardım vaktiyle, şekeri şimdi öpüp başıma koymaya başladım. Mevlana kasabı… Mevlana mı kesiyorsun be!
Bana bir Mevlana ver
Ne yapıcan ki?
Yiyeceğim…
Yarısı peynirli yarısı kıymalı olan pideye Mevlana diyorlarmış. Allah Allah, esas pazar bu. Bu kadar büyük saygısızlık olmaz.
Bugün Türkiye'de her bir işyeri belediye açısından, sağlık açısından ruhsat muhsat bir şeylere tâbi. Ben belediyede memurum. Geldin bana: "ben Mevlana kasabı açacağım, ruhsat ver. - Git yavrum adını değiştir öyle gel vermiyorum." dediğim zaman kim ne diyebilir? Nüfus memurluklarında bile istediğin ismi koyamıyorsun. Bunun da kriteri var. Türkiye'de Türk büyüklerini koruma kanunu var. Ayrıca dinen ve dince kutsal sayılan şeyler ticarete alet edilemez, var. Niye alet ediliyor, niye bu kanun çiğneniyor, nerde savcılar?
 
Katılım
24 Eyl 2007
#13
Ynt: Kitap eleştirileri

İslam'ın terör ve savaşla bağdaştırılması hakkındaki görüşünüz nedir?
İnançer: Kur'an-ı kerimde bir ayet var. Hatta ayetin bir bölümü "es-sulhu hayr" "hayır sulhtedir" veya "sulh hayırdır" bitti.
Resulullah efendimiz bir gazadan dönerlerken "küçük cihad bitti büyük cihada giriyoruz", buyuruyor (Bedir savaşından sonra). Büyük cihadı daha büyük bir harp zannediyor ashap, "hayır" diyor. Büyük harp: nefsinle mücadeledir. Bitmeyen bir mücadeledir. Her harp biticidir, 4 sene 5 sene sürüyor, bitiyor. İşte Vietnam harbi bitti. Bosna harbi bitti, Allah bir daha da göstermesin. Savaş biter aslolan sulhtür. Dolayısıyla İslam kelime manasında "selamet" vardır. Salim olmak ve selamete ermek vardır İslam kelimesinde. Kelime manasında bile mücadele -bırak terörü- olmayan bir müesseseyi terörle paralel tutmak kadar kabaklık olamaz. Ayrıca terör kelimesinin lügat manası, korku demektir. Dışımızdakiler kendi ahalilerini İslam ile korkutmakla ne yapıyorlar? Bu, terörün alası değil mi?
Peki bugün böyle yapılıyor mu? Yapılıyor. Neden yapılıyor? Çünkü karşıdaki cahil ama sen de cahilsin. Neden?...
Sen Resulullah'ı ne kadar tanıyorsun, dinini ne kadar biliyorsun? Eğer sen iyi bir Müslüman olsaydın batı dünyasına kendini sömürtmezdin. Mehmet Âkif Bey'in dediği gibi: "Dolaştım diyâr-ı küfrü, hep kâşâneler gördüm. Diyâr-ı İslâm'da ise virâneler gördüm." Sonucuna gelmezdin. Pekiyi evvelden böyle miydi? İslam medeniyet ve tefekkürü güneş gibi parlarken batı, Orta Çağ'ın karanlıklarında sürünüyordu. Sonra batı, hırsızlıkla zengin olup (özellikle Amerikan yerlilerinden çaldıkları altınlar ve doğal zenginliklerle) başta İslam coğrafyası olmak üzere sömürmeye başladı. İyi ve doğru Müslüman olunsaydı, Hollanda, Endonezya'ya gidemezdi. İngiliz Hindistan'a gidemezdi. Amerika Irak'a gelemezdi. Sen yeterince Müslüman değilsin.
Mekke'den doğan güneş, 23 sene sonra bütün Hicaz bölgesini, 30 sene sonra İran'dan Mısır'a kadar… 30 sene…Kasidiye savaşı İran'dır. Amr ibnü'l Asr ile Mısır bitti. Ondan sonraki 10 senede Atlas okyanusu… işte o güneşle aydınlanıverdi. O güneşin önüne söz dinlememe yani asi olma ve nefs bulutları koyduk. Kararıverdik. Mısır'dan Atlas okyanusuna gidinceye kadar bir tane harp göstersinler bana, hiç harp yoktur. "Aman iyi ki geldiniz Müslümanlar, hoş geldiniz safa geldiniz", hepsi böyle bütün Kuzey Afrika. Endülüs'e yani İspanya'ya geçmede "i'lâ-yı kelimetullâh" gayreti ile Allah ve Resûlüne ölesiye itaat var. "Yakın gemileri! Ya muvaffak olacağız ya öleceğiz, gemilerle geri dönmek yok! demiştir Tarık bin Ziyad. İşte esas budur, yani harp kazanarak değil, gönül kazanarak…
Tarihte bir gayrimüslimin yaptığı toplu katliâmı, hiçbir Müslüman'ın yaptığını gösteremezsin. Yoktur. Bir tane göstersinler hadi. Dolayısıyla efendimizin 23 gazasının hiçbirisi, teknik tabirle söyleyeyim, tecavüzi değildir, tedafüidir, yani defetmek içindir. Tecavüz etmek için değildir. İslam kaidesine göre harp şöyle yapılır: "Kardeşim ya Müslüman ol ya da benim emniyet sistemim içinde yaşayacağın için bunun bir masrafı var, bu masrafa iştirak et. Müslümansan zaten bendensin kardeşimsin. Etmezsen kendi dininde yaşa." Eğer bu teklif kabul edilmezse harbe cevaz verilir. Hz. Ömer'in Kudüs'te yaptığına bakalım. Bunun daha ötesi var mıdır?
2. Muaviye hazretlerinin, "dikkat buyurun" 2. Muaviye hazretleri. Birincisinden bahsetmiyoruz. 2. Muaviye hazretlerinin bir meselesi vardır: Kayseri'de kalabalık bir Müslüman tüccar grubu kiliseye girmişler, "namaz kılacağız biz" demişler. O zaman da Kayseri Bizans'ın, ödleri kopuyor İslam devletinden "tamam peki kılın" demişler. Şam'a döndüklerinde 2. Muaviye hazretleri soruyor: "Ne halt ettiniz siz?", "E napalım ya emire'l-mü'minin, namaz kılacaktık", "Kiliseden başka yer bulamadınız mı? Başka yerde kılaydınız niçin insanları rahatsız ediyorsunuz? (Bak bak niçin insanları rahatsız ediyorsunuz?) Siz orada namaz kıldınız yarın öbür gün onlar gelip bizim camimizde ibadet etmek isteseler, mütekabiliyet esasına göre müsaade etmem lazım. Gidin başka yerde yapın yahu. Ömer böyle mi yaptı?", diyor. "Kudüs'te böyle mi yaptı Ömer?" diyor. İslam budur…
Bugünkü tatbikattan İslam budur demek cahillikten ibarettir. Resulullah efendimiz "mü'minin basiretinden korkun çekinin" buyuruyor. Var öyle müminler. Bunlardan bir tanesi de eski boksör Muhammed Ali Clay…
11 eylül de ikiz kuleler... tabi herkes ikiz kulelerden bahsediyor, Pentagon'dan bahseden yok, o da ayrı bir oyun. Aklı biraz evvel olanlar onu da bir tetkik etsinler. İkiz kulelerin harabelerini gezerken bir gazeteci yaklaşıyor: "Mensup olduğunuz dine bağlı insanların yaptığı bu hal karşısında ne düşünüyorsunuz?" diyor. Clay'in cevabı da heralde Resulullah efendimizin de çok hoşuna gitmiştir. "Sizin dininize mensup Hitler'in yaptıkları hakkında siz ne düşünüyorsanız ben de onu düşünüyorum." diyor.
Kaç tane adam öldü ikiz kuleler de? Belli değil. Hadi bir kaç bin olsun diyelim. Doğrusunu öğrenemeyeceğiz hiçbir zaman, çünkü onun içinde bir katakulli var. Hitler kaç bin tane adam öldürdü? Kendi milleti dahil. Kanbur, kör, sakat, topal, çolak, deli... Almanlar'dan da öldürdü, sadece Yahudileri öldürmedi ki, kobay yerine koydu insanları, o da Hıristiyan. Hz. İsa'nın dinine mi konuşacağız şimdi, estağfirullah. Ayrıca Hz. İsa'nın dini de değil şimdiki Hıristiyanlık o ayrı mesele.
Bazı cemiyetler edebi ve ahlakı irşad etmeleri gerekirken din bezirganlığı yaparak çeşitli büyük sermayeler kuruyor, yatırımlar yapıyor, adeta kendi içerisinde bir devlet kurma hevesi güdüyorlar. Üstelik pazarladıkları din ise ithal bir din. Türk Milleti nasıl gavur olmayan bir dindarlığa kavuşabilir?
İnançer: Sermaye falan kelimeleri girdiği zaman din kaçar. Yani nasıl ilim ve sanata siyaset bulaşırsa ve ilim ve sanat oradan kaçarsa, çok dünyevi bir kelime olan "sermaye" kelimesiyle "din" kelimesi yan yana gelmez. Böyle yapanlar var, yanlış yapıyorlar. Böyle yapılıyor diye din düşmanlığı yapanlar da var onlarınki de ayrı bir yanlışlık. Paranın dini olmaz, insanın dini olur. Parayı köpeğe atsan yemez. Neyzen Tevfik öyle demiş "ulan nerde basıldığını bilmesem sana Allah diyecem." demiş.
Cumhuriyet, monarşi, mutlak monarşi, parlamenter sistem, konfederal devlet... bunlar insanların devlet sistemleri hakkında kurmuş oldukları sistemlerdir. Dünya rahatlığı teminine yöneliktir. Bunun müslümanı gavuru olmaz.
İslam kaidesine göre devlet nasıl idare edilir? diyecek olursak, bunun bugünkü karşılığı cumhuriyettir. Yani "şûra" idaresidir. Ama bu şûra idaresi bu kadar büyük bir memlekette bu kadar ayrı adetlere sahip bir memlekette, doğrusu oluyor mu? Bana sorarsan olmuyor. Yani Edirne'deki pirinç eken bir çiftçi için çıkarılan kanun Afyon Karahisar'da afyon eken veya Hakkari'de buğday ekene de tatbik edilirse olmuyor. Bunu daha genişlet… Daha mahalli, ama bu mahallilik yarın öbür gün ayrılığa sebep olur endişesi taşınıyorsa o zaman ayrılığa sebep olmayacak aradaki harcı doğru bulun. Şu binada kaç bin tane tuğla var? Ama harç bir tane, dikkat buyurun. Tuğlalar ayrı ayrı ama aynı harçla birleşince bina oluyor. Osmanlı'da kaç tane topluluk, kaç tane dil vardı? Ama hepsi Devlet-i Osmaniye'nin vatandaşıyım diyordu. Ermeni'den Nafıa nazırı vardı. Fener Rum beyleri padişahın resmi tercümanıydılar. Bak dikkat buyur, Fener'de oturan Rumlar değil, "Fener Rum beyleri". İmparatorluktan kalma, hepsi konakta oturuyordu, birkaç tane taş konak hala duruyor Fener semtinde. Ayrı konakta oturuyorlar, saygı görüyorlar. Neden? Devletimin ahalisinden.
Resulullah efendimiz hicret buyururlarken kılavuzu Abdullah b. Uraykıt, müşrikti. Ama en iyi kılavuzdu. İşini en iyi yapan adamdı. Müslüman'dan seçmedi efendimiz. İşi en iyi yapanını seçti. Bakın Resulullah efendimizin 40 yaşından evvelki hayatında, daha sonra inzal olacak olan ayetlere muhalif tek hareket bulamazsın. "Emaneti ehline veriniz" ayet-i kerimesi, Mekke'nin fethi günü Kabe'nin içindeyken inzal olunmuştur. Osman bin Muazzın anahtar meselesiyle bağlantılı olarak. Tefsirleri açıp okusunlar öğrenmek isteyenler… Emaneti ehline veriniz. Hicret, Mekke'nin fethinden kaç sene önce? 10, fetihten kaç sene önce bile efendimiz emaneti ehline veriyordu. Müslüman ve gavur, Allah ile kul arasındaki ilişkidir. Beşeri ilişkilerde Müslüman-gavur olmaz. İnsan vardır. Bunu anlamıyoruz, bunu bilmiyoruz. Çünkü Müslümanlık ve gavurluk bir sıfattır. "Zat" ise değişmez, sıfat değişir. Bugün gavur dediğin adam "la ilahe illallah Muhammeden Resulullah" der, senin kardeşin olur. Ne oldu? Sıfatı değişti. Ayyaş, "tevbe yarabbi içmeyeceğim artık, sen de bana yardım et" dedi, ayyaş sıfatı kalktı. Sıfatlara fazla itibar etmeyeceğiz, zata itibar edeceğiz. Kötü sıfatları iyiye çevirmek için çalışacağız. Dolayısıyla idarenin, eşyanın, paranın dini olmaz, insanın dini olur.
Vaiz Cemal efendi vardı. Ramazanda vaaz ederken hanım gelmiş ona sormuş: "Ramazan geldi evde kedi var. O da oruç tutacak mı?" Yahu hanım insanlar oruç tutar "hayvanlar" oruç tutmaz, derdi. Ne manaya anlarsanız artık…
 
Katılım
24 Eyl 2007
#14
Ynt: Kitap eleştirileri

UNESCO'nun "Somut Olmayan Sözlü Baş Eserleri Ödülü"nü alan ülkeler arasında bu yıl 'Mevlevi Ayini' ile Türkiye de vardı. UNESCO nezdinde kültür mirası olarak kabul edildi. Bu ödülün anlamı nedir? Bu kültürü yozlaşmaktan kurtarabilecek mi? Ve neden biz sahip çıkamıyoruz, engellerimiz nedir?
İnançer: Ben bu işle birkaç yıl meşgul oldum bakanlık görevi olarak, bunun iç yüzünü çok iyi biliyorum. UNESCO'nun burada koyduğu kriter şu: "Devlet kösteği ve desteği olmaksızın ahalinin kendi içerisinde yaşattığı geleneksel sanatlar". Bunlar içinde dünya çapında iki tane geleneksel sanat tespit etmiş: Birisi Hindistan'ın bir bölgesinde hiçbir okulu şusu busu olmayan, nesilden nesile intikal eden bir dansla beraber özel bir tiyatro oynanıyor. Bizim Karagöz'ü de çok desteklediler ama Yunanlılar'dan dolayı bozuldu iş. Çünkü Yunanlılar da okulu var. Okul olunca geleneksel sanat olma vasfını kaybediyor.
Mevlevi tekkelerinde dahi, devletin dahli yok eskiden beri. Tekkeyi bir örgüt olarak kabul edersek kişiler kendileri örgütleniyorlar. İsteyen geliyor istemeyen gelmiyor. Tenkit eden ediyor, seven seviyor hiçbir şey yok. Bugün tekke bile yok ama hala sema devam ediyor. Okulu yok şusu yok busu yok ama insanlar bunu hala öğreniyorlar. Yani sadece ahalinin kendi kültürüne sahip çıkması lazım. UNESCO'nun kriteri bu…
Türk musukisinin radyodan çalınmasının yasaklanmış olduğu zamanlar olduğu halde, cumhuriyet dönemine kadar bestelenen ayinden daha çok, cumhuriyetten sonra bestelenen ayin var. Bu kültürün bizatihi kendini devlet desteği olmadan yaşatıyor olması demektir, ölçü bu. Bunun için Mevlevi ayininin UNESCO tarafından bir halk kültürü olarak korunması desteklenmesi gerekir. Bir halk kültürü olarak kabul edildi durum bundan ibaret.
Bu kültürü yozlaşmaktan sadece bu kültürün sahipleri kurtarabilir.
UNESCO'nun yaptığı bir tespitten ibarettir. Neden bir kurtarıcı bekleriz, neden sahip çıkmayız? Tembelliğimizden, mirasyediliğimizden…
Bu bizim için utanılacak bir şey değil mi? Kendimiz sahip çıkamıyoruz da UNESCO sahip çıkıyor.
İnançer: Hayır, o manada utanılacak bir şey değil. Biz kendimiz sahip çıktığımız için UNESCO bizi taktir ediyor. Öyle düşünmek daha doğru olur. Biz musukiyi de semayı da devletten öğrenmedik, hocalarımızdan ağbilerimizden öğrendik. Yani mevcudu devlet değerlendirdi, gerisini istemiyor. Kurulduğumuzdan beri de hiç yeni adam alınmadı. İhtiyarlıyoruz artık. Biz iyice ihtiyarlayınca ne olacak? Ha gençler zevk alarak yetişiyorlar. Bana öğret diyorlar, öğretiyoruz.. Yani bu bakımdan biz kendimizi korumuşuz zaten. Ne kadar? İmkanlar elverdiği kadar. Yeterli mi? Değil. Ne yapmalıyız? Bu imkanlara rağmen korumalıyız değil, bu imkanları genişletmeliyiz. Siyasetse siyaset, ilimse ilim, sanatsa sanat… Evvela bu işin düşmanları var. Bunların neye düşman olduğunu tespit etmeliyiz. Bir tek sebebi var.Ben tespit ettim; "cehalet". Bilmiyorlar… Her bilen seviyor. Öğreteceğiz, bu öğretme yolunu doğru tespit edeceğiz.
Maalesef bir çok yanlışlıklar yapılıyor. Hala türbe-i şerife gelen teyzeler Sultânü'l-ulemâ'nın sandukasını ayakta biliyorlar. Rahmetli Mehmet Önder kitap yazdı, düzelmiyor. Niçin bu kadar yanlışlıklara çok fazla itibar ediyoruz da doğruya itibar etmiyoruz anlamak mümkün değil.

Son yıllarda Hz. Mevlana'ya -özellikle karakterine- çok ağır ithamlar söylenmektedir. "Hz. Peygamber (SAV)'e de iftirada bulunulabiliyor ümmetine neler yapmazlar ki" diyerek sineye mi çekmeliyiz; yoksa edeb dahilinde nasıl cevap vermeliyiz? Hz. Mevlana'yı biz savunabilir miyiz?
İnançer: Estağfirullah o bizi savunur inşallah. Ağır ithamlar… Mesela ben sana söyleyeyim. Beni Boğaziçi Üniversitesinde bir konferansa çağırdılar, orada bir sualde Hz. Şems'le aralarındaki o yüksek münasebeti başka türlü sordu çocukcağız. Ben de gayr-i ihtiyari cevap verdim: "oğlum aklı apış arasında olanlar bunu akıl edemezler. Bizim aklımız başımızda. Aklı apış arasında olanlara bir şey söyleyemeyiz. Geçiniz."
Hz. Peygambere tabi iftirada bulunacaklar. Efendimize iftirada bulunan Kaab bin Eşref namında bir herif vardır. Büyük şair. Şiir sanatında büyük; kendi küçük bir herif. Efendimiz birkaç sefer haber gönderdiği halde bu terbiyesizliğe devam edince bir gün efendimizin bu hududuna dayanınca, "Muhammed'i Eşref'in zulmünden kurtaracak bir adam yok mu?" deyiveriyor mecliste. Kaab bin Eşref'in akrabası olan bir zat çıkıyor: "Ya Resulullah bana biraz müsaade edin." diyor. Çünkü herif çok zengin etrafı korumalı, surla çevrili bir evde oturuyor. Yakında diyor, düğünü var, işte kızını oğlunu bir şeyini evlendirecek, bir şey olacak, o vesileyle ben giderim hallederim, diyor. "Sen bilirsin" diyor Peygamber efendimiz. Neyse gidiyor, giriyor eve gebertiyor. Efendimiz müsaade ettiği için. Hz. Mevlana da müsaade buyurursa yaparız.
Sineye çekmeli miyiz? Hayır. Resulullah efendimizin bir hadislerinde (gayet sahih): "Bir kötülüğü elinizle yok edebiliyorsanız edin. Elinizin gücü yetmiyorsa dilinizin gücüyle yapın. Ona da gücünüz yetmiyorsa kalbinizden buğz edin" diyor. "Efendim işte ben elimlen mani olamıyorum, kalbimden buğz etsem ne olacak etmesem ne olacak?" Sakın ha, böyle bir şey diyemeyiz. Madem ki efendimiz kalbinizden buğz edin dedi o buğz etmenin mutlaka bir tesiri olur. Yalnız burada sorulacak sual şu: "Acaba hepimiz bir gönül beraberliği içinde miyiz?" Anladın mı eksikliğimizi?
Edep dahilinde cevap vermeliyiz. Ancak edep nedir? Kaab bin Eşref'in kafasını kesmek de edebe dahildir. Kime göre edep? Edep objektif değildir. Terbiyesizleşmeden, vakarını bozmadan, İslamiyetine halel getirmeden… Bunlar edep dahilindedir. Ama ilmen cevap vermek en iyisidir. O anlamasa da bir başkası anlar. Ha terbiyesizse, hadsize haddin bildirmek öksüze kaftan giydirmek gibidir. Âkif beyin bir şiiri vardır. İşte öyle bir şey olsa "döverim" diyor, "Dövemezsin" diyorlar, "Hiç olmazsa söverim", diyor. Hiç olmadı söveriz. Onlara sövmek sevaptır ha. Hiç korkma sevaptır.
Son olarak Hz. Mevlana "Ölümümüzden sonra, mezarımızı yerde arama. Bizim mezarımız arif kişilerin gönülleridir" demişti Divan-ı Kebir adlı eserinde. Bu devirde nerede ne işler yapmaktadır bu ârif kişiler, nasıl keşfederiz gönüllerindeki Aşk mezarını?
İnançer: Aşkın mezarı olmaz, aşk hep yaşar. Aşkın sembolünün mezarı olur. Yahu hepimizin gönlünde bir parça Mevlana yatıyor. Buraya gelen her insanda yatıyor. Merak ediyor, hiç alakası yok. Neyi merak ediyor? Hz. Mevlana'yı merak ediyor. Demek ki gönlünde yer var. Kiminde o kadarcık meraktan ibaret. Kiminde daha büyük meraktan ibaret. Ha bir tane daha Mevlana arıyorsun, Allah bir tane yaratır bir daha yaratmaz. Bu devrin Mevlanası da vardır. Senin vüs'atin kadardır. Bulacaksın onu.
Ne diyor bir rubaisine Hz. Pir efendimiz: "Ey oğul yarini bulduysan niye şıkır şıkır oynamıyorsun, bulamadıysan niye başını taşlara vurarak aramıyorsun? Ya ara bul ya bulduğunu duyur. " diyor. Bulduğunu duyurmak siyasi olarak yasak ama arayıp bulmak yasak değil. Bul, sende kalsın… Davul çalma tehlikeye uğramamak açısından, ama arayıp bulmak var.
Nasıl keşfederiz? Aşkın nasılı olmaz. Ama en azından rabbimize niyaz ederiz sığınırız. Bizi bulmasını söyleriz. Bir zat söyleyim, 60 ihtilalinde bir çok insan ihtiyati olarak tevkif edildi. Mahkum değil de mevkuf Olarak. Bunların bir tanesi bir şeyh efendi. Hapisteki bir adam da ona orada intisap ediyor. Sonra elini kaldırıp dua ediyor: "Ya Rabbim duamı kabul ettin teşekkür ederim, ben uzun müddet dua etmiştim, bana bir mürşit gönder, mürşit gönder, diye." diyor. Teşekkür ederken şeyh efendi kızıyor: "Ulan kerata" diyor, "Bana bir mürşit gönder diye dua edeceğine, beni bir mürşide gönder diye dua etseydin ya, belki sen dışarı çıkardın, senin yüzünden ben de hapse girdim" diyor şakayla karışık da olsa. Yani Cenab-ı Hak'tan ümidi kesmeyip O'ndan bir mürşide ulaştırılmamızı niyaz etmeye devam edeceğiz. Böyle olur.
Sussam gönül razı değil, söylesem çare değil.
Neş'e tahsil ettiğin sâgar da senden gamlıdır
Bir dokun bin aaah işit kâse-i fağfûrdan
------------
Not: Bu sohbetin tam metnine www.semazen.net web sitesinden ulaşabilirsiniz
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#15
Ynt: Kitap eleştirileri

PeJMüRDE' Alıntı:
Ayrıca Şems ile Hz.Mevlana'nın arasındaki muhabbeti yanlış algılayan veya bunu yanlış olarak algılamak isteyenler bu kitapta bunun cevabını bulabilirler.
kardelen' Alıntı:
evet mevlana ve şems arasındaki muhabbet yanlış anlaşılmaya müsait bi şekilde anlatılmış birazcık ama bende beğenmiştim kitabı...
Merak ettiğim mevzu da Şems ve Mevlana arasındaki muhabbetin nasıl lanse edildiğiydi aslında. Bu zamana kadar pek hoş duyumlar almadığım için belki uzak durdum biraz. Malumunuz kitap uzun bir yolculuk ve bu yolculuğun hayal kırıklıklarıyla geçmesini istemez hiç kimse. Hem bu sebepten hem de Mevlana ile ilgili hassasiyetimden dolayıdır ki meraklandım biraz. Teşekkür ederim yorumlarınız için.
 
Katılım
11 Ara 2008
#16
Ynt: Kitap eleştirileri

Kitapta yanlış anlatıldığını düşünmüyorum. Anlaşılamayan bir taraf olduğunu düşünen kişi Mevlana ve Şems'ten ziyade aşk bahsini anlayamamıştır. Bunu anlayan da zaten yanlış olandan sıyrılmış olduğundan anlatılanı doğru tarafından anlayacaktır. Bazen söyleyenden ziyade gören gözdeki kusuru da berteraf etmemeli.
 
Katılım
18 Mar 2009
#17
Ynt: Kitap eleştirileri

alperen' Alıntı:
Kitapta yanlış anlatıldığını düşünmüyorum. Anlaşılamayan bir taraf olduğunu düşünen kişi Mevlana ve Şems'ten ziyade aşk bahsini anlayamamıştır. Bunu anlayan da zaten yanlış olandan sıyrılmış olduğundan anlatılanı doğru tarafından anlayacaktır. Bazen söyleyenden ziyade gören gözdeki kusuru da berteraf etmemeli.
Elbette ki aşkı bilmeyen,anlayamayan kimseler için Şems ile Hz.Mevlana arasındaki ilişki muğlaktır hatta kötü tarafa çekilebilecek bir ilişkidir.Ancak onların arasındaki ilişkiden kaynaklanmaz bu durum, sizinde dediğiniz gibi aşkı anlayamamaktan kaynaklanır...
 
Katılım
17 Haz 2008
#18
Ynt: Kitap eleştirileri

kerkük evleri - suphi saatçi

mezar, türbe, cami, konak, tarihi eser tahrip etmekten, yağmacılıktan başka mesleği olmayan çapulcuların eline düşen türk şehri...





Necdet Sakoğlu


Kerkük Evleri


Prof. Dr. Suphi Saatçi’nin (1) 2003 yapıtı Kerkük Evleri (2) kültür ve mimarlık bağlamlarında; ayrıca, Irak’taki tahrip sahası geniş ve telafisiz bir savaş olanca acımasızlığıyla sürerken siyasal açıdan da değerlendirilmesi gerekli özgün ve önemli bir çalışma.

Göçebe Asya topluluklarının kurganlarından, topak evlerinden, alaçuklarından esintileri, yüzyıllarca sonra bile Anadolu yaylalarında, Fırat ve Dicle yataklarında, Balkan eteklerinde hissettiren bir kültür yayılımı kuşkusuz ilginçtir; fakat bu yaygın etkinin geniş bir coğrafyadaki versiyonları, ne bilimsel, ne folklorik ve ne de toplumsal bakışlarla yeterince incelenmiş değildir. Sözgelişi, sayın Saatçi’nin tanıtacağımız yapıtından, Kerkük anıtlarına, bu çevrede biçimlenen Türk evi tipine inceleme amaçlı ilginin 1988’den daha eskiye götürülemeyeceği öğreniliyor.


Asya-Anadolu eksenli yapı ve konut kültürlerinin Irak coğrafyasında, hem Mezopotamya uygarlığı gelenekleri, hem Arap ve Fars kültürleri etkisinde; bir yandan da bölgeye özgü iklim, malzeme, güvenlik koşullarıyla biçimlenişi, uzun bir süreci işaret ediyor. Bugünse o bölgede trajik bir süreç yaşanıyor. ABD ve işbirlikçileri aylardır, Irak’ı halaç pamuğu gibi atarlarken dünya kamuoyunu doğal ki öncelikle ölenlerle evsiz barksız ve sakat kalan masum yığınlar acındırıyor. Oysa Irak’taki savaş ortamı, insanlarla birlikte kültür birikimlerini de yok ediyor ve bu tükenişe dünya kamuoyu tepki göstermiyor.

Geçen yıl Irak’ta can pazarı ortamına girilirken Kerküklü bir akademisyenimizin kendi yurdunun anıtsal ve sivil mimarlık eserlerini yapıtlaştırmış olması; ileride savaş öncesi-savaş sonrası karşılaştırmaları bakımından herhalde en güvenilir belge-kaynak olacaktır. Saatçi, yapıtının “Giriş” bölümünde “-Kerkük’ün anıtları yanında geleneksel evlerinin araştırılması, Türklerin konut gelenekleri üzerinde hazırlanması gereken bir compendium (muhtasar kitap) için önemli veriler sunabilir. (...) Bu, taş mimarinin egemen olduğu Güneydoğu Anadolu Bölgesinin bütünlüğü açısından da önem taşır” (s. 1-2) diyor. Ev mimarisiyle ilgilenenlere çağırı denebilecek “Türk Evi’nin coğrafi atlasının henüz çıkarılmadığı” vurgulaması ise bir bakıma ev mimarisiyle ilgili kurum ve kişilere yönelik haklı bir serzeniştir. Çünkü, yalnız Irak’ta değil, uzak ya da yakın kültürel paydaşlığı sözkonusu Türkiye ve komşu ülkeler, tarihin en hızlı değişim olgusunu da paylaşıyorlar. Eski yapıları, yapı malzemeleri ve teknolojileri de neredeyse silinip unutuluyor.

Saatçi’nin, yapıtının Birinci Bölümü’nde, Kerkük topoğrafyasını, bölgeyi de kenti de tarihi ve yerel kültürüyle tanıyan bir aydın ; yerel mimariyi ise y.mimar olarak nesnel ve sanatsal doğrultuda ele aldığında kuşku yoktur. Kitaptan, 19. yy’da, vezir düzeyindeki Osmanlı yöneticilerinin, Bağdat ve Musul’dan sonra en çok Kerkük’ün bayındırlığını önemsedikleri; tarihi kale ve çevresindeki eski dokulara ilişmeyerek kentin gelişmeye elverişli Korya yakasını modern bir görünüme kavuşturmayı amaçladıkları, meydan, park (Mecidiye Bahçesi), düzenlemeleri, kışla, hükümet konağı (Mecidiye Sarayı), Hassa Suyu üzerine köprü, sulama cetveli, kanalizasyon, son olarak da I. Dünya Savaşı içinde de demiryolu istasyonu (Mahatta) yaptırdıkları öğreniliyor.

İkinci Bölüm’de, “Kerkük” adı ve tarihi konularında verilen bilgiler, krokiler ve fotoğraflarla desteklendiği gibi, kaynaklara da göndermelerde bulunulmaktadır. Denilebilir ki, özellikle bu bölümün içerdiği bilgileri, yaşanan şu süreçte, herkesten önce “zirvedekiler” denenlerin, bir o kadar da hazırlıksız TV oturumlarına katılan ya da yazılı basında kalem oynatanların okuyup öğrenmelerinde yarar vardır; doğal ki, Irak’ı, Kerkük’ü, Türkmenleri konuşan herkesin de... Sözgelişi Kerkük’teki kültür varlıkları konusunda bilinenler nelerdir? Dense, kim ne yanıt verebilir? Kale, eski yerleşim, Ulucami, Danyal Peygamber Camii Anadolu Türk kümbetlerinin bir benzeri olan Gökkümbet, Kerkük Kayserisi denen Kapalıçarşı; edebiyatçıların da ilgisini çekmesi gereken Fuzulî Mescidi.... Bunlar ne durumdadır; bir Felluce çılgınlığı da Kerkük’te yaşanırsa bunlar ne olacaktır? Şimdilik akıllardan geçmiyor. Bu kentteki, mimarlık tarihi açısından önemli Türkmen ailelerinin konutları, böyle bir saldırıda topun ağzındadır kuşkusuz. Kaldı ki , Prof. Saatçi’nin açıkladığına göre , bunların pek çoğu, önceki rejim tarafından dozerlerle yıktırılmış, sadece 45 konut ayakta kalabilmiştir. Hassa Suyu kıyısındaki Eskiyaka semtinin İmam Musa Kâzım ve Musalla mahallelerinde, Kırdarlar Camii ile Gedikler Sokağı çevresinde de kimi tarihsel yapılarla eski evlerin bulunduğu öğreniliyor.

Kerkük Evleri’nin İkinci Bölüm’ünde, 1950’lerden başlayarak siyasal amaçlarla iskân edilen etnik unsurlar yüzünden, Kerkük topoğrafyasının sağlıksız ve plansız bir kentleşmeye sahne oluşu; yönetimlerin, kentteki Türkmen nüfusunun oranını düşürmeye çalışmaları sonucu semtlerdeki demografik yapının nasıl değiştiği de örneklemelerle açıklanmaktadır. Üçüncü Bölüm, mimarlık, tarih, etimoloji ve halkbilim bileşkesinde, eski Kerkük evlerinin tanıtımına ayrılmıştır. Yazar, kaledeki çoğu terkedilmiş 800 dolayında evden, 20’si kamulaştırılmış olmak üzere 40 dolayında konut dışında, diğer yüzlerce evin, ayrıca Korya ve Eskiyaka’daki eski yapıların, 1997’de sözde imar planı uygulanacağı gerekçesiyle dozerlerle yıkıldığını, 2003’te ABD işgali sırasında da belge ve fotoğraf arşivlerinin imha edildiğini bildiriyor. Bu bölümün ilerleye sayfaları, gerçi akademik ve titiz bir etüdün verilerini yansıtsa da bir ağıtın dizeleri gibi hüzün vermektedir: Nakış nakış bezeli taş kapı süveleri, yok edilmiş bir varsıl evinin _Kırdarlar’ın (3) son izi olarak size bakıyor. Devrilmiş duvarlar, bir duvar yüzünde asılı kalmış yaşmaklı ocak, bir taş kitabe, suyu akmayan çeşme, görkemli evlerin viran eyvanları, artık kullanılmayan kemerli geçitler; artık gerçekten “kör” (çıkmaz) sokaklar... Kerküklü Suphi Bey bir bakıma, “Kerkük Evleri”nin arka planında da Ortadoğu uygarlıklarının acıklı, yıkımlarla imhalarla dolu tarihine, Irak’tan, Kerkük’ten eklenen yeni yapraklar eklendiğini hatırlatıyor.

Araştırmacının kültürle ve yöreyle tanışıklığı, hele o dünyanın bir insanı oluşu kadar işini kolaylaştıran bir başka olanaktan söz edilemez. Saatçi de uzman kimliğiyle Kerkük evlerinin plan özelliklerini ve tiplerini, malzeme ve yapım tekniklerini, buradaki tipolojinin coğrafi sınırlarını incelerken kendi ulusal ve yerel kültüründen destek almıştır. Örnek seçtiği Halit Rıza, Zennun Çelebi, Molla Sıddık Terzibaşı, Mustafa Ağa, Mikail Elçi, Abdurrahman Nafiz Efendi, Tayfur, Tizinli Seyid Ahmet, Ali Otrakçı, Seyit Fatih, Gülbanlar, Kırdarlar evlerini tanıtırken de giriş kapılarından başlayarak Tak-altı, haviş (avlu), eyvan, duvanhane (divanhane), kahve odası, harem tarafındaki büyük ev, buraya girişteki atebe (revaklı eşik sofası), haremin dör denen ana mekânı, burada bir basamakla çıkılan zeminin iki yanındaki koç yontusu biçimli ve bezemeli dayancağ taşları, derece denen duvar nişleri, alçı işlemeli tepelikler, sırhane ( hazne, sandık odası), gelin odası (üst kat köşkü), özenli çırağlık (lamba konsolu), avlunun bir köşesindeki tandırlık ve edebhane (wc) vd bölümler üzerinde durmuş; bunlarla Divriği, Arapgir, Harput, Çüngüş, Diyarbakır, Erzurum, Safranbolu, Beypazarı gibi, kimlikli Anadolu kentlerindeki evlerin benzer ayrıntıları tartışmıştır. Bundan, Kerkük’teki Türkmen evlerinin, ulusal konut geleneğiyle bölge geleneklerinin çakıştığı Kuzey Irak’ta doğan ilginç bir yapı sentezinin doğduğu sonucuna ulaşılmaktadır.

Dördüncü Bölüm “Geleneksel Yapı Folkloru Üzerine Gözlemler”e ayrılmıştır. Burada ulaşılabilen arşiv belgelerinden ve sözlü derlemelerden de yararlanılarak yapı alanının örgütlenmesi, ustalar ve herbirinin mesleki yönlerine değinilmektedir. Beşinci Bölümde, Kerkük’teki tarihi yapı ve abidelerle kimi mezarların yazıtlarına ayrılmıştır. Yazar, bu gerekliliği, Kerkük’teki Türk kimliğinin belgelenmesine bağlamaktadır ki bu yazıtların en eskisi Buka Tamir kızı Bağdad Hatun kızı Paşa Hatun için yapılan 1361 tarihli Gökkümbet’e aittir. Fuzulî’nin 1960’ta onarılan mescidi , Kerkük için özel bir anlam ifade ettiği kadar, bu ünlü ozanın yaşamı üzerine çalışanlar için de önemlidir. Altıncı Bölümde ise genel bir değerlendirme yapılmış; Ek 1’de yapı Sanatı Sözlüğü, Ek 2’de başlıca yapıların adları, yapılış tarihleri; ayrıca kaynaklar ve dizin verilmiştir.

Sayın Saatçi’nin özgün yapıtı üzerine kaleme aldığımız bu yalın yazıyı bitirirken, edebiyatımızın büyük ustaları Hilleli Fuzulî’yi (16.yy) ve Bağdatlı Rûhî’yi (17. yy) Fecr-i Âti akımının sembolist şairi Bağdatlı Ahmet Haşim’i (öl. 1933), şiir dünyalarını besleyen ortam ve evlerin tanıtıldığı bu yapıt vesilesiyle anmayı da borç bildik.

Toplumsal Tarih Dergisi, sayı: 133, Ocak 2005, s. 106-109.



1. Kerkük 1946, Y. Mimar. İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi öğretim üyesi, Yazarın, başlıca yapıtları: Kerkük Çocuk Folkloru (1984), Mimar Sinan (1987), Mimar Sinan’ın Yapıtlarındaki Kitabeler (1988), Mimar Sinan ve Tezkiretü’l-Bünyan, Irak Muasır Türk Şairleri Antolojisi (1991), Kerkük’ten Derlenen Olay Türkleri (1992), Irak’ta Türk Varlığı (1996) Kerkük Güldestesi (1997), Irak (Kerkük) Türk Edebiyatı (Başlangıcından Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi 6. cildi) (1997),Kerküklü Mehmet Rasih Öztürkmen Hayatı ve Şiirleri (2001), Tarihten Günümüze Irak Türkmenleri (2003)

2. Suphi Saatçi, Kerkük Evleri, Klasik (yayınevi) 7. Kitap, Elma basım, İstanbul, 2003, büyük boy, IX+148 sayfa.

3. İstanbul’da vali ve belediye başkanı (1938 –1949) olarak görev yaparken önemli bayındırlık ve imar çalışmalarını gerçekleştiren Dr. Lütfi Kırdar ( Kerkük, 1888- İstanbul, 1961) bu ailedendir. Kerkük’te Kırdarlar Konağının Kalıntıları
 

hsulker

çok ince bir devetüyü fırçasıyla çizilenler...
Katılım
26 May 2008
#19
azıcık eleştiri kardeşlerim...

dost sözü insanı daim yüksekte tutar. edebiyat genelgeçeri içerdiği için medhiye yerine birazcık eleştiri dostlarbu kitap için. sizlerin eleştirilerinden sonra bu kitabı okumaya başlayacağım. istiyorum ki okurken farkına varmadığım veya esgeçip dönme zahmetine katlanmadığım düşünceleri bir bütünlük içersinde bu eleştiriler vasıtasıyla algılayabiliyim.. saygılar..
 
Katılım
18 Mar 2009
#20
Ynt: Kitap eleştirileri

Eleştiri değil sadece tanıtım yapmak niyetim;

Divan Edebiyatı Ve Toplum

Divan edebiyatı ve toplum adlı kitap daha kendisini okutmadan evvel bize bazı sinyaller veriyor.Bu sinyalleri kitabın adından alıyoruz.Çünkü biz yıllarca divan edebiyatının toplumdan uzak ve halkın düşünüşünden,zevkinden,muhayyelesinden bi-haber olduğunu okuduk ve dinledik.Sandık ki bu edebiyatın icracıları başka bir milletten gelmiş ve sanki başka bir milletin kültürü ile yetişmiş.Oysa durum bundan çok farklıymış.İşte bize bu durumun çok farklı olduğunu söyleten eserlerden biride ‘Divan Edebiyatı Ve Toplum’ adlı kitaptır.
Yazar daha kitabın adında verdiği sinyali ilerleyen sayfalarda somutlaştırıyor ve elle tutulur gözle görülür beyitler vasıtasıyla okuyucuya somut ispatlar veriyor.Yazarın en azından şu cümlesi okunmuş olsa divan edebiyatının toplumdan ayrı tutulamayacağı mefhumu ispatlanmış olur:
‘’Her şair yaşadığı çağın bir aynası,bir yansıması olduğuna göre,Divan şairi de doğal olarak,yaşadığı çağın adamıdır.’’İşte bu görüş çeşitli yüzyıllarda yaşamış divan şairlerinin beyitleri ile desteklenmiştir.Kitapta divan edebiyatının muhtevasını oluşturan konulardan bahsedilmiştir.Bu konular üç başlık altında toplanmıştır.İşte bu üç başlık şunlardır:Dini,tasavvufi ve zühdi konular.İşte şu üç başlığı göz önünde tutarsak yazarın savunduğu toplumcu divan edebiyatı görüşü bir kez daha kanıtlanmış,ispatlanmış olur.Çünkü bu üç başlık aynı zamanda o devirdeki toplumun meyillerini ve ilgisini nereye odaklaştırdığını gösterir.Şairde bu toplumun bir bireyi olduğu için toplumla beraber aynı hissiyatı göstermiş ve sanki onların tercümanı olmuş.Yazar aynı zamanda divan şiirinin temel yapı taşı olan imgeler hakkında da bize çok manidar bilgiler vermektedir.Yazara göre divan şiirinin imgelerinin bize işaret ettiği,fısıldadığı yalnızca iki öğedir.Bunlardan biri aşık diğeride maşuktur.Aslına bakılırsa yazar çok isabetli bir mevzuya parmak basmıştır.Çünkü divan şiirinin ana teması aşktır ve bunun faili olan aşıktan ve mefulu olan maşuktan bahsetmemek,onları inceden inceden sanatlı ve süslü beyitler arasında ima etmemek büyük bir yanlış olurdu.Kitapta bunlar hakkında detaylı bilgi bulabileceğinizden emin olabilirsiniz.Ayrıca divan edebiyatının felsefesini oluşturan Platoncu yani ruhçu görüş ile Aristocu yani akılcı görüşede bu kitapta yer verilmiştir.Medrese güruhu ile tekke güruhu arasında baş gösteren bu ikilem divan şairlerininde beyitlerine konu olmuştur.Kimisi hakiki maşuğa akılla ulaşabileceğine kimiside O’na sadece gönülle ulaşabileceğine inanmıştır.Ama divan şairlerinin büyük bir kısmı gönül taraftarı olmuştur.İşte bu kitapta bu tür yol ayrımlarına yer verilmiş ve hangi tarafın daha ağır bastığı örneklerle gösterilmişitir.
Kitabın dikkat çeken başka bir tarafıda,divan şairlerinin düşünen her insan gibi yaradılışlarını sorgulamaları ve yaradılış gayesinin ne olduğunu öğrenmek istemelerinin ürünü olan beyitlerden bazılarını bünyesinde bulundurmasıdır.Kitapta buna örnek teşkil etmesi bakımından Ahmed Fakih’in Çarhname adlı eserinin bir bölümü gösterilmiştir.Yazarın görüşüne göre Çarhnamede yer alan yaradılış gerçeği ve yaradılışın amacı niteliğinde olan değerler daha sonra neredeyse tüm şairler tarafından tekrar edilmiştir.Yazar bu görüşlerin neredeyse her şair tarafından kabul görmesinin ve tekrar edilmesinin sebebini ‘Ehl-i Sünnet’ anlayışına bağlamaktadır.Kitabın yaradılış ve yaradılış amacı üzerinde duran divan şairlerinin görüşlerini ihtiva etmesi halen sorgulanmakta olan Allah,evren ve insan üçlüsüne farklı bir boyuttan yani şair ve şiir boyutundan bakmamızı sağlar.
Yazar, antik Yunan filozoflarının doğu medeniyeti üzerinde etkili olduğunu ve iki medeniyet arasında müthiş benzerlikler olduğunu verdiği bazı çarpıcı örneklerle gözler önüne seriyor.Mesela Platon’un mağara örneklemesini dahada geliştiren ve Neo-Platonizmin önemli temsilcilerinden biri olan Platinos’un görüşü ile vahdet-i vücud görüşü arasında müthiş bir benzerlik olduğu yine bu kitapta okuyucunun gözleri önüne seriliyor.
Divan şiiri 18. yy.’a kadar fikir ve ilimle yoğrulan bir şiir geleneği olarak kendisini idame ettiriyordu.Sanki her şair Fuzuli’nin şu görüşünü kulağına küpe yapmıştı:’’Zira ki ilimsiz şiir esası yok divar gibi olur ve esassız divar gayetde bi-itibar olur.’’İşte bu görüşün yavaş yavaş kaybolduğunu ve Nedim’de tamamen yok olduğunu bu kitap bize verdiği ispat niteliğindeki beyitler ile gösteriyor.Divan edebiyatının tek düze kalıplar halinde yüzyıllarca devam ettiği görüşünü savunanların Nedim ile başlayan yeni ekolü nasılda göz ardı ettiklerini görmek isterseniz aradığınız kaynaklara aday olabilecek kitaplardan biride ‘Divan Edebiyatı Ve Toplum’ adlı bu kitaptır.
Yazarın kitapta söylediği şu cümleyi aynen naklediyorum:’’Aynı coğrafyada farklı dönemlerde ve kültürlerde yaşayan toplulukların birbirlerini bilim,kültür ve felsefe açısından etkilemeleri,şu ya da bu biçimlerde pek çok şeyleri birbirinden almaları,hatta o düşünceyi kimi zaman aynen,kimi zaman az çok değişikliklere uğratarak kullanmaları kaçınılmazdır.’’Kitap bu cümle ışığında batı medeniyeti ve doğu medeniyetinin aslında bazı noktalarda aynı düşündüğünü fakat farklı adlandırdığını bize sunduğu örnekler ile gösteriyor.Kimi zaman küçük benzerlikler kimi zaman ise tıpatıp aynı olan fikirler bizi gerçekten şaşırtıyor.Platon’un mağara örneklemesine karşı çıkan Protagros’a göre asıl gerçeklik görünendir.Yani gerçeklik bir gölgenin altında gizlenmiş değildir.İşte bu ayrım bizim şeriatçı taifemiz ile tasavvuf erbabı kimseler arasındaki şu fikir ayrılığına çok benzemektedir:Şeriatçılara göre her şeyi Allah yarattı ve O kimseye benzemez.Tasavvuf erbabınca ise her varlık aslında bir Allah’ın görüntüsüdür.Yani bizler gölgeyiz ancak tek varlık Allah.Yazarın bu benzerliği vermesinin amacı bizlere az önce alıntısını yaptığımız cümlenin doğruluğuna ikrar getirtmek istemesidir.Yazar özellikle antik Yunan felsefi düşüncesiyle İslam medeniyetinin düşüncesi arasında yakaladığı benzerliklere örnekler vermeye kitap boyunca devam ediyor.Gerçekten verilen örnekler son derece inandırıcı ve bir o kadarda şaşırtıcı.Tüm bu verilen bağdaşlıklar divan şiirinin coğrafi sınırlarının ne denli geniş olduğunu ve tarihi geçmişinin ne denli derin olduğunu anlamamız bakımından dikkate değerdir.
Yazar,divan şiirinin metafizik konulara bakış açısını yine divan şairinin dilinden verdiği örnekler ile okuyucusuna takdim etmiştir.Ölüm,tekvin meselesi,Cemal ve Celal vasıflarıyla birlikte insanın özgürlüğü hakkında yüzyıllar önce söylenmiş olan beyitler vasıtasıyla bu türden soyut kavramlar üzerinde somut fikirler yürütülmüştür.Kitab, üzerinde çok konuşulmuş olan metafizik kavramlar hakkında atalarımızın neler düşündüğünü bizlere göstermesi bakımından da son derece mühim bir kaynaktır.Üstelik sadece düşündüklerini görmekle kalmıyoruz aynı zamanda düşündüklerini nasılda inci dizer gibi itina ile nazmettiklerinide şayan-ı dikkatle seyrediyoruz.
Yazar,kitabın ilerleyen sayfalarında divan şiirine yöneltilen bir takım eleştirilere cevap verme çabası içinde ve bu eleştirilerin neden kaynaklandığını açıklamaya çalışmaktadır.Divan şiirinin diline,veznine ve imgesine yöneltilen sorulara cevap arayan yazar,bunlara yine divan şiirinin dili,vezni ve imgesiyle meydana getirilmiş olan beyitler ile karşılık veriyor.Yazar,bu tür eleştirilerin kaynağını açıklarken divan edebiyatının nasıl bir dönemin ve nasıl bir toplumun ürünü olduğunu üstüne basa basa söylemesine rağmen halen bu tür eleştirilerin devam etmesi kuru bir inadın semeresi olsa gerek.
Ayrıca yazarın orta öğretimde divan edebiyatı eğitimi verilsin mi verilmesin mi hakkındaki görüşlerini ve yanlış batılılaşma sonucu ortaya çıkan sömürü aydın güruhu hakkındaki fikirlerini yine bu kitap içerisinde bulacaksınız.Yazarın nasıl bir aydın
 

Giriş yap