Köşe Yazarlarından Seçmeler

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Tarih bilgimizi düzeltelim...
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler


Mustafa Armağan
Dücane Cüdioğlu
Hüseyin hatemi
Mehmet Şevket Eygi

Bunlar dikkatli okunması gereken ustadlar
yazıların da hep bir başkalık oluyor kalem mıdır bilmem ama cok hassas noktalara temas ediyorlar...
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

29.12.2005
Mehmet Şevket Eygi

AGRESİF (saldırgan, mütecâviz) Misyonerler Son Peygamber Allah’ın Resûl’ü, insanlığa en büyük rahmet olan ve getirdiği din ve nizamın dünyaya barış ve güvenlik sağlayacağı şüphesiz olan o büyük zatı yalanlıyor ve “O peygamber değildir, Kur’an ilahî kelâm değildir, İslam ilahî din değildir” diyorlar. Bu konuda da kendilerine göre birtakım deliller ileriye sürüyorlar. Onların bu inkârları, bu yalanlamaları, bu konudaki delilleri geçersizdir. Madde madde açıklıyorum:
(1) Yahudiler Hazret-i İsa aleyhisselamı yalanladılar, onlara göre Hazret-i Adem’den O’nun (yani İsa’nın) zuhuruna kadar, ondan daha kötüsü yoktur. Yahudilerin Hz. İsa’yı, Hz. Meryem’i, İncil’i inkâr etmeleri nasıl geçersiz ve doğruluktan uzaksa, agresif misyonerlerin Hz. Muhammed’i, Kur’ân-ı Kerim’i İslam’ı inkarları aynı şekilde geçersizdir.
(2) İki bin yıldır Hıristiyanların içindeki birtakım kimseler (ki, bunların içinde birtakım papazlar, fikir adamları, okumuşlar vardır) Hz. İsa’yı inkâr etmişler, Hz. Meryem’e iftira etmişler, küfür sözleri söylemişlerdir. Ateist veya teist olan bu gibi kimselerin Hz. İsa’yı yalanlamaları, O’nu inkar etmeleri nasıl geçersiz ise, agresif misyonerlerin Hz. Muhammed’i ve Kur’ân’ı inkar ve tekzib etmeleri de böyledir, yani geçersizdir, hakkaniyet üzerine değildir.
(3) Bugün dünyada Hazret-i İsa aleyhisselam hakkında üç grup inanç ve görüş bulunmaktadır. Bunların ikisi ifrat ve tefrit, biri i’tidal üzeridir. İFRAT: İsa Tanrıdır, Tanrının Oğlu’dur inancıdır. TEFRİT: İsa yalancıdır, annesi kötü kadındır. İ’TİDAL: Hazret-i İsa Allah’ın Resûlüdür, hak peygamberdir, muhterem annesi Meryem validemiz de iffetli ve yüce bir kadındır. İşte İslam dini ve Müslümanlar bu i’tidal (adaletli ve doğru) dairesi içindedirler.
(4) Hazret-i İsa aleyhisselamın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Onları meyvelerinden tanıyacaksınız. Dikenden üzüm, devedikeninden incir devşirilir mi?” (Matta 7/16). Buradaki “onlardan” maksat yalancı peygamberler, yalancı mesihlerdir. Muhammed Mustafa aleyhisselam Matta’daki bu söze dayanılarak inkâr ve tekzib edilemez. Çünkü 1400 küsur yıldan beri onun dininin meyveleri bellidir. İslam dini insanlığa en faydalı, en temiz, en güzel, en üstüm nimetleri sağlamıştır.
Selahaddin Eyyubî bu meyvelerden biridir. Haçlılar Kudüs’ü aldıklarında 70 bin Müslüman ve Yahudi kestiler, Selahaddin geri aldığında bir tek gayr-i müslimin burnunu bile kanatmadı. İslam’ın yeryüzüne, insanlığa getirdiği iyi meyvelerin, nimetlerin başlıcaları şunlardır: Adalet, güvenlik, hukuk önünde eşitlik; can, mal, ırz, din hürriyet ve emniyeti; fıtrata (insanî boyutlara) uygun bir dünya nizamı ve medeniyet; israfın ve sefahatin ve haram yemenin önlenerek dünya nimetlerinin âdil bir şekilde paylaşımı, Kürre-i Arz’ın şekavetten ve haydutluktan arındırılması, zulmün önlenmesi ve daha saymakla bitmeyecek iyilikler, güzellikler.
(5) Zamanımızda bütün Batılıların Hazret-i İsa’yı referans aldıkları söylenemezse de, ABD Başkanı Bush’un ve iktidar ekibinin Evangelist oldukları ve kendi görüş ve inançlarına göre Hz. İsa’nın yolundan gittiklerini iddia ettikleri inkâr edilemez bir gerçektir. Onların yaptıkları acaba Hazret-i İsa’nın ahlakına, öğretilerine, ilkelerine uygun mudur, yoksa bunlara tamamen ters ve zıt mıdır? Bu sorunun cevabını biz Müslümanlar vermeyelim, insaflı ve mutedil Hıristiyanlar versinler. Nitekim veriyorlar da... Nerede merhamet, şefkat, insaf, bağışlama sahibi Hazret-i İsa, nerede saldırgan ve zâlim Bush ve emrindeki Evangelistler... Savaş esirlerine uluslararası Cenevre konvansiyonunun maddelerini uygulamıyorlar, Müslümanlara çok ağır ve çok çirkin işkenceler yapıyorlar, İslam dünyasında birçok şehri ve ülkeyi yakıp yıkıyorlar, camilerdeki yaralıları bile katl ediyorlar, Kur’ân-ı Kerim’i yerlere atıyor, tekmeliyor, parçalıyor ve sahifelerini tuvalete atıyorlar, hapishanelerde kadın ve erkek Müslümalara tecavüz ediyorlar.
(6) Agresif misyonerler, Evangelistler Peygamberlere iman ettiklerini iddia ediyorlar ve sonra Peygamberlerin sonuncusu ve Hâtem’i olan Hz. Muhammed’i inkâr ve tekzib ediyorlar. Onlara göre, Hz. İsa’nın yönünü çarpıtan ve Teslis inancını çıkartan Tarsuslu Pavlos peygamberdir ama Hz. Muhammed değildir. İnsanlığın bidayetinden Son Peygambere kadar bütün peygamberler istisnâsız TEVHİD inancına bağlı olmuşlardır. Hiçbir hak Peygamber Tevhid konusunda en ufak bir taviz vermemiş, en ufak bir sapma göstermemiştir. Teslisçi Pavlos peygamber oluyor da, Tevhid bayrağını yücelten Hz. Muhammed olmuyor, bu ne biçim inanç, mantık ve anlayıştır?
Ondokuzuncu asırda Osmanlı İmparatorluğu içindeki Hıristiyan unsurlara en fazla zarar verenler, emperyalizmin öncülüğü ve çığırtkanlığını yapan Amerikalı agresif misyonerler olmuştur. Eskiden “Tebaa-i sâdıka denilen ve devlete itaatkâr ve bağlı olan Ermenilerin arasına komitacılık, terorizm, ayrılma, Müslüman düşmanlığı ekenler hep bu agresif misyonerlerdir.
Eskiden savaşa giden Osmanlı Müslümanları, aile fertlerini, hanımlarını ve çocuklarını Ermeni komşularına emanet ederlermiş. Arada bu kadar yakın bağlar, güven, itimad varmış. Sonra bir yandan Amerikan misyonerleri, öbür yandan İngiliz, Rus ajanları Ermenilerin içine girdiler ve onların bir kısmını (tamamını değil) ayarttılar, devlet düşmanı ettiler, Müslüman vatandaş ve komşularına kötü gözle bakmalarına sebebiyet verdiler. Neticede bir fâcia oldu. Kabak bütün Ermenilerin başında patladı. Kurunun yanında yaş da yandı.
Kulaklarımla dinlediğim bir konuyu anlatayım:
1970’li yılların sonunda bir gece yatsı namazını kılmak üzere, Kumkapı’da Ermeni Patrikahnesi’nin yakınındaki küçük bir camiye gitmiştim. Namazdan sonra imam efendi beni caminin bitişiğindeki lojmanına çay içmeye davet etti. Hiç unutmuyorum, çayın yanında yeni kızartılmış sigara böreği vardı. Müezzin efendi de o mecliste bulunuyordu. Sohbet esnasında imam efendi şöyle dedi: “Camimizde mevlit okunduğu zaman, mevlit sahibinin bazı Ermeni kadın komşuları da başlarını örtüp geliyorlar ve hatta Müslümanlar mevlidin bir yerinde ağladıkları zaman onlar da ağlıyorlar...”
İşte eskiden bütün Ermeniler Müslümanlarla böyle geçiniyordu. Müslümanlar da savaşa giderken ailelerini onlara emanet ediyorlardı. Bu güveni, bu iyi münasebetleri, bu anlayışı, bu uyumu kimler berhava etmiştir?.. Misyonerler, Misyonerler, Misyonerler...
Bir gece sohbetinde (1960’larda) merhum Profesör Ali Fuat Başgil, merhum Nurettin Topçu ile birlikte bulunuyordum. Söz 1915 Ermeni tehcirine geldi. Onlar bu hadiseleri yaşamışlar, bizzat şahit olmuşlardı. Ali Fuat Başgil Hoca, nice Müslüman ailenin ağlayarak, yürekleri parçalanarak bazı Ermeni komşularını tavanaralarında sakladıklarını anlatmışlardı.
1915’teki hadiseler, Dönmeler tarafından planlanmıştır. Çünkü o tarihte Anadolu’da ticaret, zenaat, sermaye büyük ölçüde Ermenilerin elindeydi. Dönmeler iktisadî, ticarî, finansla ilgili sahada onların yerini almak istiyordu.
Ermenilere birtakım zulümler yapılmış mıdır? Yapılmıştır ama bunları Müslüman Türkler yapmamıştır. Kimlerin yaptıklarından, tarihi iyi bilenler, hadiselerin içyüzüne vakıf olanlar haberdardır.
(1) Ermeni meselesi dönmelerin işidir.
(2) Agresif Misyonerlerin kışkırttığı Ermeni komitacılarının yaptıklarına misilleme olarak yapılmıştır. Doğu Anadolu’ya, Van’a Rus ordusu girince uyruğu oldukları devletin düşmanı birtakım Ermenilerin yaptıkları zulümler, Müslümanlara nasıl kıydıkları unutulmasın.
(3) Tehcir edilen Ermenileri genellikle, Türk olmayan başka unsurlar öldürüp yağmalamıştır.
Bugünkü bazı güçlü politikacılar agresif Misyonerlere müsahama etmekle, onlara engin çalışma imkan ve fırsatları tanımakla emperyalizme hizmet etmektedir. Misyonerlerin gayesi din ve inanç değildir. Müslüman Türkiye’yi yıkmak istiyorlar, Türk devletini yıkmak istiyorlar, Türkiye’yi parçalamak istiyorlar, ülkemizi ve halkımızı ABD’nin ve İsrail’in, (İsrail’in ve siyonizmin en hararetli taraftarları agresif Evangelist Misyonerlerdir. Onlar bu konuda kraldan daha kralcıdır) bir uydusu veya sömürgesi haline getirmek istiyorlar.
(NOT: Aşağıda künyesini verdiğim internet kaynağından “GİZLİ BİR SAVAŞ: YAHUDİLER ERMENİLERE KARŞI” başlıklı yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum. Bu iki sayfalık yazıda 1915 Ermeni hadiselerinin planlayıcılarının Dönmeler yani Gizli Yahudiler olduğu iddia edilmektedir.
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

ABDURRAHMAN DİLİPAK



MÖ 500. Büyük İskender’in (Tarihi Taberi’ye göre Hz. Zülkarneyn) doğuya gittiğinde buluştuğu Türk Hakanı Kül Tigin ile başardıkları bir iş vardı.
Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı olan iki kral, Yecüc ve Mecüc’ü demir dağın arkasına hapsetmişlerdi..


Ergenekon destanı ile, Kur’an-ı Kerim’de sözü edilen Yecüc-Mecüc olayının Tarihi Taberi’deki karşılığı bu..
Demir dağı aşıp Anadolu’ya kadar geldik ve burada yeni bir Ergenekon’la karşı karşıyayız. Yeraltının cinleri tekrar yeryüzündeler.
Başı açık, bağrı üryan hanımlar, ellerini Kur’an’a basarak ölmeye, öldürülmeye, öldürmeye yemin ediyorlar, Laik Cumhuriyet’i koruma ve kollamaya..
Derin güçler meydan okumaya devam ediyorlar.. Darbe tehdidi devam ediyor..
Canlı bombalar ve bomba yüklü araçlar işaret bekliyorlar..
Borsa krizi devam etseydi, halkı sokağa dökmek için her şey hazırdı.. Ama olmadı.. Ama yine de birileri, STK görüntüsü altındaki bazı gruplar, sendikalar, malum media erketede bekliyor..
Başörtüsü konusunu dillerine doladılar şimdilik. Ama ilginçtir askerden ses yok..
CHP sesini yükseltse de, bir alt perdeden alıyor. Kongre öncesi daha ihtiyadlı hareket ediyorlar..
Fırtına öncesi sessizlik hakim..
Şubat geldi, kar yağacak. Okullar tatil. Vakit dar.. Tayyip Erdoğan yine şanslı vaktinde.. AK Parti karşıtları ise zorlanıyorlar.. Kriz lobisinin akılsızca işleri Erdoğan’ın elini güçlendiriyor..
Başörtüsü karşıtlarının iddiaları, yazıp çizdikleri AK Parti’yi sarsmak yerine iddia sahiplerini kamuoyu gözünde zavallı duruma düşürüyor..
Bu olaylar, tartışmalar, yaşanan süreç başörtüsüne ve başörtülülere inanılmaz bir destek, moral, heyecan katıyor.. Şu bir hafta içinde başörtüsü örtenlerin sayısı herhalde %10 daha artmıştır.
Gündemde başörtüsü ile birlikte İslâm ve Müslümanlar var.. Her evde, her iş yerinde bu konu konuşuluyor..
Bu sorun çözülmediği sürece bu konu konuşulmaya devam edecek.. Darbe de olsa bu devam edecek.. Ve bundan sonra artık başörtüsü karşıtlarının bir daha iktidar şansı olmayacak..
Bu tartışmalar, CHP karşıtlarının erimesine, başörtüsüne destek verenlerin yükselmesine sebeb oluyor..
“Başörtüsü karşıtı” denilenler, toplumda parmakla sayılacak kadar az..
“Onlar bizim başlarımızı örttürmesinler, onun için onlar başı açık kalsın” gibi abuk-subuk bir iddia ile ortaya çıkıyorlar..
Asıl dertleri haksız şekilde elde ettikleri imtiyaz, prestij ve statülerini, servetlerini kaybetme endişesi..
Eğer iktidar bu işin üzerine gitmez ve arkasını getirmezse, bunlar terör estirecekler, suikastlar düzenleyecekler, psikolojik harp taktikleri ile halkı birbirine düşürmeye çalışacaklar..
Asılsız iddialarla kimseyi karalamamak gerek.. İnsanları şaibe ve zan altında bırakmaya kimsenin hakkı yok.. Ama bir takım oluşumların içinde yer alanların da üzerine kararlılıkla gidilmesi gerek..
Kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle kabilinden 3-5 kişiyi içeri almakla bu iş bitirilemez..
Bu konuda halkın da bilgilendirilmesi gerek.
Şu Avrupa’dan gelen, kime ait olduğu belli olmayan bomba yüklü minübüs ne oldu?
Kayıt dışı ekonomi ve kayıt dışı siyaset birbirini üreten ve destekleyen iki ayrı yapı. İkisinin de eş zamanlı olarak üzerine gitmek gerek.
Bu yapının media, mafia, sermaye, siyaset ve bürokrasi içinde uzantıları var.. Özellikle asker, polis ve istihbaratçıların bu işle ilgisini iyi araştırmak gerek.. Bu yapının içinde ve arkasındaki yabancı istihbarat örgütlerinin ilişkilerini de iyi analiz etmek gerek..
Türkiye’nin en temel meselesi bu derin yapı. Bu yapı tasfiye edilmeden hiçbir şeyin fazla bir anlamı ve değeri yok.. Özellikle de bu derin yapının yargıdaki uzantıları üzerinde titizlikle durmak gerek..
Bir de bu çevrelerle yakın ve sıcak ilişki içindeki sermaye grupları ve onların denetimindeki media konusunda dikkatli olmak gerek. Özellikle bu derin çevrelerin mediadaki sözcü ve tetikçileri, kitleyi manipüle etme noktasında özel bir konumdalar.. Onun için derin güçlerin “Amiral gemisi” konumundaki yayın organlarının manşet ve özel köşe yazarlarının mesajlarına ve süreçle ilgili yorumlarına dikkat etmek gerek..
Adına “Azgıın azınlık” da denilen Beyaz Türkler’in komplolarına dikkat!
Hani birileri ellerinden gelse iç savaş çıkartacak, “Benden sonrası tufan” mantığı ile “Bana hizmet etmeyen bir sistem yerin dibine batsın” diye sokağa çıkıp hezeyan saçacaklar. Gözleri dönmüş bunların, başı örtülü hanımların kıyafetleri, alışverişleri, bindikleri arabalar, herşey gözlerine batıyor. “Kendilerinden daha akıllı ve güzel görüyorlar belki” de, onun için bir kıskançlık histerisine kapılıyor olabilirler mi, bilmiyorum. Bunu Nevzat Tarhan’a soracağım. Bir ara, ilaç imalatçısı bir akrabamla bir toplantıda konuşurken, Avrupa’dan yeni üretilen güzellik müstahzarlarının tanıtımı için gelen bir heyet geldi yan masaya, uzman kadının konuşmasını tercüme ediyorlar. “Bu örtülü kadınların ciltleri bebek gibi. Toz, güneş hiç bir şey yok. Kader inancı streslerini yoketmiş, abdestle yüzleri sürekli oksijen alıyor.. Bizimkilerin yüzleri kayış gibi.. Bunlara ürün satmak kolay olmasa gerek” diyor. Açıkça kıskanıyorlar..
Evet, evet, kıskanıyorlar.. Sorun biraz da anayasa sorunu değil, Sağlık Bakanlığı’nı ilgilendiren bir konu, toplum psikolojisi ile ilgili sanırım. Birilerinin rehablite edilmesi gerekiyor. Birileri gerçekten korkuyor..
Bir de işte bu korkuyu üretenleri ve estirilen “Yalan rüzgarı”nı sorgulamak gerek.
Tv dizilerine bakıyor musunuz, Toplumun büyük kesiminin yaşam biçimi olarak benimsediği bu rengi dizilerde görebiliyor musunuz?
Tarih siz yazarken şekilleniyor. “Bu diziyi” kaçırmayın..
Selam ve dua ile..

vakit
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Sireti Suretin Önünde Gitmeli İnsan
28/01/2008 - 08:17



DR. MUSTAFA YILMAZ



Suretler siretlerin elbette şahididir, başka şahit aramak da zaiddir.
“Mutlaka Allah, sizin suretinize ve mallarınıza bakmaz. Yalnız ve yalnız sizin amellerinize ve kalbinize bakar!”



Sûretimi görüp de şu fakîre levm eden

Sîretime erseydi sûretimi görmeden

[Ganiyyi Muhtefî]





Allah’ın sünneti ile insanların sünneti arasında gidip geliyoruz çoğu zaman. Allah siretlere bakarken biz suretlere bakmayı seçiyoruz. İmaj her şeydir bir vird-i zeban! Geleneğimiz imge ve simge imparatorluğu gibi! Bugün görüntülerin egemenliğinde bir korku imparatorluğu hakimiyyetini kurmuş! Türk aklının dehalarından Hoca Nasreddin’in güzel deyişiyle ye kürküm ye meseli. Değer üretiminin yok edildiği, gevezelik ve beyhude tartışmaların başat sayıldığı bu psikoz dünyasında suretler adeta gözlerimizin içine sokularak zihni melekelerimiz dumura uğratılıyor.



Suretler siretlerin elbette şahididir, başka şahit aramak da zaiddir. Siretsiz suretlerin vaaz kürsülerini işgal ettiği bir suratsız adamlar zamanındayız. Siretsizler, sûret-i haktan görünerek suratsızlıklarını gizliyor. Ne utanmaz yüzler gizliyor o meş’um perde. Sûret-i haktan görünüyorlar. Sûretâ haktan görünmek merdin işi.



Hakikati arayanlar, siretlerin peşinde koşar ve koşmalıdır. Ara sokaklara dalmalı, patikalar yürümeli. Büyük meydanlarda ve caddelerde süsler lambalar ve taklar vardır. Hakikat büyük meydanlara ve caddelere yabancıdır.



Siret, suretin hakiki vechesini faş eder. Suret perde, suret setre. Siret kapı, pencere. Siret sükut. Sükut çaresizliğin şuuru. Suret gürültü.



Suret yalancı ve ruhsuz, siret hakikat. Hakikat; bazen acı, bazen keder, bazen ayıp, bazen yasak, bazen sevinç, ama hep hakikatin kendisi. Bugün dünya milletlerine bir bakarsanız ufkunuzu süslü görüntüler sarar. Büyük Britanya bugün demokrasinin beşiği sayılıyor. Suretleri temiz. Oysa Londra metrosunda binlerce Hintlinin kanı vardır. İspanya güzel görüntülerinin arkasında binlerce onbinlerce İnkalının, Mayalının kanlarını gizler. Birleşik Devletlerde elli yıl öncesine kadar siyahlarla beyazlar ayrı tuvaletlere girer, ayrı lavabodan ellerini yıkar, otobüste beyazların oturma hakkı vardır, eğer ayakta kalmış bir beyaz varsa siyahi ona yer vermek zorundadır. Siretler bize başka bir şey söylüyor. Görmeyi bakmak zanneden tepegözler elbette sirettten habersiz kalacaklardır.



Modern dünya boyaların, cilaların, allıkların, maskaraların dünyası. Görüntü ve imajinasyon geçer akçe. Hakikat namına bir nüve taşımayan suretler, siretlerinin kepazeliğini gizlemek için dış görünüşlerini şeytani bir alıcılıkla allayıp pulluyor. Değerlendirilmelerin ölçüsü çıkar ilişkileri tarafından belirleniyor. Sürekli değiştirilen suretler görüyoruz. Öyleki herhangi bir suretin siretine vakıf olamadan yeni bir suretle karşılaşıyoruz. Böylece her hangi bir hakikat sırrına vakıf olamadan yeni bir suretle oyalanıyoruz. Sonunda siretleri unutup suretler üzerinden bir anlam ve değer ölçme, biçme uğraşı vermeye başlıyoruz. Bu modern aldanma ve aldatmaca hakikatın ortaya çıkmasına mani teşkil ediyor.



Geri kalmış ülkeler için üretilen, yaygınlaştırılan suret modeller sermayenin büyük eziciliğini gizlemek için son derece verimli! Sonuç ise suretlere bakmaktan alıklaşan fertler, suskunluğu, acı bir gülümsemeyi yada ağıt yakmayı tercih ediyor.



Suretlerle aldanan ve aldatılan yığınlar hayatın acımasızlığı karşısında işleri sarpa sarınca ve kendilerini o zamana kadar aldatmış olan suretlerden de bir imdat gelmediğini görünce artık küfretmek yolunu seçiyor.



Aldanmak çoğu kez mutlu eder insanı. Aldanmış insan mutlu bir insandır. İnsan büyük bir aldanma içerisindedir. Mümin kişi de ancak üstün bir ‘aldanmış’tır. Ancak suretin değil siretin aldanıcısı. Siret hakikatin belgesi. Bazen yazılı, bazen sözlü. Yazılıyken kağıtlarda, sözlüyken dillerde. Ama sürekli. Suret anlık. Yazısız belgesiz. Gör geç. Göz banalların delili. Siret daha yüce daha ulvi.



Suret bakmak, siret görmek ve bilmek. Yaşadığımız topraklar hakikaten siretler coğrafyası. Oysa bugün siretler susmuş, suretler ufkumuzu kaplamıştır. Bu toprağın havasına yabancı, suyunu tatmamış, toprağına ayağı deymemiş siretsiz adamlar kendilerini lâ yüs’el addediyorlar. Suretleri insan sınıfına ait görünen siretleri gayri insani mahlukatı hatırlatan bu insanlar hangi kültürün tavlalarında beslenip semirdiler? Ölümler, açlıklar, mahrumluklar onlar için birer istatistik verisidir sadece.



Suretler siretlerin aynası oysa. Sireti suretin önünde gitmeli insan. Yal dervişlerinden, şal dervişlerinden değil hal dervişlerinden sormalı hikayemizi. İlim bir nokta değil miydi? Suretler çoğalttı onu. Hakikatin nüvesine varmak için suretleri azaltıp, siretleri çoğaltmak lazım bu zamanda. O büyük sözdeki gibi; ‘tanışlarını azalt’.



Siret ve suret beyanındaki bu yazı meramını anlatabildi mi? Yoksa okuyan da ziyanda yazan da. Yani bu yazı bizatihi kendisi suretlikten kaçıp siret olmayı becerebildi ise ne mutlu ona.



Şem-i cemali döner pervane-i aşikun

Zan ider ol cahilun devr ile isyan olur [Niyazi Mısrî]
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
biraz uzun ama bir okuyun!

En beğenilen köşe yazarları kimler?

Nielsen, MediaCat için hazırladığı bir araştırma ile Türkiye’nin en çok okunan ve en beğenilen köşe yazarlarını belirledi. En sevilen, en çok okunan, takibe alınan, mutlaka göz atılan köşe yazarları kimler dersiniz? Bakalım, Türk okuru kimleri kimlere tercih ediyor?

Türk halkının en beğendiği köşe yazarları

Bundan yaklaşık üç yıl önce Serdar Turgut Akşam’daki köşesinde köşe yazarı olmanın altın kurallarını yazmıştı bir bir. Köşe yazarı olmak için “Eğer şövalye ruhu taşımıyorsanız bu işi hemen bırakın ve ticarete atılın” demişti. Sonra polemiklere değinmişti. “Polemikler bir yazarın ateşleyicisidir. Polemiğe girmeye yüreğiniz yetmiyorsa, yazar da değilsiniz demektir” diyerek polemik sanatını beceremeyenlerden yazar olamayacağını söylemişti. Perihan Mağden’in ise vakti zamanında kimi köşecileri tanımlamak için ‘köşe minderi’ demişliği var. Hakkı Devrim’in ise son dönemlerin en gözde mesleği için ‘köşe kadısı’ yakıştırmasını köşe takipçileri iyi bilir.

Her gazetede onlarca köşe var. Kimi sadece dört kenarı olan bir alanda bir şeyler yazıyor, çiziyor ve okuyucuya çoğu kez teğet geçiyor. Kimileri var ki, her yazısı gazete sayfalarında özenle aranıyor taranıyor, hatta kesilip panolara iğneleniyor, internet yoluyla mutlaka eşle dostla paylaşılıyor. Köşeciler çok, ana besin kaynağı da Türkiye olunca polemikler uzayıp gidiyor. Şaşırtıcı değil elbet, işin doğası bu… Peki, köşe yazarlarımız iyi hoş yazıyor da, acaba okuyucu bu işe ne diyor? Kimi takip ediyor? Kime kızıyor? Sevse de sevmese de kimin yazılarını hiç kaçırmıyor?

GAZETE OKUYUCULARININ ÜÇTE BİRİ KÖŞE YAZARLARINI OKUYOR

Nielsen tarafından MediaCat için Aralık ayında gerçekleştirilen araştırma, Türkiye’de dergi ve gazetelerde köşe yazılarının okunma oranlarını, en çok okunan ve en beğenilen köşe yazarlarının kimler olduğunu ortaya koyuyor. Omnibus veri toplama tekniğiyle ve yüz yüze görüşme yöntemiyle yürütülen araştırmada 1210 kişiyle görüşen Nielsen, araştırma sonuçlarını il, sosyoekonomik statü ve yaş dağılımını dikkate alınarak ağırlıklandırmış. İstanbul, Bursa, Kocaeli, İzmir, Aydın, Ankara, Kırıkkale, Antalya, Adana, Samsun, Trabzon, Erzurum ve Gaziantep olmak üzere 13 ilde gerçekleştirilen araştırmanın belki de en önemli sonucu şu: Gazete okuyucularının üçte biri köşe yazarlarını okuyor.

SONUÇLARA GENEL BİR BAKIŞ

Araştırmanın en önemli sonucu dediğimiz gibi Türk okuyucusunun yüzde 29’unun köşe yazısı okuyor olması. Sonuçlar bölgesel bazda incelendiğinde köşe yazısı okuma oranının Ege Bölgesi’nde çok daha fazla olduğu görülüyor şöyle ki Ege Bölgesi’nde oran yüzde 45’e yükseliyor. Şu durumda Ege Bölgesi’nde her iki kişiden biri köşe yazısı okuyor denebilir.

Araştırmanın bir diğer ilgi çekici sonucu da Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun’un hem en beğenilen de hem de en çok okunanlar yazarlar sıralamalarında üst sıralarda yer alması. Özellikle Emin Çölaşan’ın çalıştığı Hürriyet’teki işine son verilmesine rağmen her iki tabloda da ilk sırada yer alması dikkat çekiyor. Bu iki isme zirvede Can Dündar ve Hıncal Uluç eşlik ediyor. Hem en çok okunan hem de en çok beğenilen sıralamasında bu dört yazarın diğer isimlerin önüne geçtiği görülüyor. Fatih Altaylı ise en çok okunan köşe yazarı listesinde ilk 20’ye giremezken, en beğenilenler arasında 20. sırada yer alıyor.

Araştırmanın genel olarak baktığımızda bir diğer ilginç bulgusu da Haydar Dümen’in her iki kategoride de listeye girmesi.

Bölge bazında baktığımızda ise Bekir Coşkun en beğenilen köşe yazarı kategorisinde İç Anadolu ve özellikle Akdeniz’de yüksek oranlara sahip. Coşkun’un en çok okunan köşe yazarı kategorisinde de oranları Akdeniz’de oldukça yüksek. Bu kategoride Marmara’da yüksek oranlarıyla dikkat çeken isimlerse Can Dündar ve Perihan Mağden.

Araştırmada kadın köşe yazarları ile ilgili de önemli saptamalar var. En fazla okunan kadın köşe yazarları kategorisinde Perihan Mağden, Ece Temelkuran ve Pakize Suda öne çıkarken, en beğenilen kadın köşe yazarı kategorisinde yine Perihan Mağden ve Ece Temelkuran listenin üst basamaklarında yer alıyor. Bu ikiliyi Ayşe Arman takip ediyor.

HANGİ KONU İLGİ ÇEKİYOR?

Konu en çok okunan ve en çok beğenilen köşe yazarları olunca, okurun dikkatini çeken konular gündeme geliyor kuşkusuz. Hangi köşe yazarı hangi eksende yazıyor yazılarını? Kim en çok hangi konuya takılıyor, kimin dili neyi nasıl anlatıyor?

Her iki listenin de en başında yer alan Emin Çölaşan ile başlayacak olursak söze, kendisi Hürriyet’de geçen yıl Ağustos ayına kadar sürdürdüğü yazılarında özellikle iktidarı hedef alan muhalif diliyle dikkat çekiyordu. Çölaşan, bilindiği üzere sivri diliyle çalıştığı gazeteyi ve dolayısıyla gazete patronunu iktidar ile çok kere karşı karşıya getirmeyi başarmıştı. Gazetedeki işine son verilmesinden sonra basına yaptığı açıklamalarla ve yayımladığı kitapla güdeme gelen Çölaşan, Hürriyet’ten ayrılışından sonra henüz bir gazetede köşe yazısı yazmamasına rağmen araştırma sonuçlarında ilk sırada yer alıyor. ‘GÖBEĞİNİ KAŞIYAN ADAM’ ÇOK KONUŞULDU

En beğenilen köşe yazarı sıralamasında Çölaşan’ı Bekir Coşkun takip ediyor. Kıvrak zekasıyla kaleme aldığı samimi ve sevecen yazılarıyla dikkat Coşkun, AKP iktidarının karşısındaki en keskin kalemlerden biri. Muhalif dilini mizahi bir kıvraklıkla ortaya koyan, ‘göbeğini kaşıyan adam’ başlıklı yazısıyla gündemi epey meşgul etmiş Onuncu Köy’ün sakini yazarımız, araştırmanın sonuçlarından da anlaşıldığı üzere yoğun bir okuyucu ve hayran kitlesine de sahip.

Listelerin ilk sıralarında dikkat çeken bir diğer isim de Can Dündar. Kuşkusuz en yoğun ‘forward’ trafiğine sahip duygusal ve hümanist yazılarıyla her kesimden okurun kalbini kazanan Dündar, Türkiye’nin içinde bulunduğu bunalımla duruma agresif olmayan bir dille bakmayı başaran kalemlerden biri. En son Recep Tayip Erdoğan belgeselindeki parti logosu tartışmalarıyla eleştiri oklarının hedefi olan yazar, derin devlet, Susurluk ve kontrgerilla konularındaki cesur yazıları ve araştırmalarıyla dikkat çekiyor.

PERİHAN MAĞDEN VE ECE TEMELKURAN DA LİSTEDE

Ülkemizin en beğenilen ve en çok okunan köşe yazarlarından biri ise Perihan Mağden… Son dönemde alevlenen 301 tartışmaları çerçevesinde ‘hedef gösterilen’ isimlerden biri olarak, militarizm karşıtı muhalif kişiliğini her fırsatta ortaya koyuyor Mağden. Kürt sorunundan Hrant Dink cinayetine, vicdani ret çağrısından İsmail Türüt hakkında yazdıklarına kadar, köşesiyle kimilerine rahatsızlık kimilerine yandaşlık duygusu aşılayan, polemikleriyle zihinleri kurcalayan Mağden, toplumsal duyarsızlığı en çok hedef alan yazarlarımızdan. Geçtiğimiz ay Tercüman gazetesinin Türk bayrağına hakaret ettikleri gerekçesiyle Perihan Mağden’le birlikte hedef gösterdiği Ece Temelkuran da, en çok okunan ve en çok beğenilen köşe yazarları sıralamasında başlarda yer alıyor. Bir yazısında hem AKP’yi ‘demokrasinin zaferi’ olarak niteleyenlere, hem de orduyu laikliğin teminatı olarak görenlere ‘emin misiniz?’ diye soran Temelkuran’ın yazılarında, genellikle eleştirel bir hava, bir dokundurma seziliyor.

AHMET ALTAN VE ERTUĞRUL ÖZKÖK İKİLEMİ

Araştırmanın dikkat çeken bir diğer sonucu da, en çok okunan yazarlar sıralamasında Ahmet Altan’ın ve Ertuğrul Özkök’ün üst sıralarda yer almasına rağmen, en beğenilenler sıralamasında geriye düşmeleri. Kadın okuyucuların en çok okuduğu yazarlar arasında yer alan Ahmet Altan, bilindiği üzere Taraf gazetesinin kurulum sürecinin başlamasıyla geçtiğimiz Ekim ayında Hürriyet gazetesindeki yazılarına son vermişti. Son dönemde Taraf’ta yazdığı liberal-sol söyleme ait yazılarıyla Hürriyet’te olduğundan başka bir köşe yazarı profili çizen Altan’ın beğenilen köşe yazarı sıralamasında alt sıralarda yer almasının nedenleri kişiye göre değişeceği için yoruma açık elbet. Yine de kendisi hakkında yapılan ‘hızlı tüketilen popüler yazar’ yorumlarının bu konuyla ilintili olması da ihtimaller dahilinde.

Öte yandan, araştırmanın sonuçlarına göre Türk okuyucusunun ‘Bugün ne yazmış’ diyerek gözden kaçırmadığı yazarlardan biri de Ertuğrul Özkök. Türkiye’nin en çok satan gazetelerinin birinin genel yayın yönetmeni olarak zaman zaman eleştirilen zaman zaman da desteklenen Özkök, en beğenilen köşe yazarları listesinde ilk 20’de olmayı başarıyor. En çok okunan köşe yazarı listesinde de 12. sırada yer alıyor.

ARAŞTIRMA NASIL YAPILDI?

Omnibus veri toplama tekniğiyle ve yüz yüze görüşme yöntemiyle yürütülen araştırmada 1210 kişiyle görüşen Nielsen, araştırma sonuçlarını il, sosyoekonomik statü ve yaş dağılımını dikkate alınarak ağırlıklandırdı. İstanbul, Bursa, Kocaeli, İzmir, Aydın, Ankara, Kırıkkale, Antalya, Adana, Samsun, Trabzon, Erzurum ve Gaziantep olmak üzere 13 ilde gerçekleştirilen araştırmada herhangi bir isim hatırlatılması ya da seçenek sunma yapılmadı. Araştırmada üç temel soru baz alındı.

• Gazete ve dergilerdeki köşe yazarlarını okur musunuz?
• Yazılarını en fazla beğendiğiniz köşe yazarı kimdir?
• Beğenseniz de beğenmeseniz de köşe yazılarını kaçırmadan mutlaka okuduğunuz ilk üç köşe yazarını söyler misiniz?

mediacatonline
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Bunun üstüne yorumu olan varmı?daha doğrusu yapa bilen benim nutkum tutuldu da:)
 

sayih

 
Katılım
29 Ağu 2007
Zulüm gayretullah sınırına dayanınca, zevali kaçınılmaz olur!

AHMED ŞAHİN

Yazımıza başlık olarak aldığımız cümle bir ilahi kaideyi ifade etmektedir.
Yani, zulmün tahammül edilecek bir derecesi, sabredilecek bir dayatma sınırı vardır. Zulüm o sınırı geçmediği sürece devam eder, bir engelle karşılaşmaz. Şayet gün gelir tahammül derecesini aşar, sabredilecek sınırı geçerse artık bu kadarı da fazla olur, bir de bakarsınız ki, Rabbimiz sebepler halk eylemiş, kimsenin gücünün yetmeyeceği sanılan zulmü gayretullaha dokunma sınırına dayandığından dolayı tepetaklak edip sona erdirmiş, duaları arşa yükselen mazlumları artık zulmün pençesinden kurtarmıştır.

Bu konudaki kaide şöyle ifade edilir:

- El-Küfrü yedum vez'zulmü la yedûm. Küfür devam eder, ancak zulüm devam etmez. Gayretullaha dokunma sınırına dayanınca, zevali kaçınılmaz olur! (Onuncu Lem'a'ya bakılabilir.)

***

İrşat eserlerinde bu gayretullaha dokunma olayı ile ilgili ibretli misaller zikredilir. Bunlardan birini sona eren bir zulüm vesilesiyle ibretlerinize sunmak istiyorum bugün.

İnşaallah haksızların haddini bilmesine, zalimlerin zulümlerini gayretullaha dokunma sınırına vardırmamasına sebep olur bu ikaz örneği.

Sözü daha fazla uzatmadan Rabb'imizin, başlarına yıldırımlar yağdırdığı zulüm örneğine bir bakalım isterseniz.

Bir grup Müslüman tertip ettikleri kadınlı erkekli bir kafileyle hac yolculuğuna çıkarlar. Çölleri aşıp vahaları geçerek yol alırken, iki dağın arasında ıssız bir vadide yollarını kesen eşkıya, silahlarını doğrultur:

- Ya canınız ya malınız! derler. Hac yolcularında elbette karşı koyacak silah yoktur. Hepsi de kaba kuvvet karşısında ellerini kaldırıp teslim olmaktan başka çare bulamazlar.

Bir ellerinde silah bir elleriyle de erkek yolcuların üzerlerini aramaya başlayan eşkıya, ne var, ne yok hepsini alır, ekmek parası dahi bırakmaz. Şu kadarı da var ki, geriye çekilmiş korku içinde titreşen kadınlara asla dokunmazlar. Bunu gören yaşlı bir yolcu:

- Eyvah der, eşkıya paramızı alıp elini kolunu sallayarak gidecek, ekmek parası dahi bırakmayacak bize! Tam o sırada eşkıya başından bir ses yükselir:

- Kadınları bırakmayın, başörtülerini çıkartın, saçlarının arasına varıncaya kadar altın arayın.

Eşkıya güruhu bu defa bir köşeye çekilmiş korku içinde titreşen kadınlara yönelip onların başörtülerine el atmaya başlar. Yaşlı yolcu bu defa yorumunu değiştirir:

- Arkadaşlar der, artık eşkıya paramızı götüremez endişeye kapılmayın! Şunu ekler sözlerine: Çünkü der, bunlar zulmü gayretullaha dokunduracak dereceye çıkardılar. Bekleyin bir gayretullaha dokunma tokadı gelir bunların başına.

İşte bu sırada başları üzerinde bekleyen yağmur yüklü buluttan müthiş gürültüler duyulur, eşkıya topluluğunun üzerine yıldırımlar yağar, yerlere serilen eşkıya aldığını koruyamaz hale gelir. Cesareti artan yolcular da paralarını zalimlerin ellerinden geri toplayıp yollarına devam ederler. Bir müddet sakince yürüdükten sonra biri sorar:

- Efendi der, önce ekmek parası dahi bırakmayacaklar, tüm paramızı alıp götürecekler diye endişeye kapıldınız, ama sonra da sanki olacakları biliyormuşçasına, 'Artık paramızı götüremezler' diye rahatladınız. Gerçekten de dediğiniz gibi oldu. Paramızı götüremediler, alıp yolumuza devam ediyoruz. Bunu nasıl anladınız?

Yaşlı yolcunun yorumu şöyle olur:

- Onlar önce erkek yolcuların parasını almakla zulmettiler. Ama zulüm orta derecedeydi; gayretullaha dokunma sınırına ulaşmamıştı. Zirveye çıkmayan zulüm devam eder, bir engelle pek karşılaşmaz. Onun için 'Eyvah paramızı götürecekler!' diye feryat ettim. Ne zaman ki kadınlara dönüp onların başörtülerine de el attılar. Başörtüsüne el atma derecesine ulaşan zulüm, gayretullaha dokunma sınırına ulaşan zulümdür. Zulüm bu sınıra varınca Rabb'imiz bir sebep halk edip zalime haddini bildirir. Zulmünü sona erdirir. Bundan dolayı ümitlenip paramızı götüremeyeceklerini söyledim. Öyle de oldu. Kadınların başörtüsüne el atmaları gayretullah yıldırımlarını üzerlerine çekmelerine sebep oldu.

Demek ki, zulmün bir gayretullaha dokunma sınırı vardır. O sınıra dayanıncaya kadar zulüm devam eder. Ancak sınıra ulaşıp da iş kadınların başörtüsüne el atmaya dayanınca, mazlumun duası da arşa dayanır. İşte bundan sonra Rabb'imiz 'artık dur!' der, zalime haddini bildirir, mazlumun yüzünü güldürür, gayretullaha dokunan zulmü sona erdirir. Buna da 'zulmün gayretullaha dokunma sınırı' denir. Bundan dolayı halk dilinde 'zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah'ı var' sözü yaygın şekilde söylenir.

Bilmem böyle bir gayretullaha dokunma olayına siz de şahit oldunuz mu bugünlerde?
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Allah'ın Halifelerimiyiz?

Fevzi Zülaloğlu ...

Ontolojik denge açısından eşitliğe sahip olmayan insanla Allah arasında müşterek bir vekalet sistemi yoktur.

Giriş

Tarih boyunca insanlar, zihni donanım ve düşünsel potansiyelleri ile Allah'ı tümden inkar etmeye güç yetirememişlerdir.[1] Ancak onu inkar yerine vahyi ilkelerde anlam kaydırmaları yaparak hevai istem ve dileklerine meşru zeminler sağlamışlardır.

Kur'an'da geçen halife kavramı da bu kültürel tahriften nasibini almıştır. Halife kelimesi tarihte, en çok siyasi bağlamda kullanılmıştır. Fakat, bu makalenin asıl konusu ise, halife'nin siyasi erkle ilgili olarak kullanılıp kullanılmayacağı değil; genel olarak insanın Allah'ı temsil etme yetki ve yeteneğine sahip olup olmadığıdır. Yani farklı ontolojik [varlıksal] bağlamlarda yer alan insan ile Allah arasında bir vekalet ilişkisinden söz etmek mümkün müdür? İnsan gibi eksik bir varlığın Allah'ın yerine geçmesi ve O'nun temsilcisi olarak varlığa hükmetmesi tevhide uygun mudur?

Bu sorulara cevap vermeden önce "halife" kavramının lügatte, Kur'an'da ve tefsirlerdeki kullanılış biçimleri üzerinde durmak istiyoruz.

I. "Halife"nin Sözlük Anlamı

Halife kavramının kök harfleri "ha-le-fe"dir. Masdan, hilafettir. Half, Kuddam'ın tersidir. Hilafet, başkasının yerine geçmek demektir; yerine geçilenin hazır bulunmamasında, ölümünde veya acizliğinde ya da yerine geçene şeref vermek için olur.[2]

Halife'nin çoğulu, "Halaif" veya "hulefa"dır; birinin ardından makamına geçmek demektir. Hilafet, riyaset, reislik, başkanlık anlamlarına gelir. Taberi'ye göre, Halife bir yere yerleşen, oturan, yaşadığı yeri imar eden anlamındadır.[3]

Halife, birbirinin ardından gelip ona halef olan, onun adına hükmeden kimse demektir. Bir kimse bir başkasından sonra gelip onun yerine geçerse "falan adam filan adama halef oldu" denir.[4]

Halife sözcüğü hem ism-i fail, hem de ism-i meful olarak kullanılan bir kalıptır, ism-i fail olarak kullanıldığında, "yerine geçtiği kimsenin yürüttüğü işi yürüten" anlamındadır. İsm-i mefül olarak kullanıldığında ise "yerine başkası geçen" demektir.

II. Kur'an'da "Halife" Kavramının Kullanıldığı Yerler .

Bu kelimenin kök harfleri olan "Ha-le-fe" birçok varyantı ve birçok anlamıyla Kur'an'da kullanılmıştır. Bunlar:

a. Hakim, hükümdar, yönetmek, efendi, egemenlik kurmak.[5]

b. Dönmek, caymak.[6]

c. ihtilaf, çelişki, muhalefet etmek, aykırı davranmak.[7]

d. Kaçmak, arkayı dönmek, geri kalmak.[8]

e. Ayrılığa ve anlaşmazlığa düşmek.[9]

f. (Gece ile gündüzün) yer değiştirmesi.[10]

g. Muhtelif, çeşitli.[11]

h. Ard, arka, ardından gelmek, yerine geçmek vekalet/niyabet, nesil.[12]

i. Çapraz.[13]

Araştırmamıza konu olan Bakara suresi 30. ayette geçen HALİFE kavramı etrafındaki Kur'ani anlam örgüsünü kurmadan önce, konu ile ilgili, müfessirlerin ve İslam düşünürlerinin görüşlerini aktarmak istiyoruz: "Bir zamanlar Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' demişti. (Melekler): 'Orada fesat çıkaracak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek teşbih ve takdis ediyoruz.' dediler. (Rabbin): 'Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.'dedi." (2/30)

III. Konu İle İlgili Görüşler

Bakara-30, ayetteki insan için "halife" nitelemesi, bir çok klasik ve çağdaş tefsirde Allah'ın halifesi/vekili/naibi olarak yorumlanıyor. Fakat tek bir mana ve tek bir görüş üzerinde ittifak da söz konusu değil. Konu ile ilgili görüşleri beş ana başlığa ayırmak mümkündür.[14]

i) "Yeryüzünün ilk sakinleri cinlerdi. Ancak yeryüzünde bozgunculuk çıkardılar, kan döktüler. Bunun üzerine Allah meleklerden oluşan bir orduyu üzerlerine gönderdi. Bu ordu o cinleri yenerek onları adalara, dağlara sürdü ve Allah Adem ve soyunu o cinlerin yerine yeryüzünde halef olarak yarattı." Bu görüş ibn Abbas'la ibn Ömer'den nakledilmiştir.

Bu görüşte olanlar Yüce Allah'ın meleklere: "Yeryüzünde bir halife yaratacağım." sözünden sonra, meleklerin: "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?" şeklindeki cevaplarından esinleniyorlar. Çünkü melekler gaybı bilmezler, bu bilgileri olsa olsa daha önce cinlerin bu durumlarına şahit olmalarından kaynaklanıyor olmalıdır.

Nitekim Allah Teala Kur'an'da cinlerin insanlardan Önce yaratıldığını belirtmektedir. Bu mantık, cinlerle insanların kıyaslanabileceği tezine dayanıyor. Acaba böyle bir kıyas mümkün müdür? Eğer bir balina, ineğin temsilcisi olabilirse bu mümkündür. Fakat bu görüş insanların cinlerin yerine geçtiği değil de, cinlerin ardılı olduğu noktasında değerlendirilebilir.

ii) "Daha önce yeryüzünde melekler bulunuyordu. Yüce Allah bu melekleri yeryüzünden göğe çıkardı. Onların yerine yeryüzünde insanı yarattı." Yani Adem ve zürriyeti daha önce yeryüzünde bulunan "meleklerin halifesi"dir. Bu görüş Zeyd b. Eslem'den rivayet edilmektedir. Herhalde meleklerin Hz. Adem'in yeryüzünde halife olarak yaratılışına hoşnutsuzluklarını ima ettiren sözlerinden hareketle bu görüş ileri sürülmüştür.

iii) "insan yeryüzünde Allah'a halife olarak yaratılmıştır. O Allah adına Allah'ın emir ve hükümlerini uygulayacaktır." Hz. Adem'in dolayısıyla insanoğlunun Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğu görüşü (gerek Sünni ve gerek Şii müfessirler arasında) en yaygın görüştür. İbn Mesud ve İbn Abbas bu görüştedir. (İnsanın cinlerin halifesi olduğu görüşü de İbn Abbas'dan nakledilmişti.)

İnsanın, "Allah'ın halifesi" olduğu görüşü, İslam kültürü içerisinde çok meşhurdur. Mevdudi, S. Kutup, Elmalılı Hamdi Yazır, Süleyman Ateş vb. bu görüştedir. Bu konum onurlu bir STATÜ olarak nitelendirilmektedir. [15]

Şii müfessirlerinden Tabatabai de meleklerin: "Yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? şeklindeki sözlerinin Adem'in Allah'ın halifesi olduğuna işaret ettiğini söyler. Allah ile melekler arasında geçen bu konuşmalardan hareketle Hz. Adem'in daha önce yeryüzünde yaşamış bir canlı türün halifesi olduğuna değil, Allah'ın halifesi olduğuna delalet ettiğini iddia eder. Ona göre Allah'ın Adem'e isimleri öğretmesi de onun Allah'ın halifesi olduğuna delildir.

iv) "Ayetteki 'halife' sözcüğüyle, nesil nesil birbirini takip edecek ve nesillerden her birinin halef olacağı bir canlı türü kastedilmiştir." Bu görüşü İbn-i Kesir savunmaktadır. Taberi ve Maturidi de bu görüşe meyleder.

v) "Halife'nin hakim ve yöneten" anlamında olduğu görüşü: Bu görüşü İbn Teymiyye ve Muhammed Abduh savunur. Taberi de bu anlama yatkın yorum yapar.[16]

M. Abduh'a göre arz üzerindeki bütün güçler, bütün tabiat yasaları insana boyun eğmiş ve insan bunları kendi yararına kullanma kabiliyetinde yaratılmıştır. Yeryüzündeki güçler insana boyun eğdirilmiştir. İnsan şu dünya üzerindeki canlıların hiç birinin yapamayacağı işleri yapmaktadır.[17]

İbn Teymiyye'ye göre, tanım gereği, ölen, orada hazır bulunmayan ya da işinde aciz olan biri için halife söz konusudur. Allah hakkında ise bu tür durumlar mümkün değildir. Allah'ın ne bir benzeri, ne de dengi de mümkün değildir. Alemlerden müstağni olan Allah'ın halifeye/vekile ihtiyacı yoktur. İbn Teymiyye vahdet-i vücutçuların insanı uluhiyet makamına yükseltmek istediklerini, bu yüzden İbn Arabi'nin "insanın Allah'ın halifesi" olduğunu iddia ettiğini söyler. Vahdet-i Vücutçular insanın takım mertebelerle Allah'la bütünleşebileceğini iddia ederken, "Allah'ın halifesi" gibi görünüşte Kur'ani bir dayanak ileri sürerler.[18]

Son iki görüşün Kur'an'a daha yatkın olduğunu söyleyebiliriz, ilgili ayetler arasında bütünsel bir anlam kurgusunu oluşturmadan önce, halife kavramının ve genel olarak da Allah'ı temsiliyet düşüncesinin tarihi süreç içerisinde nasıl bir seyir takip ettiğini irdelemek, anlamlar arasında karşılaştırma imkanımızı artıracaktır.

Bilindiği gibi Rasulullah döneminde var olan itikat-siyaset bütünlüğü (tevhid), Sıffin Savaşı'ndan sonra (Kur'an'ın mızrakların ucuna takılması örneğinde) yerini dinin siyasete alet edilmesine bırakmıştır. Bundan sonra yönetimde otoriter bir karaktere bürünmüş, İslam kardeşliği Arap kabileciliğine (Arap-Mevali ayrımı) dönüşmüştür. Bu anlayış Hasan el-Basri gibi seçkin bir müslümana barbar (kuzeyli, "min ashabi'ş-Şem') adını verdi.[19] Biat, şura emanetleri/yönetimi ehline vermek, insanlar arasında adaletle hükmetmek, ihtilaf halinde Kur'an'a başvurmak gibi ilkeler yürürlükten kaldırılmış ve cahiliyye yeniden hortlatılmıştır.

Müslümanlar nazarında meşruiyetlerini delillendirmek için hadisler de uyduran [20] özgüvenlerini İslam'dan almayan bu zalimler güruhu, Allah'ın hükümlerini, Rasulullah'ın örnekliğini terketmiş, kendilerine başka örnekler bulmuşlardır.

Bu örnekler arasında Bizans'da vardır. Şam valiliği yaptığı yıllarda Bizans sistemini yakından takip eden Muaviye, hile ve zorbalıkla elde ettiği iktidara oğlu Yezid'i veliaht ilan etti. Veliahdlık sistemi ise ne Arap geleneğinde, ne de Asr-ı Saadet uygulamasında görülmemişti. Öncü sahabinin Muaviye'yi sen başımıza bir kayser mi dikmek istiyorsun? seklindeki tepkisinden anladığımıza göre emperyalist yayılmayı (ganimetçi) hedefleyen bu sistemde Emevi sultanları tıpkı Bizans kralları gibi kendini Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi (halifetullah) olarak görmeye başladılar.

Mesela zalimliğiyle meşhur vali el-Haccac şöyle diyordu "insanların, Allah'tan çok bana itaat etmesi gerekir; zira Allah diyor ki, 'gücün yettiğince Allah'tan kork', fakat yine diyor ki 'hiç bir ayırım gözetmeden dinle ve itaat et.' Bu nedenle bir kimseye şu kapıdan çıkmasını söylerim de, o da çıkmazsa onu öldürmek benim meşru hakkım olur.[21]

Oysa Allah'ın temsil edilebilir bir varlık olarak algılanması, Hz. İsa'yı Allah'ın enkarne olmuş (et giymiş - Allah'ın oğlu) biçimi olarak gören Hıristiyanlara ait bir düşünce biçimi idi. Emeviler, Sıffin'den öğrendikleri dini siyasetleri için kullanma alışkanlıklarını bu konuda da sürdürmüşler, Kur'ani bir kavram olan "Halife'nin anlamını bulandırmışlardır.

Kötülük ve adaletsizliklerini örtbas etmek için kendilerine tanrısal bir statü vermeleri, müstekbirlerin geleneksel tavrı olsa gerek. Bunlar, ilahi tayinle iktidar oldukları iddiasını sürekli tekrarlamışlardır. Firavunlar zaman zaman kendilerini tanrının oğlu (güneşin oğlu), zaman zaman da tanrının kendisi olarak sunarlar.

Bir Çin atasözünde şöyle denilir: "Her şeyin kökü göklerdedir, insanın kökü ise atalarındadır." Yani mutlak yaratıcı göklerdedir. Eski Çin'de ailenin reisi ve tanrının temsilcisi olarak "Göğün oğlu" sayılan imparatora mutlak itaat vardır.

Görüldüğü gibi zalûm ve cehûl (33/Ahzab, 72) olan insan tarih boyunca, ilahi adalete aykırı olarak kendi vasfına uygun olan konumlar seçeceğine hak etmediği vasıflara sahip çıkmaktadır. Bu olumsuz tavrı gösterenler arasında, vahye muhatap olmuş ama onun kadrini, kıymetini bilememiş, tahrif etmiş (bulandırmış) olan Yahudi ve Hıristiyanlar, ümmi Kureyşliler de vardır. Şimdi konuyu Kur'an'dan izleyelim:

Yahudi ve Hıristiyanlar: "Biz Allah'ın oğullan ve sevgilileriyiz." (Maide, 18) sözü ile Allah tarafından seçilmiş ırk görüşünü savunurlar. Fil olayının sonucunu kendi üstünlüklerine yoran Kureyşliler de, kendilerinin Mescid-i Haram'a daha layık olduklarını ileri sürerek (Enfal-34) hak etmedikleri bir imtiyazla (Tevbe-19) bütün kabilelerin Kureyş'e tazimini sağlamaya çalışmışlardır.

Görüldüğü gibi, zulüm iktidarları kendi meşruiyetlerini garanti altına almak için insan fıtratında vazgeçilmez bir olgu olarak yer alan Allah'a inanma eğilimini kullanarak Tanrı adına hareket ettikleri iddiasıyla, mazlumları yetki altına almaya çalışmışlardır. Cahili zihniyet, risaletten önce Allah'ın yakınlarıdır (Enfal, 34; Tevbe 19). Risaletten sonra Emeviler döneminde ise Allah'ın halifesidir. İslam düşüncesinin değişime uğradığı tarihin daha geç dönemlerinde ise "zillullahtır"tır.[22]

Artık sultanın yaptığı zulümlerden vazgeçmesini isteniyorsa o zaman yapılacak tek şey vardır; Oturup dua etmek. Çünkü her haliyle "yeryüzünde Allah'ın gölgesi olan sultana isyan en büyük günahtır.[23]

Allah'ın yeryüzündeki temsilcileri ilan edilen bu müstağni (oysa bu sıfat Allah'a aittir) liderler, Allah'ın kulluğuna değil de, vekilliğine soyunuyor, ortaya koydukları siyasete/pratiğe göre de Din'i yorumlayıp, zulümlerine kılıf olarak geçiriyorlar. Böylece, dokunulmazlıkları olan küçük yeryüzü ilahlıkları, rahatlıkla sömürü düzenlerini devam ettirecekler; ama asla eleştirilemeyeceklerdir. Çünkü sultaları Allah'ın takdiridir! (Cebr ve İrca akidesi.)

Kur'an'a göre müşrikler, Allah'dan başkasına kulluğu ve hiç bir esasa dayanmayan yaşamlarını da ilahi iradenin eseri olarak gösterirler (Nahl, 35). Bir kötülük yaptıklarında, bunu Allah'ın emrettiğini iddia ederler. Oysa Allah, kötülüğü emretmez, adaleti emreder (A'raf, 28-29).

IV. Siyasi Erk Açısından "Halife" Kavramı

İlk dönem islam tarihinde Halife'nin kavramsal olarak yerleşmediğini ve öncü sahabinin bu kelimenin Allah'a nisbet edilmesine kesinlikle karşı çıktığını görüyoruz.

Hz. Ebu Bekir İslam toplumunun en üst otoritesi olan siyasi yönetimden söz ederken EMR kavramını kullanmıştır.[24] Kendisine Allah'ın halifesi (Halifetullah) denilmesini de kabul etmemiş, bunun yerine Rasulullah'ın ardından gelen anlamında "Halifet-i Rasulullah" ifadesini tercih etmiştir. Oysa hukuken Hz. Peygamber'in vekili olmak da mümkün değildir.

Çünkü ancak hayatta olanlara vekalet mümkündür, hem Rasulullah'ın bu konuda bir vasiyeti de yoktur. Oysa halife, kimin vekili ise, vekilini seçme görevi de seçen tarafından yerine getirilmesi gerekir. Öte yandan Şia, Hz. Peygamber'in vasiyeti ile Hz. Ali'nin onun yerine nassla tayin edildiğini ileri sürmektedir. Hz. Aişe'ye göre ise. Peygamber, İslam'ın yeryüzündeki bizzat temsilcisi ve tatbikçisi olarak yerine halife/vekil bırakmamıştır. Yani İslam'da nassla vekalet sistemi yoktur.[25]

Hz. Ömer, ilk hutbesinde: "Benden sonra bu EMR'e/yönetime getirilen kişi bilsin ki, o yönetim işini en yakınından en uzağına herkes kendisinden isteyecektir." demiştir.[26]

Hz. Ali de yönetim işi için hilafet değil, EMR kavramını kullanmıştır.[27]

İmam İbn Teymiyye, İslami siyasi otorite için Nisa Suresi, 83. ayet gereği "veliyyu'l-emr" terkibini tercih etmiştir.[28]

Görüldüğü gibi çoğunlukla, EMR olmak üzere, Emanetü'l-Müslimin olan islam toplumundaki "yönetim makamı" (4/58) için, birçok kavram kullanılmıştır. Hariciler de kendi yöneticilerine; İmamu'l-Müslimin, İmamu'l-Ahkam, İmamu'l-Bey'a, İmamu'd-Difaa, Talibu'l-Hak ismini vermislerdir.[29]

Halife kavramı, hem Kur'an açısından, hem de İslam kültürü açısından İslami siyasi erki ifade etmek için kullanılan yegane kavram değildir.

i) Hadis Literatüründe (Allah'ın) Halife(si):

Hadis kitaplarında Allah'ın halifesi/Allah'ın vekili-naibi diye bir ifadeye ilk dönem olaylarının zikrinde rastlayamıyoruz. Ancak Mehdi ile ilgili olan gaybi hadislerde bu terkibe rastlıyoruz.[30]

Yani Kur'ani bir tanımlama olmayan "Allah'ın Halifesi" payesine, Rasulullah'ın yetki alanına girmeyen gaybla ilgili kimi bilgiler ona nisbet edilerek (Mehdi vs.) delil bulunmaya çalışılmıştır.

Ahmed İbn Hanbel ise hem "Allah'ın halifesi" olamayacağı ile ilgili Hz. Ebu Bekr'in yorumunu (İbn Hanbel, Müsrıed, 1/10-11), hem de "Allah'ın halifesi" olduğu iddia edilen Mehdi ile ilgili hadisleri aktarıyor.[31]

V. Allah'ın Halifeleri Değiliz ..

Bakara Suresi, 30. ayetteki HALİFE nitelemesi, insanın kendisi için takdir edilen bir konumu anlattığı kesin. Bu ayette Yunus Suresi, 14. ayetteki çoğul kullanım olan HALİFELER, kesinlikle Allah'a izafeten kullanılmıyor. Fakat açık bir şekilde yere/ARD izafeten kullanılıyor. Yani bu bütünlükte konuyu düşününce, insanlar yeryüzünde ömür süren, orayı imar ve iskan eden "yeryüzünün halifeleridir, birbiri ardından gelen nesillerdir (43/Zuhruf, 60; 19/Meryem, 59). Bu anlamda, beşeriyetin yeryüzündeki kaderini ve Allah'a vereceği hesabı anlatan Bakara Suresi-30. ayetteki halife insan, (diğer Kur'an ayetleriyle anlam bütünlüğüne kavuşturulunca) yeryüzünün halifesi olacak, iskan edecek, kan dökecek ama Rabbinden isimler öğrenecek ve yaptıklarının hesabını verecek bir nesildir (27/Neml, 62; 35/Fatır, 39; 6/En'am, 135).

Bakara Suresi, 30. ayetten sonraki ayetlerdeki, meleklerin yorumlarında ve reel hayatta gördüğümüz gibi yeryüzünde kargaşalık çıkaran, kan döken biri (yaratıcısını överek teşbih edeceğine) Allah'ın temsilcisi olabilir mi? Bir temsilci, temsil ettiğinin dışına çıktığı zaman temsilci olmaktan çıkacağına göre, belli bir iradi alanda istemlerini gerçekleştirme, tercihte bulunma yeteneğine sahip insan gerçeği, "Halifetullah" ile nasıl uzlaştıracaktır? (1O/Yunus, 14)

Adı sanı anılmadan nice çağlar gelip geçtikten sonra yeryüzünde yaratılan ve yeryüzünün hakim ve yöneticisi konumuna getirilen insan nasıl hareket edeceği konusunda denenmektedir. Oysa Allah'ın temsilcisi olarak görülen birinin özgür bir iradi alanından söz edemeyiz.

Böyle bir statüye sahip birinin yapıp ettiklerinden dolayı sorgulanması da söz konusu olamaz. Çünkü yapıp ettikleri Allah adına, Allah'ı temsilendir. Halbuki insan için izzet ve üstün bir şeref aranıyorsa, bu, Allah'a kulluk ve takvadır (3/Ali İmran, 79).

Kısaca Halifetü'l-Ard (yeryüzünün efendisi, yöneticisi) insanın kendisi için Allah'ın takdir ettiği bir konumu anlatıyor. Yasak meyveyi yiyen insan kendi farkına varmış, böylece içgüdüye bağlı istekten, itaat ve isyana kabiliyetli, istem/irade hürriyetine kavuşmuştur. Böylece "yeryüzünün halifesi" payesini almaya hak kazanmıştır.

Aşağıdaki ayetlerde halife sözcüğü başkasının yürüttüğü bir işi ondan sonra yüklenip yürüten anlamındadır. Ancak devralınan hakimiyetle/egemenlikle ilgili bir iştir. Nitekim Hz. Adem için "halife" nisbetinin yapıldığı Bakara Suresi, 30. ayettten önce "Allah, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı" (2/Bakara, 29) buyurulmaktadır. Demek ki insanın halife kılındığı şey, yeryüzünün hakimiyet ve yönetimiyle ilgili bir iştir:

"Ey Davud biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık, insanlar arasında adaletle hükmet; keyf(in)e uyma, sonra seni Allah'ın yolundan saptırır..." (38/Sâd, 26). Yani ey Davud, seni hükümran kıldık ki adaleti yerine getirerek, iyiliği emredip kötülükte sakındırarak, senden önceki peygamber ve salih önderlere halef olasın.

Bu hilafet siyasi erkle kayıtlı değildir; eşyanın tümünün adil kullanımını öngörür.

"Sonra onların ardından sizi yeryüzünde halifeler yaptık ki nasıl davranacağınızı görelim." (1O/Yunus, 14)

İnsana, kainatta Allah'ın biçtiği konum yerine hak edilmeyen bir statüye kaydırarak yer aramak; eşyada var olan dengeyi tersine çevirmek demektir. Bu ise zulümdür. (Zulüm, "bir şeyi olması gereken yere koymamak, dengeleri sarsan yer değiştirmedir.) Oysa insan evrenin her yerinde var olan dengeyi (homojenliği), heterojen olan insan toplumunda da oluşturmakla görevlendirilmiştir. Müminlere yaraşan, tabiat ayetleriyle Kur'an ayetleri arasında (eşya-insan) gereken dengeyi kurmaktır. Bu ise adalettir. [55/6; 3/83; 43/9][32]

Sonuç olarak; insan ancak insana temsilci olur (Halife). Ontolojik denge açısından eşitliğe sahip olmayan insanla Allah arasında müşterek bir vekalet sistemi yoktur. O halde Allah'ın vekil (halife) edinmesinden söz etmek mümkün değildir, insanın Allah'ın halifesi olduğunu iddia etmek, koyunların meleklerin temsilcisi olduğunu iddia etmek kadar saçmadır. Çünkü bu iki varlık arasında ontolojik (varlıksal) denge yoktur.

Notlar:
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Yukarıda kabul etmediği için kaynak eserleri buraya almak zorunda kaldım. Yazı biraz uzun ama kaliteli bir yazı...

Vurucu cümle şu:

Sonuç olarak; insan ancak insana temsilci olur (Halife). Ontolojik denge açısından eşitliğe sahip olmayan insanla Allah arasında müşterek bir vekalet sistemi yoktur. O halde Allah'ın vekil (halife) edinmesinden söz etmek mümkün değildir, insanın Allah'ın halifesi olduğunu iddia etmek, koyunların meleklerin temsilcisi olduğunu iddia etmek kadar saçmadır. Çünkü bu iki varlık arasında ontolojik (varlıksal) denge yoktur.




1. 7/A'raf, 172; 43/Zuhruf, 87; 29/Ankebut, 61-63.
2. Ragıp el-lsfehani, el-Müfredat, s. 105-106.
3. Taberi, Tefsiri, C. l, s. 449.
4. S. Ateş, Çağdaş Tefsir, C. l, s. 129. Yeni Ufuklar Neşriyat.ist.-1990.
5. 2/Bakara, 30; 6/En'am, 165; 38/Sâd, 26.
6. 14/İbrahim, 22; 20/Taha, 86; 2/Bakara, 80; 3/Ali İmran, 9.
7. 11/Hud, 88; 24/Nur, 63; 4/Nisa, 82.
8. 20/Taha, 97; 48/Fetih, 11; 9/Tevbe, 118.
9. 9/Tevbe, 120; 2/Bakara, 213; 3/Ali İmran, 19; 10/Yunus, 93; 6/En'am, 164.
10. 2/Bakara, 164; 3/Ali İmran, 190; 10/Yunus, 8.
11. 16/Nahl, 69; 35/Fatır, 27; 51/Zariyat, 8.
12. 7/A'raf, 169; 19/Meryem, 59; 10/Yunus, 92.
13. 5/Maide, 33; 7/A'raf, 124; 26/Şuara, 49.
14. M. Said Şimşek, Kur'an'da Kıssaların Menşei, Yöneliş Yay., ist.-1992.
15. S. Ateş, Çağdaş Tefsir, C. l, s. 129; S. Kutup, Fizilal, C. l, s. 78-79, Dünya Yay. lst.-1990.; Elmalılı Hamdi Yazır, Kur'an Dili, C. l, s. 299, Eser Neşriyat; Mevdudi, Tefhim, C. l, s. 49, insan Yayınları, lst-1988.
16. Taberi, C. l, s. 449.
17. S. Ateş, a.g.e., C. l, s. 129, Yeni Ufuklar Neşr.
18. Said Şimşek, a. g. e.
19. ibn Sa'd'dan aktaran A. S. Tritton, s. 13, İslam Kelamı, Çev. Mehmet Dağ, AÜİF Yay.,
20. Amr İbn As: "Kureyş, hayırda ve serde kıyamete kadar insanların valileridir, insan neslinden iki kişi de kalsa reislik Kureyş'tedir." Buharı, 61: Müslim, 33; Tirmizi, 34; Müsned VI/203, VII/35.
21. Cahız'dan naklen A. S. Tritton, İslam Kelamı, s. 12.
22. Mehmet Ali Baltası, "Yeryüzünde Bir Halife" Kelime Dergisi, S.5, Ankara-1989.
23. Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, s. 256.Pınar Yayınları, İST.-1991.
24. Şehristani, Nihayetü'l-lkdam, s. 479.
25. ibn Hanbel, Müsned, C. VI, s. 3.
26. S. Hatiboğlu, "Hilafetin Kureyşiliği" A.Ü.I.F.Dergisi; ibn Sâ'd, Tabakat, C. III, s. 187.
27. Hz. Ali, Nehcü'l-Belağa, s. 374, Birleşik Kitabevi, 1990-Ankara.
28. İbn Teymiyye, es-Siyasetü'ş-Şer'iy-ye, s. 3.
29. E. Ruhi Fığlalı, Ibadiyenin Doğuşu, S. 113.A.Ü.İ.F.Y.-1983.
30. ibn Mace, Fiten, 34 (4084. hadis); Ebu Davud, Hadler, 3/2; ibn Hanbel, Müsned, C. 5, S. 277, 403.
31. ibn Hanbel, Müsned, V/403.
32. 44/38; 33/72; 22/65; 2/213; 17/84; 68/35-41; 16/71; 98/5; 28/59.
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

“Türk hukuk devrimi” kimin eseri?

MUSTAFA ARMAĞAN
Bugün Türk Medeni Kanunu’nun kabulünün 82. yıldönümü. Nutuklar atılacak, törenler, paneller vs. yapılacak ve laik hukuka geçişimizin, modern hukuk sistemimizin önemi üzerinde durulacak.
Ben ise sormaya devam ediyorum: Bu yalanlara daha ne zamana kadar tahammül edeceğiz sevgili halkım? Ne zamana kadar kös kös dinlemeye doyamayacağız?

İşte önümde TBMM Başkanlığı tarafından 1998’de 2. baskısı yayınlanan “Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı” başlıklı resmî kitaptan Cumhuriyet’in ilk hükümetleriyle ilgili birkaç rakam:

Mesela 6 Mart 1924’te kurulan ikinci İsmet Paşa kabinesi güvenoyunu kaç oyla almıştı dersiniz? İşte rakamlar: Üye tam sayısı: 287. Kabul edenler 0, reddedenler 0. Siz de benim gibi şaşırdınız değil mi? Bir resmî yayında hükümetin kaç oyla güvenoyu aldığı yazılı değil. İnanmazsanız sözünü ettiğim kitabın 53. sayfasına bakın (kitabın tam metni TBMM sitesinde mevcut). Asıl büyük devrimleri yasalaştıracak olan bu mecliste İsmet Paşa’nın kaç oy aldığını Rauf Orbay’dan öğreniyoruz: Sadece 148 oy. Şerafettin Turan ise 145 rakamını veriyor. Birinci veride 139, ikincisinde ise 142 milletvekili yine İsmet Paşa’yı istememiş, üstelik oturuma bile katılmamış. (367 tartışmalarını yapanların kulakları çınlasın!) Ne var ki, asıl ilginç değişiklik, Adalet Bakanlığı’nda gerçekleşmiş ve daha bir hafta önce Halifeliğin kaldırılması için kürsüde “Hilafet diye diye battık!” nutuklarının en parlağını atan Adalet Bakanı Seyyid Bey, Hilafet kaldırıldıktan sonra bir posa gibi kenara atılmış, kabine dışında bırakılmıştı.

Tıpkı “Batılı kanun resepsiyonu”nun bizlere “Türk Hukuk Devrimi” diye anlatılmasında olduğu gibi…

Neresinden tutalım ey dostlar! Türk Ceza Kanunu 1 Mart 1926’da kabul ediliyor, laik hukuka geçiyoruz, öyle değil mi? Peki İskilipli Atıf Hoca’nın, dünya hukuk literatüründe eşi menendi görülmemiş bir uygulamayla, tam 4 yıl önce yazdığı bir kitaptan dolayı 4 Şubat 1926 sabahı asılmasına ne buyurursunuz? Hukukun temel ilkelerinden olan ‘kanunlar geriye doğru işletilemez’ kuralına rağmen, olağanüstü yetkilerle donatılmış bir mahkeme tarafından idam edildiği tarihte TCK bile henüz kabul edilmemişti; yani Türkiye’de hâlâ Şer’î kanunlar geçerliydi!

Geçelim. Nereye? Türk Medeni Kanunu’na. Peki. Günün anlam ve önemi üzerine cilalı bir nutuk atmamı beklemiyorsunuzdur umarım. TBMM’nin 1996’da düzenlediği “Türk Medeni Hukuku’nun Kabulünün 70. Yılı” panelinde İsviçreli hukuk profesörü Pierre Tercier şaşkınlık içinde şunları söylüyor çünkü:

“Medeni Kanun ile Borçlar Kanunu esas itibarıyla İsviçre Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu’nun ilk iki kitabının çevirisidirler. Böyle yabancı bir mevzuatın toplu resepsiyonu (kül olarak alınması) durumlarının en şaşırtıcılarından biri gerçekleşmiş oluyordu.”

Birincisi, çeviridirler ve yeni bir hukuk sistemi yoktur ortada. İkincisi de devrimle alakaları bulunmamaktadır. Bir “reception”, yani olduğu gibi alma olayı vardır. Hatta Lilo Linke’nin “Allah Dethroned” (1937) adlı kitabında dediği gibi bir “evlatlık alma” (adoption) kararı bile denilebilir “hukuk devrimimiz” için.

“Türk hukuk devrimi” denilen ve 1928’e kadar devam eden Avrupa’nın çeşitli ülkelerinin kanunlarının çeviri veya uyarlama yoluyla “evlatlık alınması” sürecinin bizzat Lozan’da taahhüt altına alındığı genellikle gözden kaçırılır. ‘Lozan’da hangi taahhütlerde bulunduk?’ diye soranlar Lozan Antlaşması’nın arkasına eklenen “Yargı yöntemine ilişkin bildiri”yi okusunlar, yeter. İsmet İnönü, Rıza Nur ve Hasan Saka’nın imzalarını taşıyan bildiride “TBMM hükümeti, göreneklerde ve uygarlıktaki gelişmenin haklı göstereceği bütün reformları gerçekleştirmek için araştırma ve incelemelere girişmeğe hazırdır.” denilmekte ve şöyle devam edilmektedir:

“Türk hükümeti, beş yıldan az olmamak üzere gerekli göreceği bir süre için hizmetine derhal Avrupalı hukuk danışmanları almak niyetindedir; bu danışmanları Tük hükümeti, 1914-1918 savaşına katılmamış ülkelerin uyrukları arasından Milletlerarası Adalet Divanı’nca düzenlenmiş bir çizelgeden seçecek ve bunlar Türk memurları olacaklardır.”

Bu mu bağımsızlık? Neyi taahhüt ettiğimize bir bakalım:

1) Hükümet en az 5 yıl süreyle, 2) “Derhal”, 3) Avrupalı hukuk danışmanlarını hizmetine alacak, 4) Yalnız bunlar savaşa katılmamış tarafsız ülkelerden seçilecek ve, 5) Milletlerarası Adalet Divanı’nın belirlediği bir listeden sadece ‘seçme hakkı’ bizde olacak, 6) Türk gibi muamele görecek, yani devlet memuru olacaklar ve maaşlarını biz ödeyeceğiz.

Bildirinin 2. maddesi ise büsbütün şaşırtıcıdır. Bu bir kısmı İsviçreli, Alman ve İspanyol tabiyetli danışmanlar İstanbul ve İzmir’de görev yapacak, hukuk reformları komisyonunun çalışmalarına katılacak, Türk hukuk, ticaret ve ceza mahkemelerinin işleyişini izleyecek, gerek gördüklerinde adalet bakanına rapor gönderecek, gerek mahkemelerin yönetimi, gerekse ceza ve kanunların uygulanması yüzünden doğabilecek şikâyetlere bakacaklardır.

Bu ‘gölge adalet bakanları’na, konutların aranması, araştırmaların ve tutuklamaların yol açabileceği şikâyetlere bile bakma hakkı tanınmıştır. Dahası, İstanbul ve İzmir’deki arama ve tutuklamalar (bunların azınlıklar ve İngilizler, Fransızlar gibi ecnebiler olduğunu anlamak için arif olmaya gerek yok) gerçekleşir gerçekleşmez “gecikmeden” bu hukuk danışmanlarına bildirilecek, o kişiyi tutuklayan yargıç, yabancı danışmanlarla bakanlığa başvurmadan doğrudan doğruya muhatap olacaktır.

Lozan’dan sonraki “devrimler”in kronolojisine baktığınızda bu yabancı danışmanların nasıl arı gibi çalıştıklarını görürsünüz. Bilal Şimşir’in ifadesiyle söylersek:

“Böylece Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonraki ilk beş yıl içinde Türkiye’nin laikleşmesi tamamlanmış oldu. Bu “beş yıl”, Lozan’da, Türkiye’ye “danışman” olarak kabul edilen yabancı hukukçuların görev süresine denk düşmektedir. Hukuk sistemini laikleştirince yabancı hukukçuların görev sürelerini uzatmaya artık gerek kalmamıştır.”

1923-1928 arasında tıkır tıkır maaşlarını ödediğimiz danışmanların tam beş yılın dolduğu tarihte gitmiş olmaları ve bu tarihte bütün hukuk sistemimizin değişmesi bir tesadüf olabilir mi acaba?

m.armagan@zaman.com.tr
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Türkiye'nin, Cumhuriyet ile ne kadar bağımsızlaşabildiğini öğrenmek isteyenler ayrıca Fikret Başkaya'nın Paradigmanın İflası kitabına bakabilirler...

Paradigmanın İflası her müslümanın evinde bulunması gereken bir kitaptır.
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Dücane Cündioğlu

dcundioglu@yenisafak.com.tr17.02.2008

İkinci Cumhuriyetin Eşiğinde

27 Ağustos 1960: Sağcılarla beraber değilim, çünkü sağ şarktır ve şark bizi yutmağa, içimizden doğru yutmağa hazırdır. (...) Mehmet Akif'le yol arkadaşlığı, Mümtaz [Turhan]la fikir beraberliği. Aslâ!

Sağcı olmak çok güç, hatta imkânsız. Evvelâ memleketimde en cahil ve budala insanlar sağcı. Yahut da aşikâr şekilde hain ve ahlâksız. Peyami Safa... Peyami Safa'dan daha iğrencine tesadüf edilir mi?

Sola gelince!.. Yarabbim bizde solcu muharrir, solcu şair, genç şair, sol adam, ileri adam, zühd, hamakat, cahillik. Ve hepsinden beteri yeni dil. Devrik cümle. Tarihi inkârdan daha beter olan tarih bilmemek. Hiç kültürü olmamak. Ne sağcı, ne solcu...

O hâlde? Sadece entellektüel ve yalnız başıma.

Parasızlık korkunç şey. Zalim şeydir. Cebimde kırk lira var ve aylık alınca kıyamet kopacak. Nasıl çarkın içine tekrar düştüm? "İkinci Cumhuriyetin Eşiğinde" diye bir makale yazmak istiyorum.

28 Ekim 1960: Fena adamım gibime geliyor, hodbin ve sevgiden mahrum bir insan. N'olur biraz kendimle meşgul olabilsem. Aslında fena adam değilim; fakat çok hırpalandım, çok sarsıldım, çok ihmal edildim, hor görüldüm. Ve bütün bunlar yavaş yavaş mizacımın tahammuruna, ekşimesine sebep oldu. Yavaş yavaş her konuşulana benim içimden: "Ya ben? Ya benim çektiklerim?" diyen bir ses refakat etmeğe başladı.

15 Aralık 1960: Bütün ömrüm boyunca yaptığım şey: ânı kurtarmak.

26 Aralık 1960: Bir felsefî kuvvetim yok. Kendime hiç "Ben neyim?" sualini sormamış gibiyim. İşte trajedi. (...) Evvelisi akşam bütün dişlerimi söktüm, kendi elimle.

4 Mart 1961: Sağcının budalalığı, hepsinin, her ikisinin cehaleti. Şimdi onların arasında kendimi talîimi görüyor ve Yahya Kemal'i daha iyi anlıyorum. Ne nahvet, ne çoraklık... Fakat şikayet etmedim, etmeyeceğim. (...) Muhit her yerde budaladır. İnsan her yerde adidir. Yalnız kalmadıktan, yalnızlığı tenimde hissetmedikten sonra da ne diye "ben varım!" demeli.

1 Nisan 1961: Osmanlı da nedir? Düpedüz cahil alayı. (...) Osmanlı neydi? Toprağında oturduğu hâlde Bizans'ı göremeyen adam. Başka memleketlerde üç beş garip beylik bütün rönesansı yapıyor. Fatih'ten sonra İstanbul'da en aşağı 20 bin İtalyan vardı. Birkaç yüz Fransız. Amele, mimar çalıştırdık. Saltanat kayığına köşk yapmıştık. Fakat ne sanatta, ne fikirde faydalanamadık.

10 Nisan 1961: Yahya Kemal serbest nazmı ihtiyarlığında, takati tükendiği zaman tecrübe etti. Ve aşikâr ki para için, manzume bitirmek için manzume bitirdi. (...) Yarabbim, kaç yıldır uzun yaşamış bir Türk'ün kendini inkâr etmeden ölümünü göremiyoruz.

15 Mayıs 1961: Bu baba... ben daima imanlı adamdan nefret ettim. İnsan, cemiyeti elbise gibi giyinmeli

16 Haziran 1961: Peyami ile birkaç defa kokain de çektik. Fakat verdiği başağrısı tahammül edebileceğim gibi bir şey değildi. O tahammül ediyor, az sarhoş oluyordu.

21 Temmuz 1961: Büyük süt nehirleri, çocuk uykuları, dallarından sarkan meyveler... Kadın nasıl toprak gibi bereket dolu. Her şey bu bereket fikrinde bugünden kapanmış cömertliğe. Yazık ki tabiata benzerliği burada biter. Arkasında ferdî psikoloji, ihtiras, can sıkıntısı, iştiha ve hamakat, hülâsa kadın dediğimiz mahlûk var.

16 Ekim 1961: Kansız ihtilâl... Bence kansız ihtilâl yapmaktansa hiç yapmamak evlâdır. Kanı dökecek olan bölünürdü. Risksiz hayat olamaz! Kansız ve tasfiyesiz ihtilâllerin sonu budur. Şimdi bir çıkmazdayız. ("Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Başbaşa" (haz. İ. Enginün-Z. Kerman), Dergâh Yayınları, 1. bas. Aralık 2007; 2. bas. Ocak 2008)


* * *
Ahmed Hamdi Tanpınar 24 Ocak 1962'de öldü sade bir entelektüel olarak, ve yalnız başına. "Yedin beni Türkiye!" diye feryad ede ede.

Edebiyat tarihimizde mahremiyetin ifşâsı sadedinde Cemil Meriç'in 'Jurnal'lerinin yanına konabilecek ikinci şaheser Tanpınar'ın Jurnal'leridir. Üçüncüsü yoktur.

Tepe ile çukur, zirve ile uçurum birarada. Belli ki yayıma hazırlayanlar bile gördükleri şu manzaradan ürkmüşler. Bir gaitaya dokunur gibi dokunmuşlar jurnallere. VE bu halet-i ruhiyeyle, pek tabiidir ki malzemeyi insandan yana değil, tarihten yana, edebiyattan yana, ortalama ahlâktan yana yorumlamışlar.

Edebiyatçılığının, efsanesinin, kültür adamlığının, muhafazakârlığının, yaltakçılığının hepsi bir yana, Tanpınar'ın düşük ve zavallı yanlarından sızan o insanî, o hakikî ihtişam niçin takdir edilemez, insan anlamakta zorluk çekiyor.

Cemil Meriç'in jurnalleri gibi Tanpınar'ın jurnalleri de pekçok kişiyi rahatsız etti, rahatsız edecek de.

Jurnallerin yazgısının değişmesi ve Türkiye'nin gündemine oturması için bu yazının yazılması gerekiyordu. Yazı yazıldı.

Demek oluyor ki bundan böyle Tanpınar'ın jurnallerine dair konuşmak zorunda kalacağız. Ya da utancımızdan aptal aptal susacağız.

Sakın susmayın, nasıl olsa size sıra gelmez.
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

TORPİLLİ KİTAP: SOKAKTA



Milli Eğitim Bakanlığı, Ağustos 2004’te, Türk ve dünya edebiyatından seçilen 100 Temel Eser’in okunmasını okullara tavsiye etti. Bunların içinden bir kitap oldukça hayretle karşılandı; yazar ve kitabı pek tanınmıyordu çünkü. Bir kayırılma (torpil) ile mi yoksa bir hak teslimiyle mi karşı karşıyaydık? Bir kitap ve yazarı da polemik konusu olacak, nihayet edebi bir eser de popüler olacak diye umutlananların hevesi kursağında kaldı. Gazeteler ve bazı internet sitelerindeki birkaç yazının maalesef arkası gelmedi. Biz konuyu yeniden ele almak, aydınların ve geleceğin aydınları olan öğrencilerin dikkatini esere ve yazarına çekmek istiyoruz.



Yazarla başlayalım isterseniz: Bahaddin ÖZKİŞİ’nin dedesi bir Nakşi şeyhi, babası da bir müderristir; 1928 yılında İstanbul Fatih'te doğmuştur. Sultanahmet Sanat Enstitüsü’nü bitirir ve İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi Teknoloji Kürsüsü'nde kaynak atölye şefliği yapar. İki yıl Almanya'da kalır; orada Elektrik Ark Kaynak Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra kaynak öğretmenliği konusunda ihtisas yapar. Almanya'da kaldığı sırada Batı dünyasını da yakından tanıma fırsat bulur. Yurda döndükten sonra Devlet Havayollarında oto makinisti (1951–55); 1956’dan vefatına kadar da İTÜ’de kaynak öğretmeni olarak çalışır Yeşilköy hava alanında çalıştığı sıralarda, tanıştığı edebiyatçılar kendisiyle yakından ilgilenirler. Ahmet Hamdi Tanpınar, "Devam et evladım. Sen on tane Sait Faik edersin" der. Prof. Dr. Süheyl Ünver'den tezhip dersleri alır. Bir yandan da eski İstanbul evlerinin maketlerini üç boyutlu ve dört cepheli olarak yapmaya uğraşır. Çok cepheli bir sanatçıdır.



Hikâyeleri "Bir Çınar Vardı" ve “Göç Zamanı “adlı kitaplarda toplanmıştır; Köse Kadı, Uçdaki Adam (bu iki roman birbirinin devamıdır, Köse Kadı adıyla tek kitapta da yayınlanmıştır) ve Sokakta kitapları da romanlarıdır. 1975’te Peyami Safa Roman Yarışması'na katılan Özkişi, "Sokakta" ile başarı ödülü alır. Vefatından bir hafta sonra satışa arz edilen "Göç Zamanı" ile de Türkiye Milli Kültür Vakfı'nın başarı ödülüne layık görülür. Özkişi, 10 Kasım 1975'te vefat etmiştir.



Sokakta romanı, geleneksel değerlerin geçerli olduğu bir “sokakta” gerçekleşen bir cinayeti konu alıyor ama klasik bir polisiye roman değil. Cinayetler ve katilin yakalanması için verilen mücadeledeki merak unsuru, tabii ki romanı daha kolay okutuyor. Eserde, derin bir maneviyat havası var; Batıcı yaşantıyla geleneksel değerlerin, materyalizmle maneviyatçılığın karşıtlığı işleniyor. Kökü olmayan bir hayat tarzına karşı sokağın direnci, yoğun velâkin başarılı bir anlatımla dile getirilmiş. Bu anlamda, bu kitap, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanının sütkardeşi sayılabilir. (Bence bu iki roman, artık, art arda okunmalı.) Psikolojik çözümlemeler çok başarılı. Cinayetle suçlanan bir meczup ama derin bir adam, sokaktan yetişmiş bir komiser ve bir ruh doktoru eserin başlıca kişileri. Eserden aldığımız şu satırlardaki çarpıcı benzetme insanın zihnine ve ruhuna işliyor:



“… Bahçemizde yaşlı bir kavak vardı. Onun dibine komşunun söküp attığı bir asmayı dikmiştim. Tuttu ve gelişti. Kavağın boyunca uzadı gitti. Mevsim geldikçe bakımsızlığına rağmen iri taneli güzel üzümler verdi. Sonra yaşlandı ve yozlaştı tabiî. Bir gün onu söküp atmak gerektiğini düşündüm. Hem verimsizleşmişti hem de bana kavağı rahatsız ediyormuş gibi geliyordu. Bu düşünceyle erişebildiğim en yüksek noktadan onu kesip attım. Bu olay ağaçlardan su çekilme mevsimiydi. Kavağın üzerinden o ağırlığı aldığım için memnundum. Olayı unuttum gitti. O yılın güzünde yaprakların döküm mevsiminde tesadüfen kavağın tepesine baktım ve gözlerim hayretle açıldı. Ağaç nefis görünüşlü salkımlarla donanmıştı. Belki erişilmenin zorluğu onları gözümde daha da imrenilir gösteriyordu. Bin bir zorlukla tepeye tırmandım ve altın renkli salkımlardan indirebileceğim kadar topladım. Gördüm ki kökünden kestiğim asma, kavağın çatallaştığı noktada kök salmış. O üzümleri yazık ki yiyemedik. Çünkü güzelliklerinin aksine acı bir tada sahiptiler. Bu olay beni çok düşündürdü. Kavağın köklerinin topladığı özsu üzüm için uygun değildi. Bu küçük hatırayı şunun için anlattım. Küçük bey, bir Fransız mürebbiye, kendini, milletini, inançlarını inkar etmiş bir ana baba elinde yetişti. Tek olarak fedakârdı, iyi niyetliydi. Ancak o kavak köklerinin topladığıyla üzüm yetiştirmeye kalktı. Elde ettiği meyve tabiî olarak acıydı. Bu tadda üzüm yetiştirdikçe sandı ki suç bizde ve bizim temsil ettiğimiz fikirdedir. … Hiç aklına gelmedi ki suç izlediği yolda, kavak gövdesinde üzüm yetiştirmeye çalışmaktadır. O, sokağın kurtuluşunu Avrupa’da aramaktaydı. Oysa Avrupa’yı yapan özsu ne kadar yabancı bize. (s.66–67, Ötüken yay., İstanbul, 2004, 5. baskı)”



Köse Kadı ve devamı olan Uçdaki Adam ise Osmanlı’nın Macaristan’daki istihbarat faaliyetlerini ve akıncıların hayat ve maceralarını konu alıyor. Köse Kadı, çeşitli film şirketleri tarafından senaryo için istenmiş fakat eşi ve kızının, bu filmin Kuruluş filmi ayarında ve sekiz-on bölümlük bir dizi film olmasında ısrarları sebebiyle projeler gerçekleşmemiştir.



Özkişi, hayatında ve hatta günümüzde bile çok tanınmış bir yazar değil. Lakin kesinlikle iyi bir yazar ve en iyi eseri ise Sokakta; iyi ki 100 Temel Eser’e alınmış; şimdiye kadar tanınmamış olması edebiyat ve kültür hayatımız için önemli bir kayıp.



Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Kitabı okurken Orhan Pamuk’un Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızı romanlarını ister istemez hatırlıyor ve acaba diyorsunuz, Orhan Pamuk da bu kitaplardan etkilenmiş midir? Ne dersiniz, okuyalım ve hep beraber karar verelim.


Alıntıdır.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

'Safahat'a suikast

Bugünkü yazımda hem ilim ve irfanla ilgili olan devlet erkânına, hem siyaset ve ticarete düşkün edebiyat yârânına, hem de edebiyat ve düşünce mirasımıza duyarlı vicdan sahibi okurlara Mehmed Akif Ersoy'un Safahat'ının Kemal Bek eliyle (Nutuk'la birlikte) ticaret ve siyaset piyasasına sürülen "özgün diliyle ve günümüz Türkçesiyle iki dilli basım"ından bazı misâller vereceğim.

Siyasî ve ticarî bilmişliklerin düşünce ve sanata ilişen, ilişmekle kalmayıp düşünce ve sanat üzerinden iktidar devşiren o meşum elini hararetle sıkmam beklenmemeli benden. Bu nedenledir ki düşünce ve sanatı birleştiren tepeden sesleniyorum size. Dilin, dilimizin ta içinden. Türkçe'nin içinden.

BİR: Yatarken yerde, zulmüyle kaynaşmış alçak düşünceler, / Yarıp duvarları, yükselmiş bu korkunç kabul heykeli (s. 41)

Aslı şöyle:

Yatarken yerde ilhâdıyla haşr olmuş sefil efkâr / Yarıp edvarı yükselmiş bu müdhiş heykel-i ikrâr

Sadeleştirici, kabaca 'dinsizlik/ateizm' anlamına gelen 'ilhâd' kelimesinin yerine 'zulmü' koymakla kalmamış, ikinci mısrada karşıtı olan o tarihî devirlerin içinden yükselen 'heykel-i ikrar'ı, yani sarsılmaz imanı, ne demekse, "duvarları yarıp yükselen korkunç bir kabul heykeli" hâline dönüştürmüş.

İKİ: Her cemaatten beş on dinsiz çıkar, bu durum / Pek doğaldır; ama dinsiz olması bir milletin, boş lâf. (s. 347)

Aslı şöyle:

Her cemaatten beş on dinsiz zuhur eyler, bu hâl / Pek tabiîdir. Fakat ilhâdı bir kavmin muhâl.

'İlhâd' kelimesi, çok şükür burada dinsizlik anlamı kazanmış, ama bu sefer cânım 'muhâl' (imkânsızlık) kelimesi, 'boş lâf' hâline dönüşmüş. (Beyitteki "hâl-muhâl' kafiyesinin katline işaret edelim mi?)

ÜÇ: Bütün ileri gelenlere tiryaki bir kopuk tanırım... (s.439)

Aslı şöyle:

Bütün kebaire tiryaki bir kopuk tanırım...

Sadeleştirici, anlaşılan, kebâir ile ekâbir'i birbirine karıştırmış, ve büyük günahlara alışmış, yani metinde geçtiği hâliyle "içki, kumar, fuhuş, irtikab (rüşvet) gibi her türlü rezilliğe, şenaate mübtelâ bir kenar mahalle bitirimini, "bütün ileri gelenlere" tiryaki eylemiş.

DÖRT: İstemem, dursun o temelsiz övünçler bir yana... (s. 471)

Şu "temelsiz övünçler" de neyin nesi acaba? Üşenmeyelim bakalım:

İstemem, dursun o pâyânsız mefahir bir yana...

Çok bilmiş sadeleştirici, 'pâyânsız' (sonsuz, nihayetsiz) kelimesini, 'payandasız' anladığı için hiç düşünmeden mefahiri 'temelsiz' yapmış.

BEŞ: Nedir bu? Başka değil, aynı Tanrısal edimin işidir: / Bütün ezeldeki çalışmanın yoğunlaşmışıdır.

Aslı nedir şu "tanrısal edim"in, bir bakalım:

Nedir bu? Başka değil, aynı cilvenin işidir: / Bütün ezeldeki sa'yin tekâsüf etmişidir

Bu nasıl bir densizliktir ki hiç acımadan 'cilve' kelimesine kıyılabilmiş?

Sadeleştiricinin ne Osmanlıcası, ne Türkçesi vardır; ne de aklen ve edeben zevk-i selimi. Akif'in şiirleri sözkonusu olduğunda gereken felsefî ve tasavvufî birikimden ise hiç nasibi olmadığı pek aşikâr.

ALTI: Tüllenen mağribi akşamları sarsam yarana...

Akif'in, âşıkı olduğum bu mısraını, sadeleştirici, bakınız nasıl da hunharca katletmiş:

Tüllenen batıyı, akşamları sarsam yarana... (s. 651)

Ne yazık ki sadeleştirici 'garb' ile 'mağrib' arasındaki koca farkı göremeyecek kadar özensiz ve laubali.

YEDİ: Bir de şu misâli gözden geçirelim:

Bu cebhe fecr-i ezelden örülmüş olsa gerek;

Sadeleştikten sonraki hâli:

Bu cephe, eskiden tan şafağından örülmüş olsa gerek; (s. 731)

Hakikaten yazık. Çok yazık. "Fecr-i ezel" demek, hilkatin/yaratılışın başlangıcı demek. "Tüllenen mağrib"i hiç utanmadan "tüllenen batı"ya dönüştüren zevksizlik ve kültürsüzlük, fecr-i ezel'i de "eskiden tan şafağı" haline getirmekten çekinmemiş.

Nasıl olur da şimdi Cemil Meriç hatırlanmaz: "Mabedi bezirgânlardan temizlemek... bezirgânlardan, dilencilerden, kalem haydutlarından... gazâların en hürmete şayanı."

SEKİZ: Zaman da çalışmaya çıkar: Çünkü hep onunla yürür. / Yer de çalışmaya varır: Çalışmayı sıfıra indiriniz, / Yerin varlığı düşünülemez, mekân boş düşünce olur. (s. 387)

Sadece terzil değil, rezil de edilen bu felsefî anlatımın aslı şöyle:

Zaman da sa'ye çıkar: Çünkü hep onunla yürür. / Mekân da sa'ye varır: Sa'yi sıfıra indiriniz, / Mekân tasavvur edilemez, muhâl olur hayyiz.

Mekânı 'yer'e dönüştüren kafa, 'hayyiz'i de 'mekân' yapıveriyor. Neymiş, "zaman da çalışmaya çıkar"mış, "yer de çalışmaya varır"mış. Allah hepimize akıl fikir versin!

DOKUZ: Yeryüzü mahkumu olmuştur, zaman mahkumu olmakta; / O, yazık, istiyor egemen kesilmek bütün dünyada! (s. 693)

Aslı şöyle:

Zemîn mahkumu olmuştur, zaman mahkumu olmakta; / O, heyhat, istiyor hâkim kesilmek bu'd-ı mutlakta.

'Mekân' ve 'hayyiz'den sonra şimdi de şair 'zemîn' kelimesini kullanıyor. Zaman zemîn meselesi. Peki sadeleştirici ne yapıyor, zemîn'e 'yeryüzü' diyor, buud-ı mutlak'ı ise 'dünya' hâline getiriyor.

ON: Topraktan örtüne büründün sen, ey edebin ışığı, / Ama o parlaklık ki hatırımdadır... Söner, / Durup mezarının üstünde ağladıkça (bir) bulut; (s. 113-115)

Bu mısraların aslı ise şöyle:

Ridâ-yı hâke büründün sen ey sirâc-ı edeb, / Fakat o lem'â ki yâdımdadır... zevâli adîm... / Durup mezarının üstünde ağladıkça sehab;

Şair hatırındaki o ışığın zevalinin 'adîm' olduğunu, yani bulutlar durup mezarının üstünde ağladıkça hatırındaki o parlak ışığın aslâ sönmeyeceğine işaret ediyor.

Sadeleştirici ise, 'o parlaklık ki hatırımdadır, söner" diyor.

ONBİR: "Sevkediyormuş meğer insanları/Hakk-ı übüvvet de bu caniliğe" beytinde geçen 'hakk-ı übüvvet', yani babalık hakkı, "kulluk hakkı" diye katledilmiş. (s. 463)

ONİKİ: "Beşer değil mi? Teâlî de etse irfanı", şu şekilde katledilmiş:

İnsan değil mi? Yükselse de etse kültürü, (s. 375)

Ne güzel, değil mi? Yükselse de etse kültürü...

ONÜÇ: Boğulmuş insanın ruhu, şarabın kızıl dalgalarında / Görünüyor, lânet olası meyhanecinin çirkin yüzünde! (s. 79)

Bu beytin aslı şöyle:

Boğulmuş rûh-ı insanî şarâbın mevc-i âlinde. / Nümâyan mel'anet sâkisinin çirkin cemalinde!

Hadi uzatmayalım da kısaca söyleyelim, "lânet olası meyhanecinin çirkin yüzünde" diye bir ibare yok metinde. Şair, "meyhanecinin çirkin yüzündeki mel'anetin görüldüğü"ne işaret ediyor, o kadar! Mevc-i âli ise "kızıl dalgalar" değil, "yüksek dalga(lar)" demek.

ONDÖRT: Tarih, o bizim eştiğimiz kanlı yıkıntı, / Saklar sayısız mezar ile milyonla yazıtı. (s. 702)

Bu anlamsız satırların aslı şu:

Tarih, o bizim eştiğimiz kanlı harâbe, / Saklar sayısız lâhd ile milyonla kitâbe.

Şairin 'harabe' ile 'kitâbe' arasındaki kurduğu 'sescil' (!) yakınlığın nasıl da mahvolduğuna üzüldüğümü sanmayınız, sadeleştiricinin 'yıkıntı' ile kafiye tuturmak için 'yazıt' kelimesini ittirmesi ('i' haliyle kullanması) hüzünlendiriyor insanı. Bakınız: yıkıntı+yazıtı.

'Mezartaşı' (kitâbe) anlamına mı gelir yazıt?

Ne diyeyim, Safahat'a yazık olmuş.

Hülâsa, sadeleştiricinin lisan ve tarih bilgisinin, ilmî seviyesinin, zevk-i edebîsinin, hassasiyet ve dikkatinin böylesi bir iş için yeterli olmadığı sarahaten ortada.

Yazımızı bitirken, eski bir münekkid dostumuzu, Cemil Meriç'i buraya konuk etmemizin tam da sırası:

— İstediğimiz, şaheserlerin kazanç hırsına kurban verilmemesi, yani mabedin bezirgândan temizlenmesidir. İstediğimiz, otoritelerini münekkidin sükûtuna borçlu olan kalem erbabının, cihan edebiyatının, buudları sayısız asırları kucaklayan Panthéon'una dolu dizgin dalıp ebediyetin önlerinde secde ettiği şâhikalara saygısızca saldırmamasıdır.

Türkiye'de seviyesizliğin ve ciddiyetsizliğin yaygınlığından şikayet edenlerin de haksız çıkacağı günlerin gelmesi umuduyla.

Not: Söylemek gerekir mi bilemiyorum ama ben kötümser değilim, karamsarım.

Dücane Cündioğlu
02.03.2008
 

mustafabalci_07

"Sabır" eey gönlüm...
Katılım
28 Kas 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

ask uzerine

Eskiler sözü güzelleştirerek söylemeye çaba sarf ederler; bunu, yazacakları sözleri kalıcı kılmanın şartlarından biri sayarlardı.
Bu yüzden nesri de şiirsel söylemek, ona ahenk katmak ve anlatımı kuvvetlendirmek önemliydi. Cinas denilen sanat böyle doğmuş ve nesir ustaları cümlelerinin arasında ritm ve kafiye bulundurmayı önemsemişlerdi. Eskilerin cinaslı bir üslupla ortaya koydukları bu tür yazılara biz sonradan süslü nesir demişiz. Türkçe'de bu üslubun ilk temsilcisi Fatih çağının ünlü bilgini Sinan Paşa olup aşağıdaki metin onun Tazarruname (İÜ. Ktp. TY.1818, v. 92a.) adlı eserinden alınmış ve bir çevirinin(/yalınlaştırmanın) asıl metin karşısında ne kadar cılız durduğunu göstermek için karşılıklı verilmiştir:

İşarat-ı Evsaf-ı Aşk

Aşk âsâyiş-i cândur; aşk ârâyiş-i cihândur. Aşk nemek-i diyk-i vefadur; aşk hadîka-i ehl-i safâdur. Aşk hakîkat çerhınun ahteridür; aşk cân leşkerinün mihteridür. Aşk bir sultân-ı kâhir ü tîzdür ki alem çekicek birbirine urur vücûd ile ademi; aşk bir bî-karâr u şûr-engîzdür ki kadem basıcak şûr u gavgâya bırağur âlemi. Aşk bir cevher-i pâkdür araz sanman; aşk râhat-ı cândur maraz sanman.

Aşk bir mürgdur ki melâmet-i halk ona bâl olur; aşk bir devletdür ki idbâr-ı dünyâ ona ikbâl olur. Aşk bazarında câme-i dîbâyı bir habbeye almazlar; uşşâk mahallesinde nâmûs ile nâmı bir çöpe saymazlar. Âşık olanlar gayret ü ârı bırağurlar; dost isteyenler ol vakârı bırağurlar. Âkıl eydür: "Cübbe vü destâr hani?"; âşık eydür: "Hâne-i hammâr hani?" Âşık düğünden bîniyâz olur; âşık cihân içinde serfirâz olur. Aşk bir külüng-i pulâddur ki her vakit varlık binasın yıkar; aşk bir bennâ-yı üstâddur ki dâim yokluk sarayın yapar. Aşk bir derd-i mâderzâd olur; âşık iki cihândan âzâd olur. Ne vuslatda şâd u ne gamdan firârı olur; ne destinde sabr u ne pâyında karârı olur.

Âşık hemîşe belâkeş olur; dâim belâ içinde hoş olur. Âşık her dem sûz u şevkda olur; derd-i aşk içinde zevkde olur. Âşıka gıdâ belâ olur; âşıka safâ cefâ olur. Âşık ki yolunda merd olur; renci dârû vü râhatı derd olur. Beyt: "Dil ki bûy-ı aşkdan bîreng olur / Ehl-i dil katında ol dil seng olur". Dil bağında ki aşk gülü olmaz; bir bezme benzer ki onun mülü olmaz.

Aşk kıssa vü hikâyet olmaz; aşk-bâzî hadîs ü rivâyet olmaz. Âlem-i aşk âlem-i diğerdür, pâye-i aşk ondan bülend-terdür, ki her mesken ona menzil ola; veya onun mekanı bir avuç kül ola. Aşk bir makâm-ı vicdanîdür; cezbesi cezbe-i nûrânîdür. Aşk halk gözünde dîvânelikdür; aşk kendi vücûduna bîgânelikdür. Aşk ezel kadehinden bîhûşlukdur; aşk iki âlemi ferâmûşlukdur.

Aşk Üzerine Tanımlar

Aşk canın huzur, cihanın ziynet bulmasıdır. Aşk vefa azığının tuzu; gönülden anlayanlar için hazırlanmış bir bahçedir. Aşk hakikat göğüne yıldız; can ordusuna mehterdir. Aşk, öylesine kudretli ve hızlı savaşan bir sultandır ki sancağını çekip de yürüdüğünde varlık ile yokluğu birbiriyle çarpıştırır; aşk öylesine delifişek bir kargaşa adamıdır ki ayak bastığı yeri çoraklaştırıp kavgaya salar. Aşk pak bir cevherdir; onu araz sanmayın; aşk bir can rahatlığıdır, hastalık anlamayın.

Aşk bir kuştur ki halkın ayıplaması onun kanadı; aşk bir talihtir ki dünya zilleti onun açık bahtı sayılır. Aşk pazarında ipek kumaşlar bir arpa tanesi etmez; aşıklar mahallesinde itibar kaygısı veya şöhretin çöp kadar değeri olmaz. Aşık olanlar gayret ile namusu bırakırlar; sevgili peşindekiler elbette ağırbaşlılığı terk ederler. Akıllının sorusu "Hani rütbe ve makam?"; aşıkın sorusu "Nerde aşk meyhanesi?"dir. Aşık dünya eğlencesine dönüp bakmaz; bu yüzden başı dik dolaşır. Aşk tunçtan bir külünktür ki durmadan varlık binasını yıkmakta; aşk öyle usta bir mimardır ki (yıktığı varlık binasının yerine) daima yokluk sarayını yapmakta. Aşk, aşıkta anadan doğma bir derttir ki onunla kendini iki cihan kaygısından kurtarır; bu uğurda ne vuslat ile şad olup ayrılık derdinden kaçınır; ne sabır elde edebilir, ne ayağına dur durak bulunur.

Aşık bela çekmede devamlılık gösterir; çünkü bela ile hoş geçimdedir. Aşık her an yanış ve özlem içindedir; aşk derdiyle daima zevk içindedir. Aşık için (sevgilisiz) işret bir bela; eğlence de bir cefa olur. Aşık ki gidişatında mertlik üzeredir; sıkıntıları zehir, rahatı ise dert sayılır. Beyit: "Gönül ki aşk kokusuyla kendinden geçip sarhoş olmuyorsa; ehl-i diller katında o gönlün taştan farkı yoktur". Aşk gülü açmamış bir gönül bahçesi; şarabı olmayan bir işret meclisi kadar beyhude ve yavandır.

Aşk masal veya hikaye değildir; aşk oyunu anlatıl(a)maz, rivayete gelmez. Aşk alemi başka bir alemdir; aşk payesi ise ondan da yüksektedir; öyle ki sıradan bir mekana gelip konabilir; hatta bir avuç külde bile vatan tutabilir. Aşk vicdana ait bir makamdır ve cezbesi de nurani bir cezbedir. Aşk avamın gözünde bir delilik ve kendi kendisine (kendi varlığına ve varlık alemine) yabancılıktır. Aşk, ta ezeldeki kadehin sarhoşluğudur ki aşık, bu dünyayı da, öte dünyayı da unutmuştur (vesselam)!..


[BERCESTE]
Aşk kim ruha gıdadır ne yenir ne yutulur

Bir demir leblebidir çiğneyene aşk olsun

Şinasi


iskender pala
zaman gazetesi 04.03.2008
 

seb-engiz

- *Tiryandafil -
Katılım
13 Mar 2008
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Mecaz, hakikate mağlup düştü

-Kadınlar Günü'nün ardından-
Tamburi Mustafa Çavuş'un şehnaz buselik şarkısındaki "Küçüksu'da gördüm seni / Gözlerinden bildim seni" mısraları, aslında bütün macerayı özetlemekteydi.
Bir ömrün en müstesna aşk macerasını, kısa bir aralıkta gözlerini görüp de sevdiği bir güzel(lik) uğrunda harmanlayan, adını bile öğrenemeden dünyasına sökün edip gelen meveddetin hasrete dönüşen mutluluğunu, hüzün kılığında gelen sevincini veya firkat lezzetiyle hissedilen vuslatını bir hayal uğruna çoğaltan o eski zaman efendileri yok artık. Öte yandan, zamanımızın genç kız veya kadınları da uğruna şiirler yazılan, ömür boyu sultan itibarı gören, dillere destan aşklarla adları tarihe geçen nazenin ve zarif hanımefendiler olmaktan çok uzaklar. Peki, kimdir bu derinliğin kaybolmasından sorumlu? Erkekler mi, kadınlar mı?
Eski şairlerin anlattığı kadınlar, evet, itiraf ederiz ki birer hayalden ibaret idiler. Lakin o hayal kadınlar, ete kemiğe bürünmüş hemcinslerine yüksek bir itibar sağlıyorlardı. Erkekler daha yüz sene evvel gözünün renginden kadının saçlarını, serçe parmağından kolunu, topuklarına uzanan eteğinin bir savruluşundan endamını hayal ediyor, onu düşüncesiyle içinde çoğaltıyor, hayalhanesini binbir görüntüsüyle besliyor, zihnince ona fıstıki şallar giydirip soneler, gazeller eşliğinde pembe yaşmağını aheste aheste açmaya çalışıyordu. Yalnızca gözlerini gördüğü kadın (bunu tersinden söyleyelim; yalnızca gözlerini gösteren kadın) âşık ruhunda sonsuz bir ışıkla parlıyor ve her defasında farklı bir renk ve desen ile var oluyor, belki o hayallerle süslenerek ilahi bir varlık haline dönüyordu. Bu kadın artık tarihe karıştı. Şimdi her kadın, kendisini seven erkek karşısında "Ne kadınlar sevdim zaten yoktular" diyen Attila İlhan'ın dizesindeki o gizemli karaktere sahip olmak istiyor, bunun için çırpınıyor ama bir türlü başaramıyor.
Bir zamanlar şiirle anlatabildiğimiz o mecazlara bürünmüş hayal kadınını, bugünün erkekleri artık akıllarıyla tartıp realist kâr hesabıyla çarpıyor, bölüyor, topluyor, çıkarıyor ve nihayet gözleriyle didik didik edip tüketiyor. Kulaklar kadın sesinin bin bir türlüsüyle kirlenmiş durumda; gözler müstehcen reklam görüntülerinin istilası altında. Realite, bırakınız sıradan insanları, şairleri bile o mecazlara akseden büyüleyici görüntülerden, o terennümsaz seslerden mahrum bıraktı. Servi salınışlı güzeller çağı kapandı, yere pat pat basan genç kızlar türedi. Bugün, sigaradan kalınlaşmış sesiyle kadın, sokakları ve caddeleri kaplayan hayat mücadelesi uğruna peçesini kaldırmış, metrolarda ve çarşılarda tüketim hırsıyla şirretleşmiş, hatta amfilere ve dersliklere taşan seviyesizliklere düşmüş, velhasıl vapuru, otobüsü, dolmuşu, taksiyi, treni, uçağı herkesle eşit şartlarda doldurmuş, baş tacı edilen konumunu yitirmiştir.
Kadın, artık hayale kafa tutan bir çıplaklıkla karşımızda. Bir yarışçı gibi; kendisiyle, sokakla, billboardlarla, kurulu düzenle, modayla, eğitim sistemiyle savaşmakta ve çırpınıp durmakta. Bir zamanlar mecaz tüllerini üzerinden kovar ve gerçekliğini teşhir ederken bunları göze aldığının farkında değildi. Şimdi mecazın aldatamadığı gözlere hitap etmek ve en ufak kusurunu bile binbir hile ile kapatmak zorunda. Maaşının yarısını kozmetiğe, kıyafete, lükse yatırmasının başka ne sebebi olabilir ki?!..
Günümüz şiirinin kadın ve aşk konusunda -eski şaire nispetle- sığlığı hiç şüphesiz kadının baştan ayağa hakikat kesilme isteğiyle de alakalıdır. Eski şairlerin hayallerindeki cömert sözleri bugünün kadını boşuna aramaktadır. Başörtüsü konusunda bile hemcinsinin gizli bir tel saçına tahammül gösteremeyen kadın, aslında bu hazin sonu kendi elleriyle hazırlamıştır. İştah açan bir yemek ne derece maddi ise kendini o derece maddi görme eğilimindeki kadın da erkek hayalhanelerini dolduran mecaza geçit vermemekte ısrarcı görünüyor. Kendi gerçekliğiyle o kadar meşgul ki cinsiyetini istismar edenlerle neredeyse işbirliği konumuna düşmekte. Bu da onun erkeklerden göreceği hürmeti, itibarı, alakayı ucuzlatmış, menfaate indirgemiş ve en son çare olarak bir erkeği maddesiyle büyüleme gayretine hapsedip bırakmıştır. Galiba mecaz, hakikatten intikam almaya başladı.
Ne diyordu Tevfik Fikret: "Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer".
[MECNUN'UN LEYLA'SI]
Mecnun ne vakit Leyla'nın izine rastlasa dayanamaz, koşmaya başlardı. Yüzünün rengi safrana döner bedenindeki tüyler baştan ayağa diken kesilirdi. Vücudunu bir titreme kaplardı. Birisi ona dedi ki;
Leyla yokken senden yiğidi yok şu alemde. Sahralardaki aslanlardan da dağlardaki vahşilerden de korkmuyorsun. Ama Leyla'nın adı anıldı mı söğüt gibi titremeye başlıyorsun.
Dertli Mecnun boynunu büktü,
- Bakın görün işte, aslanlardan korkmayan kişi aşk aslanının karşısında nasıl sinmiş, dize gelmiş, bekliyor. Aşkın kuvvetidir bu, âşıklar da onun ayakları altına düşmüş karıncalar.
[BERCESTE]
Annesinden Leyla'ya öğütler:
Temkîni cünûna kılma tebdîl
Kızsın, ucuz olma kadrini bil
Her sûrete aks gibi bakma
Her gördüğüne su gibi akma
Sâye gibi her yere yüz urma
Hiç kimse ile oturma durma
Fuzuli

İskender Pala- Zaman Gazetesi- 11 Mart 2008, Salı
 

uLYa

 
Katılım
10 Nis 2007
Ynt: Recep İvedik'i başbakan yapalım

derinsu, kime ait acaba yazdığın alıntı?

..........


Laikliği, Cemil İpekçi üzerinden tartışıyoruz; şehitleri, Bülent Ersoy üzerinden... Türban işine Osman Yağmurdereli bakıyor... Hrant Dink cinayetini, İsmail Türüt'ün şarkısıyla çözmeye çalışıyoruz. İstihbarat Teşkilatı, mafyayı yakalamak için Tuğba Özay'ın peşinde...

'Barzanici bu' diye, içeri tıka tıka, Nil Demirkazık'ı tıktık. İbrahim Tatlıses az daha mebus oluyordu. Evden atılan ihtiyarların umudu Mahsun Kırmızıgül... Adnan Şenses ülkücü oldu, Erkin Koray MHP'ye küstü, Sinan Çetin AKP'ye verdiği desteği çekmek üzere.

*

Ciddi bir ülkedir burası.

*

Sanırım o yüzden, Genelkurmay Başkanı, 'Kandil Dağı'nı Biri Bizi Gözetliyor Evi gibi seyrediyoruz' demişti...

Uydu muydu dese, karışık.

BBG de, herkes anlıyor.

*

PKK'nın Zap kampını ele geçirince, anchorman'in biri, elinde uzaktan kumandayla çıkıp şu anonsu yaparsa, hiç şaşmayın: 'Zap'ladık, azzz sonra!'

*

Derbi desen...

1'inci dakika, saygı duruşu.

90'ıncı dakika, çiftetelli!

*

Adnan Menderes'in, Deniz Gezmiş'in nasıl asıldığını Hatırla Sevgili'den öğreniyoruz... Derin devleti, Ergenekon'u, Kurtlar Vadisi'nden... TMSF tarafından bankasına el konulan işadamı, Sevgili Dünürüm'de... Türk-Yunan ilişkilerini de, Yabancı Damat yumuşatmıştı zaten.

*

Özetle...

Recep Erdoğan'dan sıkıldık, Recep İvedik'i başbakan yapalım, tam olsun bari!


-yılmaz özdil-
 
Katılım
27 Mar 2006
Hasan KAÇAN'dan

Dokuz- on yaşlarında falandım.O yaşlarda çok dolanırdım.

Okul harçlığımı çıkarmak için, İstiklal Caddesinde, şimdiki 'Atlas' sineması'nın önünde kapsız 'Teksas- Tommiks' satardım.

Bir gün, bir adam ve bir kadın gördüm. Elele tutuşmuşlardı.

Oradan geçen fötr şapkalı, gravatlı bir amca 'Beyefendi, hanımınıza söyleyin kolunuza girsin' demişti.

Bu gibi durumlar ayıp karşılanırdı.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Lunapark'lardaki 'dönen zincir'lere kadınları bindirmezlerdi.

'Korku tüneli' vagonlarına da, karı- koca değilse erkek ve kadını yanyana oturtmazlardı.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Meyhanelere ancak kelli felli adamlar girebilirdi. Bu mekanların mutlaka perdesi vardı ve dışarıdan içerisi görünmezdi.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

İstanbul'un mutena semtlerinden Moda'da, Bostancı'da 'Kadınlar Plajı' vardı.

Bu plajlara 'erkek- kadın' girilemezdi. Yasaktı.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Açık hava sinemalarında 'Dikkat dikkaaat... Sinemamızın sağ tarafı temamen ailelere ayrılmış bulunmaktadır, tek gelen beylerin aile tarafına oturmaları yasaktır!' anonsları yapılırdı.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

'Aile çay bahçeleri' vardı. Bekar kızlar, erkekler alınmazdı. Aileleriyle geldilerse alınırdı. Yoksa girmeleri yasaktı.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

İnsanlar ellerinde içki şişesi, uluorta dolaşmazlardı. Mutlaka bir gazeteye sarar, paltosunun koltukaltında gizleyerek evlerine götürürlerdi.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Tanımadığın bir mahalleden sağa sola bakmadan başın önde geçerdin. Eğer 'kıpırdak' olursan mutlaka yolun kesilir, 'hüoop bilader kime bakmıştın' diye sorguya çekilirdin.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Mahalleler tasnif edilmişti.

Ermeni mahallesi, Rum mahallesi, Arnavut mahallesi, Çingene mahallesi.

Rum mahallesinden de geçerken başın önde geçerdin, yoksa 'ızbandut' denilen Rum gençleri yolunu keser, hesap sorarlardı.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Hanımefendiler çarşıya pazara çıkarken mutlaka başörtüsü takarlardı.

Bütün bunlar 'Cumhuriyet Türkiyesi'nde yaşanıyordu.

İnsanlar, fıkaralık dışında hayatlarından memnundular.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Dokuz- on yaşlarındaydım o zamanlar.

(Not: İnanmayanlar eski, siyah- beyaz Türk filmlerini tekrar tekrar seyredip incelesinler. Vallahi ben o vakitler Ak Parti diye bişey duymadım, görmedim. Bütün bunlardan da 'mahalle baskısı' diye şikayet edildiğini işitmedim. Benim bildiğim şey, tüm bu anlattıklarımın toplamına o zamanlar 'edep' deniyordu...)
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Derin Devletin Küçük Dünyası

Paris'in kenar mahallelerinde büyüyen öfkeyle ilgili ‘projeksiyonlar' geliştiren bir "derin devlet" elemanı var mıdır acaba?
Yahut İsrail toplumu içindeki etnik ve kültürel çatışmaların nereye varabileceğini / vardırılabileceğini araştıran bir "derin devlet" elemanı?
Yahut Tibet'teki ayaklanma ile Doğu Türkistan meselesi arasında bağ kuran, bu bağ üzerinde zihin jimnastiği yapan bir "derin devlet" elemanı?
Yahut Amerika Birleşik devletleri'ndeki ayrılıkçı hareketlerin potansiyellerini inceleyen bir "derin devlet" elemanı?
Yahut Zimbabwe'nin "Doğu'ya Yöneliş" siyasetinden nasıl istifade edilebileceğine dair rapor hazırlayan bir "derin devlet" elemanı?
Hiç sanmıyorum.
Olsa bile, bunların çabalarını değerlendirecek ‘mekanizmalar' yok.
Mevcut ‘mekanizmalar'ın çoğu, Türkiye'nin kendi içindeki hesaplaşmaları üzerine kurulu.
Filanca ülkedeki Türk vatandaşlarının ne kadarı yıkıcı ve bölücü örgütlere mensup, ne kadarı şeriatçı? Böyle şeylerle uğraşılıyor.
Bir de Ermeni ve Rum lobilerinin Türkiye aleyhtarı faaliyetleri takip ediliyor.
Yani, içine kapanık bir "dış istihbarat" anlayışı hakim.
Türkiye'ye yeni mevziler kazandırmak, Türkiye'yi küresel bir aktör haline getirmek, Türkiye'nin dünya siyasetinde etkin bir rol almasını sağlamak filan yazmıyor "derin devlet"in kitabında.
İslam Alemi'ne ve dahî umum insaniyete hizmet gibi ulvi davalar zaten hiç yazmıyor.
Ya ne yazıyor?
"Statükoyu korumak!"
Başka?
Yine "statükoyu korumak".
Başka?
Yine ve yine "statükoyu korumak".
Statüko milleti ihya etmiyor, tam tersine milletin iflahını kesiyor, ama olsun, "derin devlet"in statükoyu korumaktan başka derdi yok.
Yurt dışındaki faaliyetlerinde bile bu kadar içine kapanık, bu kadar statükocu, bu kadar ufuksuz, hayal gücünden ve ülkücülükten bu kadar uzak olan bir "derin devlet"in yurt içinde statüko şövalyeliğinden başka bir şey yapması mümkün mü?
Değil tabii.
Başka bir şey yapamaz, çünkü başka bir şey bilmiyor.
Statüko istediği kadar çürümüş, istediği kadar kokuşmuş olsun; varını yoğunu onu savunmaya harcamayı dünyanın en kutsal vazifesi addediyor.
Gazete köşelerinden yüksek bürokrasiye kadar nüfuz ettiği her yerde statükonun "Bekçi Murtaza"lığını yapıyor, yaptırıyor.
İcabında çeteler kuruyor, terör rüzgârları estiriyor, askeri müdahalelere zemin hazırlıyor.
Statükoyu sarsan veya sarsacak gibi görünen siyasi partilerin kapatılması için kampanyalar yürütmeyi de ihmal etmiyor tabii.
Kapanan partiler bir şekilde tekrar açılıyor, tedavülden kaldırılan siyasetçileri millet tarafından yeniden ve yeniden tedavüle sokuluyor, ama "derin devlet" bir türlü akıllanmıyor; Türkiye'ye zaman ve enerji kaybettirmekten başka şeye yaramayan bu işi hep yapıyor.
Zaman ve enerji kaybı umurunda mı "derin devlet"in?
Kan kaybı bile umurunda değil; yeter ki statüko sağ olsun.
Her şey statüko için!
Peki statüko ne için?
İşte onu anlamadık gitti.

Hakan Albayrak (Gerçek Hayat)