Köşe Yazarlarından Seçmeler

Katılım
24 Eyl 2007
#1
Düşünmek gerek bazen. Düşünce kabiliyetimizi geliştirmek için de düşünürlerin, aydınların yazdıklarını okumak gerek. Bu konuda üyelerimizin seçtiği köşe yazıları listeleniyor. Siz de bunları okuyabilir ya da sevdiğiniz bir yazarın yazısını paylaşabilirsiniz.
 
Katılım
24 Eyl 2007
#2
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Sevgide arınmak
Beşer; beşer kaldıkça; “postsuz hayvan” (postsuz canlı) olmaktan daha fazla bir şey değildir. Geçenlerde şempanzeler üzerinde yapılan bir deneyin sonuçlarını okudum: Bazı şempanzelerin amelî zekâlarının beşerden farklı olmadığı sonucuna varılıyordu. Şu halde “şeytanet”, “insan” olmaya yetmiyor. Hele insan-ı kâmil olmada büsbütün yetersiz kalıyor.

Başlıca ödevimiz “benî Adem'den olmaktır”, “insan olmak”tır.

Bunun yolu nedir? Gayet açık değil mi? Âdem, beşere tebliğe başladığında, Adem Aleyhisselâm'dan, daha sonra, M.Ö. 4500 yıllarında Nuh Aleyhisselâm'dan yüz çevirip “enbiyâdan yaşarım müstağnî” diyenler, beşer kaldılar. “Vâris-i Âdem” olan “Vesile”yi bulmak ve O'na tabi olmak, O'nu sevmek, sevgisinden fâni olmak gerekir. Vesile de, Yüce Sevgilidir. O'ndan önce ve O'ndan sonra O'nun Nûrundan feyz alan Nebî ve Veliler de Nûr-i Muhammedî'ye teb'an vesîledirler. Bu anlamda “Eri hakk bilmek gerektir”. Buradaki “Er”, erkek cinsiyetine mahsus değildir. Dişi arslanla simgelenen nice kadın erler vardır. Arslanlık velâyetlerinin simgesidir. Bu arslanlar Sevgiyi temsil eden arslanlardır. Fâtıma'ya, Meryeme, bütün Veliye ve Azîzeler' e selâm!

Erkek olsun, kadın olsun, Nûr elçileri, Sevgi elçileri olan insanları seçen ve elçi kılan; her türlü noksan sıfatlardan Münezzeh ve Sübhân olan Vedûd Allah'dır. Ondan başka ilâh yoktur. Varlık ilkedir. Demek ki Sevgi ilkedir. Hayatımız bir Sevgi imtihanıdır. “Mübarekdir ve Mübarek olsun Mülk elinde ve her şeye Kadîr olan (Allah). O, hanginizin en güzel eylemlerde olduğunuzu sınamak için hayatı ve ölümü yarattı, O Aziz ve Gafûrdur. (Mülk, 67/1-2).

Allah, Sevgi'nin yüce ıssı olarak, Sevgi elçilerini görevlendirir. Bunlar da elbette “ma'sûm” olurlar. Sevgi elçilerini atayan ve gönderen Rabb'in elçileri başka türlü olabilir mi? “İsmet” ile “ulûhiyyet”i karıştırmak nice iştir?

Bu sebeple, Yüce Sevgili'nin sevgisine karşı “sedd” örmeye kalkışan, kendine yazık etmemelidir. “Lâ ilâhe illallah”ı gönülden söylüyorsa, Yüce Sevgili'yi Ebu Eyyub gibi, Uveys-i Karanî gibi karşılamalıdır, Abdullah İbn Ubeyy gibi ekşi surat ve ağulu dil ve gönül ile değil! Hulâsa: Lâ ilâhe illallah'ın hakkını veren “Muhammed Resulullah” derken sevinçten kaynamalı, keyfine bakmalıdır, içinde “Sevgi bid'attir” vesvesesi olmamalıdır.

Ey Azîzanın gafletde olanları! Ehlibeyt Sevgisi de Yüce Sevgili'nin Sevgisinin ayrılmaz boyutudur. İblis vesveselerine kapılmayın! Hukuk Fakültesi'nde yeni asistan olduğum yıllarda idi, Merhum Şemseddin Yeşil Efendi henüz hayatta idi. Ben çekingen tabiatlı olduğum için, Sahhaflar'daki dükkânda kendisini görürdüm, ne var ki yanına varıp tanışmamış idim. Göztepe'deki fakirhane komşularından bir ailenin reisinin vefatı dolayısıyla, hatim meclisine katılmış iken, Kur'an-ı Kerim okuyan Hoca'nın, helvayı göçürdükten sonra, Ehl-i Beyt Sevgisini izhar ettiği için sözü Merhum Şemseddin Hoca'ya getirerek şu kuru iftirayı dillendirmesi içimi yakmış, ne var ki Meclis'dekilerin en genci olmam dolayısıyla şakk-ı şefe eylemeye cesaret edememiş idim. (Yani dudaklarımı açamamıştım). Kuru iftirânın meâli şu idi: -Şemseddin Yeşil, Ehl-i Beyt sevgisinde, ifrata varıyor. Efendim ne lüzûmu var bu sözleri söylemenin? Nitekim sonunda İran Sefareti'nden bu iş için para aldığı anlaşıldı!” Biliyordum ki bu söz yalandır, ne var ki söyleyip itiraz edemedim. Üstelik o dönemde “Âryâmehr” başta idi. Meclis'deki bereli-bıyıklı özel bir cemaat erkânı da, sustular. Bugün de böyle oluyor: -Hristiyanlara, Museviler'e zulmedilmemeli, Ruhban okulu açılmalıdır!– Patrikhane'den de, ellelem İsrail'den de para alıyor muhakkaka! -Ehl-i Beyt sevgisi, îmân-ı kâmilin onsuz olmaz şartıdır!– Ülen ne gözü doymazın tekiymiş bu? Bi de İran'dan para alıyor! –Başörtüsü yasağının meşru temeli yoktur!– Aha işte İran yetmemiş gibi bir de Suudî Arabistan'dan da para alıyor! –Hayvanlardan da sorumlusunuz!- Vışşş ve de Vaaaaaavvv! Davarları bilem yoluna koymuş, belaş süt mü veriyollar, ne bilem?

Ey Azîzan, Theodor Herzl, Sultan Hamîd'i uyutmak için İstanbul' a geldiğinde, şimdi defter-i a'mâli kapanmış ve işi Divan'a kalmış olan bir zat, derhal “koordinat”larını bularak yanına sokulmuş ve münasip bir komisyonla, rüşvet dağıtımı vekâletini de üstlenerek isteğini sonuçlandıracağını söylemiş ve Herzl'in bu işten kaç para aldığını sormuş idi. Herzl şöyle dedi:

-Davam için üstlendiğim bu işden hiçbir para almadığım gibi, üstelik masrafların bir çoğunu da cebimden veriyorum!

Herzl der ki: -Bu zat o kadar şaşırdı ki, sonunda da benim namusumdan şüpheye düştü! Çünkü o'nun için namus ve dürüstlük demek iş için aldığı parayı hakk etmek demekti. Bir gaye için, para alınmaksızın iş yapıldığını duyunca, bu şartlarla nasıl namuslu olunacağını kavrayamıyordu!

Ey Azîzan, sütun bitti, söz yine bitmedi. Önce “Vesile” sevgisini tam anlamıyla duyalım ki Sevgi eri olalım, Sevgi eri olmakla arınalım. Sevgidir arınmayan / Sanır ki gazâ eder / Kerîh bir koku yayar / Çevreye ezâ eder. Vedûd Allah'a emânet olunuz.


Hüseyin Hatemi
27 12 2007
 
Katılım
24 Eyl 2007
#3
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler



Bizim Yunus halleri -
Mustafa Miyasoğlu
Yunus Emre’ye dair pek çok yazı, kitap ve sempozyum metni yayınlandı. Bunların sonuncusu, şair ve araştırmacı dostumuz Mustafa Özçelik’e ait: Bizim Yunus (Eskişehir / Odunpazarı Belediyesi). Daha önce de Yunus Emre için kısa bir tanıtma kitabı yayınlayan ve yine aynı belediye yayını olarak güzel bir Nasreddin Hoca kitabı hazırlayan dostumuzun bu iki kitabının ortak bir özelliği var: Bu iki şahsiyet hakkında yazılıp yayınlanmış bütün eserleri görüp inceleyerek kendi yorumlarını başka araştırmacıların görüşleriyle desteklemesi çok hoş.

Yunus’la ilgili menkıbelerden anlaşıldığına göre, şeyhi Tapduk Emre tarafından “Bizim Yunus” diye anılan şairimizin Türk tasavvuf edebiyatının temel eser ve şahsiyetlerinden olan kimliğini ve şiirini bu adla bir kitapta ele alması son derece isabetli. Çünkü gerek şeyhinin sözlerine ve gerekse Necip Fazıl’ın bu adla yayınlanan şiirine atıfta bulunulan kitap, Yunus’un yaşadığı çağla birlikte menkıbelere karışan hayatını, düşünce dünyasıyla sanatı ve eserlerini ele almakta, ona dair yazılan şiirlerle Yunus’un şiirlerinden seçmeleri ihtiva etmektedir. Böylece, Osmanlı tarihçileriyle menâkıp ve tabâkat kitaplarından sonra, ilk defa Fuat Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde ele alınıp incelenen Yunus Emre, esasen tasavvuf kültürümüzü besleyen menkıbeleri ve bestelenen ilâhileriyle bu halkın gönlünde yer edinmişti.

Fuat Köprülü’den beri yenilikçi aydınlar tarafından da sevilip benimsenen bir şahsiyet haline gelmiştir. Rıza Tevfik ve Necip Fazıl şiir üslûbunu yenileştirmiş, Burhan Toprak ile pek çok araştırmacı da eserlerini titiz bir şekilde yeniden yayınlamaya çalışarak dünya gündemine getirmeye çalışmışlardır.

Araştırmacıların pek çoğu tarafından farklı kimliklerle, farklı tarikatların mensubu gibi gösterilmeye, tarihimizde yaşamış pek çok Yunus’la karşılaştırılmaya çalışılan Yunus Emre’nin Eskişehir dışında ve başka Anadolu bölgelerinde de mezar-makamlarına rastlandığı için, ona farklı biçimlerde sahiplenilmeye çalışılmıştır. Bunları hiç de yadırgamamak gerekir, çünkü Dede Korkut ile Nasreddin Hoca gibi bütün bir millete mal olmuş ve millî kimliğimizin bir yanını temsil eder hâle gelmiş bir şahsiyetin böyle çok sahip çıkanı olması çok tabii…

Yalnız bu yorumlardan şu iki tavrı Yunus’un ruhaniyetine ve şiir dünyasına çok aykırı bulduğumuzu ifade etmek isterim: Birincisi Rıza Tevfik ve Yusuf Ziya İnan gibi onu tarikatların üstünde bir felsefenin temsilcisi gibi görme eğilimi, diğeri de Sabahaddin Eyüboğlu’nun yaptığı gibi zahidane şiirleri de olan devrimci derviş portresi çizerek saptırma çabası…

Bu kitap için Mustafa Özçelik ile Odunpazarı Belediyesi Başkanı Burhan Sakallı dostlarımızı kutlar, “Yunus Emre tanıtma projesini”n de başarılı olmasını dilerim.

“Bu dünyanın meselesi”

“Bu dünyanın meseli bir ulu şâra benzer

Veli bizüm ömrümüz bir tîz bâzâra benzer”

Bu sözlerin şairi, bizim hayatımızı ve edebiyatımızı en iyi ifade ve temsil eden Yunus, aslında Türkçe tasavvufi edebiyatın Anadolu’da ilk büyük temsilcisi olduğu kadar, Ahmet Yesevî kültürünün de Hikmet tarzındaki şiirleriyle en güçlü sözcüsüdür.

Yaşadığımız hayatın yorumuna ait söyledikleri kadar iç dünyamızın ifadesinde de bizim en samimi sözcümüz olmuştur. O bakımdan bu şair gerçekten de Bizim Yunus’tur, bizi temsil eder. Böyle şahsiyetler bir milletin tarihinde yüz yılda bir ancak çıkar ve yüzyılları temsil eder. Fuzûli, Bâkî, Nedim, Şeyh Galip, Yahya Kemal, Mehmet Âkif ve Necip Fazıl böyle şahsiyetlerdir, bunlarla kimliğimiz tamamlanır, dünya görüşümüz tam ifadesini bulabilir.

Yunus Emre’nin “cezbe” halinde söylediği şiirlerinde bile o kadar munis ve öylesine cana yakın bir hava var ki, tasavvuf kültürüne âşina olmayanları bile kendisine çeker. Çünkü bu ifadelerde hissedilen içtenlik ve şahsilik, insanı en beşerî yanından yakalayarak ilâhî bir neşveye sürükler. Bu şiirlerden sekiz on tanesini arka arkaya okuyunca, kendinizi Yunus’un atmosferinde görmeye, söylediklerini içinizde duymaya başlarsınız.

Söylenenin şiir mi, hikmet mi, ilâhi mi, vaaz mı olduğunu düşünemez hâle gelmişseniz, kelâm tesirini göstermiş demektir. Yunus Emre, bu kelâm sırrına ermiş büyüklerdendir:

“Ben gelmedim dâvi (dâvâ) için

Benim işim sevi (aşk) için”

Yaratılış hikmetine böylesine vâkıf bir evliya şairin her sözü ayrı bir hâlin ifadesi olacaktır elbet:

“Hak bir gönül verdi bana

Ha demeden hayran olur

Bir dem gelir şâdi olur

Bir dem gelir giryan olur”

“Gayrıdır her milletten bu bizim milletimiz”

Bir gönül adamı olarak evliya şairlerimiz büyük görevler üstlenmiştir. İslâm’ın Anadolu’da benimsenmesinde onların gösterdikleri mahviyet, dillere destandır. Horasan erenleri, Anadolu evliyalarının pîrleridir. Bunların dördü “Evliyâ-i Rûm” arasında ilk büyükler olarak anılırlar: Mevlâna, Hacı Bayram, Hacı Bektaş ve Kastamonu’da yaşamış, şair olmadığı için az bilinen Şeyh Şaban-ı Velî hazretleri... Bunlara Osmanlılar “evtâd-ı erbaa”, yani dört direk derlerdi. Eğer Anadolu bin yıla yakın bir zaman İslâm’ın kalesi olmuşsa, bu “dört direk”in sağlam temellere sahip bulunuşundandır.

Yunus Emre’nin sözünü ettiği “millet” işte bu büyük evliyaların yetiştirdiği insanlardır:

“Gayrıdır her milletten bu bizim milletimiz

Hiç dinde bulunmadı dîn ü diyânetimiz

Bu din ü diyânette yetmiş iki millette

Dünya vü âhirette ayrıdır âyâtımız”

Buradaki “yetmiş iki millet” sözünün Müslümanlar arasındaki fırka ve mezhep ayrılıklarına delâlet ettiği, “âyât” kelimesinin de ayetler, deliller anlamına geldiği bellidir. Yani bir zamanlar çok sözü edilerek tartışılan Anadolu mozaiği söz konusu...

Yunus’un sözlerindeki beşerî taraf, dile getirdiği şiirin, ona ters düşmeyecek farklı yorumlara imkân vermesinde açıkça görülmektedir. İsteyen bu iki beyti okuyunca ehl-i tarikleri düşünsün, isteyen fırkalar arasında ehl-i sünnetin farklılığını anlasın, isteyen de kendi topluluğunun dünya ve âhirette ayrı bir muameleye tâbi olduğu düşüncesine hükmetsin. Hepsinde de hakikat payı vardır elbet. Gerçekten de Müslüman olmuş milletlerin birbirinden farklı üslupları vardır. Bunun ifadesini Yunus’ta görenlere de onun şiir dili sözcü olur.

Şu iki beyte de birer fahriye olarak değil, bir gerçeğin hakkıyla ifadesi olarak bakmalı ve Yunus’un kıymetini iyi bilmeliyiz:

“Yunus bu sözleri çatar sanki balı yağa katar

Halka metâların satar yüki güherdir tuz değil”

…..

Yunus ne hoş demişsin bal u şeker yemişsin

Ballar balını buldum kovanım yağma olsun”

Evet, bu “ballar balı”nın değerini iyi bilmeliyiz.


Milli Gazete, 11.11.2007
 
Katılım
24 Eyl 2007
#4
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Edebiyat, harflerin kıyamıdır -
D. Ali Taşçı
Bir harfti, sonra hece oldu; ardından kelimeleşti. Kelime olunca mana kazandı. Manaya dönüşünce gönül ona kapısını açtı ve “gel” dedi. O da gönül yolcusu oldu, gönülde yoğruldu, halden hale geçti ve “kelime” asaletine kavuştu. Böylece gönül testinden geçti.

Edebiyat, gönül testinden geçen kelimelerin cümle içindeki ahengidir. Notasız ses nasıl gürültü ise ve kulağı tırmalarsa, gönül kuyularında Yusuf’la tanışmamış kelimelerden de mana sarayı yapılamaz.

Yazmak önemli bir şeydir, Allah kaleme yemin ediyor. Ne var ki her yazılan edebiyat olmuyor, her mızrabın çıkardığı ses musiki olmadığı gibi. Kelimeler iç dünyanızda kimi zaman meltemler, kimi de fırtınalar estiriyorsa, gönül deniziniz kabarıyor ve her kelime bir damla gibi anlam denizinize süzülüyorsa, orada bir edebiyat şöleni var demektir. Artık gönül kayığınızı suya indirebilirsiniz.

Harflerin kaderi bana hep ilginç gelmiştir: Mesela, “a” harfi “ katil” kelimesinin içinde ne kadar saldırgan ve can alıcı duruyor? Fakat aynı “a” harfi “maktul” kelimesinin içinde ise, acındırıcı ve zavallı konumundadır. “ A “ aynı “a” ama, saf değiştirince görüntüsü ve işlevi başkalaşıyor.

Sıradan bir kitapta bir harf olmakla, Kur’an’ Kerim’de bir harf olmak arasında ne kadar büyük fark vardır? Birinde insani bir görüntü verir ve faniliği simgeler, diğerindeyse, Rabbani bir ağırlık ve asalet verir harfe. Kur’an’da harf olmak, bir biçimde ezeli ve ebedi şifrenin aynası olmak demektir. Kur’an okunurken, bütün varlık alemi, Kur’an sesinde, kendi bestelerini bularak Mutlak Varlık’a secde eder.

Her insan bir harf değil midir? Şu dünya kitabının satırlarına konmuş bir harftir insan. Adem’le başlayan harfler, insanlık kitabının oluşması için Muhammed’le (AS) bitmesi gerekiyordu. Adem’den verilen insanlık ceyranı, harf harf (kandil kandil) her peygambere iletildi ve karanlık yok edilerek, insanlığa aydınlık bir dünya sunuldu. Her peygamber kitapta birer harf oldu; O ise, harflerin kitabı oldu. Harfler O’nu görünce tutuştular ve sırlarını açığa çıkardılar. Artık bundan sonra sır O’ydu.

Firavun’lar, Nemrut’lar, Ebu Cehil’ler… ne yaptılar? Gönülde test edilmemiş, iletken olmayan harfleri giyinerek onlar da insanlarla saf bağladılar. Onlar insanlık ceyranını geçirmiyordu. Ruhları, ilahi ışığı geçirecek iletkenlikte değildi. Bunun için onlar karanlığın simgesi oldular.

Edebiyat, harften harfe ceyran geçirme sanatıdır. O halde harflerin iletken olma zorunluluğu vardır. Ruhuyla tanışmamış harf ışık geçirmez; bu nedenledir ki, bu harflerle de edebiyat yapılmaz.

Batı edebiyatı bir karanlıklar edebiyatıdır. Orda harfler gönülde değil, nefsin örsünde test edilir. Bunun içindir ki, söylemleri şehvete ve savaşa dönüktür. Orda bir trajedi kaçınılmazdır; çünkü trajedi, selamsız harflerin çocuğudur. Promete’nin tanrılardan ışık çalarak insanlığa armağan edişine, tanrılar savaşla karşılık vermişlerdir. Bu nedenle Batı edebiyatı savaş ve şehvet edebiyatıdır.

Bizim sitemizde bu yoktur. Her insan selama ulaşmış bir harf, Hz. Peygamber, harflerin alfabesidir. Kur’an, Allah’ın kalemi ile bu alfabeden oluşan bir Kitap’tır. ( Yaşayan Kur’an ) Böyle olduğu için b ütün insanlığın kitabıdır. Batının alfabesi tamam olmadığından, onlardan bir insanlık kitabının çıkması mümkün değildir.

O, Mirac’a davet edilendir. Orda “ Gözü kaymayan”dır. Orda O’na, bütün harfleri insanlık cümlesine dönüştüren “ Namaz “ hediye edilmiştir. Promete gibi tanrıların gazabına uğramamış, Allah’ın sonsuz rahmetine gark olmuş ve ümmetine de namaz ( ebedi ışık ) armağanı ile dönmüştür.

Namaz, edebi bir metindir. Her mümin birer harf gibi sıra sıra namaza durur ve müminler cemaat cümlesi oluştururlar. Bu cümleler Allah’ a sunulan bir dilektir ki, içinde harf harf insan saklıdır. Renk renk cemaat cümleleri bir araya gelerek İslam Medeniyeti’ni meydana getirirler. Namazın olmadığı yerde İslam Medeniyeti’nden söz edilemez.

Harf harf namaza durmayan insanlardan oluşan insanlık kitabı ve bu kitabın her türlü açılımı olan düzenler, sistemler, ideolojiler karanlıktır, yol vurucudur. Güneş yok olduğunda, müminin kendisi nurlandığında safın dışında kalanlar bu karanlığı bizzat yaşayacaklardır.

Namaz, nizamdır, nazımdır, insanlığın şiirsel duruşudur. Müslümanlık metni namaz cümlelerinden oluşur. Namaza duran insan kitaplaşır, Kur’an olur.

Dedik ki her insan bir harftir. Bu harflerin sıralanmasıyla insanlık kitabı oluşuyor. Her kitabın bir yazarı mutlaka vardır. İnsanlık kitabının yazarı kimdir? İşte o Allah’tır. İsteyen bu kitaba bir harf olur ve Kur’an olarak ortaya çıkar, isteyen de bu kitabın dışında kalarak arpa, buğday, saman olur.

Gönül testinden geçmemiş harflerden edebiyat metni çıkmaz. Ya, iman testinden geçmemiş insanlardan insanlık metni nasıl çıksın? Anlam ilişkisi olmayan milyonlarca harf bir araya gelse, hiç kimse böylesine bir karmaşayı okuyamaz. Fakat bir de şu üç harfe bakınız: AŞK! Anlam ilişkisi bulunan bu üç harf ise, dünya durdukça insanlığı sarsmaktadır.

Edebiyat işte budur: Anlam ilişkisi bulunan harfleri yan yana dizerek insanlık yoluna ışık tutmaktır. Edebiyat, harflerin kıyamıdır. Böyle olduğu için hep var olacaktır.
 
Katılım
28 Ara 2007
#5
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Taklitler hiçbirzaman asıl olamazlar.
Herhalde sizlerin de dikkatinizi çekmiş olmalıdır; son birkaç gündür "Yılbaşı kutlamalarının İslâm'la bir ilgisinin olmadığını" yazıyor ve üstüne basa basa "Yılbaşı kutlamaları İslâm'a aykırı" diyoruz...

Bugünkü birinci sayfamızda da, "Kamusal alanda içki ve dansöz" şeklinde bir başlık var... Bu başlıkla anlatmak istediğimiz şu: "İslâm'ın simgesi" olduğu için "kamusal alan"a giremeyen, "yasadışı bir yasak"la kamusal alandan dışlanan ve hatta yine "yasadışı bir zorbalık"la başlardan çıkarılmak istenen "başörtüsü", nüfusunun yüzde 99'u Müslüman olan bir ülkede horlanır, aşağılanır ve dışlanırken; şu garabete bakın ki, "içki ve dansöz" baştacı...
İşte bu "yaman çelişki"ye dikkat çekmek istedik kaç gündür!.. İnsanımızı; "haram"dan, "günah"tan korumaya çalışıyoruz... "Yılbaşı" adı altında yapılan "kutlama"ların hem "insanımız", hem "inancımız" ve hem de "kültürümüz" ile bir ilgisinin olmadığını söylemeye çalışıyoruz!..
Öyle ya; "millî bir gazete" olarak, "milletin özü ve sözü" olan bir gazete olarak; bizim böyle bir "misyon"umuz var... İnsanımıza "uyarı"da bulunmak, bizim görevimiz!..
Çünkü Vakit; insanımızın "yozlaşma"sına ve "kokuşma"sına karşıdır!..
Çünkü Vakit, kendi "rota"sını çizemeyen milletlerin, başka milletlerin "pota"sında erimeye mahkûm olduğunun bilincindedir!..
Evet, Vakit, bu ülkenin "din"inin, "dil"inin, "kültür"ünün ve "değer"lerinin savunucusudur... Bilir ki; "din, dil, kültür ve değer"lerini yitiren "zevk" peşinde koşan bir millet, başka milletlere "peyk" olur!..
YILBAŞI KILIFLI NOEL POMPALAMALARI
Vakit'i aşağılamak, insanların gözünden düşürmek ve dolayısıyla Vakit'in etkisini zayıflatmak için boynumuza çeşitli "yafta"lar asan, insanlarımızı "safsata"larla aldatmak isteyen gazeteler ve bazı mahfiller ise, "hayır" diyorlar; "Hayır, yılbaşı kutlamalarının Noel'le bir ilgisi yok!.. Biz, 2007'nin gidişini, 2008'in gelişini kutluyoruz..."
Ardından da ekliyorlar:
Noel "dinsel"dir, yılbaşı ise "evrensel"
Öyle mi acaba?..
Öncelikle belirtelim ki;
Bütün "gelenek ve görenek"lerin temelinde "dinsellik" vardır!.. "Dinsel kökenli" bir davranışın; "evrensel" hâle gelmesi veya öyle kabul edilmesi, onun "dinsel kökenli" olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz!..
Bunu kavrayabilmek için de, "allâme" olmaya gerek yok!.. Elinin altında "ansiklopedi" veya "bilgisayar" bulunanlar, bir parmak dokunuşuyla bu "bilgi"ye ulaşabilirler!..
Ansiklopedi veya internette görürler ki; her toplumun, "kendine has" bir yılbaşı kutlaması vardır!..
Meselâ;
Tarihte "ilk yeni yıl kutlaması" yapan millet, bundan 4 bin yıl önce yaşayan "Babiller" olmuştur!..
Mısırlılar; "topraklarına hayat verdiği inancıyla, kutsal saydıkları" Nil Nehri'nin taştığı Eylül ayında kutlamışlar yeni yılı!..
Çinliler, en büyük ulusal bayram olarak kabul ettikleri "Bahar Bayramı"nda, "tanrılarına adak" adar, kötü ruhları evlerinden uzaklaştırmak için "tütsü" yakarlarmış!..
Nüfusunun yüzde 90'ını Budizm ve Şintoizm mensuplarının oluşturduğu Japonya'da, yeni yılın son büyük gününde "Oshogatsu Festivali" düzenlenir ve bu da "dinsel bir bayram" havası içinde geçermiş!..
İrlandalılar, yeni yıl olan 31 Ekim'deki "Samhain Günü"nde, hem atalarına saygılarını sunmak ve hem de "ekin"lerini büyüten "güneş"i uğurlamak için "ateşler yakarak" etrafında dans ederlermiş!..
İskoçya'da, geleneksel yeni yıl festivali olan "Hagmonay"da; "ateş"ler yakılır, "meşale"lerle dolaşılırmış!..
Bunun gibi, sayısız örnek!..
Görüldüğü gibi;
"Suya girme"nin de, "ateş yakıp, etrafında dans etme"nin de temelinde, ülkeden ülkeye değişen "dinî inanç"lar vardır!..
YILBAŞI EVRENSEL DEĞİL, DİNSEL
Bunlar da gösteriyor ki;
Yılbaşı kutlamaları "evrensel" değil, "dinsel"dir!..
Peki, "Türkiye'deki kutlamalar"ın temelinde ne var?.. Türk halkı "hangi inanca" mensuptur ve "hangi gelenek-görenek" doğrultusunda kutlamaktadır "yılbaşı"nı?..
Vakit, geçtiğimiz hafta boyu, işte bu "yozlaşma"ya, bu "kokuşma"ya ve bu "çürüme"ye dikkat çekti!..
Evet, "Vakit Yayın Kurulu" olarak, geçen hafta insanımıza yutturulmaya çalışılan bu "zoka"ya dikkat çekmeye çalıştık ve bu "tehlike"yi de manşetlerimizde yansıttık!..
Nitekim, gelen "fotoğraf"lar ve televizyonlarda izlediğimiz "görüntü"ler; tehlikenin, "soyut" olma hâlini de aşıp, "somut" olmaya doğru gittiğinin düşündürücü örnekleriyle doluydu!..
"Noel Baba" kıyafetleri!..
"Çam süsleme"ler!..
"Çam" tepesine veya "hindi" boynuna "çan" asmalar!..
"Yeni yılı suda karşılama"lar!..
"Ateş etrafında dans"lar!..
Peki, sormak gerekmez mi şimdi; bunların hangisi "evrensel"dir?.. Tam aksine; biraz önce örneklerini sunduğumuz gibi, bu kutlama çeşitlerinin tamamı "dinsel kökenli"dir!..
Ama, hiçbirisi de "İslâm kökenli" değil!.. Çünkü İslâm'da, "içki, kumar ve fuhuş" haram!..
Dolayısıyla, bunların hepsinin "ortak yansıması" olan "yılbaşı kutlamaları"na, bizim dinimizde cevaz yok... Nitekim, Diyanet'in "Cuma hutbeleri"nde de; bu gerçek, "açık, net ve cesur" bir şekilde dile getirildi!..
O halde, sormak gerekir:
Nüfus cüzdanlarında "Müslüman" yazan insanlar, "İslâm dışı bir eğlence"yi, "hangi dinin ölçüleri"ne göre tertip ettiler?..
"Çam'a çorap asma ve çan bağlama" ya da "Noel Baba kıyafeti"ne bürünme veya "ateş etrafında dans!.. Yeni yılı suyun içinde karşılama" gibi eğlence türleri, "Hıristiyanlık" ve "Budizm" inancının tezahürleri değil midir?..
Bunun neresi "evrensel"dir?.. Bunun neresi "çağdaşlık"tır?.. Bunun neresi "uygarlık"tır?..
"ROTA"SINI ŞAŞIRANLAR "POTA"DA ERİRLER!
Hem "çağdaş" olduğunuzu iddia edecek, "ağaca çaput" bağlayan genç kızları "cehalet" ve "hurafecilik"le suçlayacaksınız, hem de M.S. 325 yılında yaşayan Piskopos St. Nicholas'tan kalma bir "hurafe"yi aynen yaşatacaksınız!.. "Telli Baba"dan medet ummak "gericilik" olacak, "Noel Baba"dan hediye beklemek "ilericilik" öyle mi?!?
"Asr-ı Saadet" dönemini örnek almak isteyen insanları "irticacılık"la suçlayıp, neredeyse "nefes alma hakkı" tanımayacaksınız, ama "Noel Baba hurafesi"ni bir "çağdaşlık ölçüsü" olarak habire pompalayacak ve sonra da; büyük bir yüzsüzlükle, "Yılbaşı'nın, Noel'le ne alâkası var?" diyeceksiniz!..
İşte bu, "yozlaşmanın tavana vurması"dır!.. İşte bu, "kokuşma"nın ta kendisidir!..
Milletler, işte böyle "yok" olurlar!..
"Kendi rotası"nı şaşıran ve başka milletleri "taklit" edip, onlara "özenen"ler, önce başka milletlerin "potası"na girerler, sonra da, tarih sahnesinden silinirler!..
Zira, "asıl"ın yerini, hiçbir "taklit" tutamaz!.. Taklitler, sadece "benzer"ler, ama hiçbir zaman "asıl" olamazlar!..
Vakit'in; gerek yayın hayatına atıldığından bu yana, gerekse son bir haftadır dikkat çekmeye çalıştığı "tehlike", işte budur!..
Vakit, bu olaydaki "şu an"ı değil, "bugünden ötesi"ni göstermeye çalışıyor... Biliyoruz ki; bu kutlamaların bir amacı da, "tüketim sektörüne müşteri" kazandırmak ve böylece, alın terlerini bu "çark"ta öğütüp, "rant" sağlamaktır!..
"Kapitalizm"in öteden beri değişmez bir taktiğidir bu!..
Ne var ki; olayın bu boyutu, "Buz dağının görünen kısmı"dır ve asıl büyük tehlike, "dipte/derinlerde"dir!..
Bu "propaganda" ve "manipülasyon"larla; özelde insanımız, genelde tüm insanlık hızlı bir "değişim ve dönüşüm" yaşamakta, adeta "insanlık"tan çıkmaktadır!..
Bir "insan" olarak, kendimize şunu sormalıyız:
Çocuklarımız; "kar-kış, dağ-bayır" demeden "terörist"lerle boğuşurken, Irak ve Filistin'deki "Müslüman" kardeşlerimiz hemen her gün "işkence ve tecavüz"lere maruz kalırken, kardeş Pakistan'daki "suikast ve cinayet"ler bütün ülkeye yayılma eğilimi gösterirken... Kısacası; "kan ve gözyaşı sadece İslâm toprakları"nı yakıp kavururken; o "ceset"lere ve "yardım çığlıkları"na bakıp, "vur patlasın, çal oynasın" dans etmek, piste fırlayıp tepinmek veya "alkol" zıkkımlanmak, "insanlık" mıdır?..
"Çağdaşlık" mıdır bu?..
Yoksa, "uygarlık" mı?..
İşte budur asıl tehlike!..
Maalesef; insanımız da, bu "rota"ya sokuldu!.. Oysa, gayet net ve tarihen de sabittir ki; "kendi rotalarında" yürüyemeyen ülkeler, "başkalarının potalarında" erimeye mahkûmdurlar!..
Vakit'in, "öz" itibariyle söylemeye çalıştığı söz, işte budur!..
VAKİT, BU ÜLKENİN SESİ
Kim, hangi "pencere"den bakarsa baksın... Kim, hangi "kulvar"da görürse görsün... İster "dinci" desin, ister "fanatik" veya "aşırı İslâmcı"... Biz "yerli"yiz... Biz "bu ülke ve bu ülkenin insanları" için varız... “Türkiye” için varız... İnsanımızın “yozlaşmaması”, insanımızın "kokuşmaması" ve insanımızın "çürümemesi" için varız!..
Bizi "kendi arzuladıkları yerler"de gören ve gösterenler, aslında kendi "yaban"lıklarını, kendi "yabancı"lıklarını, kendi "halk düşmanlıkları"nı ve kendi "din" karşıtlıklarını örtmeye, gizlemeye çalışmaktadırlar!..
Onlar ne derlerse desinler, Vakit bu "ülke"yi, bu "millet"i ve bu milletin "inanç ve değer"lerini savunmaya devam edecektir!.. Hem de, "saldırı"lara rağmen!..
Selâm, saygı ve gönül dolusu muhabbetlerimizle...
Hasan Karakaya
 
Katılım
24 Eyl 2007
#6
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

On Emir
Yazar: Kur'an-ı Kerim'de hiç kimseye iki gönül (kalb) verilmediği belirtilir. (Ahzâb, 33/4). Buna inanıyor muyuz? Âmennâ! diyorsak bundan çıkan mantıkî sonuç, tektir: Bir gönülde iki sevgi olamaz! Resûl'ün ve Ehl-i Beyt'in sevgisi, esasen İlâhî Sevgi'nin zorunlu "Vesîle"sidir. Fakat; aynı zamanda Allah'a ve Ayartıcı'nın bize "oyuncak" olarak verdiği putlara, Mammon'a kulluk edilemez. (İncil).

Allah'ın; o çağın Fir'avun'undan kurtardığı Musa'ya verdiği ilk buyruk budur: Benim yanımda, benimle birlikte, hiçbir bâtıl ilâha tapmayacaksın!


Elbette bu emri şöyle yorumlamak mümkün değildir: -Sen sadece bana ibadet edeceksin, fakat başkalarını benden uzaklaştırmak için, başkaları için putlar yontacaksın! Musa'ya tâbi oldukları iddiasında olanlar, bu emri böyle yorup yorumlamadıklarını bir de kendilerine sorsunlar! On Emir, tamamiyle kesin ve mutlaktır. Başkalarını yoldan çıkarmaya aslâ cevaz vermez.


On Emir, "öldürmeyeceksin!"der. Oysa materyalist Irkçı Siyonizm bu emri de çok yanlış yorumlamıştır: (Kendi ırkından olanı) öldürmeyeceksin! Kurt kurdu yemez, zebûn olmadıkça! Fakat Yahudi olmayanı - milyonlarcasını bir arada da olsa - öldürmek caizdir!


Böylece On Emir seçkin kavim arasında carî kurallar haline getirilmiştir: -Çalmayacaksın ! -Kimin malını? -Yahudi'nin malını! Yoksa "agoyim"in, Yahudî olmayanların tüm zenginliğini ve yer altı servetini sömürmek senin en meşru hakkındır, bunun da Kitap'ta yeri vardır! (Ahd-i Atıyk).


Oysa Ahd-i Atıyk'de çelişik kurallar yok iken, sonra bu yorumlar Kitab'a sokuldu. Temel Tabiî Hukuk=Asgarî Ahlâk ilkelerinden uzaklaşma; Yahudîlere, o dönemin hidâyet ümmeti; önce Asurlular, sonra Romalılar'ın elinde zebun oldu. Fakat "biz nerede yanlış yaptık?" diyecek yerde, 1666 hayal kırıklığından sonra, dünya hakimiyetini ele geçirmek için, "canavar" örgütünü örgütlemeye koyuldular. Musa'yı terk edip Mammon'a sarıldılar. Şimdi canavarlaşma mikrobu dimağ ve gönüllerine öylesine işledi ki, On Emir'i duymaz oldular. Biz yine de seslenelim: -Allah'tan başkasına kulluk etmeyecek, çalmayacak, öldürmeyeceksin!


Biz de aynı emirlerin muhatabı idik. Ne yazık ki bizde de hakkıyla bu emirlere uyamadık. Üstelik canavar yeniden canlandıktan sonra "tarihî yanılgı"lara düşürüldük. Birinci Dünya Savaşı sırasında canavar örgütü; Araplar'a "emmoğlu güle benzer, emmoğlu!" türküleri okurken, bizim Cemal Paşa'ya da "ver şu nankör asîlerin cezâsını!" diyordu. Bugün bu oyunun yeni bir çekimi yapılmıştır: Arapların yerine Kürtler konmuştur. Bu noktada ABD'den deva, ağudan şifa ummaya benzer. Yazık ki Kürtler de bu oyuna gelmektedir, Türkler de!


Irak'ta Şiîleri devreden çıkarmak ve Talebânî'ye Körfez Savaşı'ndan önce Saddam'a verilen rolü vermek için ABD ve İsrail ile işbirliği yapmak; çok meş'um sonuçlar doğurur. Irak Türkmenleri'nin -yanılmıyorsam- önemli bir bölümü de Şi'î-Ca'ferîdir. Türkmen Sünnîler ile Şi'îler arasında, hattâ samimî Müslüman Sünnî Arap ve Sünnî Kürt Iraklılar ile Şi'îler arasında düşmanlık yoktur. Kısa bir süre önce "çuvallanmamız"dan hiç mi ibret almadık? Haydi onu unuttuk diyelim, Kurtlar Vadisi gürültüsünü kopardığımızdan mı endişeye düştük de şimdi tekrar bu kez de Şi'îler bertaraf edildikten sonra tekrar çuvallanmaya gönüllü aday oluyoruz? Vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi? / Yok kalmadı hâşâ sana zillet pederinden! / Dünyada şerefdir yaşatan milleti, ferdi / Silkin, şu mezellet tozu uçsun üzerinden! (T.Fikret).


"Küresel emperyalizm", İbn Ziyad siyaseti güder. Önce pençesine geçirdiği ülke yöneticilerine "Türkiye büyüyüp Turan olacak / Düşmanın ülkesi viran olacak", yahut Saddam'a yaptığı gibi "benim oğlum ikinci Kadisiyye kahramanı olacak" der. İbn Ziyad da Sa'd İbn Vakkas'ın oğlu Ömer İbn Sa'd'i böyle vaadlerle kandırmıştı. Bu vaadler hiçbir zaman yerine getirilmez ve bu figüranların işleri bittikten sonra şartların gerektirdiği yapılır: Meselâ eli kolu bağlanarak, uçakla getirilip teslim de edilebilir ve ye-rine yıpranmamış, tıraşlı, bıyıksız, demokratik maskeli tipler de çıkarılır.


Niçin tarihten olsun ibret almıyoruz? Niçin "ben Hafız değilim, o cümleleri de başkası okusun?" kaçamağına sığınıyoruz? Geçmişin Hafız'ı olamıyorsak, hiç değilse günün Chavez'i de mi olamayız?

Hüseyin HATEMİ
12 Nisan 2006 Çarşamba - Yeni Şafak
 
Katılım
24 Eyl 2007
#7
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Siular ve 2008

Bazen imza günlerinde ya da konuşmalarda öğrenciler gelip soruyor:
"Gazeteci olmak için ne yapmalıyım?"
Bunun hiçbir zaman yeterince orijinal bir cevabını bulamadım. Ne desem yeterince havalı olmadığı gibi dinleyenin de yüzüne bakıyorum, yok, "Çok çalışmalısın" cevabı yeterince samimi gelmiyor.
Ama bugünlerde biri keşke sorsa da cevap versem diye bekliyorum:

Siularla görüşmeli
"Gazeteci olmak için ne yapmalıyım?"
Derhal yapıştıracağım cevabı:
"Tası tarağı toplayıp Siuları görmeye ABD'ye gitmelisin."
Net! Kesin cevap! Sıfır tereddüt!
Bu ara başka ve daha oturaklı planlarım olmasa kesin yapacağım iş budur. Şu anda uluslararası gazetecilik işi budur. Neden?
Çünkü Siular bağımsızlık ilan ettiler. Dediler ki "Biz, ABD ile yaptığımız bütün antlaşmaları tek taraflı olarak feshettik. Bundan sonra ABD vatandaşı değiliz."

34 yıllık mücadele
Bu haber gazetelere "Kızılderililer delirdi" tadında, biraz da Teksas Tommiks'ten kalma Kızılderili nostaljisi ile yansıdı.
Ha ha ha, gülündü filan. Oysa mesele o kadar komik değil. Oturan Boğa ve Çılgın At adlı savaşçıların çıktığı ve en savaşçı kabile olarak bilinen Siular bağımsızlık mücadelesini 34 yıldır sürdürüyor.
Kızılderililerin hakları için verdikleri mücadele ve Amerika'nın yerli halklarının haklarının ne olması gerektiği konusu uluslararası hukukun da ciddi olarak ilgilendiği bir mesele.
Ayrıca son derece olmayacak iş kategorisinde görülen bu bağımsızlık ilanı Türkiye'den Tüketiciler Birliği'nden bir basın açıklamasıyla ilk resmi desteğini aldı! İnternette biraz dolaşınca inanamazsınız Türkiye'den ne kadar çok insan ciddiyetle konuya sahip çıkıyor. Ne yalan söyleyeyim bunlardan bir tanesi de benim.
Bir kere uluslararası hukuka göre son derece mantıklı bir iş yapıyorlar. Birleşmiş Milletler'in tanıdığı bir hukuki pozisyonla hareket ediyorlar. Bu mücadeleyi çok ciddi bir platformda 1974'ten beri sürdürüyorlar. Ha! Alırlar mı ülkelerini geri, alabilirler mi, bu başka bir konu.

Ülkelerini geri alsınlar
Şimdi gelelim esas konuya. Muhtemelen birkaç gün daha köşe yazarlarının, irili ufaklı Türk ünlülerinin yeni yıl dileklerini dinleyeceğiz ve yıldız burçlarımızın 2008'de bize neler getireceğini ciddiyetle okumaya devam edeceğiz. Bu çerçevede ben de kendi dileğimi belirtmek isterim:
Dileğim şudur ki, Siular ülkelerini geri alsınlar.
Bu, sadece Siularla ilgili bir mesele değil. Bu, hepimizle ilgili bir mesele. Çünkü...
İnsanlığın ve dünyanın dimağı nicedir daraldı. İnsanlığın kafasına vura vura öğrettiler kazanılması kesin olmayan mücadelelere girilmemesi gerektiğini. Gerçekçi olup imkânsızı istemek insanlığın kalbinden silinip gitti.

Ya başarırlarsa...
İnsanı insan yapan hayallerini uslanmış çocuklar gibi terk etti kalabalıklar. Ama eğer Siular baş koydukları bu işte birkaç adım daha atarlarsa tüm dünya halklarına ve insanlığa yeniden bir şeyi gösterebilirler.
Siuların şefi Oturan Boğa ABD'nin generali General Custer'ı, yani vaktinin yenilmezini nasıl tepelediyse şimdi de yenilmez görünenlerin yenilebileceğini gösterebilirler.
Ve biz o zaman kendimiz, insanlık, dünya ve hayat üzerine bambaşka şeyler düşünürken, düşünebilirken bulabiliriz kendimizi. Bu sebepten işte yaşasın Siular! Yaşasın Siuların onurlu direnişi!
Herkese iyi yıllar!

(Aslında Ece temelkuranı sevmem ama bu yazısı kaçmaz)
 
Katılım
24 Eyl 2007
#8
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

derinsu' Alıntı:
"Bakın sadece ben dönek değilim, başkaları da var"

Demek ki, döneklik ve eyyamcılık arasındaki farka dair söylenecek daha çok söz duruyor önümde.



bende çok beyenmiştim bu yazıyı sağol derinsu ...
dönekliğin yurdumuzda mahallemiz de komşumuzda hatta ve hatta evlerimizin içinden taşan içimize kadar giren bu döneklik aynaya bile ters acıdan baktırır oldu benliğimize sadece kişilere değilde yada belli kısma değil de içimizden okumalıyız bu satırları
zaten bu döneklik osmanlıda başlayıp kurtuluş savaşında köklenirken artık içimizde temel atanlara karşı elimize baltaları almalıyız uluğ ağaçlar değil yanlış yetişmeleri kesmek için
ki şu şekilde olabilelim
derinsu' Alıntı:
Benim sadece kavga ederken edindiğim ve bugüne kadar bir tekini bile kaybetmediğim dostlarım var. Demek ki, döneklik ve eyyamcılık arasındaki farka dair söylenecek daha çok söz duruyor
 
Katılım
27 Mar 2006
#9
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Allah vardır

Victor J. Stenger, Tanrı'nın varlığı konusunda birçok kitap yazdı. Kitapları, New York Times'ın "en çok satanlar" listesine giriyor. Okuduğum son kitabı The Failed Hypothesis'te de (İspatlanamayan Hipotez), Tanrı'nın varlığını sorguluyor. Ama, bu işi yaparken, ileri sürdüğü tezler o denli boşlukta kalıyor ki, aslında Tanrı'nın varlığı ispatlanıyor.
Batı, bilimin temellerini Doğu'dan aldı. Örneğin, "sıfır" Hindistan'dan, "sayılar ve cebir" Ortadoğu'dan Batı'ya aktarıldı. Bugün ise, bilim Batı tarafından savunuluyor. Allah'ın varlığını sorgulayanlar, savlarını bilimsel temellere oturtarak ispatlamak istiyorlar. İnsanların maymundan geldiğini ispatlamaya çalışan Darwin, onların güvendiği en başta gelen bilim adamlarından birisi olarak gösteriliyor.
Yalnız, Müslümanlar değil, tüm tek tanrılı dinler tarafından da Darwin'in teorileri kabul görmüyor. İnsan soyunun gittikçe boyunun uzaması, çok kullanılan kolun güçlenmesi gibi oluşumlar gösterilerek, değişimin varlığı ispatlanmaya çalışılsa da, bu doğal değişiklik, maymunların bir süre sonra insan haline dönüştüğünü ispatlamaya yetmiyor.
Bilimsel deneyler, taşların bile biyoenerjisinin bulunduğunu, dua etmekle hastalıkların iyileşmediğini ispatlamaya çalışıyor, ama bunların ispatlanması, Allah'ın varlığı tezini zayıflatacağına, güçlendiriyor.

Enerjiyi yeniden oluşturma
Bugünlerde, kâinatın yaratılması sırasındaki enerjiyi küçük çapta yeniden oluşturma deneyleri yapılıyor. Isparta'da düşen uçakta bulunan Türk bilim adamları da bu deneyin bir bölümünde çalışıyorlardı. Çekim gücünden 39 defa fazla bir elektromanyetik güç alanı oluşturulabiliyor.
Bütün bu deneylerden bazı bilim adamlarının beklentisi, belli şartları sağlayarak, bir hayat oluşumu geliştirebilmek. Ama, bu da geliştirilebilmiş değil. Geliştirilse bile, bu Allah'ın yokluğunu değil, varlığını ispat eder.
Öte yandan, kâinatın gittikçe genişlediği, bunun olabilmesi için bir "karanlık enerji (dark energy)"nin yani, bir çekim gücünün olması gerektiği öne sürülüyor. Buradan gidilmek istenilen, Allah'ın insanoğlunun yaratılmasından daha önemli bir amacı olduğu tezi. İnsanoğlunun yaratılması adına, bu denli büyük bir kâinatın yaratılmasına gerek yoktu, deniliyor. Ama, bu sorgulanamayacak oluşum da aslında ve yine Allah'ın varlığı tezini güçlendiriyor.
İsa'nın "Allah'ın oğlu" olduğunu ve Hıristiyan olmayanların cehenneme gideceğini iddia eden Hıristiyanlar, bu inançlarıyla aslında Allah'ı bir bakıma küçültmüş olmuyorlar mı? Haçlı Seferleri gibi, Allah adına yapılan savaşlar da, dinlerin "İyilik yapın" öğütlerine karşı çıkan davranışlar değil mi? Allah adına kötülük yapmak, terör yaratmak, nasıl önerilebilir? Din adına dünyada toplanan paralar trilyonlarca doları buluyor.
Amerika'da bu paraların bir bölümünün kötü amaçlar için kullanıldığı ortaya çıktı. Bu noktalardan hareketle, Allah'a inanmak istemeyenler, kötülüklerin dinlerden kaynaklandığını bile savunacak kadar ileri gidiyorlar.
Allah'a inanmak istemeyenlerin sloganı, "Gülümse, cehennem yok (Smile. There is no hell). Ama, çok şükür Allah var.

Yaman TÖRÜNER Milliyet
 
Katılım
24 Eyl 2007
#10
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler


“En büyük tehlike Fethullah Gülen” diyen türkücü..


“Seherde uğradım ben bir güzele.. Dedim sarhoş musun söyledi yoh yoh.. Ağ elleri boğum boğum kınalı.. Dedim bayram mıdır söyledi yoh yoh..” İşte bu sözlerin yer aldığı “Yoh yoh” isimli türküyü 70'lerde söyleyen Esin Afşar Akşam gazetesinden Süleyman Arıoğlu'ya konuşmuş.. Afşar'ın söylediklerini okuyunca arkadaşıma dedim: “Bu kişi kimdir; Helin Afşar'ın ablası mıdır? “Arkadaşım dedi ki: “Yoh yoh; Helin Afşar Hülya Avşar'ın kardeşidir..” Dedim: “O halde bu kimdir?” Dedi ki: “Prof. Oktay Sinanoğlu'nun kardeşidir..” Hayır şaka yapıyorum, elbette kendisini ve ailesini biliyorum.. Tıpkı Vural Savaş gibi Oktay Sinanoğlu'nun da Doğu Perinçek'in Aydınlık dergisinde yazdığını da biliyorum.

Evet Esin Afşar bakın özetle ne demiş:

“..Tiyatroya gidiyorum, oradalar. Bir de onlar 'biz buradayız' demek için anlasa da anlamasa da her yere geliyorlar. Denize bir giriyorlar, astronot gibi. Umacılar gibi... Devletin zirvesindeki isimlerin eşlerinin de türbanlı olmasından rahatsızlık duyuyorum. Türkiye'ye Müslüman ülkelerin liderlerinin eşleri geldi. Hangisi böyle? Hepsi tamamen açık..”

Ayrıca bakın daha neye “yoh yoh” demiş..

“..Kadınlara ayrı oteller tam bir yobazlık.. Türkiye için en büyük tehlike Fethullah Gülen'dir. Atatürk'ün kemikleri sızlıyor..”

Afşar doğru söylüyor, gerçekten de “Atatürk'ün kemikleri sızlıyordur..”

Sızlıyordur, çünkü böylesine “terbiyesizce”, pardon buradaki tırnağı kaldırıyor ve açık açık yazıyorum, böylesine terbiyesizce sözler sarf edenlerin “Ben Atatürkçüyüm” demeleri karşısında Atatürk'ün sadece kemikleri sızlamıyor, ruhu da muazzep oluyor.

Şimdi çıkıp “Bu 'muazzep' sözcüğünü kullanan adam zaten Arapçıdır” diyen olur mu bilmiyorum ama Esin Afşar bu yazıyı okursa bana kesinlikle “Arapçı..” diyecektir.. Çünkü kendisi “muazzam” derecede Arabesk düşmanı olduğu için Arapça sözcükleri duyunca da “azap” duymaktadır..

Ama aynı kişi Arap devlet adamlarının eşlerinin kıyafetlerini bizim devlet adamlarının eşlerinin kıyafetleriyle kıyaslamakta bir beis görmektedir.

Öyle ya, o çok övdüğü Ürdün, Suriye, Lübnan gibi Arap devletlerinin liderleri ile onların eşleri Klasik Türk Musikisi terennüm eylerler!

Ve bu “Arapliderlerieşlerimuhipleri” o kadar cehalet içindedirler ki, 30'lu yıllarda radyolarda Türk müziğinin yasaklandığını da bilmezler..

Şimdi gelelim şu söylediği “laflara”..

Yalnız bu sözlerin tahliline gelmeden önce şunu muhakkak vurgulamak gerekiyor; o da şudur:

Bu memleketin bazı entelektüellerinde (aydınlarında değil..) acayip bir kompleks vardır; birisi bu toplumun bir kesimine hakaret ettiğinde hemen kalkarlar ve derler ki:

“Bunu söyleyen kişi modern bir sanatçıdır.. Bu sözleri söyleme hakkı vardır.. Bu sözlere itiraz edenler Ak Parti yalakasıdır.. Ve hepsi yobazdır..”

Şimdi Afşar ne diyor ona bakalım, diyor ki:

“..Tiyatroya gidiyorum, oradalar. 'Biz buradayız' demek için anlasa da anlamasa da her yere geliyorlar..”

Bu ne demektir biliyor musunuz? Bu, başörtülülere hakaret etmektir.. Bu, haddini hudutsuz ve şuursuz bir şekilde aşmaktır..

Hayır, Osman Yağmurdereli gibi kalkıp “Albümlerin ne kadar satıyor ki..” gibi lüzumsuz bir laf etmeyeceğim..

Yani bu kişilere “Kaset satışın kadar konuş..” demek yerine “Sayıyla hizayla gel..” demek gerekiyor..

Bu yazı sadece Esin Afşar'ı hedef almıyor elbette..

Bu yazı son günlerde toplumsal barışı yerle yeksan edecek laflar imal eden ve ruhu 40'larda dolaşan “modern gulyabanilerin” zihniyet skalasını tahlil için kaleme alınmıştır. Şu cümleye bakar mısınız, “Kadınlara ayrı oteller tam bir yobazlık..” mış.. O zaman kadınlara “ayrı hamamlar” da tam bir yobazlıktır!

İkisi de suyla haşır neşir olmak demek değil midir?

Bir kadın vücudunu başka erkeklerin görmesini istemiyorsa ve canı da yüzmek istiyorsa senin buna karışıp “işi sulandırmaya” ne hakkın vardır?

(Zaman gazetesinden Nihal Bengisu Karaca böyle bir deneyimi anlatmıştı da vücudunu kapatarak yüzmenin zorluğunu anlatırken neredeyse bir de başına bir çorap örmedikleri kalmıştı!)

Ve “En büyük tehlike Fethullah Gülen”miş; yani “çok büyük tehlike” de değil “en büyük tehlike” imiş..

Valla ben bu tür konuşanlar için “en büyük” tehlike sözünü kullanmaktan hicap duyarım; gerçekten “en büyük” tehlike değildir bunlar..

Ama bunlar “çok büyük” bir tehlike arz etmektedir!


Fikri Akyüz
07.01.2007

iligimi çeken köşe yazısı bugün buydu.... dikkatli okunması gereken bir yazı!
 
Katılım
24 Eyl 2007
#11
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler



HİCRET, sözlükte terk etmek, ilgisini kesmek, bedenen, lisanen veya kalben ayrılmak, uzaklaşmak manalarının yanında, daha çok bir yerden bir yere göç etmek anlamında kullanılmakta ve özelde ise Hazreti Peygamber'in ve Mekkeli Müslümanların Medine'ye göçünü ifade etmektedir. Bu sebeple, Medine'ye göç eden Müslümanlara muhacir, onlara kucak açıp bütün varlıklarına ortak eden Medineli Müslümanlara da ensar denmekte ve bu hayırlı nesil pek çok ayet ve hadiste tebşir ve tebcil edilmektedir.
Hicret, kutlu kitabımız Kuran'da da ifade edildiği üzere bütün peygamberlerin ve hatta peygamberlerin varisleri olan ulemanın mukadder kaderi olmuştur. Mürşit, doğduğu yerde olmaz, öldüğü yerde doğar. Fikir fidelerini gerekirse ıstıraplarıyla besleyemeyenlerin ve sulayamayanların mefkurelerinin yaşama hakkı yoktur. Hazreti ådem, cennetten dünyaya, Hz. Nuh, deryalardan karalara, Hz. İbrahim, ilk önce Filistin'e, sonra Mısır'a ve arkasından Kenan diyarına, Hz.Musa, Hz.Lut, Hz.Şuayp ve daha pek çok peygamber işte hep bunun için hicret etmeye mezun ve mecbur oldular.

Peygamberimizden önceki peygamberleri hicrete zorlayan şartlardan daha ağır şartlar, neb”lerin sonuncusu peygamberimizi de hicrete icbar etti. Mekke'de inançlarından dolayı evlerine hapsedilen, birbiriyle ilişkileri kesilen, aç bırakılan, göğüslerine bindirilen ağır taşlarla çıplak vücutları kızgın kumlarda dağlanan ve türlü türlü işkencelerle maruz bırakılan kadın-erkek, genç-ihtiyar insanların feryadı çekilemeyecek raddeye ulaşınca, 615 de, ilk kafile, on bir erkek, dört kadın, 616 da, ikinci kafile, doksan üç kişi olmak üzere l08 kişi, Habeşistan'a gizlice hicret ettiler.

Hicret edenlerin iadelerini defalarca isteyen Mekke müşriklerinin taleplerinin Habeşistan Meliki Ashame tarafından reddedilmesi yanında, bir yolunu bulup da Medine'ye hicret edenlerin her geçen gün çoğalmalarından ve Medine'de oturanların akın akın Müslümanlığı seçerek oluşturulan İslam kardeşliğinden neşet eden korkunun inkarcıların kalplerinde meydana getirdiği telaş ve endişe, Mekke'de göz hapsinde tutulan cihan peygamberine ve ona inanan ilk halkanın kurmaylarına alabildiğine baskıların arttırılmasına ve peygamber dahil ölümlerine fermanın çıkarılmasına sebep oldu.

Cellatların kan dökmelerine ramak kalmıştı ki, Cebrail'in ihbarı ile kainatın efendisi, yol ve mağara arkadaşı, ilk inanmış sırdaşı, kayınpederi, halifeliğin ilk lideri Hz.Ebu Bekir ile m”lad” 9 Eylül 622 de, perşembeyi cumaya bağlayan gecenin karanlığında, kararan ve karartılan karanlık ruhları aydınlatmak, tevhit inancını gönüllerde taçlandırmak, cahiliyye devrini asrı saadete kavuşturmak, İslam Site Devletinin temellerini atmak, Medine'de gece gündüz yollarını gözleyen, seraplardaki hayaliyle avunan inananlarla kucaklaşmak için, hicretin çetin ve çetrefilli yollarına baş koydu. Yolculuğun üç günü Sevr mağarasında geçmek üzere, on iki gün sonra, 24 Eylül 622 Cuma günü Medine'ye vasıl olundu...

Yarın, 16 Temmuz 2005 Cumartesi günü, bu muazzez yolculuğun / hicretin 1383. yıldönümüdür. Hatırlamadığımız, anmadığımız, umursamadığımız, tebrikleşmediğimiz, derunundaki anlam ve manayı idrake müdrik olmadığımız ve olamadığımız bu hicretin, bas”retimizin ufkunda bereketlere ve silkinmelere vesile olmasını temenni ediyor, okurlarımın ve dostların hicretini muhabbetle kutluyorum...




Necati Tayyar Taş
 
Katılım
24 Eyl 2007
#12
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Köşeyazarı şımarıklığı
Ülkemizde köşeyazarlar(ı) ile okurlar(ı) arasındaki ilişki, hemen hemen psikanalitik süreçteki analist-analizan ilişkisine benziyor.

Belli başlı köşeyazarlarının bir kısmı "analist narsisizmi" sendromuna tutulmuş birer şişkin/şımarık doktor havalarında, okurlarını veya insanları (gerçekteyse insanı), hem de ne kadar mümkünse o kadar aşağılamayı marifet biliyorlar.

Kurum kurum kurumlanmalar... bilgiçlik satmalar... aman aman "doktores universales" (allâme-i cihan) pozları... gerçekteyse üç kuruşluk google âlimliği... facebook istihbaratçılığı... sonradan görme zevk u safa gösterişleri... ne kadar erişilmez, ne kadar ulaşılamaz bir yaşamın seçkinlerinden olduklarına dair afralı tafralı aktarımlar, palavralar, kakmalar, olmadı kanırtmalar... Paris'te sıradan bir garsonunun bile burun kıvıracağı düzeyde içki kültürüne dair satıraralık gösteriler... gurmelik numaraları, öğrencilik yıllarından kalma karın gurultularını unutturacak açgözlük sendromunun parıltıları... parayla çeşitlendirilmiş bir tıkınmalar dizisinin menüleşmesi...

Eh şöyle böyle çoğunun dünyadan haberi var bu zevatın, ama bilmedikleri bir tek kendileri... Kendilerini bir hılt/halt sanıyorlar, hadlerini bilmiyorlar çünkü. İnsan olduklarını unutuyorlar. Bu yüzden utanmayı da bilmiyorlar. Şımardıkça şımarıyorlar. Kurumlandıkça kurumlanıyorlar. Köpürdükçe köpürüyorlar. Köpükler sönüyor, 'su' baki kalıyor ama şu meretin cevherinde ne varsa içen köpürüyor... bir kez içmeye görülsün, ânında köpükten balonlar gibi şişiyorlar patlıyorlar, şişiriyorlar patlatıyorlar.


* * *
Bir Fransız psikanalisti, analize devam edemeyeceğini bildiren bir hastasının kendisine şöyle dediğini aktarır:

— Bir analist görmeye geldim, bir insanla karşılaştım!

"Freud böyle buyurmuştur" deyû, ortodoks psikanaliz, üstadlarının izinden gidiyor ve büyük ölçüde geleneğe bağlılığını sürdürüyor. Bu süreçte doktor (analist) ile hastası (analizan) arasına öyle bir mesafe konuyorki ister istemez birinin başı göğe ererken diğeri ezik bir hâlde ve fakat uçmak ümidiyle yerlerde sürünüyor.

Foucault, psikanalisti "kulağını kiraya veren adam" olarak tanımlar. Haksız da değildir. Psikanalistin putlaşması sorunu bir geçim sorunu olduğu kadar, bir kişilik sorunudur. Hastasının karşısında put gibi sessiz duran koca bir kulaktır o!

Bir analist görmeye geldim, yani bir tanrı... bir put...

Köşeyazarlarının bir kısmı da okurlarınca tamıtamına böyle görülmeyi istiyorlar, ve kabileleri, soyluları, okurları da onlara kendilerini aynen böyle hissettiriyor olmalı ki onlar da bu oyunu sürdürüyorlar. Bakıyorlar ki "mış gibi" yapmak işe yarıyor, "mış gibi" yapmaya devam ediyorlar.

Bir taraf aşağılamaktan memnun, diğer tarafsa aşağılanmaktan... Sonradan görmelerle sonradan görecek olmayı hayal edenler arasında sadist-mazoşist bir alışveriş gerçekleşiyor hergün.

Çok aşağılık bir sahne bu! Hergün seyretmek zorunda kaldığımız çok çirkin bir sahne.


* * *
Freud'un yaptığı gibi koltuğunu hastasının biraz arkasına görülmeyecek şekilde yerleştirmek yerine, C.G. Jung koltuğunu tam da hastasının karşısına koymuştu. O hastalarıyla neredeyse dizdize (karşılıklı) oturarak analizlerini gerçekleştirirdi. Analisti putlaştırmaz, 'aktarım' olgusunu böyle bir aşağılık (Minderwertigkeit) karmaşısından elde etmek yerine hastalarıyla empati kurmaya çalışırdı.

En nihayet, psikanalist geleneğinin âsi çocuğu Heinz Kohut, bu analist şişkinciliğini yerle bir edip bütün teorisini 'empati'nin vazgeçilemez değeri üzerinden inşa etti. Muhatabına bir hasta gibi, bir zavallı gibi değil, bir yoldaş gibi yaklaştı. Başarılı da oldu. Öyle ki Freud'un ve ortodoks takipçilerinin analizine girişmekten çekindiği 'narsisizm'i klinik tablo içine dahil ederek onu empati yoluyla tanımlanabilir ve tedavi edilebilir hâle getirdi.

Empati yoluyla... Yani kendisini muhatabının yerine koymak suretiyle... Onun gibi düşünerek... onun gibi hissederek...

İnsanın insanla empati kurması bu kadar mı zor? Hergün köşelerine kurulup kurumlananlar da en nihayet birer insan olduklarını nasıl unuturlar? Unutmamalılar. Evet unutmamalılar: köşeyazarları da en az 'insan' kadar zavallıdırlar, okurlar da yine en az 'insan' kadar yücedirler.


* * *
Bu yazının amacı bakımından köşeyazar(ı) şımarıklığı ile siyasetçi şımarıklığı arasında bir fark görmüyorum, gözetmiyorum. Gördüğüm her iki 'sınıf'ın da 'türban' sorunu üzerinden şımarıkça bir kudret gösterisi sergiliyor oldukları. (Köşeyazarı okurunu aşağılıyor; yani reaya'sını. Siyasetçi de köşeyazarını, yani tebaasını.)

Sırf başını örttüğü için 'aşağılanan' bir kadını anlamak için ve biraz olsun onun ruh dünyasıyla empati kurabilmek için muhtaç olunan şey "taraf olmak" değilki, "insan olmak!"

Bıraksınlar taraf olmayı, insan olsunlar yeter!

İnsan olmak, insan görünmek istemiyorlar; çünkü analizin bitmesinden korkuyorlar. Şişinebilmek için analizin sürmesine ihtiyaç duyuyorlar.

İşin daha da üzücü tarafı, bu esnada Hz. İnsan'ı ne kadar incitiyor olduklarını hiç ama hiç düşünmüyorlar

Dücane Cündioğlu
 
Katılım
24 Eyl 2007
#13
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

General bile olsan, sözünün eri olacaksın
Türkiye’de, bilgi aileler üzerinden akar. Mesela bizde ineğe, keçiye, koyuna, tavuğa “hayvan” demezler. Bu görgüyü (bilgiyi) biz ailemizden aldık.

Çünkü köy yerinde, insanlar ile “hayvanlar” arasında büyük bir dayanışma vardır. Bir nevi işbirliği...

Siz tavuklara yem ve yatacak yer verirsiniz, onlar da size yumurtasını ikram eder. Siz koyunları kurtlardan korur, doyurur, barındırırsınız, onlar da size süt ve yün verir. Siz köpekleri doyurursunuz, onlar da canınızı ve malınızı korur.

Hayat karı-koca için nasıl müşterekse, “hayvanlar” ve insanlar için de böyledir.

Toprak ile insan arasındaki ilişki de aynıdır. Siz toprağa bakarsanız, toprak da size bakar.



Evet, bilgi aileler üzerinden akar dedik. Dün ajanslardan “hayatınızı kurtaracak yedi besin” başlığı altında bir haber geçti. Badem, kahve, tarçın, patates, zeytinyağı, çay ve sebze çorbası... Bunları düzenli olarak tüketirsek, “hayatımız kurtuluyormuş.”

Ailemizden öğrendiğimiz hayat kurtarıcı yedi besin ise daha farklı.

İşte, hayatımızı kurtaracak yedi besin: Kul hakkı yememek, yalan söylememek, anaya-babaya asi olmamak, her daim şükretmek, ibadetleri aksatmamak, mazlumun yanında olmak, menfaat için şekilden şekle girmemek...

Okuduğunuz gibi, iki hayat arasında büyük bir fark var. Bir tanesi dünya hayatını, diğeri başka bir hayatı önceliyor.

Yine, ailemizden, halimizi/vaktimizi bizden iyilerle değil, bizden kötülerle kıyaslama bilgisi aldık. Bu kıyas ya da terazi bozulmadığı müddetçe, insanın dünya malı karşısında gücü artıyor. “En cazip teklif” bile anlamlı olmayabiliyor.



Malum, kaçan da Allah’ı yardıma çağırır, kovalayan da...

Hayat işte böyle bir şeydir. Aynı anda, sizi iki farklı dünya çağırır. İkisini de kırmak istemezsiniz. Çünkü ikisi de birbirinden caziptir. Üstelik bir tanesi gözünüzün önündedir. Uzandığınız zaman tutabilirsiniz.

İşte burada, ailenizden aldığınız bilgi devreye giriyor. Aileniz size hangi dünyayı öğütlemiş veya göstermişse, o dünya öne çıkıyor.

Bize gösterilen dünya şu idi: Dedemin dizlerindeki yama yoksulluktan değil, namazdandı. Babam, yedi yaşından beri beş vaktini aksatmamıştı. Ailesine kaşıkla verir, buna karşılık hayır işlerine kepçeyle giderdi... Vs.



Yine, itaat duygusunu da ailemizden aldık. Alimlere itaat, devlete itaat, millete itaat, inandığınız değerlere itaat, davanıza itaat...

Bu itaat, elbette kuzu gibi olmak anlamına gelmiyor. Hele, yanlış olduğunu bildiğiniz şeyleri sorgusuz sualsiz kabul etmek veya yerine getirmek hiç değil...

Bu başka bir şey...

Bu, “Ey kutsal itaat, seni Balkanlarda ne çok aradım” diyen komutanın feryadı.

Bu, devlet bile olsa, adaletli olmayanlara gösterilmemesi gereken bir itaat...

Nifak ile ittifak bir yerde durmazmış. Bu, gücü ve konumu ne olursa olsun, nifak çıkarıp ittifaka zarar verenlere hasım olan bir itaat...

Bir edebiyatçı, “bir insanın iyi olduğunu nereden anlarız” diye sorduktan sonra, cevabı yine kendisi veriyor: “Ya itaat eder, ya itaat ettirir.”

Buna bir itirazımız yok. Fakat bizim peşinde olduğumuz, imanla, yani teslimiyetle kardeş olan bir itaat...



Herkes içindekini bilir. Hesabı temiz olanın yüzü de ak olur.

Ailemizin bize öğrettiği ve bizim de ailemize öğretmemiz gereken birçok şey var. Mesela Müslüman insanın dünyayla ilgili tek sermayesi, ekmeğe hürmet etmektir. Bu ekmek, benim için, yazılarımı en iyi şekilde yazmaya çalışmak ve şahsıma emanet edilen düşünce sayfasını güzel ve faydalı yapmaya gayret etmektir. Tabii rızkın gerçek sahibine şükrederek...



İnsanlar insanları kandırabilir. Kara iken, kendini ak olarak takdim edebilir. Siz de inanırsınız. Malum, sarımsağı gelin etmişler, kırk gün kokusu çıkmamış. İnsanın bu konudaki ömrünü varın siz düşünün.

Kötülerin şerrinden siperlere, koruganlara girerek değil, ancak Allah’a sığınarak kurtulabiliriz. Yani dikkatli olmak çoğu zaman yetmeyebilir.

Yine, atlar, öküzler nasıl yularından tutuluyorsa, insanlar da sözünden tutulur. General bile olabilirsiniz, fakat önemli olan sözünüzün eri olmanızdır.

Bugünlük burada keselim.


İbrahim Tenekeci Milli gazete de yazan şair yazar ve his adamı diyorum ben ona şöyle bir cümlesi var

“Yazmak, faniliğin saldırısına karşı, bazı yetenekli insanların gösterdiği reflekstir. Refleks ne kadar güçlü olursa, refleks sahibi de o kadar uzun yaşar”
umarım ustaların arasına girecektir ...
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
#14
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Örtenlerin başörtüsü düşmanlığı
25/01/2008 - 05:29



SAMİ HOCAOĞLU



Kur'an'da başörtüsünün orijinali “humur” (tekili “hımar”) olarak geçer.
İkisinin kökü aynıdır. İkisi de isimdir. Tek fark birincisi doğrudan isim, ikincisi mastardan yapma isimdir.

Birincisinin anlamı “başörtüsü”, ikincisinin anlamı “içki”, yani “akıl örtüsü”. Hamr'a aklı örttüğü için “örtü” anlamına gelen bir ad verilmiş.

Kur'an birinci örtüyü cins-i latife farz kılarken, ikincisini her iki cinse de haram kılmış.

İlahi hükmü gerekçe düzeyinde ele alırsak, vahyin aklı örtmeyi haram kıldığı sonucuna varırız.

Başörtüsüne karşı çıkanları bir istatistiğe tabi tutabilseydik, hepsinin aklını alkolle örten cinsinden olduğunu görürdük.

Onlarınki dine karşı bitmek bilmez bir kan davası. Bu yüzden din neyi yasaklıyorsa onu büyük bir şehvetle irtikâp ediyorlar, neyi emrediyorsa ona karşı bitmek bilmez bir hınçla savaşıyorlar.

Peki, bu ülkede başörtüsüne karşı olanların aklını örtenler olması bir sürpriz mi?

Hayır. Zira bu ülkede başörtüsüne karşı savaşın aslında İslam'a karşı verilen savaş olduğunu bilmeyen yok. İrtica İslam'ın kod adı gibi kullanılıyordu bu zümre tarafından. Başörtüsü de İslam'ın simgesi yapıldı. Hayır hayır, başörtülüler tarafından değil. Aksine ona düşman olanlar tarafından.

Yok, onlar başörtüsüne değil türbana karşıymışlar.

Yok, siyasal simgeymiş.

Yok, bu ülkede başörtüsü sorunu yokmuş.

Yok, para alarak başlarını örtüyorlarmış.

Yok, aile baskısıyla baş örtüyorlarmış.

Yok, kadının özgürlüğü için başörtüsüne karşılarmış.

Yok, Arap liderler bile tesettürsüzken bizimkiler tesettürlüymüş.

Yok, başörtüsü 12 Eylül'ün eseriymiş, ondan önce yokmuş.

Sümerler herzesi yiyenlerin beyni hepten alkole kesmiş olmalı.

Evet, şu cümleler ve daha buna benzer onlarcasında siz en ufak bir akıl kırıntısı görebiliyor musunuz?

Yok, çünkü akıllarını çoktan örtmüş bu malum güruh. Bu kafayla neyi tartışacaksınız? Neyi nasıl anlatacaksınız? Neyi konuşacaksınız? Zırva tevil götürmez.

Hâlâ anlamayan varsa anlasın: Bu mütegallibe güruhunun İslam'ın emirlerine ilişkin dayattığı yasaklar, “Ey millet, biz hâlâ buradayız ve tepenizden abdest bozuyoruz!” diyebilmek için icat ettikleri sopalardır. Varlıklarını baskı ve korkuya borçlular. Bunu biliyorlar.

Hepsi bir yana, İslami tesettüre karşı sistematik bir savaşın yapıldığı mahut yıllar boyunca konuya dair yapılan onlarca 'teolojik' tartışma neye yaradı peki?

Saza gelenler, gaza gelenler, naza gelenler…

“Başörtüsünün ilahi bir emir olmadığını” Hz. Peygamber'den 1400 yıl sonra keşfeden ehl-i keşfin çoğu ağzından değil “eş durumundan” (bu bazen ilk, bazen de ikinci eş olabiliyor), “kız evlat durumundan”, “kız kardeş durumundan”, “kız torun durumundan” konuşuyordu.

Dinleyenler ne bilsin kimin neresinden konuştuğunu? İşi bilenlere sadece tebessüm etmek ve “hasbünallah” demek düşüyordu. Acınılası bir durumdu tabii. Kur'an'ın “ az bir pahaya satmak” dediği şey bu olsa gerek. Bazılarının hali bundan çok daha da vahimdi.

Ehl-i azimet bu sakil manzarayı “O'nun herkese layık bir tecellisi vardır” diyerek ve dahi yüreği kanayarak izledi. Sel gider kum kalırdı, nitekim öyle de oldu, olacak.

Şimdi, bir delinin attığı bu taşı çıkarmak için kırklarca akıllı uğraşıyor. Hükümet yüksek okullardaki yasağı kaldırmak için düğmeye bastı.

İyi de, bu gerçekleştiği takdirde yasağın sadece üçte biri kalkmış olacak. Üçte ikisi kalacak: Ortaöğretimdeki ve kamudaki yasak. Okurlarım arasından, “ Yahu, bu kadarcığı için bile malum güruhun çıkardığı toz dumanı görmüyor musun?” diyenler çıkacaktır.

Görüyorum. Fakat malumların şirretlikleri, gerçeğin tamamını görmemize engel olamaz ki? Belki bunun malumlara da bir faydası olur. Kaldırılacak olanın, yasağın çoğundan azı olduğunu hatırlamakla biraz olsun sakinleşirler.

Tamam, zaman ve imkân meselesi olduğunu anlarım. Ama yasağın bir kısmına karşı olup bir kısmına sessiz kalmayı, hele de savunmayı anlamam. Asla samimi ve dürüst bulmam.

İnanca yasak koymak firavunluktur. Her firavunun bir Musa'sı vardır.




Yeni Şafak
 
Katılım
24 Eyl 2007
#15
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler


Ağlayın Müslümanlar

Selami Çalışkan

09.07.2006


Taşları bağlamışlar, serbest azgın köpekler,

Namluların ucunda can veriyor bebekler,

Siyonist medya ile örtülüyor gerçekler,

Mazlumların feryadı vahşileri kovacak.

.

Yıllar yılı Batı’nın yalanlarına kandık,

Paraya esir olduk, makam hırsıyla yandık,

Yardıma çağırırsak, dünyayı gelir sandık,

Körler nasıl görecek, sağır nasıl duyacak?

.

Filistin alev alev, kan gölü olmuş her yer,

Canilerle diyalog kuruyormuş monşerler,

Tahammülü kalmamış, halaskar bekleyenler,

Gelir, bir gün taşları gediğine koyacak.

.

Hepimiz Filistinli, her yer şimdi Filistin,

Zalimin anladığı dilden konuşmalıyız.

Sorma zamanı değil, “Neden, nasıl ve niçin?”

Milletçe birlik olup, meydana koşmalıyız.

.

Birlik için harcandı, yok oldu bunca emek,

Siyonizmin hedefi bütün dünyayı yemek,

Gazze Ankara ise, Kudüs İstanbul demek,

Susma artık arkadaş, sıra bize gelecek,

.

Ağlayın Müslümanlar! ağlayın Filistin’e,

Bilin ki göz yaşınız zalimleri boğacak.

Bu karanlık saltanat daha fazla süremez,

Özgürlüğün güneşi Çağlayan’da doğacak.
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
#16
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Dücane Cündioğlu
dcundioglu@yenisafak.com.tr

Lavaboda abdest almak


Başbakan şöyle demiş: — "İstiklal Marşı şairimiz "Alınız ilmini Garb'ın, alınız sanatını" diyor ya, biz Batı'nın ilmini, sanatını almadık, maalesef değerlerimize ters düşen ahlâksızlıklarını aldık. Biz Batı'nın ilmini, sanatını almakta bir yarışa girmeliyiz."

Bu sözler, haklı haksız birçok itirazın konusu oldu. Olmalıydı da.

İtirazların önemli bir kısmı ise, sözün "niçin söylendiği"yle değil, "nasıl söylendiği"yle ilgili. Fırsat bu fırsattır deyû kılıcını çekenler de var, lütfen biraz dikkat diyenler de.

Eh bu da gayet tabii. Çünkü kurtlar sofrasında ne denildiği önemlidir, ne denilmek istendiği değil. İlm-i siyaset böylesi hatalara izin vermez.

Kısacası, ben "Lütfen biraz dikkat!" demekle yetinmeyeceğim. Bu sıcak tartışmadan bir iki hususa işaret etmek bakımından istifade etmeye de çalışacağım.

***

Öncelikle küçük bir uyarı:

Mehmed Akif'in şiirlerinde dile gelen "fikrî" unsurların önemli bir kısmı, geriye doğru izinin sürülmesi imkansız derecede "modern yorumlar"ın ürünüdür.

Burada dikkat edilmesi gereken husus şu: İslâmcılar arasında pek revaç bulan ve hatta devlet politikası hâline bile getirilmiş bulunan bu "modern yorumlar", Batı'da olup bitenleri anlamak/kavramak bakımından gerekli derinlikten büyük ölçüde mahrumdur.

Daha sade bir ifadeyle, "Batı'nın ilmini alalım, ahlâkını almayalım" şeklindeki denklem, Batı'da, Batı'nın tarihinde neler olup bittiğini hemen pek anlamamak demektir ki bu hoş ama boş yorumlara hâlâ itibar edilmesi, hakikaten üzücüdür.

Batı'nın ilmini alırsanız, ahlâkını da almak zorundasınız demektir. Üstelik bu ahlâk'ın gerçekte bir 'ahlâksızlık' olup olmadığı ise tartışmaya açıktır. Ahlâk(sızlık) ne demek meselâ?

Hiçbir komplekse girmeden dürüstçe bu "ahlâk"ın mahiyetini tartışabilmeli, zaten edinmiş olduğumuz davranış kalıplarının kökenini, coğrafyasını bir kez daha hatırlamaya çalışmalıyız.

***

Akif ne diyordu?

Alınız ilmini Garb'ın alınız san'atını

Veriniz mesainize hem de son sür'atını.

Akif, Garb'ın ilim ve sanatını (bilim ve teknolojisini), yine Garb'ın ahlâkının mümkün kıldığını dikkate almamıştı. Alamazdı da. Çünkü devrin bütün aydınları gibi o da hakim paradigmanın etkisinde düşünüyor ve yazıyordu. Devrin fikir cereyanları içerisinde, zannedildiği gibi, Batı'nın bilim ve teknolojisine muhalif kimse yoktu. Modernleşmenin öncüsü, başından itibaren "ulema" sınıfıydı.

Ulema'nın modernleşme yanlısı tutumu nedense sığ kafalarca görmezden gelinir. Oysa ulema —bir sınıf olarak— hep gücün, yani devletin yanında hareket etmiştir, ve devleti güçlendirecek hususlarda sorun çıkardığı hiç ama hiç görülmemiştir. Sünnî geleneğin bilinen bir özelliğidir. Şimdi olduğu gibi o yıllarda da "zamanın ruhu" az veya çok hepsinin damarlarında akıyordu; ve günü kurtarmak, günü kurtaracak yorumlar üretmekle mümkün olabilirdi. Ulema ve aydınların vazifesi de iktidara bu lojistik (entelektüel) desteği sağlamaktan ibaretti.

***

Son dönem Osmanlı aydınlarının Batı'ya ilişkin yorumları, —gayet pratik, pragmatist nedenlerden ötürü— ciddi kavrayış hatalarıyla malüldür. Devlet ve aydınları ortak bir paradigmanın içinde hareket ettiklerinden ötürü, ilim-ahlâk pazarlığı sadece psikolojik bir alışveriş olarak kaldı. Gerçekteyse alınan — ne kadar alınabildiyse— hem Garb'ın ilmiydi, hem de ahlâkı.

Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı.

Şairdir, mübalağa hakkıdır ama söylemek zorundayız: Sevgili Akifimiz yanılıyordu. Çünkü asrın idrakinin (modern bilincin), doğrudan doğruya Kur'an'dan ilham alması mümkün değildi. Bu ilhamın yorumlanması da gerekiyordu ve öyle de oldu. Daha açıkçası, ilhamın kendisi, bizzat bir yorumdan ibaretti. Alınmak istenen alındı, söyletilmek istenen söyletildi. O kadar. Hiç kimsenin bulunduğu noktadan sıçrayarak, yani onüç-ondört asrı atlayarak Kur'an'a, Kur'an'ın asrına gitmesi mümkün değildi (ise, oradan sıçrayarak bugüne gelmesi de mümkün değildir.)

Bu tür sıçrama teorileri, birer fantezidir. Gidip geleni görülmemiştir.

***

"Lavabo"da abdest almak (ayakları da yıkamak) imkansız değildir ama güçtür. Kelimenin Türkçesi bile yoktur. "Lavabo" gerçekte papazların ellerini (parmaklarını) yıkamaları için yapılmıştır. Latince "yıkıyorum" demektir.

İslâm dünyasının Batı bilim ve teknolojisiyle ilişkisi, şimdilik lavaboda abdest almak düzeyindedir. Derinlikli yorumlara sıra gelmeyişinin nedeniyse, abdest alanların lavabo'nın yüksekliğine değil, porseleninin parlaklığına bakıyor olmalarıdır.
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
#17
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Bilge adam, Dücane Cündioğlu'nun bu mükemmel yazısını dikkatle okumanızı öneririm.

Öyle ya, İsmet Özel, Rasim Özdenören de tam da bunu söylemiyorlar mıydı? Akif yanılmıştı. Başbakan da yanılıyor...

İlmini alan ahlakını da alıyor. Çünkü o ilim bellii bir toplumsal ve ahlaksal çevrede oluşuyor. Televizyonu reklamdan ve reklamı kapitalizmden ayırmak mümkün mü?
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
#18
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Uyku taklidi yapanlar uyandırılamaz

A. ALİ URAL
Hayır kaldırımdan yürüyemezsiniz! Barbar bir Asyalısınız çünkü. Hindistan’dan Güney Afrika’ya getirilmeniz karşılığında beş yıllık bir köleliğe razı oldunuz. Başınızı topraktan kaldırmayın. Daha çok şeker, daha çok kömür, daha çok elmas çıkartmaya çalışın.
Teniniz zencilerden birkaç ton açık diye sakın önderlik yapmaya kalkmayın onlara. Bir araya gelip beyazlara meydan okuyacağınızı mı sanıyorsunuz! İliğiniz kuruduktan sonra Hindistan’a geri dönebilirsiniz. Kalmak mı istiyorsunuz burada? Neden olmasın! Ömür boyu sürebilir köleliğiniz. İşyeri mi açmak istiyorsunuz? Çiftçilik mi yapacaksınız? Toprak alıp satma gibi bir düşünceniz mi var? Unutun bunları. Fakat saat dokuzdan sonra sokağa çıkarken pasaportunuzu yanınıza almayı unutmayın, soracaklar. Hem ne çok evleniyor, ne kadar çoğalıyorsunuz. Artık yalnız Hıristiyan dinine yapılmış nikâhlar yasal olacak. Bir de oy verme isteğiniz var, ne tuhaf! Bunun için hem özgür hem varlıklı olmalısınız. Kraliçe Viktorya’nın gölgesi, hem cüret hem 250 pound istiyor sizden. Şu gezi özgürlüğü talebinizi de unutmayalım. Sizin güvenliğinizi düşünüyoruz. Çok gezen çok yanılır. Sakın yanlış yapmayın. Hey bayım Avukat olmanız mahkeme salonuna Hint sarığıyla girme hakkı vermiyor size. O komik giysiyi derhal çıkarın! Ya siz! Birinci mevki biletiniz var diye birinci mevkide seyahat yapacağınızı mı sanıyorsunuz! Gandhi mi adınız? Avukat mısınız! Birinci mevkiden hemen ayrılın!

Medeniyet, ne de olsa birinci mevkide seyahat ediyordu. “Olsa iyi olurdu!” demişti Gandhi, “Batı medeniyeti hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorulduğunda. Halbuki daha dündü, üzerinde İngiliz ceketi, bir gemiyle yola çıkmıştı Bombay’dan. On sekiz yaşındaydı. Londra, silindir şapkalar, çizgili pantolonlar, ipek gömlekler, gümüş saplı bastonlar ve deri eldivenlerle karşılamıştı onu. Tepeden tırnağa yenilemişti kendini genç Hintli. Bir İngiliz asilzadesi gibi olmuştu. Çocukluk günlerinde arkadaşlarının söylediği “Gör güçlü İngiliz’in / Küçük Hintliyi nasıl yönettiğini / Çünkü o yediği etlerle / Beş arşın uzunluğunda” manisini hatırladı. Beş arşındı artık boyu. Bir elbise ısmarlamak için on, dans öğrenebilmek için üç pound verebilirdi artık. Piyanoyu denedi, olmadı. Kemanı denedi, çok geçmeden sattı. Hitabet dersleri aldı. İngilizce’nin yanına Fransızca’yı koyduysa da, kalbiyle dilini yan yana getiremedi bir türlü. Gizli gizli et yiyerek güçlü olmayı denemişti ilk gençlik yıllarında. Et yine çağırıyordu onu. Çok ısrar ettilerse de perhizini bozmadı. Hintli olduğunu hatırladığı zamanlar kıpır kıpır oluyordu içi. Tahsilini bir an önce tamamlamalıydı. Okulunu Hintli olduğunu hatırladığı bir günde bitirdi ve İngiliz ceketini gardıroba asıp, Hintli kölelerin hakkını savunmak için Güney Afrika’ya gitti.

Ah! “Bir insanı, ancak gerçekten uyuyorsa uyandırmak mümkündü. Ama uyumuyor da uyku taklidi yapıyorsa, ne kadar çaba sarf edilse de boştu!” Gandhi, köle olarak yaşayıp özgürlük taklidi yapanları nasıl yola getirebileceğini düşünüyordu Güney Afrika’ya giderken. İlk adım: Hintliler kucakladılar bu genç avukatı. “Önderimiz ol!” dediler. Gandhi sorumluluktan değil maaştan kaçtı. Ve ilk dilekçesini verdi Hintliler Natal Hukuk Meclisi’ne seçim hakları için. Peşinden İngiliz Sömürge Bakanlığı’na yüz bin imzalı bir uyarı gönderdiler. Bir teşkilat kurdu Gandhi, Natal Hind Kongresi’ni toplamak için. Hintlilerin sağlık ve eğitim meselelerine el attı sonra. Hindistan’a gidip konferanslar verdi, Güney Afrika’yı anlattı orada. Dönüşte karantinaya alındı Gandhi’nin bindiği gemi. İçinde ailesinin de bulunduğu 800 Hintli 23 gün Güney Afrika’ya sokulmadı. Hükümet geri dönmesini istedi geminin Hindistan’a. Uzun tartışmalardan sonra karaya çıktı yolcular. Yorgun adımlarla yürürken Gandhi’nin üzerine çullandılar. Linç bir polis müdürünün eşinin çabalarıyla önlendi. Fakat ertesi gün kaldığı ev kuşatıldı yeniden beyazlar tarafından. İstenmiyordu Gandhi.

Bütün Hintlilerin parmak izlerinin alınmasını öngören bir kara kanun hazırladı hükümet. Gandhi, bir miting düzenledi beyazların yüreğini oynatan. Yemin etti binlerce dudak kara yasaya karşı. Direneceklerdi, fakat silahsız olarak. İşte ilk kez o zaman hapse girdi Gandhi. İlk kez o zaman özgürlüğün simgesi olan pelerinini sırtına geçirdi. İngilizlerden korkmuyordu o. Yok oluşa götürecek tehlikeler başkaydı: “İlkesiz siyaset, vicdanı hiçe sayan eğlence, çalışmadan zenginlik, bilgili ama karaktersiz insanlar, ahlaktan yoksun bir iş dünyası, insan sevgisinden yoksun bilim, fedâkarlıktan mahrum bir din anlayışı.”


(Devam edecek) a.ural@zaman.com.tr
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
#19
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Ali Ural, keskin ve vurucu üslubuyla doğudan ve batıdan zirveleri anlatmaya devam ediyor...

Keyifli okumalar...
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Katılım
15 Mar 2007
#20
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Yavuz, 40 bin Alevi’yi kesti mi?

MUSTAFA ARMAĞAN
Tarihi bir türlü siyasetten ayrı ele almayı beceremiyoruz. Tarih, siyasetin yakasından düşmediği sürece de, kafalarımızdaki savaş ve karanlık devam edecek gibi görünüyor. Neden mi söylüyorum bunları?
Hatırlarsanız geçen hafta yeni bir ezber bozma girişiminde bulunmuş ve o “küçük fil”imizi tarihin zücaciye dükkânına Kasr-ı Şirin kapısından salmıştık. Demiştik ki, siyasetçilerimiz Kasr-ı Şirin’den beri İran sınırımızın değişmediğini, hatta İran’la 400 yıldır dost olduğumuzu söylüyorlar, halbuki bu tarihen yanlış bir bilgi.

‘Vay efendim sen ne demek istiyorsun?’ Ne Bush’un yardakçısı olmadığım kaldı, ne İran’a saldırmak için diş bileyen kesime top toplayıcılığı yaptığım.

Eğer yazımdan ille de bir siyasî sonuç çıkarılacaksa, bu çürük iddiamız karşısında Bush’un eli armut toplamayan ‘tarihçileri’ de kalkıp, ‘Bakın, Kasr-ı Şirin’den bu yana İran’la en az 10 kez savaşmışsınız, sınırlarınızda delinmedik nokta kalmamış, bir kere daha delinse ne lazım gelir?’ deseler ve bizi kendi silahımızla vurmaya kalksalar ne diyeceğiz? Bu işleri tarihçilere bırakalım mı?

Yıllar önce Bakü’de bir müzeyi geziyoruz. Adının İrade olduğunu öğrendiğimiz hanım rehberimiz Şah İsmail’in Çaldıran savaşını Osmanlı topları yüzünden kaybettiğini ağlamaklı bir tonda anlatıyor. Besbelli hayranı olduğu Şah İsmail Çaldıran’da bir duvar teşkil eden toplarımızı geçemeyince hiddetinden kılıcıyla topun ağzına öyle bir vurmuş ki, tuncu paramparça etmiş!

Burada efsanenin kendisine takılmayın derim. “Türk” olduğunu düşündüğümüz Azeri kardeşlerimizin bu savaşta Şah İsmail’in ordusunda saf tutmaları ve Yavuz’u saldırgan bir işgalci olarak görmeleriydi beni asıl şaşırtan.

Bir de özellikle bazı Osmanlı karşıtı kesimlerin dillerine doladıkları ve maalesef İsmail Hami Danişmend gibi ateşli Osmanlı yanlısı ‘Sünniler’in de Şii-Alevi husumetlerinden ötürü köpürttükleri ‘Yavuz’un 40 bin Alevi’yi kestiği’ söylentisi var. Ne yalan söyleyeyim, her iki kamp da bu tehlikeli ateşe odun taşımakta fevkalade mahirler. Halbuki Fethullah Gülen hocaefendinin yakınlarda yaptığı ‘mum söndü iftirası’ hakkında sağduyuya çağıran konuşmasını okusalar, bu meseleye nasıl bir denge bilinciyle yaklaşacaklarına dair değerli ipuçlarını yakalayabilirlerdi.

Yavuz Sultan Selim, Doğu’da namağlup unvanına sahip Şah İsmail’in adamlarının Tokat’ı ele geçirip kendi adına hutbe okuttuğu, hatta Kütahya önlerine kadar geldiği, Bursa’yı tehdit ettiği ve Rumeli’deki kardeşleriyle buluşmalarına ramak kaldıkları bir ortamda tahta çıkmış buldu kendisini. Üstelik de bir Osmanlı şehzadesi olan yeğeni Murad, Şiiliği kabul etmiş ve Şah İsmail’in yanına kaçmıştı. Yani Safevi etkisi, bırakın halka yayılmayı, bizzat saraya kadar girmişti.

Burada özellikle belirtmek istiyorum ki, Yavuz’un birinci sorunu, bir inanç olarak Alevilik değil, Fransız tarihçi Jean-Louis Bacque-Grammont’un akıl dolu deyişiyle, Safevi Devleti’nin Anadolu’daki Alevileri ‘beşinci kol’, yani istihbarat unsuru olarak, daha da önemlisi, devleti yıkacak tertipler içine girecek potansiyel bir işbirlikçi güç olarak kullanmaya kalkmasıydı. Şah İsmail’in gerçek niyetinin Osmanlı’yı Şiî bir devlete dönüştürerek bir darbede başına geçmek olduğuna ve bu uğurda çalıştığına dair güçlü kanıtlar bulunuyor. Nitekim 1511 Nisan-Temmuz aylarında Bursa’dan Antalya ve Kayseri’ye kadar yayılan, Anadolu’nun büyük bölümünün yakılıp yıkılmasına ve 50 bin insanın ölümüne yol açan Şahkulu isyanı da gerçek bir ders olmuştur Yavuz’a.

Anadolu’daki Aleviler ya İran’a göç edip Şah İsmail’in saflarına katılıyor veya muhtemel bir Anadolu seferinde ona destek vereceklerine dair işaretler veriyorlardı. Osmanlı Devleti’nin 1402’de içine yuvarlandığı fetret devri yeniden yaşanacak mıydı? Bu soru, 112 yıldır hiç bu kadar sarsıcı olmamıştı.

Bunun üzerine Yavuz, hem İran’a insan kaynağı sağlayan göçü önlemek, hem de Safeviler üzerine düzenleyeceği seferde arkasını sağlama almak için Mustafa Akdağ’ın deyişiyle, “Şah İsmail’e bağlılıkları, sadece dinî bir inanç olma çizgisini aşarak, para yardımı, asker olarak gidip ordusuna katılma, Kızılbaşlık propagandası yapmak ve şaha casusluk etmek gibi yollarla hizmet ettikleri sabit olanlar hakkında kovuşturma başlattı”. Bu kovuşturmanın bir tür fişlemeye dönüştüğünü biliyoruz. Tutulan defterlere yukarıdaki eylemlere karışmış 40 bin Kızılbaş’ın adının geçirildiğini, bunların tutuklanıp sorguya çekildiklerini biliyoruz. Suçlu bulunanlar elbette idam veya hapisle cezalandırılmıştır. Ancak bu kovuşturma sonunda ne kadarının idam edildiğini, ne kadarının hapse atıldığını veya sürgüne gönderilip serbest bırakıldığını bilmiyoruz.

İşte o 40 bin kişi, bu kovuşturma maksadıyla fişlenen ve yakalanan casuslar, düşmana yardım ve yataklık yapanlar, daha önce Şah İsmail’in ordusunda savaşmış olanlar, propagandasını yapanlardı. Ve hepsinin öldürüldüğüne dair en ufak bir kanıt olmadığını ben değil, yine Bacque-Grammont söylüyor:

“Göründüğü kadarıyla, bu “büyücü avı”, özellikle olaylara bulaşan tımar sahiplerini yerlerinden atmak ve bilinen elebaşıları öldürmekten ibaret kaldı. 1513 ya da 1514’te olan 40.000 sapkının kırılması efsanesinin destekleyen hiçbir kanıt yok elimizde; sayılar karşısında doğulu baş dönmesiyle alabildiğine damgalı görünüyor bu.” (Bkz. Ed.: Robert Mantran, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, I, Cem Yay. 1995, s. 173)

40 bin aileyi, yani ortalama 200 bin nüfusu ilgilendiren böylesine büyük çaplı bir ‘katliam’ın belgelere de bir şekilde yansıması gerekmiyor muydu? İşte Alevi kökenli olduğu bilinen tarihçi Mustafa Akdağ, “Yavuz Selim’in o zaman, Kızılbaş mezhepli 40 bin kişi öldürttüğü hakkında tarihlere geçmiş bir rivayet vardır… Ancak, biz bunu pek şişirilmiş bir sayı bulmaktayız. Çünkü, bu Padişah devrine ait pek çok mahkeme defterleri hâlâ elimizdedir. Bunlar üzerinde yaptığımız araştırmalarda, bu çapta kitle idamlarına rastlayamadık. Eğer öyle kanlı bir olay geçseydi, bu defterlerde yer alması zorunlu idi.” sözleriyle bu balonu patlatıyor. (Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi, 2, Tekin Yay., 1979, s. 154)

Düzeltiyorum: Tarih ne çekmişse siyasetten ve efsanelerden çekmiştir.
 

Giriş yap