Köşe Yazarlarından Seçmeler

Katılım
26 May 2008
#41
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Köşe yazarlarımız milletimiz için kesin bir gerekliliktir. Fakat bu işini iyi yapan kişi sayısı çok az. Ya birilerine misilleme yapılıyor ya da iki dil arasında hakemlik yapılıyor. İlla ki o hakemlerden de gerek bu ülkeye ama bu kadarı çok fazla bence.
 
Katılım
19 Ağu 2007
#42
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

eskilerden bir yazı.. Cumanız mübarek olsun..



TURKUAZ / hayat memat

Abdest: Suların sonsuza aktığı dem

Suya vardığında, aslında ateşi kucaklamaya gidiyorsun. Zira suyun aslı ateştir. Suyun yapıtaşlarından biri yakar, biri yanar.

Yakan ile yananın bir araya geldiği yere elini hiç endişesiz değdiriyorsan, ateşin ortasından sana serinlik lûtfeden Rabbinin takdirine güveniyorsun demektir. Bil ki, ateşi sana serinlik eyleyen, senin için suyu da paklık vesilesi eyliyor. O’na kul olmazsan yeryüzünde hiçbir su aklamaz seni.
Suya vardığında, aslında avucuna gökleri sığdırıyorsun. Zira su sana indirilir. Sana indirilen senin erişemeyeceğin yerde demektir. Göklerde bulutlara bindirilen, rüzgârların önü sıra gezdirilen, yağmurlardan damla damla süzülen, ince ince alnına değdirilen lûtufla tanışıyorsun şimdi. Sana hiç erişemeyeceğin yerden nimetler indiren Rabbin, her şeyin gelip geçtiği, her bulduğunun bitip tükendiği, her güzelin bırakıp terk ettiği yerde, sana sonsuzluk çağrısı yapıyor. Eline dokunan su, tenini serinletmekle kalmıyor, sonsuz sevdalar yüklü kalbine teselliler yağdırıyor.

Abdeste hazırlanıyorsun. Gövdeni kutlu bir paklığın gölgesine çekiyorsun. Sanki Leylâ vurgunu bir Mecnun gibi çölde suya kanıyorsun. Şadırvanda su şakırtısı bir vaha serinliği değil mi sana?
Abdeste niyetleniyorsun. Kalbini Sevgililer Sevgilisi’nin [sas] kalbine yanaştırıyorsun. Suların bile yolunda akarak paklandığı Sevgili’nin [sas] yolunda akıyorsun. Resûl’ün [sas] pak niyetine dudağını değdirerek, suyun serinliği ile değil, rahmetle ıslanıyorsun.

İşte abdeste başlıyorsun. Önce ellerini yıkıyorsun.
“Terk-i dünya ile yıka ellerini!” Ellerinle biriktirdiklerinden yu kendini... Varlığının suların akışı gibi gelip gittiğini bil evvelâ. Eline avucuna sığan bir şey yok şu fani dünyada. Parmakların arasından kayıp gidiyor sevdiklerin ve biriktirdiklerin. Ne onlar sana kalıyor, ne sen onlara kalıyorsun. Bunu bil ki, eline değen abdest suyuyla, elini şerden çek; hayra yanaştır. Elini fani olanlardan çevir; sonsuza eriştir. Elinle ettiklerinden tövbe et. Dünyanın kirini avuçlarından akıt.

“Anmakla yıka dilini, damağını ve dudağını!” Yalanı yıka ağzından. Boş sözden arındır dilini damağını. Tattıklarının su gibi gelip geçtiğini bil. Dudağına suyu değdiren Rabbindir. Dudağını dudağına dokunduran Rabbinin rahmetidir. Dudağının dudağına değmesi, billûr sulardan daha serindir. Suyu sana verdiği gibi suya hasret dudağı da veren O’dur. Suyun paklığını damağına değdirirken, Rabbini anmakla tatlandır ağzını. Dilini suyla serinletirken, yalan ve gıybetin, boş söz ve lakırdının tortularını da yak!

“Kibirden arınmakla temizle burnunu!” Ne efsunkârdır güzel koku! Burnunun dikine gidenleri bile ardı sıra sürükler. Uzakta kalmış hatıralar, unutulmuş bahçeler ince bir kokuyla hatırlanır hemen. Burnuna değen su, cennetin kokusunu hatırlatsın sana. Burnuna çektiğin su, gülleri gül eyleyen Muhammed’in [sas] gül kokusuna yanaştırsın seni.

“Yüzünü hayâ ile temizle!” Yüzün ki varlığının odağıdır, ruhunun billûr âyinesidir; abdest niyetiyle yüzüne değen su seni Rabbinin vechine yönlendirir. Abdeste niyet, yüzünü Allah’a teslim etmek gibidir. “Ben O’nu görmesem de, O beni görüyor!” diyenlerin işidir abdest. Kimsenin görmediği yerde, kimsenin bilmediği kuytularda, kimsenin tanık olmadığı yalnızlıklarda, sırf O’nu razı etmek için yüzünün her noktasında suların serinliğini hisseden, yüzünün her noktasını Rabbinin nazarına tutar; Rabbine teslim eder. Yüzünden sular süzülürken, sen de O’na bakarmışçasına hayânı kuşan. O’nun nazarında olduğunu bil ki, aynalardan utanma. O’nun seni gördüğünü bilerek yaşa ki, kendini kendine mahcup etme. Yüzündeki serinliği O’nun seni bildiğine tanık bil ki, başkalarını razı etme telaşından kurtar kendini. Yüzünü Rabbine teslim et.

“Kollarını tevekkül ile yıka!” Yapıp ettiklerini kendinden bilme. Elini işlere eriştiren de, işlerini sonuca ulaştıran da Rabbindir. Tembellik edip elini işten çekme; çünkü tevekkül sana düşeni yapmanı gerektirir. Kibirlenip elinin işlere yettiğini de sanma; çünkü tevekkül elinden geleni yaptıktan sonrasını Rabbine havale etmeni gerektirir. Öyle yıka ki kollarını, tembellik de kibir de akıp gitsin parmak uçlarından.

“Kulaklarını söz dinlemekle ve sözün güzeline tâbi olmakla yıka!” Dinlemek edebin de, öğrenmenin de başıdır. Kulağını hakka açmayan, dudağını hakka değdiremez. Dosta kulak vermeyen dost sahibi olamaz. Öyle yıka ki kulağını, boş söz ve yalandan, gıybet ve lakırdılardan temizle; güzeli duymaya ayarla. Çirkinliğe sağır ol.

“Ayaklarını O’ndan başkasından vazgeçmekle yıka!” Nasılsa bir gün ayakların yerden kesilecek, adımların bitecek, bir adın kalacak yeryüzünde. İki ayağını birden yıkarken de, buraya geldiğini ama burada kalmayacağını hatırlat kendine. Sular ayaklarına değdikçe, bir yolcu edâsı dolsun yüzüne. Ayaklarını yerden kes; sırata değdir. Öylece at adımlarını. Düşmekten kork! Öylece yürü. Ateşten çekin! O’na razı ol ki, O da sana razı olsun.

04.12.2005

SENAİ DEMİRCİ
 
Katılım
19 Ağu 2007
#43
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

TURKUAZ / hayat memat

Senden sana yol var mı?

Yokluğun kor bana... Sensiz, bin ateş parçasına bölünür kalbim. Tenimde cehennem cehenneme düşer, bir daha yanar. Avucumda denizler kurur; çöller başlar.
Gözüme geceler üşüşür; sabahlar ürküp uzaklara kaçar. Sözlerimi hece hece alev sarar; dudağımda yangınlar başlar. Korkarım, bir kez “su” dersem sular alev alır.

Susuşun zor bana. Sensiz, yokuşlar uzar, yollar uçurumlara uğrar. Yaraların kabuğu açılır; ırmakların yatağı daralır. Sele kapılır dağlar; köprüler geçilmez olur. Dünyanın bütün taşları kirpiklerime biner; güneşlerin hepsi çöle iner. Elimde kalır ağıtların hepsi; kimse duymaz, kimse ağlamaz, kimse anlamaz. Bir kuyuya iner gibi; tozlanır şiirler, güfteler silinir, şarkılar boğulur. Harfler harflere bitişmez olur. Sahipsiz kalır keman; telleri kopar bağlamaların... Ahenk bozulur; nefessiz kalır neyler. Bir “Ah!” etsem, “Ah!”ların hepsi ağlar.

Varlığın koca bir dağ bana. Şirin bu kadar uzak değildi Ferhat’e. Sadece dağlar ayırdı onları. Dağdan sonrası Şirin’di. Dağın berisi Ferhat’ti. Sen ise dağın kendisisin. Kazıp da yakın edeceğim bir yer yok ki Şirin’e Ferhat olayım. Aşıp da kavuşacağım bir yâr yok ki sana geleyim. Sanki bir yanım dağ, bir Ferhat’tir benim. Kimi kimden uzak bileyim? Su içecek dudaklar kurudu, kime sular getireyim? Sular serinliğini yitirdi; kime sâki olayım?

Yokluğunu sor bana. Mecnun’un gözünde Leylâ değilsin ki, sana gelmek için çölleri göze alayım. Çölleri hepten yaktım; kumlar dağıldı, tozlar uçuştu. Aşk kalplere küstü, kuyulara düştü. Koynuma gömdüm ayrılığını ve her bahar yokluğunu meyve verdim. Mecnun beni deli sandı. Leylâ gözlerime aldandı; gözlerini gözlerimde aradı. Araya dağları koydum; kimse aldırmadı. Nice deniz kıyısında nice sevgili bekledim; hiçbirinden selam gelmedi. Şişelere bırakılmış mektuplar gördüm; okuyan olmadı. Ah, sevdiğim, sen yoksun buralarda, tadın da tadı kaçtı, lezzetler hüzne bulandı. Şöyle incecikten bir kez “aşk” desem, şiirler utanır, şarkılar kör olur, türküler köyden kaçar. Yokluğunu bir sorsan bana, cevapların cümlesi kılıç kuşanır, suların hepsi köpürür, kuru dallar bin defa kırılır, kuşlar bin kez daha dağılır.

Hasretin nâr bana. Kuraklığın dudağı çatlar adını söyleyince. Pervane ateşi bırakıp yüzüme koşar; yanmaya gelir. Buzullar dudağıma koşar, erimeye özenir. Mumların alevi parlar seni anınca. Gölgeler senin adının altında serinler, dinlenir. Nicedir kirpiklerimde taşıdığım taşlar yoluma düşer; hüznüme yaslanır, ağlar, ağlar, ağlar. Bütün yangınların bütün külleri bana savrulur; anka kuşlarının hepsi gözlerimin içine bakar, bir kez daha uçmak için yalvarır. Yangını da yaktığımdan, küllerin hepsi yine, yeni ve yeniden küllenir. Adını ağzıma alsam, her yere her zaman yağmur yağar, denizler denizlere koşar, bütün dağlardan bütün dağlara kuşlar kanatlanır.

Sızın yâr bana. Seni yitirdiğimden beri, elimden ayrılıklar tutuyor; el ele dolaşıyoruz terk edilmiş sahilleri. Acıların canı yanıyor adını anınca, susayım diye yalvarıyorlar. Yaralar senin susuşunla yaralanıyor; bir söz umuyorlar dudağından merhem olur diye. Bir bilsen, ne kadar zamandır kapımda bekleşiyor unutuşlar, “bir yol bizi de hatırlasın” diyorlar. Geceleri sokak lambalarının loşluğuna sığınıp birbirlerine sarılıyorlar ama yine de çok üşüyorlar. Bir sabah gelip yüzlerini tek tek öpüp okşarsın diye umuyorlar. Bir de, evden kaçmış mutluluklar var; hâlâ sığınacak bir köprü altı arıyorlar ama gözleri aydınlık pencerelerin önünde, belki sen ekmek verirsin diye bekliyorlar. Umutlar var hemen aşağı mahallede, gecekondu yapmışlar kendilerine, köylerini bırakmışlar, kalplerden sürülmüşler. Gelirsin diye yolunu gözlüyorlar. Yolları sorma, onlar hepsinden perişan, sevgilinin köyüne dolanmak için can atıyorlar, kıvranıyorlar ama nafile... Sen olmayınca, yollar da yolda kalıyor, ayakları taşa dolanıyor.

Neredesin ey sevdiceğim? Sensiz ayrılık bile ayrıldı sevdiğinden. Sensiz hüzün de mahzun oldu. Sensiz şiirler yarım kaldı, dudağa değmedi; sadece bir fısıltını bekliyorlar. Heceler senin elinden tutup şarkılara sokulmak istiyorlar. Haberin var mı sevdiceğim, burada kuşlar yuvaya uçmuyor; gurbet bile gurbete düşüyor. Duydun mu, burada bahar geldiğine pişman oluyor; güzün yaprakları kuruyor.

Belki okursun diye buraya yazıyorum, harfler seni hecelemek için sabırsızlanıyor. A olmayınca Ş dudağa yapışıyor, sessiz kalıyor. K olmayınca, A ve Ş boşluğa düşüyor, anlamsız kalıyor. “A”, “Ş” ve “K” senin adının kucağında büyüyor, senin anlamının sıcağında doyuyor.
İnan bana, sensiz ayrılık bile ayrılık olmuyor, kavuşmak bile tat vermiyor. Sensiz ne seven sevebiliyor, ne sevilen sevildiğini biliyor. Sensiz sözler boşluğa düşüyor, sensiz kalem kâğıda dokunmuyor, sensiz dudak dudağa değmiyor. Sensiz ne sevda seviniyor ne veda üzülüyor. Sensiz hüzün bile yüze gelemiyor, acılar utanıp kuytulara saklanıyor.

Yokluğun kor bana ey aşk.

Sende yak beni, ateşe at sözlerimi.

Suskunluğun zor bana ey aşk.

Ben sustum, sen söyle iyiliğimi.

21.08.2005
SENAİ DEMİRCİ
 
Katılım
19 Ağu 2007
#44
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Turkuaz / hayat memat


Yine Esmânın kollarında



Ey Allah’ım, Sen, Seni bildiğin gibisin. Benim haddim bilmediğimi bilmektir.
Mecîdsin Sen, yüceler yücesisin, Sana kulluk edeni secde secde yüceltirsin.
Bâissin ki, Sen dilediğin için kef ile nûn buluştu, “kün” dedin, yok var oldu, “Ol” sözünle varlık devam buldu.
Şehid olmasan Sen, ben kendime bile körüm, kalbimin gamlarına bigâneyim, ruhumun açlığına yabancıyım, sonsuzluğa sonsuz uzağım.
Hakk Sensin; hak Senin takdirinle haktır; Sen Hakk olduğun için haklıların hakkı vardır.
Vekîlsin ki, ben bana yetmem kudretine dayanırım, ihtiyaçlarıma yetişemem rahmetine sığınırım.
Kavîsin ki, kusurum da olsa Sana gelirim, isyanım da olsa Sana dönerim, küsmezsin bana, yüz üstü bırakmazsın beni.
Metînsin ki, kimsesiz kaldığımda son sığınağım Senin kudretindir, yalnızlığımda medet umduğum Senin rahmetindir.
Velî olmasan Sen, beni yokluktan kim himaye eder, yalnızlığımda bana kim yârenlik eder, çaresizliğimde kim elimden tutar?
Hamîd olan Sen, kullarının şükrüne yine sonsuz şükür vesilesi nimetler gönderirsin, kullarının hamdine yine hamd edilesi bereketler indirirsin.
Muhsîsin ki sayısız arzularım, hesapsız isteklerim, ince sızılarım, sözsüz dualarım katında ciddiye alınıp kabul edilir.
Mübdî’ olmasan Sen, tomurcuklar açmaz, yüzler gün yüzüne çıkmaz, dost dosta tanıdık olmaz, varlık varlığa varmaz.
Muîdsin ki Sende son bulur hasretler, Sana döner işler, Seninle bulunur yitikler.
Muhyî olan Sen; hayata hayatsın, cana canansın, canana cansın.
Mümîtsin ki, ölümü verişin de sanatlı ve hikmetlidir; her ölen rahmetinin gölgesinde konaklar, ölümümü ebedî hayatla süslersin, kabrimden bana sonsuzluk kapıları açarsın.
Hayysın, hep dirisin, diriliğim Senin dilemendir.
Kayyumsun ki, bir an bir sonraki ana Senin izninle erişir, devam Sendendir, başı sona kavuşturan Sensin.
Vâcidsin ki, varlığın bir sebebe dayanmaz, varlığını tarif etmeye “var” sözü yetmez.
Mâcid olmasan Sen, kimsede izzet kalmaz, hiçbir yüzde güzellik olmaz.
Vâhidsin ki, kalbimi çoklukta bırakmazsın, vechine çevirirsin yüzümü, ruhumu yokluğa terk etmezsin, huzurunda toplarsın beni ve sevdiklerimi.
Ehadsin ki, bir şeyden her şeyi yaratırsan, her şeyi bir şeye çevirirsin; bir de bin de birdir Sana, az da çok da kolaydır kudretine.
Samedsin Sen, kimseye ihtiyacın yok ve kimse Sana ihtiyaçsız olamaz.
Kadîrsin Sen, ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa yaptıklarını yazmaya yetmez; zaten ağaçlar da denizler de kudretinin eseridir.
Muktedirsin; kudretine sınır olmaz, hiçbir iş Sana zor gelmez, hiçbir şey Sana engel olmaz.
Mukaddimsin ki, Sen beni ben kendimi sevmeden sevdin.
Muahhirsin ki, Sen beni unutulduktan sonra da anarsın, Sen beni ben kendimi bilmediğimde de bilirsin.
Evvelsin, öncelerin öncesi Sensin, başkaları hep sonraya kalır.
Âhirsin, en son Senin yanına dönülür, başkalarının vefası sondan önce sonlanır.
Zâhirsin ki, öyle şiddetle görünüyorsun ki gözlerden gizleniyorsun.
Bâtınsın ki, öyle incelikle gizleniyorsun ki Sana açılan her pencereyi perde eyliyorsun.
Vâlîsin, her işime velâyet edersin, dilediğim Senin dilediğindir.
Müteâlsin ki, her yücelik Sendendir, Sen yüceltmezsen her şey alçalır, öteler Sende saklıdır, akıl ve idrak Seni anlamaktan uzaktır.
Berr olmasan Sen, kimse kimseye iyilik edemez, iyi ki iyilik edip iyiliği yarattın.
Tevvâbsın ki, pişman olursam, günahım bile Sana yakınlaşma vesilesi olur.
Müntakîmsin ki, mazlumların ah’ını yerde ko’mazsın, zalimlerden intikam alırsın.
Afuvvsun ki, affedersin, affetmeyi seversin, severek affedersin, affın muhtaç olanları seversin, Senden yüz çevirenlerden yüz çevirmezsin.
Raûf olmasan Sen, kim üzerime titreyip şefkat eder, kim yokluğumda hatırımı sorup beni var eyler.
Mâlik’ül Mülksün ki, ellerim Senin kudret elindedir, bedenim hücre hücre mülkündedir, iradem Senin iraden içindedir.
Zülcelâl ve’l ikrâmsın ki, keremin muhteşem bir bolluk içindedir, celâlin ve yüceliğin sonsuz ikramlarda bulunmana, bana benden de yakın olmana mâni değildir.
Muksitsin; hak Senin yanındadır, haddimi hakla tayin eden Sensin, payıma düşene razı eyle beni.
Câmî olmasan Sen, yoklar varlığın kabında toplanamaz, sevdalılar kalbin kabında buluşamaz, uzaklar yakınlığın ufkuna koşamaz.
Ganîsin ki, kulunu başkasına muhtaç eylemezsin, yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden isterim.
Muğnî olmasan Sen, başkalarına dilenci olurum, kör sebepler arasında oyalanırım; neyim varsa Senin lûtfundur, başkasına muhtaç eyleme beni.
Manî’ olan Sensin, Sana kimse engel olamaz; Sen dilersen engeller engel olası değil.
Dârrsın ki, zarar diye bildiğim de Senin takdirinledir; her işinde yarar ve hikmet gizlidir.
Nâfî olan Sensin, faydalar Senin izninle fayda verir, iznin olmazsa kimsenin kimseye faydası olmaz.
Nûr olmasan Sen, yer gök karanlıkta kalır, yüzler ve gözler yokluğa düşer, anlam ve hikmet boşluğa yuvarlanır.
Hâdîsin Sen; hidayetin olmazsa ışık yolunu şaşırır, söz anlamını yitirir, yollar yolunu kaybeder.
Bedîsin ki, varlığı yokluktan çıkarıp süslersin, varlığı sonsuzlukla taçlandırırsın.
Bâkî olmasan Sen, kalbim elemler içinde kalır, lezzetlerim dudağımda yarım kalır, sevdiklerim uzakta ve yoklukta kalır, aşklarım anlamsızlığa yuvarlanır, sonsuzluğu isteyen ruhum yetim kalır.
Vârissin ki, yitirdiklerim Sana emanettir, benden sonraya kalanlar Sana kalır, ruhum ve canım Sana mirastır.
Reşîd olmasan Sen, aklım şaşar, kalbim yanar, bildiklerim anlamsız kalır, hakkım heba olur.
Sabûrsun ki, kullarına sabrı öğretirsin, sabredenleri seversin, Sana isyan edenlere de lûtfedersin, kusur edenlere hemen ceza vermezsin.

08.01.2006

SENAİ DEMİRCİ
 
Katılım
24 Eyl 2007
#45
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

İnancına göre yaşamak
İnancına göre yaşama hürriyetinin varlığından söz edilen bazı ülkelerde, gerçek anlamda bu hürriyet yoktur, sadece riya ve madrabazlık hürriyeti vardır. Mâûn'u; muaveneti; Sevgi ahlâkı çerçevesinde yardımlaşma ve dayanışmayı engellemek isteyenlere, Mâûn'u men'edenlere göre, İslâm'ın yaşanması demek, riyâkârlık hürriyetinin hiçbir engelle karşılaşmaması demektir. Riya ve zulm eleştirildiği anda; “ılımlı İslam”dan çıkılmış ve “Şeriatçilik”e adım atılmış olur!

-Neyi kasd ediyorsun bre? Şeriatçi misin yoksa?

-Örnek vereyim: Yezid devrinde ılımlı müslümanlar Şam Cami'inde namaz kılarlarken, Kerbelâ'da hem ılımlı, hem de “militan demokrat” müslümanlar, Huseyn'i susuz şehid etme gayreti içinde idiler. Huseyn'e de: -Yezid'e biy'at ettikten sonra Medine Cami'ine cuma namazlarına gidip evine dönseydin, kim sana ne karışırdı? Üstelik Emîr-ul-müminîn-neuzübillah! - Yezid sana maaş da bağlardı” diyorlardı. İşte bunu demek istiyorum! Ârif olan anlar!

Din'de dayatma yoktur. Ne var ki riya dayatmasına da boyun eğmek merdâne bir tutum değil, zillet demektir. İsa Mesih'in buyurduğu gibi: -İnsan aynı zamanda hem Mammon'a, hem Allah'a kulluk edemez. Kur'an-i Kerim'de de “Allah bir Sadr'da iki gönül yaratmamıştır” buyurulur. Gerçek budur, gerisi ya riya ve münafıklık, ya da hamâkattir. Allah'dan -hâşâ- kötü bir şey sâdır olabileceğini kabul eden ve savunan kimse, “materyalist” olsa evlâdır. Çünkü hiç değilse materyalist Allah'ın adını “Doğa” veya “Madde” koyan bir şapşalcık olduğu için, kurtuluşunda daha fazla ümit vardır. Buna karşılık, Allah'a iman ettiğini söyleyip de Allah'a kötülük veya acz isnad eden birisi daha vahîm durumdadır. Yine de kurtulmasını diler, kurtulacağını ümid ederiz.

İnsanlar, çoğunluk olarak iyi “sınav” verememişler, Ahd-i Atıyk'in birçok hükmünü bozmuşlardır. Recm konusunda olduğu gibi. Buna rağmen, bunu söyleyen birisi Batı'da “antisemit” olduğu ithamıyla karşılaşacağı için, bunu söylemekten korkar. İkinci derecede de, “mahalle baskısı”ndan korktuğu için, Hristiyanlık uygulamasını (Ortaçağ'da) eleştirirse de, insan hakları ve Hukuk Devleti öğretilerinin “Hristiyan değerleri”nden doğduğunu da hemen belirtir. İslâm'a gelince ve özellikle ABD'de, son zamanlarda da Avrupa'da, Amerikan sözde protestanlığının etkisindeki çevrelerde, “anti islamist” olmak tam aksine itibar ve yarar sağladığı için, ağzından çıkanı kulağı duymaz. İran Devrimi'nden sonra ülkemizde de gitgide böyle olmuştur.

Hazret-i İsa, Vahye dayanmayan “recm” uygulamasını önledi ve hiçbir zaman “beni seven; kâfir yaksın!” da demedi. Yakma cezası; İncil'den tatbikata geçmedi. Toplumda türedi. Buna rağmen Batı'da bu ceza uygulandı. Bugün hiçbir “hristiyan demokrat”, “-ben değiştim, ılımlı hristiyan oldum, biz hristiyan şeriatini savunmuyoz ki zâti!” şeklinde, lâiklik ma'bedi rühbanının önüne varıp günah çıkartmıyor. Müslümanın işi zor!

-Efenim, Kölelik Hukuku, kadı hukuku ya da ihtilâl hukuku üreten yapılardan bir hukuk “idea”sına yaklaşan, daha doğrusu evrensel ortalamaya yaklaşan bir hukuk türemeyeceğini bilelim! (Radikal 2, 1 Haziran 2008 Pazar'da: Tahir Abacı'nın yazısından, “efenim”i de Fakıyr'den!)

-Ey gözüm, Kölelik Hukuku Şeriat'den mi türemiştir? Hangi İhtilâl Hukuku İslam'dan türemiştir? İhtilâl Hukuku'na da eğri baktığına göre, Fransız Devrimi'ne mi, Ekim Devrimi'ne mi karşısın? Yoksa her ikisine mi? Yoksa İhtilâl Hukuku'ndan, bizdeki darbe geleneğini mi kasdediyorsun? Açıkça “ben patlıcanın değil CHP'nin savunucusuyum” desene! Bütün bu söylediğin sapmalar Batı toplumunda da görülmüş! Onlar “Hukuk türettiyse” biz niye türetemeyelim?

Beyhûde ey Azîzan! Bu kez de sizi “İslâm'ı güzel göstermeye çalışmakla itham” ederler! Başıma çok geldi!

Ey Azîzan, Allah'ın dini bu kadar tahkıyr edilir, hafife alınır, küçümsenirse, Dolmabahçe Cami'inde iki rek'at namaz kılmanın anısı Allah'a ve Resulü'ne minnet yüklemek için fırsat bilinirse, elbette Allah'ın sevgi elçilerinin de sözleri dinlenmez olur, Antalya'da yavru hayvancağızlar, Cahiliyye dönemi kızcağızları gibi toprağa gömülür, ana-baba cinayetleri de çoğalır. Oysa Kur'an-i Kerim'in bütün âyetlerini yitirmiş olsaydık dahî, meselâ sadece şu âyet elimizde kalsa idi, “rönesans”ımız için yetişirdi: Allah size salât eder (esenlik verir) ve melekleri de! Sizi karanlıklardan Nûr'a çıkarmak için! Mü'minlere Rahîmdir! (Ahzâb, 33/43)
 
Katılım
24 Eyl 2007
#46
Hakan Albayrak

Muhterem Fatih Hoca, sevgili millilerimiz…
Pazartesi günkü yazımda milli takımı Muhammed Ali'ye benzettim, ama Muhammed Ali'den yeterince bahsetmediğim için bu benzetme biraz havada kaldı.

40 yaşın altındaki okuyucular, hele 35 yaşın altındaki okuyucular, Muhammed Ali isminin bizdeki heyecan verici karşılığını bilmiyor olabilirler.

Bildirelim:

1942'de ABD'nin Louisville şehrinde dünyaya gelen, 1960'da ağır sıklet boksta Olimpiyat Şampiyonu olan, 1963'te Sonny Liston'u yenerek Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu unvanını alan ve bu unvanı aldığı gün düzenlediği basın toplantısında Müslümanlığını ilan ederek Cassius Clay olan ismini Muhammed Ali olarak değiştiren adamımız, ringlere veda ettiği 1980'li yılların başına kadar estirdiği zafer rüzgârlarıyla Dünya Müslümanlarının ve cümle mazlumların en büyük 'moral' kaynaklarından biri oldu; "Kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım" diyerek boks dünyasının Sony Liston, Joe Frazier, George Foreman, Ken Norton gibi ulularını darmadağın ettikçe, "Üçüncü Dünya" zafer sevincine boğuldu…

Bütün dünya Muhammed Ali'yi konuşuyordu ve Muhammed Ali'yi konuşmak demek –boksun ötesinde- dünyanın en önemli siyasi-içtimai meselelerini konuşmak demekti; zira, muazzam bir hatip ve 'retorikçi' olan Muhammed Ali, dünya çapındaki şöhretini, bu meseleler hakkındaki görüşlerini yaymak için tepe tepe kullanıyordu.

"Zenci" diye aşağılanan milyonlarca Afrika kökenli Amerikalı, beyazların rüyalarında bile göremeyecekleri büyük medeniyetlerin varisleri olduklarını vazeden ve Malcolm X'in "Siyah Güzeldir" sloganını dilinden düşürmeyip "Beyaz Saray'ı siyaha boyamak"tan söz eden Muhammed Ali sayesinde aşağılık kompleksinden kurtulmuştu…

İtilip kakılan Müslüman halklar, göğsünü gere gere "Elhamdülillah Müslümanım" diyen ve bunu yadırgayanlara o dillere destan sivri diliyle ağızlarının payını veren Muhammed Ali'de yitik itibarlarını bulmuşlardı...

Batı ırkçılığı, kolonyalizm, post-kolonyalizm ve emperyalizmden mustarip Asya ve Afrika halklarının nazarında, "beyaz adam"ın çirkinliğini haykıran, ırkçılığı yerden yere vuran ve Vietnam'ın işgaline karşı çıkarak askere gitmeyi hapse girmek pahasına reddeden Muhammed Ali, 'renkli halkların' kurtuluş savaşçısıydı…

Gecenin ikisinde-üçünde tatlı uykularımızı bölüp gazâ niyetine radyoların ve televizyonların başına geçerdik; Üsküp'ten Kinşasa'ya kadar her yerde, hepimiz, Muhammed Ali'nin yumruklarıyla mest olurduk; Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu olmanın ötesinde, bir damla zafer için çırpınan yenilmiş halkların zaferiydi Muhammed Ali; intikamdı, iade-i itibardı, özgüvenimizin geri dönüşüydü...

Muhammed Ali'nin otobiyografisinden bir alıntı:

"(Libya lideri Kaddafi) Bütün maçlarımı takip ettiğini ve Frazier'le yaptığım maçı kaybettiğimde bütün İslam dünyasında, özellikle de Libya'da yaşanan hayal kırıklığını anlattı. 'Doğrusunu isterseniz, ülkemizde neredeyse yas tutuluyordu.' dedi. Aynı şeyleri Suudi Arabistan'a, Kuveyt'e, Endonezya'ya, Malezya'ya, Mısır'a gittiğimde de işitecektim. Pakistanlılardan, Güney Korelilerden, Taylandlılardan, Hintlilerden, Burmalılardan, akşamları radyoları başında maçımı dinleyen işçilerden de işitecektim. Bu gezim esnasında nereye gittiysem Frazier'le yaptığım maçtan bahsediliyordu. 'Bir daha maç yaparsak,' diye temin ettim Kaddafi'yi, 'geçen defa göz yaşı döktürdüklerimi sevince boğacağım. Söz.'" (Kaynak: Muhammed Ali - Richard Durham ile Tek Özyaşamöyküsü / Kaknüs Yayınları)


* * *
Geçen yazıda söylediğim gibi: Milli takımımız Muhammed Ali'nin verdiği mesajları vermiyor, ama bazen aracın kendisi mesajdır. İslam Dünyası, Türkiye'yi, 600 sene boyunca Batı'ya karşı Müslümanlığın bayraktarlığını yapan ve Mustafa Armağan'ın tabiriyle "insanlığın son adası" olan Osmanlı ile özdeşleştiriyor. Milli takımımızın Batılı takımlar karşısındaki başarılarına da 'tarihi bir zaviyeden' bakıyor. Bu başarıları 'Müslümanların zaferi, Müslümanların rövanşı' olarak görüyor. Onun için, bir zamanlar Muhammed Ali'nin maçları için bölünen uykular, şimdi milli takımımız için bölünüyor. Ta Açe'de Müslümanlar -Avrupa ile saat farkı yüzünden- gecenin ikisinde yataklarından kalkıyor ve duayla, niyazla televizyon ekranlarının başına geçip Türkiye için tezahürat yapıyor (bkz. www.timeturk.com).

Muhterem Fatih Terim hoca, sevgili millilerimiz: Lütfen, Dünya Müslümanlarının ve Batı'yla derdi olan bütün dünya halklarının dualarını/tezahüratını duyun ve bugünkü maçta onları temsil ettiğinizin bilincinde olarak oynayın. "Dualarıyla bizi destekleyen Türk halkı"na teşekkürle yetinmeyip, Bosna'ya, Gazze'ye, Açe'ye selam göndermeyi de ihmal etmeyin.

Rahman ve Rahîm Allah, yâr ve yardımcınız olsun.

18.06.2008
 
Katılım
26 Nis 2007
#47
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Evla mahfettin beni.. Bu yazının bir başlığı yok muydu? Görünce Hakan Abi'min ismini içim cızz etti tabiri caizse.. Ona olan vefamı ve onun bana verdiği öğüdü düşürdün zihnime/gönlüme.. Bir de üstüne bu satırlar:

evla' Alıntı:
"Zenci" diye aşağılanan milyonlarca Afrika kökenli Amerikalı, beyazların rüyalarında bile göremeyecekleri büyük medeniyetlerin varisleri olduklarını vazeden ve Malcolm X'in "Siyah Güzeldir" sloganını dilinden düşürmeyip "Beyaz Saray'ı siyaha boyamak"tan söz eden Muhammed Ali sayesinde aşağılık kompleksinden kurtulmuştu…

İtilip kakılan Müslüman halklar, göğsünü gere gere "Elhamdülillah Müslümanım" diyen ve bunu yadırgayanlara o dillere destan sivri diliyle ağızlarının payını veren Muhammed Ali'de yitik itibarlarını bulmuşlardı...

Batı ırkçılığı, kolonyalizm, post-kolonyalizm ve emperyalizmden mustarip Asya ve Afrika halklarının nazarında, "beyaz adam"ın çirkinliğini haykıran, ırkçılığı yerden yere vuran ve Vietnam'ın işgaline karşı çıkarak askere gitmeyi hapse girmek pahasına reddeden Muhammed Ali, 'renkli halkların' kurtuluş savaşçısıydı…
 
Katılım
24 Eyl 2007
#48
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Muhterem Fatih Hoca, sevgili millilerimiz…

başlığı mutlaka takip edilmesi gereken köşe yazarlarımız dan biri çünkü adı ile yazdım ilgi çekmesini bu kim diye sorulmasını istiyorum apayrı bir renktir kendisi....(masum gülücükde yok ki burada:)
 
Katılım
26 Nis 2007
#49
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

İlginin çekim boyutunu tahmin bile edemezsin ;)
 
Katılım
3 Ağu 2008
#50
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Keşke oturacakları yerin yanlışlığı konusunda şu şarkıcı bayan kadar otokritik yapacak nâmusları olabilseydi bunların...
devamı affedersiniz bidayeti için tıklayınız... :)


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=710426
 
Katılım
24 Eyl 2007
#51
Peki, Suriye basını ne diyor?


Batı basını 22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarını nasıl değerlendirdi? Batı basını Avrupa Kupası'ndaki başarımızı nasıl yorumladı? Batı basını Anayasa Mahkemesi'nin AK Parti'yle ilgili kararını nasıl karşıladı? Gazetelerimiz ve internet haber sitelerimiz bize Batı basınının Türkiye ile ilgili haberlerini/yorumlarını en “flaş” halleriyle iletmek için birbiriyle yarışıyor. Batı'nın bizim hakkımızda söylediği her şeye hayati önem atfediyor editörlerimiz. Büyük popülaritesine istinaden ara sıra El-Cezire'ye de atıfta bulunuyorlar, ama genelde İslam dünyasının basınına metelik vermiyorlar. Varsa yoksa The Times yahut Le Monde, Reuters yahut AFP, BBC yahut CNN.

Dünyanın en ciddiyetsiz gazetesi olan Bild'e bile itibar ediyor bu editörler. “Türkçe başlık attı, bize jest yaptı” filan diye yere-göğe sığdıramıyorlar bu gazete müsveddesini. Değil mi ki Alman gazetesi? Değil mi ki Batılı? Öp, başının üstüne koy! Ama ciddi bir İran gazetesinin, Suriye gazetesinin, Pakistan gazetesinin Türkiye'ye iltifatını elinin tersiyle it! Eleştirilerini zaten hiç kaale alma!

AK Parti hükümeti altı yıldır çok yönlü bir dış siyaset izliyor. Batı'yla münasebetleri geliştirerek sürdürürken Türkiye'yi Doğu'ya da açıyor. Komşularımız başta olmak üzere bütün İslam dünyasıyla yakınlık kuruyor. Bilhassa Suriye ile yakınlaşmaya olağanüstü önem atfediyor. İran'la, Irak'la stratejik öneme sahip anlaşmalar imzalıyor. Filistin ve Lübnan'a özel ilgi gösteriyor. Gelin görün ki, AK Parti'ye yakın gazeteler, televizyonlar ve internet sitelerinde bile mezkûr ülkelerin basınlarından alıntı yapılmıyor. “Dünya basını ne dedi?” başlıklı haberlerde İslam ülkelerinin yer almadığı bir dünyanın -sadece Batı'dan ibaret bir dünyanın- basınına yer veriliyor. Son yıllarda Suriye ile can-ciğer kuzu sarması olduğumuz halde hâlâ bir tek Suriye gazetesinin bile adını bilmiyoruz!

Hürriyet gazetesi ne yaparsa yapsın, umurumda değil. Fakat “Büyük Doğu”cu Necip Fazıl'ın, “İslam Birliği” ideologu Sezai Karakoç'un, Asya ve Afrika aşığı Fethi Gemuhluoğlu'nun rahle-i tedrisatından geçen nesillerin yönetimindeki basın-yayın organlarına bu tavrı yakıştıramıyorum. Zira bu tavır, “Biz Türkiye'nin geleceğini Batı'da arıyoruz, İslam dünyasıyla bütünleşmek gibi bir hedef gözetmiyoruz. Onun için Batı basınının bizim hakkımızdaki haber ve yorumlarına hayati önem atfederken, İslam dünyasında çıkan haber ve yorumları elimizin tersiyle itiyoruz” şeklinde okunabilecek bir tavırdır.

Başta Araplar olmak üzere bütün İslam dünyasının basın-yayın organları Türkiye'yi büyük bir ilgi ve heyecanla takip ediyor; fakat biz onlara “Dünya basını ne dedi?” başlığının altında küçücük de olsa bir yer bulamıyoruz. Utanç verici bir şey.


* * *
Bu vesile ile, “Nil'de Bir Sandal” adlı şiirimi Yeni Şafak okurlarıyla paylaşmak isterim:

Asya'ya vurgunum doktor, elimde değil

Afrika'ya da içim gidiyor

Buram buram Buhara kokuyor düşlerim

Ve çöl

Ve Madagaskar

Ve saire

Anlıyorum doktor, Avrupa bizim kaderimiz

Külahım heyecanla dinliyor seni

Nil'de bir sandal olmak geçiyor içimden

Ve çöl

Ve Madagaskar

Ve saire

Hakan Albayrak
 
Katılım
26 Nis 2007
#52
Türkiye-Suriye eksenindeki muhteşem gelişmeler

Hicaz Demiryolu'nun –Mekke bağlantısı da tamamlanarak- yeniden faaliyete geçmesi için Türkiye, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan hükümetleri arasında mutabakata varıldığına ilişkin gazete haberlerini okurken, "Vize uygulamaları kalksa da pasaportumuzu kaptığımız gibi trene atlayıp bu coğrafyayı rahat rahat gezebilsek, Müslüman halklar birbirlerini çatkapı ziyaret edebilseler" diye bir yazı yazayım demiştim.

O yazıyı yazmama fırsat kalmadan bu yöndeki ilk adım atıldı; Türkiye ve Suriye karşılıklı olarak vizeyi kaldırdı.

Üstelik, ortak bakanlar kurulu toplantıları düzenlenmesini (bir nevi koalisyon hükümeti kurulmasını) öngören Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Anlaşması da imzalandı "iki ülke" arasında.

"İki ülke"yi tırnak içine alıyorum, çünkü Türkiye ve Suriye derken aslında tek ülkeden bahsediyoruz.

Aradaki saçma sapan sınırı biz çizmedik; fitne olsun diye Frenkler çizdiler.

Vize uygulamasına son verme kararı, bu fitneyi aşma yolunda bir kilometre taşıdır.

Yakın bir gelecekte pasaport ve hatta nüfus kâğıdı ibraz etme mecburiyeti de kalkacak, tamamen serbest dolaşım uygulamasına geçilecektir inşaallah.

"O kadar da değil!" demeyin…

10 sene evvel "Türkiye ile Suriye arasında vize kalkabilir" diye yazsaydım, bundan daha 'inanılmaz' bir 'öngörü'de bulunmuş olurdum.

Türkiye'nin Suriye öncelikli Ortadoğu açılımı sayesinde şartlar radikal bir şekilde değişti.

10 sene evvel, Türkiye'yi ziyaret eden ve yahut Türkiye'den ziyaretçi kabul eden bir Suriyeli, "Muhaberat" tarafından günlerce sorgulanırdı.

Bugün ise, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, "Şam'dan Halep'e gider gibi Türkiye'ye" ve "İstanbul'dan Ankara'ya gider gibi Suriye'ye" gidilebileceğini müjdeliyor.

Ve Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, "yüzyıllardır aynı kültürü paylaşan insanlar"ın yabancı güçler tarafından "bölündüğü"nü belirterek, "bölgenin bütünlüğü içinde ilişkileri güzelleştirme"nin ve "bölgeyi yeniden inşa etme"nin gereğine işaret ediyor.

Dikkat buyurun; bölünmeden şikâyet ediyor, "bölgenin bütünlüğü"nü vazediyor, açıkça 'entegrasyon' mesajı veriyor…

Diyor ki:

"Suriye ve Türkiye arasındaki ilişkiler fevkalade gelişti. Bu bizi çok mutlu ediyor… Biz aslında yeni bir şey yapmıyoruz; her şeyi aslına –ihya edilmesi gereken eski haline- döndürüyoruz… Geçmiş dönemlerde birçok hatayı üst üste bina ettik... Yüzyıllardır aynı kültürü paylaşan insanlar, yabancı güçlerin oyunlarına alet olarak, bölündü. Bu yabancı güçleri eleştirmek kolaydır. Asıl hatayı kendimizde aramalıyız. Çatışma ortamında ortak çıkarlarımızı göremedik. Topraklarımızın işgal edilmesi ve bölgede insan haklarının çiğnenmesinin sebebi sadece sömürgeci güçler değildi. Bizim hatalarımız da vardı. Aramızdaki sorunların çözümünü uluslararası güçlere havale ettik, onların aleti olduk… Bölge ülkeleri kendi sorunlarını kendi aralarında çözmeli... Şimdi, bölgeyi yeniden inşa etmek için harekete geçmiş bulunuyoruz… Irk ve din ayrımı gözetmeksizin bölgenin bütünlüğü içinde ilişkileri güzelleştirmeye çalışmalıyız. Buna Türkiye ve Suriye olarak başladık. Başka bir yol yok."

Bu, 'Çırağan Ruhu'dur.


* * *
Pazartesi günü 'Çırağan Ruhu'nu konuşalım…

Hayırlı bayramlar.

Hakan Albayrak/yenişafak

(19 Eylül 2009 Cumartesi)
 
Katılım
26 Nis 2007
#53
Başbakan yardım gemisiyle Gazze'ye gitsin

Yıllardır ambargo altında olan Gazze'de açlık kol geziyor, ilaç ve tıbbi teçhizat kıtlığı yüzünden hastaneler morga döndü, bombalanan evlerin tadilatı veya yeniden inşası için gereken malzemeler de yok; Gazze kapılarını sımsıkı kapalı tutan ve Filistinlilerin kazdığı tünelleri (Gazze'nin nefes borularını) bombalamayı da ihmal etmeyen İsrail ve Mısır, Siyonizm'în karşısında un ufak olan uluslararası toplulukla karşılıklı dostluk ve anlayış içinde Gazze'yi göz göre göre boğuyor. Bu vahşete daha ne kadar seyirci kalacağız?

Başbakan Erdoğan'ın BM Genel Kurulu'nda Gazze meselesini gündeme getirmesi ve Gazze'ye verdiği yardım sözünü tutmayan uluslararası topluluğu eleştirip taahhütlerini bir an evvel yerine getirmeye çağırması takdire şayandı, fakat bence bunun bir adım ötesine geçip sözünü şöyle bağlaması gerekirdi: “Türkiye, Gazze'nin acılarına daha fazla seyirci kalmayacaktır. Uluslararası topluluk Gazze'nin yaralarını bir an evvel sarmazsa bu iş için alternatif bir yol buluruz. O yolda bizimle beraber yürüyecek yoldaşlar da buluruz.”

Sembolik jestler 'Yeni Türkiye'nin hakkını vermeye yetmiyor; Gazze'yi açlık ve sefaletten kurtaracak somut adımlar atmak lazım. Kızılay'ın İsrail üzerinden göndermeye çalıştığı yardımlar İsrail'in aşağılık bürokrasi çarkında öğütülüyor; Mısır üzerinden Gazze'ye yardım ulaştırmaya çalışan özel kuruluşlar da bir sürü engelle karşılaşıyorlar; uluslararası topluluğun –sözünü tuttuğu takdirde- göndereceği yardımların Gazze'ye ulaşıp ulaşmayacağı, ulaşacaksa ne kadar zamanda ulaşacağı (ve ne kadarının ulaşacağı) da meçhul, çünkü bu iş İsrail vasıtasıyla yapılacak ve dolayısıyla İsrail'in insafına –daha doğrusu insafsızlığına- bırakılacak; öyleyse, Gazze'ye yardım elini uzatmak için başka bir yol takip edeceğiz. Tek alternatif: Direkt Gazze!

Nasıl olacak bu? Gayet basit: Bulabildiğimiz kadar çok yük gemisini ağızlarına kadar gıda, ilaç, tıbbi teçhizat, inşaat malzemesi ve diğer ihtiyaç maddeleriyle dolduracağız ve yanlarına iki savaş gemisi (koruma) verip törenle Gazze'ye göndereceğiz. Başbakanımız, birçok bakanımız, sivil toplum temsilcilerimiz, gazetecilerimiz vs, vs, vs de olacak gemilerde.

- İyi ama İsrail buna izin verir mi?

- Ne izni? Gazze İsrail'in değil ki İsrail'den izin isteyelim. Uluslararası hukuk Gazze'ye İsrail toprağı demediği gibi, İsrail'in kendisi de demiyor. Dolayısıyla, Gazze açıklarının İsrail karasularına dahil olduğunu kimse iddia edemez. Mısır karasularına dahil olduğunu da kimse iddia edemez. Gemilerimizle o sulara pekala girebilir ve Gazze limanına pekala yanaşabiliriz.

- Gazze açıklarında bekleyen İsrail savaş gemileri buna mutlaka engel olur.

- Ne yapacaklar? İnsani yardım taşıyan, üstelik başbakanımızı ve bakanlarımızı da taşıyan Türkiye bandıralı gemilere ateş açacak değiller herhalde. İsrail, Türkiye ile çatışmayı göze alamaz.

- O gemilerle Gazze'ye silah taşınmadığından nasıl emin olacaklar? İki de savaş gemisi gidecek diyorsun, onların Gazze limanına yanaşması sorun teşkil etmeyecek mi? Uluslararası topluluk bu işe ne diyecek?

- Yük gemileri Gazze limanına yanaşmadan evvel uluslararası bir heyetin kontrolünden geçirilir, savaş gemileri de Gazze açıklarında bekletilir, olur biter. Operasyon tamam. Daha doğrusu, operasyonun ilk safhası tamam. Sonra, Müslüman komşularımızdan başlayarak, İsrail ve Mısır haricindeki bütün devletlere ve halklara, “Gördüğünüz gibi Gazze yolunu açmış bulunuyoruz. Gazze'ye yardım etmek istiyorsanız, buyurun, yardımlarınızı bizim vasıtamızla gönderebilir veya bizim korumamız altında kendiniz götürebilirsiniz” diyeceğiz.

- Çok basit bir şeymiş gibi anlatıyorsun, ama bence böyle bir şey kesinlikle mümkün değil.

- Niye ki?

- Ne bileyim, ben mümkün görmüyorum işte.

- Emperyalistlerin çizdiği dairenin dışına çık, psikolojik duvarları aş, seni pısırıklığa mahkum eden uluslararası sistem büyüsünden kurtul ve öyle bak: Mümkün olduğunu göreceksin.

Hakan Albayrak/ Yeni Şafak

(03 Ekim 2009 Cumartesi)
 
Katılım
3 Ağu 2008
#54
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

ferahsan' Alıntı:
- Emperyalistlerin çizdiği dairenin dışına çık, psikolojik duvarları aş, seni pısırıklığa mahkum eden uluslararası sistem büyüsünden kurtul ve öyle bak: Mümkün olduğunu göreceksin.
mümkün mü sadece? o kadar basit ki işten bile değil!!! albayrak, -zımnen- yapılması lazım gelenleri yapmayanları meşrulaştırıyor.

ya ben bir şeyleri kaçırıyorum ya... emperyalistlere entegre ol ve duvarları aş?! mümkün olmadığını görmek çok zor değil!
 

NuN

مَنْ طَلَبَ العِلْمَ كَانَ كَفَّارَةً لِ&#160
Katılım
6 Nis 2009
#55
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

gitsin !
 
Katılım
26 Nis 2007
#56
Yok mu İsrail'e dur diyecek bir Kudüs Konsolosu?

Bir diplomat arkadaşım, Mescid-i Aksa İmamı ve Türkiye'nin Kudüs Konsolosluğu'ndaki görevlilerden naklen anlatmıştı:

İsrailliler 1967'de Doğu Kudüs'ü işgal ettiklerinde hemen Harem-i Şerif'e girip Kubbet-us Sahra'nın tepesine İsrail bayrağını dikmişler.

Türkiye'nin Kudüs Konsolosu bunu görünce dayanamayıp Harem-i Şerif'e koşmuş ve oradaki İsrail askerlerine “Siz Ürdün'ü yendiniz, İslam'ı yenmediniz. Burası Ürdün'e değil bütün Müslümanlara aittir. O bayrağı derhal indirin, aksi takdirde karşınızda Türkiye'yi bulursunuz” demiş.

İsrail askerleri bunun üzerine bayrağı indirmişler.

***

Mescid-i Aksa ve Kubbetussahra'yı yıkıp Harem-i Şerif üzerinde “Süleyman Mabedi”ni inşa etmek isteyen İsrailliler, bu amaçla yıllardır sürdüre geldikleri “arkeolojik kazı çalışmaları”nın bir adım ötesine geçmiş bulunuyorlar.

Binlerce İsrailli militan, “bu işi artık bitirmek” için Harem-i Şerif'e akın ediyor.

İşgal ve yıkımın önüne geçmek için Harem-i Şerif'in çevresinde ve içinde nöbet tutan Filistinliler, hem bu “sivil eylemciler”le hem de onları kollayan İsrail askerleriyle çatışarak, Ümmet-i Muhammed'in namusunu korumaya çalışıyorlar.

Şeyh Raid Salah liderliğindeki mukaddesat fedailerinin ellerinde sadece taş var.

İsrailliler ise –hem asker hem 'sivil'- dişlerine kadar silahlı.

Harem-i Şerif'te ateş ediliyor, orada bulunmaktan başka suçu(!) olmayan Filistinliler vuruluyor.

Mescid-i Aksa'nın etrafına yerleştirilen keskin nişancılar, içeride namaz kılan Filistinlileri 'avlamak' için emir bekliyorlar.

İslam Dünyası olup bitenlere böyle seyirci kalmaya devam ederse, İsrail Terör Rejimi'nin Mescid-i Aksa'yı kan deryasında boğduğunu da göreceğiz!

Türkiye'nin liderliğinde yükselişe geçtiği söylenen İslam Konferansı Teşkilatı nerede?

“Kudüs'ün tapusu bizde” diyen Türkiye nerede?

Yok mu Harem-i Şerif'e koşup “Durun!” diyecek bir Kudüs Konsolosu?

***

İHH Başkanı Bülent Yıldırım, Taksim Meydanı'ndan sesleniyor:

“Bu dava sadece Filistinlilerin davası değildir. Aksa'nın savunması bir buçuk milyarlık İslam Dünyası'na ve vicdan sahibi insanlığa aittir. Türkiye kendi topraklarına yapılan saldırılara nasıl karşılık veriyorsa burada da aynı refleksi göstermelidir. Türkiye, bu konuda, işgal gerçekleşmeden, Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa yıkılmadan, elindeki bütün kartları zamanında kullanabilmelidir. İslam Konferansı Teşkilatı acilen toplanmalı ve gerekirse İslam Dünyası'nın İsrail ile olan diplomatik ilişkilerini kesme de dahil olmak üzere çeşitli kararlar almalıdır. İsrail'in saldırıları dünyanın tepkilerine göre şekillenecektir. Kanla sulanmış bir Mescid-i Aksa hiçbir zaman temizlenemez.”

***

İsrail, İslam Dünyası'nın ve bilhassa Türkiye'nin tepkisini ölçüyor.

Tepki zayıf kaldığı takdirde sonuna kadar gidecek.

Ses ver Ankara!

Hakan Albayrak/(http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18925&y=HakanAlbayrak)

(07 Ekim 2009 Çarşamba)
 
Katılım
3 Ağu 2008
#57
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

ferahsan' Alıntı:
"ses verde stratejik derinliğin neymiş görelim? bakalım sana çizilen rolü kabul etmiş misin etmemiş misin?" deyu devam etseydin keşke... daha tesirli olmaz mıydı?

ankara sesini duymaz hakan ağabey! zira ankara zevahiri kurtarmakla meşgul! mayın meselesinde "davosun faturası mı ödetiliyor?" deyince "gözüne dursun" diyen, mescid-i aksa deyince "dilin tutulsun" demez mi? gözüne dursun bizde hangi durumda söylenirdi hakan ağabey?!

sen ne romantiksin ne realist. sadece garibsin! dünya değişiyor hakan ağabey! dünyanın semiz müslümanlara ihtiyacı var! sen cılız kaldın o kadar. sana romantik diyen semirilmişlerle o cılız halinle ne kadar baş edilebilirse o kadar baş ediyorsun!

çok yaşa hakan ağabey! şairin nüktesini bize hatırlattığın için:

"ne ağır imtihandır, başındaki sakarya!
binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?"
 
Katılım
17 Haz 2008
#58
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

İHH Başkanı Bülent Yıldırım, Taksim Meydanı'ndan sesleniyor:

geçen beni de ankara'daki mitinge çağırdılar ocaktan. ben gelmeyim neme lazım, köpekgillerden bir bakan çıkar, ''yaratıksınız!'' der, müslümanların gazetesinden bir yazar ''aczmendiler'' der. hem bana sahip çıkacak, yaratık sensin gavur tohumu diyecek bir lider, bir başkanda yok dedim. gel lo yemişim bakanını dediler. gittik bağırdık, çağırdık geldik. sonuç?

lo tezkere mi çıkartıyorsunuz, nota mı veriyorsunuz, beste mi yazıyosunuz bir şeyler yapın! türkmenler ölüme hazır! korkaklar gibi her gün ölmeyelim.
 
Katılım
26 Nis 2007
#59
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Anlamadım hangi kısmı Bülent Bey söylüyor, hangi kısmı siz?
 

Giriş yap