Köşe Yazarlarından Seçmeler

Katılım
26 Nis 2007
#61
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Yoo sahiden ayırt edemedim ama ısrar etmeyeceğim..
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#62
O bakışı sana şehrin vâizi anlatamaz!



Cennet nimetleri, sadece maddî haz veren nesne ve olgulardan mı ibaret? Çeşit çeşit yiyeceklerden, meyvelerden, çeşit çeşit hûrilerden?...

Hurmalar ve huriler... yani bitmek bilmez bir iştahı, sona ermeyecek bir şehveti tatmin edecek sonsuz sayıda oyuncak!..

Bahçeler arasında, nehirler kenarında, birer mücevher kutusu gibi inşa edilmiş köşklerde sürekli yiyen, içen ve çiftleşen insanlar!.. Sonsuza değin... durmadan...

Hep oyun, hep eğlence...

Acep sonsuzluğun içinde yaşarken canlar sıkılmasın diye mi?

Kim bunlar?

Mü'minler! Hem de daha dünyadayken şehvetlerinin ve iştahlarının taleplerine yüz vermemiş müminler!

Mülkiyet ve cinsiyet sözkonusu oldukta, şeytanlarını bile alt etmeyi başarmış inanç adamları!

Dünyadayken, maddî hazları ellerinin tersiyle iten edeb ve ahlâk âbideleri!

Bu insanlar, onca sıkıntıyı, öte-dünyada bu nimetleri fazlasıyla elde etmek için çekmiş olabilirler mi?

Hz. Eyyub meselâ? Beden mülkündeki dertlerin ve çilelerin o cefakâr sultanı!

Ne dersiniz ey dostlar, bu hakikat elçisi, tebessümle katlandığı onca derdin, onca sıkıntının, onca cefanın karşılığını, şehvet ve iştah hislerinin tatmininden ibaret olarak mı tasavvur ve tahayyül etmiştir?

Tahmin edebilir misiniz, o mübarek insanın beklentisi neydi acaba? Arzusu, hayali, serabı?..

Muhteşem konaklarda, köşklerde kendisine sunulacak hurmalar ve hûriler mi?...

Yani 'iştiha'nın ve 'şehvet'in tatmini!

Bu mudur?

* * *

Bu tür sorulara niçin olumlu cevaplar vermeyelim? Niçin, "İnsan daha ne isteyebilir ki rabbinden?" demeyelim?

Elbette insanların çoğu, ağır meşakkatlere ancak karşılığında elde edecekleri büyük ödüller için katlanırlar; tıpkı gün boyunca aç kalmış olan oruçlunun akşamleyin ulaşacağı mükellef bir iftar sofrasını hayal etmesi gibi.

Öyle ya, bu dünyada iştah ve şehvet duygularını tatmin edemeyenlerin öte-dünyada bu duygularını bol bol tatmin edecek olmalarında ne mahzur var?

Maddi çilelere maddi ödüller! Yani mükâfatlar da külfet ve meşakkatlerin cinsinden!

Böylelerinin marifeti, rabb'ul-âlemin'in (esma-i hüsnanın sahibinin) talimatı değil, sadece rabb-i hassının (bir tek ismin, bir tek sıfatın) telkinlerinden ibarettir. Kişi kendisinde tecelli eden bir tek ismi bilir ve o ismin sınırlarını genellikle aşamaz. Dünyası tek isimlik ise, cenneti de tek isimliktir!

İştiha'nın ve şehvet'in efendisini, zavallı kullar, âlemlerin efendisi sanırlar. Onlara iskeletlerini armağan eden Hak değil mi, onlar da Hakkı ister istemez sadece "iskeletlerin rabbi" olarak görürler; bedenin rabbi... şehvet ve iştihanın rabbi... kendi cennetlerinin rabbi...

Esma'yı ne bilsinler, bildikleri kişisel dünyalarını istila eden o tek 'isim'dir sadece.

* * *

Karşı mıyım bu zanlara? Tek ismin sınırlarına?

Hâşâ!.. Herkesin rabbi kendi zannıncadır, kendi makamınca, kendisini istilâ eden isim kadarınca.

İyi ama, hani nerede gönüllerin rabbi?

Dünyada armağan ettiği iskeletlerin rızkını veren Rahman, o iskeletlere öte-dünyada da rızkını verir!

Peki ama, hani gönüllerin rızkı nerede?

İşte fakirin itirazı tam da bu noktada. Mükâfatın, çilenin cinsinden olması gerektiğini kim söylüyor?

Bir düşünelim bakalım, gerçekten de oruçlunun ödülü, günün sonunda başına oturacağı mükellef bir sofra mıdır? Açlığının karşılığı, en nihayet midesinin dolması mıdır?

Şöyle de düşünebiliriz: Daha fazlasını elde etmek amacıyla kişinin kendisini bir süreliğine bazı nimetlerden mahrum etmesinde ne tür bir erdem vardır?

Cezalarda nasıl "kısasa kısas!" yasası geçerliyse, acep mükâfatlarda da benzer bir yasa mı geçerli?

Gerçi böyle düşünmekte de bir beis yok! İşaret ettiğimiz gibi, insanların çoğu nezdinde mükâfatın türü kendi makamlarıncadır. Herkes mahrum olduğunu ister. İnsanoğlu, çokluk, mahrum olduğunun hayalini kurar!

İyi ama, siz hiç, sırf annesi üzülmesin diye dersini çalışan bir çocuk görmediniz mi?

Ya da babasının veya dedesinin hoşnutluğunu kazanmak için yaramazlıktan vazgeçen bir evlat, bir torun?

Sevgilinin bir bakışı için sabaha kadar pencere önünde donan bir âşık?

Ey dostlar, söyler misiniz, siz ne zamandan beri, Hakkın rızasını kazanmayı dünyanın hiçbir nimetine, hiçbir hazzına, hiçbir zevkine değişmeyecek dîvanelerin hikâyelerini dinlemekten kendinizi mahrum ediyorsunuz?

Sırf sevgilinin yüzünü görmek için, sırf onun hoşnutluğunu kazanmak için, iştah ve şehvet fırsatlarını tekmeleyen hak dostlarının hikâyelerini hakikaten bu kadar çabuk mu unuttunuz?

* * *

Avam, karnesinde göreceği not için çalışır. O karne sayesinde gireceği iş için... O iş vesilesiyle elde edeceği aş için... O aş sayesinde ulaşacağı maddî hazlar için...

Peki sonrası?

Avamın sonrası yoktur! Makamınca arar, makamınca bulur.

Sözümüz, malum zevklerin üzerinde, daha bilinmedik, duyulmadık nice zevklerin de olduğunu idrak edenlere/edeceklere...

Herkes elindekinden razıdır. Bu dünyada da, öte dünyada da.

Peki ben ne diyorum ey talib?

Şunu: Elini değil, gönlünü geniş tut! Aklını değil, muhayyileni! Eğer dilersen, görülemeyeni görebilir, erilemeyene erebilirsin.

Yârin bir anlık bakışına nâil olmak için, ömrünü, değil cennetin, cehennemin kapısında dahî tüketebilirsin.

Sorma boşuna, o bakışı sana şehrin vâizi anlatamaz! Sen o bakışı, o bakış için çıldırandan dinlemelisin! Yani, önce kendisine secde edebileceğin bir âşık bulmalısın!

Cennetin nimetleri için değil, cennetin sahibi için çıldıran bir âşık!..

Dücane Cündioğlu
 
Katılım
17 Haz 2008
#63
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Türkistan' Alıntı:
İHH Başkanı Bülent Yıldırım, Taksim Meydanı'ndan sesleniyor:

geçen beni de ankara'daki mitinge çağırdılar ocaktan. ben gelmeyim neme lazım, köpekgillerden bir bakan çıkar, ''yaratıksınız!'' der, müslümanların gazetesinden bir yazar ''aczmendiler'' der. hem bana sahip çıkacak, yaratık sensin gavur tohumu diyecek bir lider, bir başkanda yok dedim. gel lo yemişim bakanını dediler. gittik bağırdık, çağırdık geldik. sonuç?

lo tezkere mi çıkartıyorsunuz, nota mı veriyorsunuz, beste mi yazıyosunuz bir şeyler yapın! türkmenler ölüme hazır! korkaklar gibi her gün ölmeyelim.
Alperenler...

Ne yaptınız?..
Siyonist İsrail’e lânet ha!
Bilesiniz ki Mescid-i Aksa’ya saldıran İsrailliler kadar buradakiler de İsrail’dir.
Yerli İsrailliler...
İşbirlikçiler...
Düşünmediyseniz hatırlatayım; siz o yürüyüşü yaparken kimilerinin karnına sancı girmekle kalmayıp dudakları bile uçuklamıştır.
Ola ki bu halk uyanırsa, gözlerini açarsa, olup bitenleri anlarsa...
Samanlıkta basılma hikayesi gibi...
Bir gece ansızın ihanetleriyle basılacaklarından, suçüstü yapılacaklarından korkuyorlar...
Ne yaptınız Alperenler?!.
Derin uykusunda olanları uyandırdınız...
Alışılmış bir uykudur o, bırakın dalalette olanlar mışıl mışıl uyusunlar...
Ve de İslam aleminin kanını üç buçuk Siyonist emsin, soysun soğana çevirsin.
İşgal etsin, yağmalasın, aşağılasın, işkenceler yapsın...
Masum Filistinlinin kanını oluk oluk akıtsın...
¥
Görmediniz mi, IMF’yi protesto ediyoruz diye İstanbul’u ne hale getirdiler?
İstanbul sanki sahipsiz, sanki öksüz çocuk...
Fakülteler de öyle.
Bakarsınız ki ülke insanının mahremini kirletmek için tecrit odaları kurmuşlar.
“Ya açılacaksın, ya da okuyamayacaksın.”
Kimi yerlerde Fransız kafirleri gibi örtülülere saldırıyorlar. Diploması verilmiyor, başarı belgesi gasbediliyor. Ne imiş? Başı örtülü...
Kimi yerler onların kamusal alanlarıdır. Babalarının çiftliği, saltanatı...
“Köpekler girer, başörtülüler giremez”.
Anlarsınız ki İstanbul’u yıkanla farz olan ilmin kapılarını çocuklarımıza kapatanlar aynı kulvarda birleşirler. Aynı soyun sopu, Gazze’ye saldıranların yerlileri...
Osmanlı gitti, İsrail terörü Müslüman aleminin başına bela oldu. Ortadoğu ne hallere düştü. Kürtler, Araplar, Sünniler, Şiiler... Her birisinin yüreğinde Siyonist hançeri...
Kanayan yara ve de o küfrü lanetleyen bir avuç Alperen.
Geçen haftaki Alperenlerin yürüyüşünü büromdan izledim.
Anadolu çocukları, dik yürüdüler, doğru gittiler...
Vakarlı, dürüst ve de halkına saygılı, onurlu...
Ellerinde intikam yumağı taşları görmedim, saldırmadılar, yakmadılar, yıkmadılar.
Alperenler’in yasal yürüyüşü, Mescid-i Aksa’ya kanlı gözlerini diken Siyonist İsrail’e karşı medeni bir protesto idi. GMK Bulvarı boyunca yürüdüler ve sonuçta sessizce dağılıp evlerine gittiler.
Söylediklerine bakalım:
“Oluk oluk kan aksa, kurtulacak El Aksa”
“Ey dünyayı hercü-merce veren lanetli devlet; bilmelisin ki İslam tek millettir”
“Ve İslam’ın ilk mescidi Mescid-i Aksa’dır”.
“Haddini aşıyorsun. O mescide zarar verdiğin an uşakların ABD ve Avrupa seni kurtaramayacak. Sana vaad edildiğini söylediğin ama kendi uydurman olan topraklar İslam milletinindir. Bilmelisin ki Mescid-i Aksa’nın bir tuğlasına zarar verdiğin gün, seni ve gayri meşru devletini, Alperenler tükürüğü ile boğacak. Bir savaşa hazırlanıyorsun ama Allah nurunu tamamlayacak ve son savaşımız sizinle olup bizler galip geleceğiz”.
...
Alperenlerin ses tonu yüksek olsa da, burada dikkat çeken en önemli husus, Kur’anî anlamda İslâm’ın tek millet olduğunun vurgulanmasıdır.
“Bilmelisin ki İslam tek millettir”.
Kur’anî deyişle küfür de tek millettir.
O halde bu mesajın gideceği yer de bellidir.
Son zamanlarda Müslüman halkımızı Kürt ve de Türk unsurlarına bölerek karıştıran Siyonistlere demek isteniyor ki dikkat edin; Kürt-Türk kardeştir...
Yüce Kur’an’ımızın deyişiyle:
“Mü’minler ancak kardeştir”.
O halde; ümmet olduğumuzun şuuruna vardığımızda, tek bir millet olduğumuzu anlamış olacağız. Muhammed’in(s.a) sancağı, Mehmed’in ay yıldızı...
İşte tarihlere sığmayan o millet...
1071’den bu tarafa İslam’ın bayraktarlığını yapan Kürtler, Türkler, Lazlar, Çerkezlerdir... Ve diğerleri... Bizim milletimiz.
Alparslan’ın, Osman Gazi’nin, Orhan Gazi’nin torunları...
Hepimiz kardeşiz, tek bir yumruk, tek bir yürek...
O halde açılım deniyorsa hepimiz için, değilse hiçbirimiz için...
Demokratik açılım mı?
Verin haklarımızı; yazımızı, tarihimizi, kültürümüzü, ahlaki değerlerimizi...
Yürümekse buradan yürüyeceğiz, koşmaksa buradan koşacağız...
Haydi Alperenler, selam size...

Nusret Cicek habervaktim.com



vaay nusret, bizi gaza getirme taktiği ha. işi bilecen işe gitmeyecen öyle mi? böyle yazın yazın seçim zamanı siyonistçilerin kucağına oturun. haydi anam haydi başka kapıya.

biz neye inandıysak onu yaptık. yarın yine yaparız. sizin gibi siyasi münafık değiliz. yaşasın müslüman türk gençliği!
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#64
Ruhlarımızda da yeşeren modernlik

İnsan cinselliğinin iki tarafı var: doğal ve toplumsal. Doğal cinsellik, insan türünün kendi içinde dişil ve eril olarak ayrılmasına yol açıyor. Bu ayrımı yapan bizatihi 'doğa' olduğu için, dişilik ve erillik nitelikleri de doğal'dır. Başka bir deyişle, ayrım aklî değil, tabiîdir.

Dolayısıyla erkeğin veya kadının doğasından her söz edişimizde, aslında iki ayrı doğa'dan değil, bilâkis bir tek doğa'dan söz ediyoruz; insanın doğasından, ve fakat bu doğa'nın iki farklı yönünden...

Özünde ikiye ayrılan bizzat doğa olduğundan, doğa'nın dişilik'le erillik arasında paylaştırdığı niteliklerde 'eşitlik' arayamayız. Yani doğal cinselliği tartışırken 'eşitlik' kavramına başvurmak saçmadır.

Doğada 'eşitlik' olmaz çünkü!

* * *

Dişillik-erillik meselesinde 'eşitlik' kavramına başvurmak ne denli gereksizse, kadınlık-erkeklik meselesinde eşitlik'ten ve/veya adalet'ten söz etmek de o kadar zorunludur. Çünkü dişilik-erillik ayrımı doğal, kadınlık-erkeklik ayrımı ise toplumsal'dır.

Buyurunuz, size maksadımı açık kılacak bir örnek-cümle:

— Kişi er veya dişi olarak doğar, sonradan erkek veya kadın olur.

Bu durumda pekâlâ erilliği/dişiliği verilen, erkekliği/kadınlığı ise kazanılan bir nitelik olarak tanımlayabiliriz.

* * *

Hiçbir ahlâkî yargı, doğanın insana verdikleri üzerine yüklenemez. Çünkü ahlâkî yargıların tamamı, toplum içinde kazanılan niteliklere ilişkindir.

Ahlâk da, âdab da insanın eylemleri dışında kendilerine yer bulamazlar. Bitkilerin, hayvanların veya meleklerin ahlâkından söz edemeyiz. Ahlâksız aslan veya ahlâklı melek olmaz!

Terminolojik tutarlılığı sınamak bakımından bu değillemeyi tartıştığım kavram çiftlerine de uygulayabilirim:

— Ahlâksız er veya dişi olmaz, ama ahlâksız erkek veya kadın olur!

Ara-not: Bir gazete yazısı çerçevesinde doğal-toplumsal ayrımını daha ne kadar basitleştirerek analiz edebilirim, bilemiyorum. Ama hiç değilse şu kadarı anlaşılmış olmalı ki doğal ve toplumsal olanın sınırları özenle tefrik edilmedikçe, bütün zorluğuna rağmen doğal ve toplumsal olan hakkında açık-seçik bir kavrayış edinmedikçe, dinî düşünce ve tecrübenin, modern dünyanın sorunlarını hangi derinlikte çözümleme gücüne veya güçsüzlüğüne sahip olduğunu da anlayamayız.

* * *

İmdi, tartışmak istediğim mesele şu:

Dinî düşünce ve tecrübe, özü gereği, cinselliğin doğal nitelikleriye karşıtlık içinde olabilir mi? Başka bir deyişle, Tanrı, kendi yarattığı doğa'nın yasalarına aykırı normlar vaz'edebilir mi?

Bu soruya her hâlde olumsuz cevap vermek zorundayız. Çünkü dinî düşünce geleneği Kitab'ın kuralları ile Doğa'nın kuralları arasında mutabakat varsayar. Bu mutabakatı ihlâl eden her olgu, bir yorum zaafının ürünü olarak kabul edilir. Bu durumda, yorumcu, ya Kitab'ı ya Doğa'yı yanlış okumaktadır.

İsteyen görebilir, düşünce tarihi, böylesi yanlış okumalarla doludur.

* * *

Kitab ile Doğa arasında bir çatışma varsa, iki husustan emin olunmalıdır. Birincisi Kitab'ın doğru okunduğundan, ikincisi, Doğa'nın doğru okunduğundan.

Kitabın bilgisine sahip olanlar Doğa'nın bilgisine sahip değillerse veya Doğa'nın bilgisine sahip olanlar Kitab'ın bilgisinden mahrumlarsa, arzulanan kesinliğe ulaşılamaz.

Kısa bir süre önce bir tv kanalında sürdürülen evrim tartışmaları, bu açıdan ibretlikti. Düşük düzeyli din bilgisiyle düşük düzeyli doğa bilgisine dayanılarak yapılan bir evrim tartışmasından ne çıkar?

Kesinlik değil elbette. Çıkacak olan baştan belliydi: Biraz rayting!

* * *

Cinsellikle ilgili modern sorunların özünde, doğa'nın istekleriyle toplum'un istekleri arasındaki çatışma yatıyor.

Modernlik bu çatışmayı toplumun/toplumsal aklın lehine çözmekte direniyor; iştah ve şehvetin lehinde... kısaca kapitalizmin istekleri doğrultusunda...

Bu yönüyle kadim dinlerin her sahih yorumu modernlikle bir çatışma içine girmek zorundadır. Çünkü hikmet, yani hakikatin bilgisi, doğa'ya hem hürmet, hem hizmet eder.

Dinî çevreler, artık modernlikle savaşmak, mücadele etmek, hiç değilse hesaplaşmak yerine uzlaşmak yolunu tercih etmiş görünüyorlar. Meselâ teknoloji artık şeytan icadı değil! Üstelik dindarlar diğerlerine nisbetle daha çok teknoloji düşkünü! Bu yüzden dünyayı kavrama biçimlerini, kullandıkları o teknolojinin belirlediğini, değil bilmek, tartışmak dahî istemiyorlar.

Seçtikleri eğitim tarzının, inandıkları dinin doğaya uygun tüm kabullerini birer birer geçersiz hâle getirdiğinin farkında dahi değiller. Çocuklarımızı ancak 30 yaşından sonra baba veya anne olmaya zorlayan modern hayatın, yakın zamanda bu sınırları 40'lara doğru yaklaştıracağını görmüyorlar.

Kreşlerde büyüyen çocuklara dinî eğitim verilse n'olur, verilmese n'olur? Çocuklarını kreşlerde, anne kokusundan uzakta, rahmet ve şefkat duygularını ücretli görevlilerden almak zorunda bırakan veya sırf oyalansınlar da baş ağrıtmasınlar diye evlatlarını bilgisayar başına iteleyen dindar ebeveynler, bırakınız Hızırın irfanını, Musa'nın Şeriatından bile öğüt almıyorlar.

Sözün özü, mevcut dindarlık, iktidar ve ideoloji aracılığıyla modern toplumsallıkla uzlaştığından, artık bu toplumsallığın gönüllü payandasıdır. Onunla çatışmaya girmesi kolay kolay beklenemez.

Bu nedenle, Türk kamuoyu, muhafazakâr eşcinsellerden sonra, birkaç on yıl içerisinde dindar eşcinsellerle de karşılaşacaktır. Hiçbir topluma sonsuza değin seyirci olma lüksü verilmemiştir çünkü!

Unutulmamalı, modernite, Batı'da eşcinsel kiliseler ve rahipler üretti. Türkiye'de niçin benzerlerini yeşertmesin?

İyi bakılırsa görülür, modernlik sadece dindar bedenlerde değil, dindar ruhlarda da yeşeriyor!

Tabiatıyla dindarlarımız da şöyle düşünüyor: “Aman sende, yeşil olsun da ne olursa olsun!”

Oysa yeşil sadece doğum'un/yeşerme'nin rengi değildir; aynı zamanda yeşillene yeşillene çürümenin de rengidir. Ölümün...

Dücane Cündioğlu
 
Katılım
26 Nis 2007
#65
Daşnaklarla beraber ağlayan Türk milliyetçileri

"Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu geçen ay verdiği bir beyanatta Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine paralel olarak Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinin de normalleşmesi gerektiğini belirtmiş ve "Bölgede kapsamlı bir normalleşme olmazsa tek bir normalleşmenin yaşayabilir, sürdürülebilir olması mümkün değildir" demişti.

Mealen: Karabağ meselesi çözüm yoluna girmezse Türkiye-Ermenistan Protokolleri rafa kalkar."

Devamı için:


http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=19025&y=HakanAlbayrak
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#66
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Albayrak Hakan yazısının sonuç faslında Ermeniler tarafından matem günü ilan edilen 1 günün neden kimilerince desteklenmediğini sormuş...

kendisine şu sözü hatırlatmak isterim :

'söz uçar yazı kalır'

devletler arasında sözlü beyanatların çok önemi yoktur. netice itibariyle ortaya koyulan ve belge niteliğinde olan dökümanların değeri vardır. eğer Karabağ'ı antlaşmaya koydurabilseydi ben ayakta alkışlardım onları. Halen de bunu başarabilirlerse tebrik ederiz ve memnun oluruz. Ama bir deyim var lafla peynir gemisi yürümüyor. Deyimin hikayesi divanda mevcut :) bakabilirsiniz...

Karabağ'daki işgali son verdirecek bir protokolün imzalanması söz konusu değildir, şayet böyle bir protokol imzalansaydı devlet erkanı çıkıp bu tarz açıklamalar yapma gereği duymazdı, işte imzaladık derlerdi...

albayrak hakan sanırım çok da haberdar değil durumdan, sadece varsayımlarda bulunmuş...

bu arada ermeni gündemini takip edenler bilir ki orada da durmadan

“bu protokolün Karabağ sorunu ile hiçbir ilgisi yoktur, herkes böyle bilsin”

diye açıklamalar yapılıyor.

kimin dediğine inanmalı :)

e madem iki tarafta Karabağ konusunda bu kadar sert bir duruş sergiliyor ee bu barış rüzgarı nereden geliyor albayrak hakan ?


selamlar...
 
Katılım
17 Haz 2008
#67
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

hakan albayrak'ı severim. müteahhit olmamış mücahitlerdendir. ama bu yazısı 5 para etmez. ermenistan sınırı açılacakmış, ermeniler zenginleşecekmiş, karınları doyup patlayacak dereceye gelince, alın karabağ'ı diyeceklermiş. yav hakan ağabey; bu köpeklerin kini biter mi? bismillah hotel'de sara'ya sorulacak soruları soramayan sen değil miydin? müthiş bir kin olduğunu yazan sen değil miydin?

türk milliyetçilerini bir taşnaklara benzetmediğiniz kalmıştı. hocaefendinin biri de benim sahabeler gibi şehitlerime terörist demişti. nedir bu ülkücü düşmenlığı? 2010 yılına geldik, hala kaçak yaşayan, cezaevinde olan ülkücüler var ama teröristler dışarıda geziyor. yazık vallahi yazık....
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Katılım
3 Ağu 2008
#68
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Sınırın açılması, ticaretin gelişmesi, iktisadi hayatın canlanması Erivan'ın bu adımları atmasını kolaylaştıracaktır.
üzerinde konuşulması lazım gelen bir cümle.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#69
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

(O kadarcık bir siyasi manevra alanını Sarkisyan'a çok görmeyelim)
ne hoş görülü insanlarız...ılıtıyoruz,örtüyoruz,kapaklıyoruz ve nasıl olsa bir şekil de top doksan dan kaleye girmese de bir güzel o köşeyi dönüyoruz.Afferin bizlere afferin...
Türk insanı başkadır başka!
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#70
Teslim'iyet Töreni


PKK’lıların memlekete gelişi, tüm yurtta, dış temsilciliklerimizde ve KKTC’de törenlerle kutlandı.

Terörist olmadıkları, olsa olsa terörişko oldukları açıklanan PKK’lılar, sınır kapısına serilen kırmızı halı üzerinde, protokol tarafından, çiçeklerle karşılandı.

Yetkililerin, gözyaşlarıyla birbirlerine sarılarak, çak yaptıkları görüldü. Giriş işlemlerini önceden hazırlamayarak, 4 saniye beklemelerine sebep olan memur, görevden alındı, mağdur PKK’lılardan özür dilendi, araya Ahmet Türk girdi, tatsızlığın büyümesini önledi, Ahmet Türk’e teşekkür plaketi verildi. Bando eşliğinde üstü açık arabaya bindirilen PKK’lılar, resmi geçit kortejine katılarak, halkı selamlaya selamlaya Silopi’ye girdi. Temsili karakol baskınının gerçekleştirildiği törenlerde, temsili bir askerin, tahta tüfekle sağa sola ateş ediyormuş gibi yapması, coşkuya gölge düşürdü. Divan-ı harbe verilen askerin, akli dengesinin bozuk olduğu ortaya çıktı. 25 atletin İmralı’dan getirilen toprağı PKK’lılara sunmasının ardından, güzergâh üzerindeki devlet dairelerine molotof atıla atıla, Vilayet Konağı’na geçildi. Makam aracını PKK’lılara tahsis ettiği için yürüye yürüye gelen Vali’nin kapıda karşılamaya gecikmesi, PKK’lıları tek başına karşılamak zorunda kalan ABD Elçisi tarafından skandal olarak nitelendirildi. Sinirlenen elçi, “Bu memleketin sahibi yok mu kardeşim, her şeyi biz mi yapacağız” diye bağırdı, araya Emine Ayna girdi, tatsızlığın büyümesini önledi, ona da teşekkür plaketi verildi.



* * *


Karayoluyla Diyarbakır’a giden PKK heyeti, oradan, havayoluyla Ankara’ya geçti. Ancak, bu seyahat için, başbakanlığa yeni alınan 18 koltuklu DAP uçağının tahsis edilmesi, krize sebep oldu. PKK’lıların “Sıkış tepiş olacağını bilseydik, gelmezdik” diye yakınması üzerine, derhal 40 koltuklu Ana uçağı tahsis edildi. Bu bekleme sırasında VIP’te yürekleri ağızlara getiren bir sabotaj girişimi yaşandı ve “Türk” kahvesi ikram edildi... Irkçı muameleye maruz kaldıklarını söyleyen PKK’lılar, “Kalkın, dönüyoruz Kandil’e” dedi. Allah’tan Sırrı Sakık devreye girdi, “Espresso olmadığında ben bile Türk kahvesi içiyorum” diyerek, tatsızlığın büyümesini önledi. Faşist garson gözaltına alındı.

Sırrı Sakık’a da teşekkür plaketinin yanı sıra Beluga havyarı takdim edildi.



* * *


Başkent’e inen PKK’lılar, gündüzdü ama havayi fişeklerle karşılandı, deve kesildi, nazar değmesin diye alınlarına sürüldü, TOKİ’nin hediyesi dubleks dairelerin anahtarları hediye edildi. Limuzinlerle TBMM’ye geçen PKK’lılar, önce, Meclis Lokantası’nda AB büyükelçileriyle basına kapalı yemek yedi, sonra, DTP grup toplantısına katıldı; Şeş TV’nin yanı sıra, Roj TV’den de naklen yayınlandı. Ayak altında dolaşmasınlar diye, CHP ve MHP grup toplantıları iptal edildi, “Çok istiyorsanız gidin orada yapın” denilerek, ilk meclis tahsis edildi.



* * *

PKK’lıların yarın İstanbul’a geçmesi, Savarona’yla Boğaz turu atması, akşam da Çırağan Sarayı’nda gazetecilerle yemek yeyip, topluca Reina’ya gitmeleri bekleniyor.


Yılmaz ÖZDİL
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#71
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Hollywood yıldızlarını karşılıyoruz olacak o kadarcık şölen. Hem onlar barış elçileri dağlardan topladıkları sevgi kelebekçiklerini üzerimize salmak için geldiler. Bize ancak uslu uslu oturup renk cümbüşünü izlemek düşer. Yeterki gelsinler başımızın üstünde yerleri var!!!!!!!
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Katılım
3 Ağu 2008
#72
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

yılmaz özdil hükümete vurarak patronunu kollamasın! adam olsun kafi!!! özdil ile meseleye bakışımız temelinden farklı!
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#73
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler


yazıyı kimin kaleme aldığı pek de mühim değil; sadece verilmek istenenlere dikkat çekmek istiyorum. bir doğruyu bir yanlış kalem ele aldı diye bu doğruya yanlış demek bence yanlış. yazıyı okurken hepiniz eminim çok aşırı bir şekilde şaşırmadınız, yani yapılması muhtemel durumlar olarak gördünüz.yani buradakiler harfi harfine gerçek olsaydı, hiçbirimiz imkansız diyemezdik. zira özellikle bu bölgede ve bu kolonilerin bulunduğu bölgelerde bayram ilan edilmiş ve bu hainlere bu vatandaşlar muzaffer olarak bakmaktadırlar. ve dedikleri şey belli, açılım falan hikaye, biz öcalan istediği için geldik. olay nereye gelecek? öcalanın affının altının kuvvetlendirilmesine gelecek. öcalan affını savunanlar diyecek ki: bakınız öcalanın ufak bir sözüyle bu kadar kişi dağdan indi, siz onu affediverin ve bu terör olayı bitsin. liderlerini dinlerler onlar.

meseleye özdil ya da partonları gözünden bakmayın lütfen ! dedik ya durmuş saatler dahi günde 2 kere doğruyu gösterebilir.
 

kelimelerin_ahengi

İnsan,dilinin altında saklıdır...
Katılım
18 Mar 2009
#74
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Yılmaz Özdil'inki Deniz Baykal gibi muhalefetlik yapmaktan başka bir şey değil. Duruma bakış açımız Mehmet Baki hocamın da dediği gibi ondan farklı bir perspektiften olmalı. Yılmaz Özdil'in yaptığı, elinde Türk bayraklarıyla Cumhuriyet mitingine gitmekten farksız değil.
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Katılım
3 Ağu 2008
#75
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

paşam haklısın elbette... lakin aklıma medinedeki hurmalıkları için müslümanların safında harbe iştirak eden adam geldi. sen haklısın, kelimelerin_ahengi muhterem de haksız değil! ben ise hiç haksız değilim. :)

en azından ben böyle düşünüyorum. :)

hürmetler canım kardeşim.
 
Katılım
27 Mar 2006
#76
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

UluğBey' Alıntı:
PKK’lıların memlekete gelişi, tüm yurtta, dış temsilciliklerimizde ve KKTC’de törenlerle kutlandı.

Terörist olmadıkları, olsa olsa terörişko oldukları açıklanan PKK’lılar, sınır kapısına serilen kırmızı halı üzerinde, protokol tarafından, çiçeklerle karşılandı.

Yetkililerin, gözyaşlarıyla birbirlerine sarılarak, çak yaptıkları görüldü. Giriş işlemlerini önceden hazırlamayarak, 4 saniye beklemelerine sebep olan memur, görevden alındı, mağdur PKK’lılardan özür dilendi, araya Ahmet Türk girdi, tatsızlığın büyümesini önledi, Ahmet Türk’e teşekkür plaketi verildi. Bando eşliğinde üstü açık arabaya bindirilen PKK’lılar, resmi geçit kortejine katılarak, halkı selamlaya selamlaya Silopi’ye girdi. Temsili karakol baskınının gerçekleştirildiği törenlerde, temsili bir askerin, tahta tüfekle sağa sola ateş ediyormuş gibi yapması, coşkuya gölge düşürdü. Divan-ı harbe verilen askerin, akli dengesinin bozuk olduğu ortaya çıktı. 25 atletin İmralı’dan getirilen toprağı PKK’lılara sunmasının ardından, güzergâh üzerindeki devlet dairelerine molotof atıla atıla, Vilayet Konağı’na geçildi. Makam aracını PKK’lılara tahsis ettiği için yürüye yürüye gelen Vali’nin kapıda karşılamaya gecikmesi, PKK’lıları tek başına karşılamak zorunda kalan ABD Elçisi tarafından skandal olarak nitelendirildi. Sinirlenen elçi, “Bu memleketin sahibi yok mu kardeşim, her şeyi biz mi yapacağız” diye bağırdı, araya Emine Ayna girdi, tatsızlığın büyümesini önledi, ona da teşekkür plaketi verildi.



* * *


Karayoluyla Diyarbakır’a giden PKK heyeti, oradan, havayoluyla Ankara’ya geçti. Ancak, bu seyahat için, başbakanlığa yeni alınan 18 koltuklu DAP uçağının tahsis edilmesi, krize sebep oldu. PKK’lıların “Sıkış tepiş olacağını bilseydik, gelmezdik” diye yakınması üzerine, derhal 40 koltuklu Ana uçağı tahsis edildi. Bu bekleme sırasında VIP’te yürekleri ağızlara getiren bir sabotaj girişimi yaşandı ve “Türk” kahvesi ikram edildi... Irkçı muameleye maruz kaldıklarını söyleyen PKK’lılar, “Kalkın, dönüyoruz Kandil’e” dedi. Allah’tan Sırrı Sakık devreye girdi, “Espresso olmadığında ben bile Türk kahvesi içiyorum” diyerek, tatsızlığın büyümesini önledi. Faşist garson gözaltına alındı.

Sırrı Sakık’a da teşekkür plaketinin yanı sıra Beluga havyarı takdim edildi.



* * *


Başkent’e inen PKK’lılar, gündüzdü ama havayi fişeklerle karşılandı, deve kesildi, nazar değmesin diye alınlarına sürüldü, TOKİ’nin hediyesi dubleks dairelerin anahtarları hediye edildi. Limuzinlerle TBMM’ye geçen PKK’lılar, önce, Meclis Lokantası’nda AB büyükelçileriyle basına kapalı yemek yedi, sonra, DTP grup toplantısına katıldı; Şeş TV’nin yanı sıra, Roj TV’den de naklen yayınlandı. Ayak altında dolaşmasınlar diye, CHP ve MHP grup toplantıları iptal edildi, “Çok istiyorsanız gidin orada yapın” denilerek, ilk meclis tahsis edildi.



* * *

PKK’lıların yarın İstanbul’a geçmesi, Savarona’yla Boğaz turu atması, akşam da Çırağan Sarayı’nda gazetecilerle yemek yeyip, topluca Reina’ya gitmeleri bekleniyor.


Yılmaz ÖZDİL
:)
 
Katılım
17 Haz 2008
#77
akılsızlara...

Ateşle oynayan akılsızlar

Çok zor günlerden geçiyoruz. Âdeta bir ateş çemberi içindeyiz. Türkiye, bu zor günleri geride bırakabilir mi bilmiyorum? Bildiğim bir şey varsa, tarihlerin yazdıklarıdır. Biz, dünyada en çok devlet kuran milletlerin başında bulunuyoruz. Kurduğumuz devletlerin sayısı 117’dir: (38 devlet, 32 Beylik, Orta Asya’da ve Azerbaycan’da 17 Hanlık, 16 imparatorluk, 4 Atabeylik ve 10 cumhuriyet...)
Dünyada, bizden daha çok düşmanı olan ikinci bir millet de yok. Şimdi, birtakım iç ve dış kaynaklar, bizi 118. devletimizi kurmaya zorluyorlar. Acaba, bu fırtınalı, bu buhranlı yılları geride bırakabilir miyiz? Acaba, aklımızı başımıza alarak, yaklaştığımız uçurumun ucundan geriye çekilebilir miyiz bilmiyorum.
Bazı PKK mensuplarının Kuzey Irak’tan Türkiye’ye gelmeleri akıl, iz’an, insaf duygularımızı silip süpürmeye devam ediyor. Vatan bütünlüğümüzü, millet beraberliğimizi bölmeye çalışanlar eşi menendi görülmemiş kahramanlar gibi karşılanıyorlar.
Hava gittikçe geriliyor. İnsanlar gittikçe daha çok öfkelenmeye başlıyorlar. Bazı TV kanallarında gösterilenler dehşet verici: 13-15 yaşındaki doğulu çocuklar, ellerindeki yapma silahlarla ortalığa düşmüşler. “Mehmetçiklerimizi öldürmek istediklerini” söylüyorlar. PKK militanlarından, “Bizim gerillalar!“ diye bahsediyorlar ve “Eğer bizim gerillalar olmasaydı Tayyip Erdoğan hepimizi öldürecekti!“ diyerek zırvalıyorlar. Bu çocukların körpe dimağlarını, devletimiz, milletimiz, ordumuz aleyhinde kim zehirliyor? Bu müthiş düşmanlıkları, yalanları, iftiraları, zavallı çocuklarımıza kimler aşılıyorlar?
“Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur!“ diyenlerin haklı oldukları bir kere daha ortaya çıktı.
Hıristiyan Batı dünyasının ŞARK MESELESİ‘ni bilmeyenlere, Türk düşmanlığını anlatmak mümkün değil. Hiç kimsenin düşündüğü yok: 3. Murat devrinde, 1595 yılında, devletimizin yüzölçümü 23 milyon 334 bin 700 km2 idi. Bugün 780 bin km2 üzerindeyiz. Demek ki 414 yıl içinde, bugünkü Türkiye’nin 25 misli toprağımızı kaybettik. Şimdi bize bu vatan topraklarını da çok görenler var. Daha ne kadar küçüleceğiz?
Batı dünyasının Türk düşmanlığı iki kaynaktan besleniyor: Biz asırlarca, İslâmiyetin bayrağını en yücelerde dalgalandırdık. İslâm, bizimle birlikte daha da büyüdü, yayıldı ve kök saldı. Sonra biz, Malazgirt Zaferiyle, Hıristiyan dünyasının en kutsal topraklarına sahip olduk. Anatolia’yı Anadolu, Kostantinapolis‘i İstanbul yaptık. Hıristiyan Batı, bizi, Anadolu topraklarından tamamen çıkarıp atmak istiyor. ŞARK MESELESİ‘nin esası, özü, kökü budur.
Anadolu toprakları, vakt-i zamanında Kürdistan olsaydı, Batılı müttefiklerimiz (!) Kürt düşmanlığıyla yatıp kalkacaklardı. Anatolia’dan Kürtleri temizlemeye çalışacaklardı. Birtakım diplomalı gâfillerimiz, kör gözleriyle, sağır kulaklarıyla, idraksiz beyinleriyle ortalığa düşmüşler. “Türkiye’yi bugünkü bölünme noktasına ülkücüler getirdi“ diyorlar. Başlarına ülkücüler kadar taş yağacaktır! 1683 Viyana bozgununa ülkücüler sebep oldu! Balkanlar’daki 500 yıllık hakimiyetimizin çökmesine ülkücüler yol açtı! Osmanlı’yı ülkücüler yıktı! Batı Anadolu’ya Yunan ordularını Doğuya Rus, Güneye İngiliz ve Fransız kuvvetlerini ülkücüler çağırdı değil mi? Nerdesin ey akıl! Nerdesin ey insaf? Nerdesin ahlâk?..

Yavuz Bülent Bâkiler

 
Katılım
17 Haz 2008
#78
özdağ'dan pkk sever müslümanlara!

Gözlerim Türköne'yi aradı


Eskiden Muazzez Abacının sık sık okuduğu bir şarkı vardı, nakarat bölümünde Gözlerim Vagonları dolaştı üzgün, üzgün diye bir bölüm vardı. Silopi’de DTP’nin bir rezalete çevirdiği teslim törenini görünce aklıma bu şarkı geldi.

Şimdi ne alaka diyeceksiniz.

Bende teslim olanları karşılayanlar, otobüsün üstüne çıkıp zafer işareti yapanlar arasında bazı simaları aradım durdum. Göremeyince de doğrusu hayal kırıklığına uğradım.

Bir gurup militanın teslim olacağı basına yansıyınca mesela Mümtaz’er Türköne’nin eserini görmek, gelenlere çiçek tadında bir demet laf sunmak için seğirtip Silopi’ye gideceğini düşünmüştüm. Çünkü bu açılımın Medya’daki kurumsal mimarı Zaman gazetesi ise, zaman’daki merkez şahsiyeti de Türköne’ dir. Hazret hızını alamayıp Apo’nun serbest bırakılmasını isteyecek kadar ileri gitmişti. Kadimden beri PKK li olanlar bile Türköne’nin bu hızına ayak uyduramamış, arkadan nal toplamışlardı.

Tabi gözlerim sadece Türköne’yi aramadı, Bejan Matur’u, Şahin Alpay’ı diğer gazetelerde mevzilenen açılımı PKK severliğe, Apo severliğe çeviren diğer zevatı da aradı. Alpay uzun zamandır zamanındaki köşesinde artık kuzey Irak’tan iftiharla Kürdistan diye bahsediyor. Demek ki onun da açılımdan anladığı buymuş, Kuzey Irak’a Kürdistan demek.

Ötekiler neyse de Türköne’nin o gösteride mutlaka bulunması, Bıji Apo, serok Apo, diye bağırması, gerekiyordu. Demek ki zat-ı âlilerinin ya işi çıktı, ya da uzaktan seyretmeyi, (tıpkı uzaktan yazdığı yazılar gibi) tercih etti.

Silopi’deki manzarayı gördükten sonra eminim Türköne kendisiyle gurur duymuştur.

Açılım diye ipe sapa gelmez yazıların, çerçevesi belli olmayan taahhütlerin toplumu ve Türkiye’yi götürdüğü yeri herhalde anlamıştır. O kadar zeki, siyaset bilimci, son on yılın en önemli siyasi danışmanının bunları tahmin etmemesine, bilmemesine imkân yoktu herhalde. İstedikleri manzara buydu, muvaffak da oldular.

İrfan Sönmez, iki gün önceki yazısında Türköne’nin Apoya af isteyen konuşmasına takılmış. Anlaşılan Sönmez daha insanları tanıyamamış. Yakıştıramamak diye bir şey yoktur. Herkes kendine yakışanı yapıyor. Mevlana’nın dediği gibi Destinin içinde ne varsa dışına da o sızar misali Kimin içinde ne varsa dışına o sızıyor. Ama Sönmez’in eski yazılarında(Gündüz’de) yazdığı bir şeye çok katılıyorum. İsminde Türklüğü çağrıştıran şeyler bulunan adamların Türklüklerinden şüphe ediyorum demişti. Çok septik, bir düşünce ama şimdi ben de şüphe etmeye başladım. Çoğunluğu tenzih ederim ama soyadı Türk, Türköne olanlardan Türklük o kadar çekti ki anlatmaya sayfalar yetmez.

Bir dahaki teslim törenine DTP onur konuğu olarak Türköne’yi, Bejan Matur’u, İhsan Dağı’yı, Şahin Alpay’ı da götürmeli. Bu beyler senaryosunu yazdıkları filmi seyretmekten mahrum bırakılmamalıdırlar. Sonra İmralı sakini, Terörist başı Apo’nun kalbi kırılır.

Selçuk Özdağ
 
Katılım
26 Nis 2007
#79
'Spinoza Günleri'

"İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin düzenlediği, '2. Spinoza Günleri' Sempozyumu 4-5 Aralık 2009 tarihleri arasında yapılacak.

Spinoza üzerine yaptığı çok değerli çalışmalarıyla tanıdığımız Prof.Dr. Cemal Bali Akal'ın öncülüğüyle girişilen 'Spinoza Günleri'nin birincisi, geçen yıl yine Bilgi Üniversitesi'nde yapılmıştı.

Bu yılki Spinoza Günleri'nde, modern felsefenin üç büyük Rasyonalistinden biri (ötekiler Descartes ve Leibniz) olan Hollandalı bu büyük filozof, uluslararası bir sempozyumda tartışılacak: 'Uluslararası' evet, çünkü Sâo Paolo, Cordoba, Leibniz ve Buenos Aires Üniversitelerinden Spinoza uzmanları var bu Sempozyumda. Elbette Bilgi, Galatasaray ve Ege Üniversitelerinden gelen Türk akademisyenler de!"

Devamı için:


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=919893&title=spinoza-gunleri
 

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#80
"Dualarımı kabul etmemesinden bildim O'nu!''

Kudret, sadece yapmaya değil, yapmamaya da muktedir olanın sıfatı.

İktidarın başlıca vasfı, eyleyip eylememe kudretidir. Kudret, arzu ettiğini avucunun içine alabilmek kadar, onu elinin tersiyle itebilmektir de. Marifet, arzu etmediğini geri çevirmekte değil, bilâkis çıldırasıyla arzu ettiğinden, hakkında deli divane olduğundan vazgeçmekte.

Vazgeçmek kolay mı?

Kolaylık da, zorluk da gerçekte kişinin vazgeçecek olduğu şey karşısındaki hâlince belirlenir. Çünkü feragatin şiddeti talebin şiddetine bağlıdır. Ne kadar istenildiyse, ne kadar istenilmişse, vazgeçişin ızdırabı da o düzeyde olacaktır.

Aslâ şaşırmamalı, kişi vazgeçildiği kadarıyla ancak vazgeçebilecektir!

* * *

Bir şeyi arzu ve taleb etmenin dört mertebesi vardır:

1. Meyl (eğilim)

2. İrade (istek)

3. Muhabbet (sevgi)

4. Aşk (tutku)

Bu dört terim de duyguların hareketini tanımlamakta.

Meyl, Klasik Fizik'te hareket'ten ziyade hareketin başlangıcını ifade eder. Dolayısıyla elde etmeye, ele geçirmeye, avucunun içine almaya 'meyl' etmedikçe, o şeyin, kişinin muradı hâline gelmesi düşünülemez. Meyl şiddetlendikçe isteğe dönüşür. İstek arttıkça muhabbete dönüşür. Muhabbet de şiddetlenirse bir süre sonra tutku hâlini alır.

Kişi istenildiği kadar isteyebilir. İstenilmeyen isteyemez.

'Meyl' kelimesi hakikatte 'temayül' anlamında kullanılmaktadır, ve öyle de anlaşılmalıdır. Meyl tek taraflı, temayül ise iki taraflıdır. Kendisine meyl duyulan ancak meyl duyabilir. İstek de öyledir. İstenmeyen isteyemez. Dahası, sevilmeyen sevemez. Aşık olunmayan aşık olamaz.

Demek oluyor ki kendisinden vazgeçilmedikçe kimse vazgeçemez!

* * *

Düşünenleri bir kez daha düşünmeye davet ediyor ve dikkatlerini Kur'an'dan iki ayete çekmek istiyorum:

— Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. (5:54)

— Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı. (5:119)

Farkedildiyse eğer, bu iki ayette de kullar, Allah tarafından sevildikleri için Allah'ı sevmekte, Allah kendilerinden hoşnut olduğu için O'ndan hoşnut olmaktadırlar.

Yani, Hak sevdiği için sevilirken, halk sevildiği için sevmekte.

Sevmeyi değil, sevilmeyi önemsemeli. Sevildiysek eğer, sevebileceğimizi unutmamalı. Sevgisizlik, sevmeyi bilmemekten değil, sevilmeyi bilmemekten neşet eder. Alacaklı gibi değil, borçlu gibi sevmeli o hâlde! Ne kadar seversen sev borcunu ödeyemezsin. Sevilmenin şükrü eda edilmez çünkü. Karşılıksız sevgi olmaz! Sevgi varsa, işin içinde sevmekten çok sevilmek vardır.

— Hakkı niçin seversin? Ne kadar seviyorsun?

Hiç numara yapma! Sevildiğin için ve sevildiğin kadar.

* * *

Hangisi önce? Hakkın sevgisi mi, halkın sevgisi mi?

Burada bilindiği anlamıyla, yani zaman itibariyle 'öncelik' yok. Çünkü öncelik ya zat itibariyle, ya da zaman itibariyledir.

Basit bir misal: Kolunu hareket ettiren kişinin koluyla birlikte kolundaki saat de hareket eder. Saatin hareketi kolun hareketiyle eşzamanlıdır. Dolayısıyla kolun saate önceliği zaman itibariyle değil, zat itibariyledir.

Hakkın muhabbet ve rızasının önceliği zaman itibariyle değil, zat itibariyledir. Halkın muhabbet ve sevgisinin sonralığı da keza zaman itibariyle değil, zat itibariyledir. Zâtendir.

* * *

Korkmak bir sevme tarzıdır, kişi sevdikçe korkar. Daha çok sevdikçe daha çok korkar.

Korkmak, gerçekte ihtimam göstermektir. Alacaklıymış gibi değil, borçluymuş gibi sevmektir.

Korkmak sevilmemekten korkmaktır. Terkedilmekten. Kaybetmekten. O'nsuz kalmaktan.

'Heybet', korku demektir. Hak aşıklarının sıfatıdır. Korkarak sevenlerin. Titreyerek. Heybetle.

Havf, avamın korkusu. Heybet ise büyük âşıkların. Delilerin. Çılgınların. Çıldırasıya sevenlerin. Çıldırasıya sevilenlerin.

* * *

— "Dualarımı kabul etmemesinden bildim O'nu!"

Hz. Ali gibi sen de O'nun kudretini böyle takdir edebiliyor musun ki ey talib, hiç utanmadan "O'ndan korkmamalıyız, O'nu sevmeliyiz" türünden boş lâflar sarfedebiliyorsun?

Sen O'nu dualarını kabul ettiği için sevdiğini sanıyorsun. Sevdiğin o değil ki, kibrin! Şımarıklığın. Zaafların. Kuruntuların. Sen kuruntularını seviyorsun ve onlara Tanrı adını veriyorsun. Kendin yapıp kendin tapıyorsun!

Putperestlik inkârın değil, bilâkis inanmanın zaafıdır! Unutma ki putperestler putlarını Kâbe'nin içinde saklıyorlardı.

Ey talib, sen hiç Kâbe'nin içine baktın mı?

Kendi Kâbe'nin içine...

Dücane Cündioğlu
24 Ocak 2009 Cumartesi

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=14962&y=DucaneCundioglu
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap