Köşe Yazarlarından Seçmeler

Katılım
29 Tem 2010
#81
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Levvame' Alıntı:
Kudret, sadece yapmaya değil, yapmamaya da muktedir olanın sıfatı.

İktidarın başlıca vasfı, eyleyip eylememe kudretidir. Kudret, arzu ettiğini avucunun içine alabilmek kadar, onu elinin tersiyle itebilmektir de. Marifet, arzu etmediğini geri çevirmekte değil, bilâkis çıldırasıyla arzu ettiğinden, hakkında deli divane olduğundan vazgeçmekte.

Vazgeçmek kolay mı?

Kolaylık da, zorluk da gerçekte kişinin vazgeçecek olduğu şey karşısındaki hâlince belirlenir. Çünkü feragatin şiddeti talebin şiddetine bağlıdır. Ne kadar istenildiyse, ne kadar istenilmişse, vazgeçişin ızdırabı da o düzeyde olacaktır.

Aslâ şaşırmamalı, kişi vazgeçildiği kadarıyla ancak vazgeçebilecektir!

* * *

Bir şeyi arzu ve taleb etmenin dört mertebesi vardır:

1. Meyl (eğilim)

2. İrade (istek)

3. Muhabbet (sevgi)

4. Aşk (tutku)

Bu dört terim de duyguların hareketini tanımlamakta.

Meyl, Klasik Fizik'te hareket'ten ziyade hareketin başlangıcını ifade eder. Dolayısıyla elde etmeye, ele geçirmeye, avucunun içine almaya 'meyl' etmedikçe, o şeyin, kişinin muradı hâline gelmesi düşünülemez. Meyl şiddetlendikçe isteğe dönüşür. İstek arttıkça muhabbete dönüşür. Muhabbet de şiddetlenirse bir süre sonra tutku hâlini alır.

Kişi istenildiği kadar isteyebilir. İstenilmeyen isteyemez.

'Meyl' kelimesi hakikatte 'temayül' anlamında kullanılmaktadır, ve öyle de anlaşılmalıdır. Meyl tek taraflı, temayül ise iki taraflıdır. Kendisine meyl duyulan ancak meyl duyabilir. İstek de öyledir. İstenmeyen isteyemez. Dahası, sevilmeyen sevemez. Aşık olunmayan aşık olamaz.

Demek oluyor ki kendisinden vazgeçilmedikçe kimse vazgeçemez!

* * *

Düşünenleri bir kez daha düşünmeye davet ediyor ve dikkatlerini Kur'an'dan iki ayete çekmek istiyorum:

— Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. (5:54)

— Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı. (5:119)

Farkedildiyse eğer, bu iki ayette de kullar, Allah tarafından sevildikleri için Allah'ı sevmekte, Allah kendilerinden hoşnut olduğu için O'ndan hoşnut olmaktadırlar.

Yani, Hak sevdiği için sevilirken, halk sevildiği için sevmekte.

Sevmeyi değil, sevilmeyi önemsemeli. Sevildiysek eğer, sevebileceğimizi unutmamalı. Sevgisizlik, sevmeyi bilmemekten değil, sevilmeyi bilmemekten neşet eder. Alacaklı gibi değil, borçlu gibi sevmeli o hâlde! Ne kadar seversen sev borcunu ödeyemezsin. Sevilmenin şükrü eda edilmez çünkü. Karşılıksız sevgi olmaz! Sevgi varsa, işin içinde sevmekten çok sevilmek vardır.

— Hakkı niçin seversin? Ne kadar seviyorsun?

Hiç numara yapma! Sevildiğin için ve sevildiğin kadar.

* * *

Hangisi önce? Hakkın sevgisi mi, halkın sevgisi mi?

Burada bilindiği anlamıyla, yani zaman itibariyle 'öncelik' yok. Çünkü öncelik ya zat itibariyle, ya da zaman itibariyledir.

Basit bir misal: Kolunu hareket ettiren kişinin koluyla birlikte kolundaki saat de hareket eder. Saatin hareketi kolun hareketiyle eşzamanlıdır. Dolayısıyla kolun saate önceliği zaman itibariyle değil, zat itibariyledir.

Hakkın muhabbet ve rızasının önceliği zaman itibariyle değil, zat itibariyledir. Halkın muhabbet ve sevgisinin sonralığı da keza zaman itibariyle değil, zat itibariyledir. Zâtendir.

* * *

Korkmak bir sevme tarzıdır, kişi sevdikçe korkar. Daha çok sevdikçe daha çok korkar.

Korkmak, gerçekte ihtimam göstermektir. Alacaklıymış gibi değil, borçluymuş gibi sevmektir.

Korkmak sevilmemekten korkmaktır. Terkedilmekten. Kaybetmekten. O'nsuz kalmaktan.

'Heybet', korku demektir. Hak aşıklarının sıfatıdır. Korkarak sevenlerin. Titreyerek. Heybetle.

Havf, avamın korkusu. Heybet ise büyük âşıkların. Delilerin. Çılgınların. Çıldırasıya sevenlerin. Çıldırasıya sevilenlerin.

* * *

— "Dualarımı kabul etmemesinden bildim O'nu!"

Hz. Ali gibi sen de O'nun kudretini böyle takdir edebiliyor musun ki ey talib, hiç utanmadan "O'ndan korkmamalıyız, O'nu sevmeliyiz" türünden boş lâflar sarfedebiliyorsun?

Sen O'nu dualarını kabul ettiği için sevdiğini sanıyorsun. Sevdiğin o değil ki, kibrin! Şımarıklığın. Zaafların. Kuruntuların. Sen kuruntularını seviyorsun ve onlara Tanrı adını veriyorsun. Kendin yapıp kendin tapıyorsun!

Putperestlik inkârın değil, bilâkis inanmanın zaafıdır! Unutma ki putperestler putlarını Kâbe'nin içinde saklıyorlardı.

Ey talib, sen hiç Kâbe'nin içine baktın mı?

Kendi Kâbe'nin içine...

Dücane Cündioğlu
24 Ocak 2009 Cumartesi

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=14962&y=DucaneCundioglu
harikulade bir paylaşım
Bu yazı D.Cündioğlu'nun Ölümün Dört Rengi adlı eserinde mevcuttur.
ve o kitap muhteşem
ilgilenenlerin okumasını tavsiye ederim
 

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#82
Be'nin noktası

Biçimlerin en kıdemlisidir nokta, en yetkini. Hemen bütün disiplinlerde her şey noktayla başlayıp noktayla biterken geleneğin noktaya gösterdiği itibar da bir özetler silsilesine gelip dayanır: "Evrenin özeti Kur'an'da, onun özeti başındaki Fatiha'da, onun özeti başındaki Besmele'de, onun özeti başındaki Bâ'da, onun da özeti altındaki nokta'dadır."

Tefsir kitapları Besmele tefsiriyle açılırken, bu nokta üstünde sayfalarca durulur. Mesnevi şerhlerinde de Mesnevi'nin Besmele ile değilse de Bişnev ile başladığı, Besmele'nin bütün anlamının da Bişnev'in başındaki Be'nin noktasına yüklendiği uzun uzun açıklanır. Sufi gelenekte pek çok eserin Be ile başlaması da aynı tavırdan kaynaklanır. Böylece her şey gelip gelip bir noktaya dayanır: Be'nin noktası. Çünkü Be'nin üstünlüğü altındaki noktadadır.

Hakikat ilminde, düşey bir çizgi olan Elif, kavranamaz tekliği, anlaşılmaz birliği, sıradan nazarlara meçhul olan dünyevi dışı alanı, gaybı temsil eder. Hiçbir fiilin, zamanın ve mekânın bulunmadığı, "Ol" öncesi muamma halini, Zât'ın kendisiyle baş başa olduğu ehâdiyeti, Gizli Hazine'yi. Be ise, bilinmek isteyen Gizli Hazine'nin isimlerinde yansıyarak bilinme halidir. Görünür âlemdir. Eski alfabede Be de ufuk çizgisi üzerinde yatay istikamette uzanan bir Elif'tir aslında, ama altına bir nokta almıştır. İşte o nokta Elif'i Be kılar. Elif o noktayla Be'ye dönüşür. O noktayla görünür. Öyleyse Elif'ten Be'ye, görünmeyenden görünüre yol vardır. Yol, o noktadan açılır.

Be'nin sırrı noktasında saklı. Ol, deyince olan, görünmezken görünen, bir isimken vücut bulan, ne varsa, Be'nin altındaki noktanın açtığı kapıdan gelir. Geniş kapılar çekmez bu yükü. Sırr ancak Be'nin noktasından geçebilir.

O noktada zahirden batına yol açılır, ahir evvele bağlanır. İki dil, iki dünya arasında o noktada tercüme mümkün olur. Ne ki ilk nokta çizgi haline gelmeye başlar o zaman; zaman başlar, mekân başlar, fiil başlar. Fiziğin yüzü o noktada metafiziğe bakar, ruh o noktada aslını hatırlar. Bunun için o kara noktanın sırtına yüklenecek anlamlar sonsuz kere çoğaltılabilir ve arka arkaya nokta redifli bir o kadar cümle sıralanabilir.

"İlim şehrinin kapısı", "Be'nin noktası" Hz Ali'ye bakılırsa; "İlim bir noktadır onu cahiller çoğaltmıştır". Çünkü nokta hikmettir, irfandır. Sonradan kazanmaz hazinesini. Her şeyi kendinde hazır bulur. Nokta her şeyi içkinken, ilimse çizgidir, çetrefildir. Sonradan kazanıldığı için cevher değil illettir. Bu kadar şeyi bilmek de gerekli midir? Değil mi ki ufuk çizgisinin üzerindeki nokta uçmaya kalkışır. Ufuk çizgisinin altında kalan nokta arzın çekim kanununa kapılır. Biri uçar biri düşer. Uçan nokta, düşen kara noktadır. Gözlerimiz karanlığa alışalı beri. İçimizdeki gül resmi çizgi nokta çizgi noktadır.

Nokta varlığın özeti. Noktasını bulamamış ya da yitirmiş her harf ol sebepten kusurlu. Ama eski alfabede sıfırı ifade eden şekil de bir noktadır. O zaman varlık yokluk olur, yokluk varlık. Hamid bu yüzden ihtişamlı bir bilmezden gelişle sorar: Bu sıfır nedir hesâb içinde? Tecahül-i arifane, çünkü bütün varlık ancak ona doğru değiştiği bir sıfırla mana kazanır. İlimle kavgalı Fuzuli aşka da ilme de son noktayı koyar o noktada; Leylâ, sûret-i aşk-ı Mevlâ'dır.

Fazla söze hiç gerek yok aslında. Noktanın içinde bütün mümkünler saklı. Mümkün nokta gayr-i mümkün nokta. Sır nokta esrar nokta. Bâb nokta ebvâb nokta.

Bilinenden bir eser yok. Bilinmeyen nokta nokta.

Bir parantez vakt-i ömrüm. Ölüm nokta doğum nokta. İsmimden sual edilse, bilin beni üç nokta.

Bir aynada seyrettim âlemin cümlesini. Aynam nokta sırrım nokta. Umduğum kadar büyük değilmiş, dünya nokta ben nokta.

Öyle uzaklaşmışım ki menzilden sıla nokta gurbet nokta. Döndüm baktım aldığım yol, nokta üstünde nokta. Gelen geçti, giden gitti. Sağım nokta solum nokta. Menzil-i maksûda varmış erenler. Söyleyen yok susan nokta.



07 Şubat 2010, Pazar

NAZAN BEKİROĞLU
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#83
Cemaatlere ve Tarikatlara Genel Dâvet Yapılmaz

EHL-İ SÜNNET ve Cemaat Müslümanlarının müşterek değerleri şunlardır: İslam, iman, Kur'an, Sünnet, Şeriat, İmamet, İslam ahlakı ve Ümmet.

İşte insanlar genel olarak bunlara davet edilir.

Bu sekiz şeye davet geneldir, zaruridir.

İyi olsun kötü olsun, vasıflı olsun vasıfsız olsun her insan imana davet edilmelidir. İman ederse ebedî zarardan, felaketten, Cehennemde devamlı olarak azap çekmekten kurtulmuş olur.

Yukarıda sayılan sekiz ana ve müşterek değere, cahil ve gafil bütün Müslümanlar çağırılır.

Müslüman ama onda Ümmet hassasiyeti, şuuru, idraki yok. Onun, Ümmet konusunda aydınlatılması, bilgilendirilmesi, uyarılması gerekir. Allah bütün mü'minleri tek bir Ümmet yapmış, o bundan nasıl habersiz ve gafil kalabilir, bırakılabilir?

İslam aleminde başka değerler vardır ki onlara genel davet yapılmaz.

Sahih itikad ve Şeriat dairesindeki hayırlı, olumlu cemaatler vardır. Bunlara genel davet yapılmaz. İlle de bizim cemaate gireceksin, bizim cemaatin şemsiyesi altında bulunacaksın denilmez.

İslam aleminde Kur'ana, Sünnete, Şeriata bağlı tarikatlar vardır. Onlara da genel davet yapılmaz.

Bir tarikata girmek nasip meselesidir. Nasibi olan girer, olmayana girmesi, intisab etmesi hususunda ısrar edilmez.

İslam dünyasında fırkalar, hizipler, dernekler, vakıflar vardır.

Bunların bir kısmı doğru inanç, namazı kılmak, Şeriata uymak ve güzel ahlak dairesi içindedir. Hayırlı işler ve hizmetler yaparlar ama bunlara da genel davet yapılmaz.

Herhangi bir cemaat, herhangi bir tarikat, herhangi bir hizip veya fırka, herhangi bir İslamî dernek ve vakıf bütün Müslümanları kendi bünyesi içinde toplamak için genel davet yaparsa yanlış bir iş yapmış olur.

Müslümanlar, Ümmet-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) çeşitlilik içinde sarsılmaz bir birlik teşkil etmelidir.

Cemaat, tarikat, dernek, vakıf konusunda tekelcilik çok yanılıştır. Eşyanın tabiatına aykırıdır.

Bütün cemaatler,

Bütün tarikatlar,

Bütün İslamî hizip ve fırkalar,

Bütün dernek ve vakıflar,

Bütün "Parçalar"...

Yukarıda saymış olduğum sekiz değer için çalışmalı ve onlara davet etmelidir.

Müslümanlar arasında meşreb, istidat, kabiliyet, görüş farklılıkları vardır; binaenaleyh bütün Müslümanların bir cemaat veya tarikatta toplanması ve birleşmesi mümkün değildir.

Bir cemaatin veya tarikatin bütün Müslümanları kendi çatısı altında toplaması ve birleştirmesi muhaldir.

Tekrar ediyorum:

İman müşterek ana değerdir ve herkes buna davet edilmelidir.

İslam müşterektir.

Kur'an ana kaynaktır, Kur'ansız İslam ve Müslüman olmaz.

Resulullah'ın Sünneti de ana kaynaktır. Allah bütün mü'minlere Resulullaha itaat etmeyi emretmiştir.

Şeriat Kur'andan, Sünnetten, icmâ-i ümmetten çıkartılmış İslam hükümlerinin tamamına verilen isimdir. Şeriatsız İslam olmaz, Müslüman olmaz.

İmamet de müşterek bir kurumdur. Bütün Müslümanların Ümmetin başındaki İmam'a biat ve itaat etmelerini Kur'an emrediyor, Peygamber emrediyor. Bu konuda icma-i ümmet vardır.

Bir cemaatin hocaefendisine, bir tarikatin şeyhine, İslamî bir derneğin başkanına, bir topluluğun üstadına veya ağabeyine biat ve itaat bütün Müslümanlar için farz değildir.

Birinci Tesbit:

Bugün Türkiye Müslümanları Ümmet şuurunu, idrakini büyük ölçüde yitirmişlerdir .

İkinci Tesbit:

Müslümanların başında müşterek bir İmam veya Emîr yoktur.

Üçüncü Tesbit:

Müslümanlar üniter Ümmet hiyerarşisini yitirmişlerdir.

Dördüncü Tesbit:

Müslümanların bir kısmı (yüzde kaçı?) hizip fırka cemaat, tarikat, grup, klik, dernek vakıf asabiyetine kapılmışlardır.

Beşinci Tesbit:

Bu parçalara genel davet yapılmaktadır.

Altıncı Tesbit:

Ümmet birliğini yitiren, bunun farkında bile olmayan, başlarında, her Müslümanın biat ve itaat etmesi vacip olan bir İmam-ı Kebir veya Emirülmü'minîn bulunmayan, böylece sürüler haline düşmüş olan Müslümanların cemaat ve tarikat konusunda genel davet yapmaları ağlanacak bir haldir.

Vaktiyle Halife Harunürreşid, İmamı Mâlik hazretlerine "Bir emirname çıkartıp bütün Müslümanların sizin mezhebinize girmeleri emr etmek istiyorum" dediğinde, o muhterem İmam bunu kabul etmemişti.

Tarikata girmek bir nasip meseledir, tarikata genel davet yapılmaz demiştim. Genel davet yapılırsa birtakım istidatsız, kabiliyetsiz, ehliyetsiz kimseler tarikata girer ve mübarek kurumu fesada verirler.

İslamî cemaatler ve tarikatlar yol geçen hanı değildir.

Onların içine çürük çarık elemanlar alınmamalıdır.

Nurculuğa gelince:

Ona da genel davet yapılmaz. Nasibi olan nurcu olur ve İslama, imana, Kur'ana, Sünnete hizmet eder.

Cemaat, tarikat ve İslamî topluluklarda esas olan vasıftır, keyfiyettir, kemmiyet (kelle sayısı çokluğu) değildir.

Bütün Türkiye Müslümanlarını bir tek cemaat veya tarikatta toplamak emeli ve hırsı yanlış ve zararlıdır.

Bizim için önemli ve hayatî olan şey en kısa zamanda Ümmetleşmek ve başımıza ehil ve layık bir İmam-ı Kebir seçmek, ona biat ve itaat etmektir.

Bütün cemaatlar, bütün tarikatlar, bütün İslamî parçalar İmam-ı Kebire itaat etmeye, Ümmet teşkilatının denetimi altında bulunmaya ve hesap vermeye mecburdur.

Mü'minlerin tek bir Ümmet olmamaları,

Tek bir Ümmetin üniter hiyerarşisi bulunmaması,

Müslümanların ehil ve layık bir İmam-ı Kebire biatlı ve itaatli olmaması...

Büyük ve korkunç bir eksikliktir ve felakettir.

Büyük bir günah ve vebaldir.

* (İkinci yazı)

İslam'da Başkanlık

İSLAM'da başkanlığı istemek haramdır.

Kendisi talip olmuyor (istemiyor, talep etmiyor) ama başkaları (o doğrudan doğruya veya dolaylı olarak istemediği halde) onun başkan olmasını istiyor, yani o tâlip değil, matlubtur; böyle bir durumda, şayet başkanlığa ehil değilse kabul etmesi yine haramdır.

Kendisi istemeksizin başkan olanın işi (başkanlık vazifesini Kur'ana, Sünnete, Şeriata uygun olarak yaparsa) yâver gider.

Kendisi başkan olmak için çırpınır, bir yığın entrika çevirir, sonunda başkanlığı elde eder, bu başkanlık müddeti içinde birtakım yolsuz işler yaparsa, işleri kötü gider, çok sıkıntı ve azap çeker.

Başkanlık her hâl ü kârda ateşten gömlektir.

Hz. Ömer şehid edildi.

Hz. Osman şehid edildi.

Hz. Ali şehid edildi.

(radiyallahu anhüm)

Yukarıda anlattıklarım İslam'a, Şeriata göre başkanlıktır.

Din dışı laik sistemlerde, demokrasilerde başkanlığa istekli olmak vardır.

İçindeki başkanlık hırsıyla ciğerleri yana yana ben başkan olmak istiyorum, beni başkan yapın diye haykırmak vardır.

Beşerî bir sistem olan demokraside böyle bir şey çok normaldir.

İslam dini hikmet dinidir.

1970'li yıllarda basılmış, İslamî sistemle ilgili bir kitapta, "Halife adayları seçim kampanyasında propaganda yaparlar" mealinde bir cümle okuyunca çok gülmüştüm.

İslam devleti kurulacak, başına bir halife seçilmesi için seçim yapılacak... Bir çok kişi hilafete adaylığını koyacak ve yana yakıla yırtına yırtına seçim propagandası yapacaklar, ey Müslümanlar oyunuzu bana verin diye bağıracaklar... Ne gülünç bir senaryo!..

Yüce İslam dini böyle küçüklükleri kabul etmez.

Peki ne yapılır?

Şöyle bir senaryo olabilir:

Ümmetin başına bir İmam, Emîr, Halife seçilecek... Ümmetin temsilcileri, ziyalıları, âqil kişileri bir şûra meclisi toplarlar, encümenler kurulur, araştırmalar yapılır ve Ümmet içinde Hilafete ve İmamete en ehil, en layık, en fazla başarılı olma ihtimali bulunan zat bulunur. Sonra bu seçim sağlam bir karara bağlanır, giderler, o zata kararı arz ederler. O zat, yükün dehşeti karşısında önce kabul etmez, teveccühünüze teşekkür ederim, daha ehil bir kimseyi bulunuz der. Gelenler israr ederler. Büyük zat çar nâ çar vazifeyi kabul eder, ateşten gömleği giyer. Müslümanlar da bu seçilen zata biat ve itaat ederler.

Böyle bir zat filan veya falan, şu veya bu cemaatin, tarikatin, hizbin, fırkanın adamı olmaz; bütün Müslümanların adamı olur.

Yine böyle bir başkanın Ehl-i Sünnet ve Cemaat itikadında ve yolunda olması gerekir.

Günün birinde Müslümanların başına ehil bir İmam seçilirse, bunun mutlaka cemaatler, hizipler, fırkalar, klanlar ve klikler üstü olması gerekir.

Sezgilerime ve istihbaratıma göre ABD, AB, İsrail, Siyonizm, Haçlılar, Evangelistler, Global emperyalizm, Kapitalizm ve Liberalizm, uysal ve evcil bir İslam isteyen derin güçler işlerine gelen, istediklerini yapacak bir Halifeyi, en uygun zamanda Müslümanların başına geçirmek için çok gizli hazırlıklar içindedir.

İnşaallah Müslümanlar böyle bir tuzağa düşmez.

Böyle bir Halife, işin başından itibaren gayr-i meşru olacaktır.

Çünkü Halifenin gerçek bir halife olması için, bağımsız ve hür olması gerekir.

M.Şevket Eygi
 
Katılım
30 Ocak 2010
#84
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Şevket Hoca bunları söylüyor, iyi hoş ama dinleyen yok.. Söyledikleri şeyler maalesef bize çok çok uzakta kalmış, bizden uzaklaştırılmış, bu olması gerekenlere aşinalık gösteremiyoruz, bu nasıl iştir. Kaynaktan çook uzak kalmışız, din diye yutturulan basit şeylerle avunuyoruz. En basit meselelerde bile bilgimiz yok, devamlı bocalıyoruz.

Şevket Hoca aslında bir gazeteci, İslam Estetiğiyle ilgilenmiş vs.. Ama devamlı bu mevzularda yazılar yazıyor, hatta günlük iki yazı birden yazıyor. Bi röportajda kendisine soruldu, niye hep bunlardan bahsediyorsunuz diye. Verdiği cevap şu: Keşke birileri bundan bahsetse de ben istediğim mevzularda yazsam...

Hocamız Ehl-i sünnet namına büyük bi uğraş içinde, Allah razı olsun ondan. Her kesimden tenkit alıyor, hakaretlere uğruyor ama yazmaya devam ediyor. Allah onun gibilere kuvvet versin.
 
Katılım
6 Ara 2014
#85
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Yıllardır okuyor, yazıyor ve öğrendiklerimi yaşamaya çalışıyorum...
Kabil'i hiç sevmedim
Onun soyunu da sevmedim
bütün katiller
zalimler
komplocular
barıştan yanaymış gibi duran kirli eller
yüzü bana dönükken farklı
yüzünü benden çevirdiğinde farklı konuşanlar
bana göre Kabil'in soyu
hangi mensubiyete ait olurlarsa olsunlar
katiller Kabil'in soyu...
sevmedim
sevmiyorum
sevmeyeceğim
lanetle andım onu
soyunu da lanetle anacağım"
necip cengil/ekim 2015/ malatya
 

Hikmet

Terliklerimle...
Katılım
16 Eyl 2009
#86
yeniden.

RAMAZAN BİR RİCAT'TIR.

Ahmet Murat

Eşyadan bir ricattir. Bakın, nesneler gözümüzde eski anlamını kaybediyor. Oruçla şeffaflaşan bedenimiz yepyeni dikkatler kazanıyor. Ezanı yeniden fark ediyor mesela, demek ki işitmemizde bir tazelik var. Kokular değişiyor sonra. Görüş alanımıza girenler ve görüş alanımızdan çıkanların kadrosu da. Eşya, biz yemedikçe, içmedikçe, uyumadıkça geriliyor; ruh, kazandığı yeni güçle serpiliyor. Ezanı işiten artık candır. Can, kulağını açmış, kaybettiği bütün sesleri derlemek için
harekete geçiyor.
Ruh, o devrik kral, aylarca beklediğine değdiğinin farkında olarak,
ağır ağır geri dönmeye başlıyor. Minarelerden dökülen salâları içine çekiyor; ayetler onun pazularına kan taşıyor; ism-i celal anıldıkça, ruhun gözlerinde bir parıltı. Ne oldu
da böyle oldu?
RUH UYANIYOR
Beden maddesinden yongalar etrafa saçıldıkça ve böylece bizi dünyalı kılan çeperimiz aşındıkça, madde ötesiyle aramızdaki sınır da inceliyor. Ruh, kafesine vuran gün ışığıyla uyanıyor. Keskin gözlerini ışığın geldiği yere dikmiş, şimdi daha da yakından hissettiği kanatlarına ilk hareketlerini vermek için hevesle doluyor. Ne oldu da böyle oldu, söyle!
Fiilden ricattir Ramazan. Evet, olan budur. Daha az etme eyleme, daha az yapma, daha az varlık gösterme zamanıdır. Varlığı azaltmanın ve yokluğu çoğaltmanın saltanatı başlamıştır. Yetişir, çok eyledik. On bir ay boyunca, her meseleyi çözdük, her işin altından kalktık, o işi kopardık, peki, aferin bize. Bir isim yaptık, görevi tamamladık, projeyi bitirdik; anlaşıldı, tebrikler. Ama artık, yemeyip içmeyerek, bir şey yaparak değil yapmayarak, gönüllü bir eylemsizlik sınırında durarak, “ben”i zayıflatmanın vakti geldi. Başarılı olmanın sırası değil. Parlak ve zeki, atak ve cevval olmanın yeri değil. Şimdi süngüyü düşürmenin, “ben”e kendisine dair bir tereddüt aşılamanın, “ben”in hayatında bir sektenin vakti. Yaptığını üstüne almamanın, Büyük Yapıcı'yı sezmenin, bütün fiilleri dolduran kudretin sahibini selamlamanın vakti. Miskin Yunus olmanın, o güçlü güçsüzlüğün, o kudretli zayıflığın, zenginliği çağıran o fakru zaruretin, tam vakti.
SUSMAYLA DOLU BİR KONUŞMA
Susmaya bir ricattir ramazan. Dil yeni tatları sezdi. Kendi seçtiği kelimelerini değil, O'nun kelimelerini kullanarak konuşmayı, yani aslında konuşmamayı, aslında O'nun kelimelerine, ayetlerine ağız olarak, susmayla dolu bir konuşmayı tattı. O'nun ayetlerini okumak, O'nun adını anmak, konuşmak mıdır hakikaten? O'ndan ödünç alınmış kelimelerle, konuşmayı bastırmak değil midir? Ve yine aslında, kendi konuşmanı bastırarak, dipte O'nun konuşmasını dinlemekten başka bir şey midir? Tek konuşanın O olduğu bir dünyada olduğumuzu, susarak anlayabiliriz.
Camiye ricattir. “Allah'a firar ediniz” buyruğunun aklımıza hemen getirdiği yerdir onun evi. O evde bizi kim bekliyor?
O ev ki, onun haşmet ve cemalinden dolayı titreşen bir havayla dopdolu. Avluda bir güvercin, güvercinde bir fikir. Şadırvanda bir ihtiyar, ihtiyarda bir gönül.
Minarede bir ezan, ezanda bir rüzgar. Hepsi, herkes, canlısıyla cansızıyla bütün cemaat, onun gönderdiği şu hediye günlere teşekkür etmek için mahçup, mutmain, dilsiz, yine onun kapısında sıraya giriyor: Teşekkür ederiz şu vakitler için sana. Açlık için, susuzluk için, lokma için, yudum için teşekkür. Sana senin için teşekkür ederiz.
ASLİ VATANA RİCAT
Ramazan, büyük ve kitlesel cezbemiz. Hepimiz, her şey bir ay boyunca ilahi huzura doğru sürükleniriz. Ramazan'da yer çekimi azalır. Açlık ve susuzlukla yükler atılır, vermek ve paylaşmakla hafiflenir ve ruha atılan bu kemendin ardı sıra yükseliriz. Ramazan asli vatana ricattir, sılai rahimdir, kayıp aileyi bulmaktır. Döndüğü yeri ruh yadırgamayacaktır. Ruh orada çok derin bir hatırayı yad eder gibi mutmain ve suskundur. İçinde, içinin içinde bir çağrı çınlar. Adını koymaya bile gerek duyulmayacak cinsten bir yakınlık ruhu karşılamış ve ona o güne kadar gizli kalmış bütün gerçekleri anlatmıştır: O aslında dünyalı değildir.
Hoş geldin sultan ay!
Hoş geldin insan!
 
Katılım
20 Haz 2018
#87
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

DOSTLUK nedir ?
* İbrahim Tenekeci

Büyük İslâm İlmihali’ni okurken, bu hadis-i şerifle karşılaştım: “Eski dostluğu devam ettirmek, imandandır.”

‘Dostlukta kıdem esastır’ nasihati gereğince, hemen üç kadim dostumu aradım ve Peygamber Efendimiz’in mübarek sözünü onlarla paylaştım.
İnancıma göre, dostluk, bir nasip meselesidir ve insanın dışında gelişir. Şununla dost olayım deyip olamazsınız. Dostluk, Lütfi Bergen’in ifadesiyle söylersek, yürürken belirginleşen bir şeydir. Bir de hatırlatma: “Katlandığımız değil, razı olduğumuz insanlar dostlarımızdır.”

“Önce refik, sonra tarik” denilerek, yola çıkacağımız insanları dikkatli ve rikkatli seçmemiz tembihlenir. İlk olarak şunu söyleyelim: ‘İnsanı, yol değil, yoldaşları yorar.’ Yola çıkacağımız insanları yüzde yüz isabetle seçme şansımız ise maalesef yoktur. Çünkü bu seçimi veya elemeyi, esas itibariyle yapacak olan bizler değilizdir; yoldur, yolculuktur. Yanımızdakinin dostumuz olup olmadığı, yolculuk esnasında ortaya çıkar. Özellikle siyaset ve ticarette, hatta edebiyatta, bu yürüyüşlerin büyük bir kısmı hüsranla sonuçlanır. Tanıdığımızı sandığımız insanları tanıyamamış olmanın üzüntüsü ve şaşkınlığı, bizi, yolculuktan daha fazla yorar. Tam da burada, Mustafa Kutlu’nun şu sorusu önemlidir: “Kırk yıl birlikte olmuş olsak bile, bir insanı ne kadar tanıyabiliriz?”

Hep söylüyoruz, yine söyleyelim: Rakamlar maddiyatı, harfler ise maneviyatı temsil eder. Dolayısıyla, rakamlar (ve hesaplar) üzerinden sahici bir dostluk oluşmaz, sadece ortaklık kurulur. Taraflar, ancak bir harfin (anlamın) ucundan tutarlarsa, dost olabilir veya kalabilirler. Rakam ile harfi toplamaya kalkışırsanız eğer, bu işlem, sizi Nurettin Topçu’nun şu sözüne götürür: “Menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak ister. Bir arada barınamazlar.”

Madem sahici dostluklar harfler ve anlamlar vasıtasıyla kuruluyor, o halde, edebiyatçılar arasındaki bu çekişme de nedir? Böyle sorabilirsiniz. Ne kadar ulvi amaçlarla yazarsak yazalım, sonunda, iş gelip benlik meselesine dayanıyor. Edebiyat dünyasında beş-altı senelik birlikteliklerin bile uzun sayılması, bundandır.

SAHİCİ DOSTLUKLAR

Birçok insanın ‘hesap uzmanı’na yahut ‘madde bağımlısı’na dönüştüğü bir devirde, çevremizdeki insanların dost olup olmadığını nereden anlayacağız? Galiba, serinlik veriyor mu, vermiyor mu, ona bakmak gerekiyor. Said Yavuz’un da dediği gibi: Yüzler vardır, ruhun susamasını dindirir.

Yıllar önce, ‘dost, her zaman taze olandır’ diye yazmıştım. Bu tazeliği, ancak şöyle izah edebiliriz: “Eski, hiç eskimeyendir.”

Kadim bir dostluğun oluşabilmesi için zorluklara, yokluklara ve imtihanlara ihtiyaç vardır. Bütün bunlardan alnının akıyla çıkan münasebete ise ‘sınanmış dostluk’ diyoruz. Şöyle anlatalım: Asıl marifet, bahar aylarında veya yaz mevsiminde değil, kışın açabilmektir. Yani iyi gün dostu olmak kolaydır, en mühimi, kötü gün dostu olabilmektir.

Toparlayalım: Siyasî ikbal ve buna benzer dünyevî şeyler için ‘kırk yıllık dostların’ birbirini yok saydığı günlerden geçiyoruz. Hesap yapmaktan iş yapmaya veya dostluk kurmaya vakit bulamayanların sayısı da her geçen gün artıyor. Bazı dost bildiklerimiz ise kırıcı, kıyıcı ve ifşa edici. Oysa dostluk, açmayı değil, kapatmayı gerektirir. Sözgelimi dostunun sırrını herkesten saklamak, ayıplarını örtmek, sözüne müdahale etmemek, iyiliğini istemek, onun hüznüyle mahzun olmak; bütün bunlar, ‘dostluğun adapları’ arasındadır (Marifetnâme’den). Çünkü dostluk ve kardeşlik, öldükten sonra da devam eden kıymetlerimizden biridir. “Ahiret kardeşliği” diye boşuna demiyoruz.
 
Katılım
20 Haz 2018
#88
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler


Serdar Tuncer / Sızı
08 Ara 2016, Perşembe

İçinde yaşadığımız bir dünya var, bir de içimizde yaşattığımız dünya… İlkinde yaşamak bizim elimizde değil, ikincisini yaşatmak bizim elimizde.
Bu iki dünyanın da kendince gerçekleri var. Bu gerçekleri fark edebilmek için bilgiye muhtacız. Bilgi, birinde yaşayabilmemizi sağlıyor; diğerini yaşatabilmemizi.
Bilgi ile fark ettiğimiz gerçekler bu iki dünyanın gündemlerini oluşturuyor. Birisinin gündemi kalbimizi ve aklımızı istila ettiği anda diğerini ihmal etmekle karşı karşıya kalıyoruz. İçimizdeki dünyanın orantısız istilasından meczup olmaya kapı aralanabilecekken içinde yaşadığımız dünyanın kalbimizi işgali, bizi daha az insan olmanın eşiğine terk ediyor.
Çetin kavga...
İçinde yaşadığımız dünyanın gündeminden anında haberdar oluyoruz. Akıllı telefonlarımız mütemadiyen bilgi akışı sağlıyor. Bizi ilgilendiren, kısmen ilgilendiren yahut asla ilgilendirmeyecek olan binlerce şeyin bilgisini ceplerimizde taşıyoruz. Keşke diyorum bazen; yeni bir icat çıkarsa birileri de her insan sadece kendisini ilgilendiren şeylerin bilgisine maruz kalsa. Bilgiye maruz kalmak... Evet, böyle bir fecaat duruyor kapımızda.
Lazım olanın bilgisine sahip olmakla lazım olmayan bilginin sana sahip olması arasında büyük fark var. Biri telli duvaklı gelin gibi geliyor kalbine, diğeri kalbindeki telli duvaklı geline tecavüz için orada. Gün içinde maruz kaldığımız lüzumsuz bilgiler bir çöp yığınına çeviriyor kalbimizi. O dağlarca çöpün (fotoğraf denizi de diyebilir bir önceki yazıyı okuyanlar) içinde kalbe ait olanın bilgisini fark edip bulmak ve ondan bir gündem çıkarmak her babayiğidin harcı değil. Babayiğit değilsek bu kavgaya girmeyelim mi? Hayır, girelim. Bazı kavgaları güçlüler kazanır, bazen de kavga ede ede güçlenir insan. Belki içimizden süzüp aşkla damıttığımız hakikatler, içinde yaşadığımız dünyayı dönüştürmeye yetmeyecek ama hiç olmazsa yaşadığımız dünyanın, insan kalmak için yaşatmaya mecbur olduğumuz dünyaya taarruzunda kavî birer set vazifesi görecek.
Kalbimiz istila altında. Filan meşhurun bilmem kaçıncı kocasından boşandıktan sonra yaptığı ilk işten tutun, falancanın meşhur olmak için amuda kalkarak dünyanın dört bir köşesinde çektiği 'selfie'lere kadar her bir şey haber diye yağıyor ceplerimize. Gazeteler, siyasilerin anlamsız didişmelerinden döviz kurundaki dalgalanmanın magazin taraflarına, saçları ABD'nin yeni başkanına çok benzediği için kardeş olabilme ihtimalleri olan adamdan daha bilmem nerelere ve kimlere kadar anlamsızlık boca ediyorlar üzerimize. Televizyonlar, sanki bir program hazırlarken kendisine ilk olarak şunu sormayı mecbur tutan adamlar tarafından yönetiliyor: Hiç kimseye hiç bir faydası olmayan bir iş daha yapmalı ama nasıl? Gazete, televizyon, sosyal medya ve bilumum haber kaynağının çaldığı bu senfoniye; arkadaş, mahalle, çarşı, okul, komşu ve evimiz de hiç bir şey yapmazlarsa alkışlarıyla eşlik ediyorlar. İşte bu hengâmede kaynayıp gidiyor içimizdeki dünyanın gündemi.
Kuşların ötüşünü duymuyorsak, güneşin doğuşunu seyretmek aklımıza gelmiyorsa, çiçeklerin kokusu sarhoş etmiyorsa bizi, karın adı kâbusa çıkmışsa ve yağmurda kollarımızı açıp başımızı göğe tutmak aklımıza gelmiyorsa bundandır.
Bundandır alıp verdiğimiz her nefeste kalbimizin Allah demeyişine kahrolmayışımız. Bizden işlerimizi ibadet gibi yapmamız istenirken, bizim ibadetlerimizi yaparken kalbimizde işlerimizin atması bundandır.
Yetimin mahzunluğunun farkına varmıyorsak, mazlumun gözyaşı içimizi kanatmıyorsa, yanı başımızdaki acılara bigâne ise kahkahalarımız, Halep deyip uykularımız kaçmıyor, Arakan deyip yemekler boğazımıza takılmıyorsa hep bundan.
İçinde yaşadığımız dünyaya rengini bizim verdiğimiz zamanlarda, içimizde yaşattığımız dünya şimdilerdeki gibi yıpranmıyordu. Yahut şöyle ifade edelim: O vakitler adam olamamak için ciddi bir kabiliyet(!) gerekiyordu, şimdilerde adam olabilmek için en büyük kabiliyetler dahi aciz kalıyor. Bir zaman kalbimiz yeryüzüne revnak verirdi, şimdilerde yeryüzünün rengine büründükçe bürünüyor kalbimiz. Mühimi bir başkasının belirlediği bir dünyada yaşıyoruz artık. Ve mühim olanlara dair bütün ölçü, usul ve üslubu... Makas açıldıkça açıldı, dilemma tarifsiz, gerginlik had safhada.
Kalbimiz başka söylüyor, aklımız başka. İman başka bir yere çağırıyor, zaman başka bir yere. İçimiz bizi ölümle doğulacak olan bir hayatın hazırlığına davet ediyor, dışımız ölümü hiç hatırlamadan gününü gün etmenin davetçisi.
Ne yapalım peki?
Televizyonları kapatıp, telefonları atıp, gazetelerden uzak durup, dağ başına çekilip koyunlarımızı mı güdelim?
Hayır!
Bir kalbimiz olduğunu hatırlamakla başlayalım işe. O kalbin bir sahibi olduğunu fark edelim. Dertleşelim kalbimizle. “Ey kalbim bu gün ne var ne yok?” diyelim. 'Mutlak var'ı ve varmış gibi yapan yokları dinleyelim kalp sızımızdan. Mühim olanı bize ihtar edebileceği kadar zaman bırakalım ona. İki kişi olalım: Kalbimiz ve biz. Bir iş yaparken soralım ona: Sen ne diyorsun?
Bir kalp gündemimiz olacaksa bir gün, önce kalbimiz diye bir gündemimiz olsun. Üzerindeki çer çöpü ayıklayalım, kirleri temizleyelim. Her günahın kalbimizde bir leke bıraktığını fark edelim. Bir yandan temizlemeye çalışırken diğer yandan yeni kirlerle doldurmamak için ihtimam gösterelim, uzak duralım günahlardan. Temizlenen her leke ile birlikte alttan yukarı sızarak yüzünü gösteren nurlardan bir iştiyak yapalım kendimize. Şevkimiz arttıkça leke kalmasın, leke kalmadıkça artsın aşkımız ve aşkla, iştiyakla kalbimizi nurdan bir ayna gibi seyredelim.
O zaman bunca yormaz belki bizi dışımızdaki dünyanın anlamsız hengâmesi. Hayat daha tahammül edilebilir bir şey olur belki o zaman. Gayretimiz önce bir perde olur, sonra demir bir parmaklık ve gaflet ilkin yüzünü gösteremez, sonra da hiç süzülemez kalbimizden içeri. Kalbimiz ilk günkü gibi nur pompalar cümle âzâlarımıza. Aşkla ışıldar yüzümüz ve yüzümüze bakan kalbini fark eder belki, kim bilir? Yayılırız yeryüzüne, birbirimize dokunuruz kalplerimizin ucuyla ve efsunlu bir temasla dokunduğumuz her insan kalbine döner, kalbinin sahibine döner belki de, kim bilir?
Mühim olanı bir kez daha fark eder insanoğlu. Ne için yaratıldığını, içinde yaşadığı dünyaya, içindeki dünyayı yaşatmak için geldiğini bir kez daha fark eder. Rengi, şekli, kokusu değişir yeryüzünde ne varsa. Bize dedelerimizden kalan bir avuç toprağı çok görenlerin bile kalp topraklarını dedelerimiz gibi adaletle, muhabbetle yeşertiriz belki.
“Ben kalbimi fark edeceğim ve dünya değişecek öyle mi?” deme bana!
Çünkü sen kalbini fark etmeden değişmeyecek hiçbir şey, sen bile!
 
Katılım
20 Haz 2018
#89
İbrahim Tenekeci / Nerede O Eski İnsanlar?

Söz tükenir, konuşma başlar. Bayramdaki yoğun mesaj trafiğine bakacak olursak, konuşacak fazla bir şeyimiz de kalmamış.

Üç yıldır, neredeyse her gün, Yahya Kemal’in şu dizesini mırıldanıyorum: ‘İnsanlar anlaşıldı. Cihânın da sırrı yok.’

Unutmadan; ‘Gördüm ve anladım yaşamak mâcerâsını’ dizesi de aynı şiirde geçiyor.

Son zamanlarda, ancak evde veya tenha bir yerde kendimi güvende hissedebiliyorum. Eskiden, yanlarındayken güvende olduğum ağabeyler ve kardeşler vardı. Üzülerek söylemeliyim ki, her geçen gün azalıyorlar.

İnsanların hesap makinesi gibi ortalıkta dolaştığı bir dünyada, ‘yakın çevre’ deyince, artık aklıma kuş, çiçek, çocuk, ağaç, kitap gibi şeyler geliyor. Bu konuda yalnız olmadığımı da biliyorum.

Peki, insan nerede? Hepimiz birden nereye gittik?

***

Peygamber Efendimiz’in özelliklerini okurken, şu cümle dikkatimi çekmiş ve hemen altını çizmiştim: ‘Sıradan değildi, fakat sıradan insanlar gibi yaşardı.’

‘Biz insanın dışına bakmayız’ diyen M. Esad Coşan hocamızı da yeri gelmişken anmak isterim.

Rahmetli Nusret Özcan’ı hatırlıyorum. Tam da bu şekilde yaşadı ve öldü. İnsaniyet namına. Şahitlik ederim ki, hakkaniyet ve hatır, nezaket ve merhamet üzerine oldu. ‘Heyecan ticareti’ yapmadı. Emanet ve insaf ehliydi.

Bir de Mahmut Bekkine Ağabey var. Vefat ettiği vakit, özel eşyaları ve diğerleri, küçük bir poşetin içine ancak sığmıştı. ‘Kendine ait’ bir mezarı bile olmadı. Mehmet Akif’in dediği gibi: ‘Sessiz yaşadım; kim, beni, nereden bilecektir?’

Şimdi böyle mi?

‘İyi görünmek, iyi olmaktan daha fazla önemsenir oldu’ diyen İbrahim Paşalı ne kadar haklı. Devamını getireyim: Ambalaj, içindekinden değerli.

Hal böyleyken, ikili ilişkilerden bile hoş olmayan kokuların yükselmesi normal.

Bir başkasını üzmek veya utandırmak için plan yapan kişilerin varlığına artık şaşırmamalı.

Öyle ki, yüzlerce insanı mağdur ve mahcup eden biri, ‘süreç insanî ilerliyor’ diye açıklama yapabiliyor. Yazık.

Murat Sözer’in o harika tespitiyle söylersek; insanlar, diğer insanları, ancak kendi menfaatlerine uyacak kadarıyla anlıyor.

Verdiğimiz ve vermediğimiz örnekler gösteriyor ki, neyi kaybettiğimizi hatırlamak dahi istemiyoruz. Ayrıca aramıyor, arıyormuş gibi yapıyoruz.

***

Kabul ediyorum; insanın hayatını istekler değil, mecburiyetler şekillendirir. Ve mecburiyetin elleri değil, ayakları vardır.

Soralım: Mecburiyet nasıl bir şeydir?

Şöyle düşünün: Birbirinden kıymetli ve ustalıklı tespih koleksiyonunuz var. Öte yandan, elleriniz tutmuyor veya yok. Bu örnek, ‘aradığımız’ şeyi tam olarak karşılıyor mu, bilmiyorum. Bildiğim, mecburiyetin ellerinin olmadığı.

Bununla beraber, şunu da daima aklımda tutuyorum: Bazen, yanlışı bile, doğru bildiğimiz için yaparız, yapıyoruz.

‘İyi niyetli insanlar asla işin içinden çıkamazlar’ sözünün de farkındayım. Fakat bütün bunlar, tam manasıyla mazeretimiz olamaz. Çünkü burada, birkaç kişiden değil, düzenini kurmuş bir düzensizlikten, hatta kendisi olmaya yanaşmayan insanlardan bahsediyoruz.

Bir ve beraber olmak, aynı kalıba girmek değildir. Sırayı bozmadan da sıra dışı işler yapabiliriz. İtirazım şuna: Farklı görünmek yahut olmak adına, en büyük farkımızı gözden çıkarıyoruz. İnsanlığımızı.

Türkümüz ‘ben bir insan olmaya geldim’ diyor. Evet, dünyaya insan olarak geliyor yahut gönderiliyoruz. Asıl mesele, ‘insan kalmak’tır diye düşünüyorum.

Bir de şu: Bir insanı kıymetli yapan, kıymet vermediği şeylerdir.
 
Son düzenleme:
Katılım
20 Haz 2018
#90
SELFİE / GÖKHAN ÖZCAN
23 Tem 2018, Pazartesi


Hayat artık müptelası olduğumuz bir seyirliktir. İnsan yaşamaya hiç zamanı olmayan bir seyircidir. Duygularımız başkalarının duygularıdır. Fikirlerimiz ıslah edilmiş standart fikirlerdir. Tepkilerimiz güdülenmiştir. Sevgilerimiz yönlendirilmiştir

Basmakalıp cümlelerle konuşur, paket ifadelerle meramımızı ifade ederiz. Aslında meramımız yoktur, yanımızdakinden alıp diğer yanımızdakine verdiğimiz havalı tekerlemelerimiz vardır. Başkalarının esprilerine güleriz, başkalarının sefilliğiyle alay ederiz, başkalarını alçaltarak yükseliriz. Meşguliyetlerimiz, meşgul edildiklerimizdir artık. Bizi kendi sınırlarımızın ötesine taşıyacak şeylere değil, kendimizden ibaret tutacak olanlara itibar ederiz. Zaaflarımızı sömüren kurgulara ram oluruz. Okuduğumuz kitaplar bizim hoşumuza gitmek üzere yazılmış kitaplardır. İzlediğimiz filmler bizim zihinsel vasatımızı kutsayarak kârlılığını katlayan filmlerdir. Katıldığımız tartışmalar zihnimizi büyütmek üzere değil, egomuzu büyütmek üzere tutuşturulmuş tartışmalardır. Yüksek sesle söylemeye özendirildiğimiz her şey sağırlaştırmaktadır bizi. Bakışlarımızın tutulup çevrildiği yerler körleşmemizin karanlık kuyularıdır. Doğruları sakız gibi çiğneriz her gün. Yanlışları kuru yazıklanmalarla aklar, paklar, saklarız. Ne zaman itiraflara sıra gelse dilimiz hakikate dönmez olur. Ne zaman boş böbürlenmeler için sahne kurulsa bülbül olur şakırız. Şimdiki zamanı o kadar boşa geçiriyoruz ki, şaşaalı bir şey söylemek icap ettiğinde gayrı ihtiyari tarih kitabına gidiyor elimiz. Kumaşın lekelendiği yeri antika bir vazoyla kapatmaktan öte bir şey değil bizim geçmişle ilişkimiz. Öyle büyük yalanlarımız var ki, bunlara tek tek değil, ancak topluca inanabiliyoruz. İyimserliğimiz gizlenemez hale gelen kofluğumuzu dikkatlerden kaçırabilmek için... Kötümserliğimiz, her yanımızı saran işgali püskürtmeye artık gücümüz yetmediğinden... Kendi çocuklarımızı özendirecek bir güzelliğimiz kalmadı. Kendi çocuklarımızı inandıracak bir gerçeğimiz de yok. Kendi çocuklarımızdan bir şeyler öğrenmeye de yerleşik gururumuz elvermiyor. Önce zamanın getirdiklerine tereddüt etmeden teslim olduk. Şimdi türlü bahaneler üreterek yediğimiz herzelere meşruiyet kılıfları yetiştirmeye uğraşıyoruz. Daha ayıpsız bir hayat değil aradığımız şey, ayıpların daha görünmez olduğu bir hayat! Herkes kendi telefonunun bir karış ekranında tutsak! Dedikodu, iftira, kem söz, çirkin yakıştırmalar herhangi bir engele takılmadan sürdürebiliyor serbest dolaşımını aramızda. Çirkinlikten beslenip güzelleşmeyi bekliyoruz. Bir fesatçı bir taş atıyor malum mecralara, günler boyu o taşın peşinde düştükçe düşüyoruz. Yaşadığımızın muhakemesi nerede, muhasebesi nerede, hiç dönüp bakmıyoruz. Biri nahoş ahvalimize ayna tutsa, görüneni görmek yerine aynayı taşa tutuyoruz. Başkalarının iyiliğini kendi iyiliğimize vesile kılmaya gayret edeceğimize, başkalarının kötülüğünde kendi kötülüğümüz için gerekçe arıyoruz. Çok konuşuyor, sadra şifa tek kelime söylemiyoruz. Çok yazıyor, kelimelerin hakkını veremiyoruz. Çok biliyor ama hiç idrak edemiyoruz. Organize atak yapamadığımız için hep karambol arıyoruz. Ezberin dışına çıkınca apışıp kalıyoruz. Çapımızı geliştireceğimize ha bire çapsızlığa yatırım yapıyoruz. Ciddiyetsizlikte performansımız iyi, iş ciddiyete gelince çuvallıyoruz. Esaslı bir mesele edinemediğimiz için laga luga ile ömür çürütüyoruz. Ve bütün bunlar çok matah şeylermiş gibi durmadan fotoğrafını çekiyoruz, durmadan fotoğrafını çekiyoruz!
 
Katılım
5 Ağu 2018
#91
Çok güzel yazı...Eski cahil zamanlarım geldi aklıma.Başta kavak yelleri tabi.ünv 3.sınıf dünya para verip dijital fotoğraf makinesi almışım.Şehrin güzel yerlerine gidip hafıza kartı dolana kadar resim çekiyoruz.sonra içlerinden en güzellerini seçip Facebook’a atıyoruz arkadaşlarla.Tee Allahı’ım ya...Ne kadar cahilmişim,cahilmişiz...İşte yaşlanmanın,yaş almanın tek güzel tarafı ayakların az da olsa yere basmaya başlıyor.Yazıda belirtildiği gibi artık daha kofuz her konuda.Bunda sosyal medyanın etkisi çok büyük.Geçen bir tweet görmüştüm:”İnsanlar artık yemeğe başlarken besmele değil yemeğin resmini çekiyor” diye.
 
Son düzenleme:
Katılım
20 Haz 2018
#92
Madem Ağustos Turgut Uyar Ayı... Buyrun güzel meclisin ,muhabbetdas üyeleri :)


Yusuf Ziya Cömert03 March 2018 - 11:53:03

Bir ses. Kırık bir erkek sesi. Veya kırgın bir erkeğin sesi.
Bir ses. Kırık bir erkek sesi. Veya kırgın bir erkeğin sesi.
Turgut Uyar’ın şiirinin sesini böyle tasavvur ettim.
Kendi sesini hiç işitmedim. Muhtemelen şiirinin sesiyle aynı değildir.
Mesela, Necip Fazıl’ın kendisinin sesiyle şiirinin sesi mütenasiptir.
Mesela, İsmet Özel’in kendi sesi, şiirine çok uyar.
İsmet Özel’in şiirini İsmet Özel’den daha iyi kimse okuyamaz gibi gelir bana.
Dinlemek isterdim Turgut Uyar’ın şiirini kendi sesinden.
Bir şiir yaşamış durmuş Turgut Uyar’ın içinde.
Ne yaşadıysa ve ne yaşamadıysa şiir olmuş.
Turgut Uyar, içinde yaşayan şiiri yazmış durmuş.
Bunu derken hatırıma gelen şiir, ‘Kurtarmak Bütün Kaygıları.”
“Sularsa akmak birgün birgün birgün
Birgün dağlara çıkmak birgün birgün birgün
(....)
“Birgün köyler kentler yıkanık damlar geri dönmek birgün.”
Ne fildişi kule, ne bohem.
İçimizden biri. Ağır aksak yaşamış. İşi çok rast gitmemiş.
Nasıl tahammül etmiş memurluğa? Başka çaresi var mıymış? Yoktu herhalde.
Sıradan memur elbisesinin içinde bir ülke kadar büyük bir şair.
Aslında, şairlerin hepsi biraz öyledir.
Turgut Uyar da öyle.
Karamsar. Karamsarlığından besliyor kendisini. Hatta kavgasını.
“ben şimdi diyorum ki
buna inanmak gerek
bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu ve direnmek
hep direnmek devam etmek adına”
Çok şiddetli bitiyor ‘Acının Tarihi.’
“diyorum ki acılığı eksilmesin ağzımızdan
boyuna tükürmek için
boyuna.”
Fakat, hayatın tadını da yakalıyor, birtakım ayrıntılarda.
Şurasını çok severim:
“Her sabah denize çıkar, bir elma yerdi
hüznünü ve çılgınlığını elmanın
gözünü yumsan ağzında duyarsın”
Bazen çok Anadolu, az İstanbul, az Ankara.
Bazen çok İstanbul, az Anadolu, az Ankara.
Fakat, iyi bakarsanız bulursunuz, şiirindeki Küba’yı, Meksika’yı, İspanya’yı.
Geyikli Gece, herhalde acımasız bir çelişkinin şiiridir. Kuvvetli bir özeleştiri. Ya da bana öyle gelir.
İyiyiz, hoşuz, harikayız, ama...
“Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar”
“Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı.”
Şair sonunda diyeceğini diyor:
“Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.”
Güzel anlatıyor Turgut Uyar. Güzel anlatışını en bariz gördüğüm şiirlerinden biri Terziler Geldiler.
Bir destan var orada.
Şiirdeki ‘artık ölmüş olan at’ ‘Demir Kırat’ mıydı diye sorabilirsiniz.
Okursanız, Turgut Uyar’ın şiirinin karakterini en güzel yansıtan şiirlerden biri olduğunu teslim edersiniz.
“Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında, kesip biçtiler
Patron çıkardılar, karşılaştırdılar.”
Turgut Uyar’ı yazanlar Terziler Geldiler’i biraz ihmal ediyorlar. İçinde bulunduğu ‘solcu’ topluluktan biraz itizal ettiği için mi?
Bence Geyikli Gece’den eksiği yok fazlası var.
Derin bir acı, yakıcı bir sitem gördüm şu mısralarda da:
“şaştım, senin hançerin bu kadar mıydı
varmadı yüreğime
için suçlu bir deniz gibi
dokunma yüreğime”
Fena. Yani fanilik. Evet, isyankar bir şair Turgut Uyar. Ama ‘fena’yı görmüş.
“ben bir gün giderim ki neyim kalır
eksik bıraktığım her şeyim kalır”
Şöyle bitiyor kötümser bir şairin ‘iyimser bir sonuça’ şiiri:
“ben bir gün giderim ki ey diri at
elbette benim de bir şeyim kalır”
Şiiri kaldı Turgut Uyar’ın.
 
Katılım
20 Haz 2018
#93
Köşe yazılarını divanda gündemde olan başlıkları göz önünde bulundurarak sunmaya çalışıyorum.Her bı basligin muhtevasının , diğer konuları da destekler nitelikte olmasını istedigimden....
HAYRINI GÖRÜN :)

Baş davası ahlak olan bir Müslüman sosyalist NURETTİN TOPÇU

Ne acı bir dönemden geçiyoruz: İslam’ın "akil adamı", "aksiyoner fedaisi" gibi övgü sözleriyle yüceltilenler, bugün karşımıza "tecavüz sanığı" olarak çıkıyor.

Soner YALÇIN
10.05.2008 - 21:31Hürriyet Haber

"Calvinist Müslüman" işadamlığına örnek gösterilenler, bugün dört eşi savunmalarıyla gazetelere manşet oluyor. Günlerdir konuşulan bu olaylar-isimler gerçekte İslam’ı temsil ediyor mu? Utanmayı, mahcubiyeti unuttuk mu? Hayır! Ama ne yazık ki Müslümanlığı varoş kültürüne, avamın iktidarına indirgeyenlere karşı çıkacak, cesur İslamcı düşünürleri bugün mumla arıyoruz! Oysa dün vardılar... Ve bunlardan biri de "isyan ahlakı"nın sembol ismi Nurettin Topçu’ydu.

NURETTİN Topçu, Türkiye düşünce tarihinin kendine özgü, ilgi çekici, cesur ve omurgalı bir aydınıydı. Ömrü boyunca yazdı ve yazdığı gibi yaşadı.

İslamcılarda yaygın olan dış dünyayı suçlama tavırlarına karşılık hep içe yönelik özeleştiriler yaptı. Milliyetçilik, İslamcılık ve muhafazakárlığa en sert eleştirileri yöneltti.

Anadolu Müslüman Sosyalizmi’ne inanmış bir entelektüeldi. İslamcıların "güler yüzlü Mehmet Ali Aybar"ıydı...

Felsefeciydi; Fransa’da okudu; Paris Sorbonne’da doktora yaptı.

Ahlak kuramcısıydı. Doktora tezi; "İsyan Ahlakı"ydı.

Nurettin Topçu’ya göre, İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumun sebebi; ne siyasi ne iktisadi ne ilmi ne de fikriydi. Asıl sebep Kuran’ın özü olan ahlakın kaybedilmesiydi. Müslümanlar birtakım geleneksel hareketleri titizlikle yerine getirmekte, fakat düşünmekten kaçınmaktaydı.

"Kuran harikası olan ilahi ahlak, İslam diyarında çoktan gömülmüştür" diyen Topçu,bunun temel sebebini felsefenin İslam topraklarından kovulmasında buldu.

Ona göre, "Din bilgi kaynağı değil, kuvvet kaynağıydı. Dindar adam başkalarından çok şey bilen değil, daha çok kuvvetli olan insan" idi sadece.

Gelenekçi İslamcıların, "Kuran’ın varlığı káfidir; felsefe insanın inançlarına zarar verir; çünkü sorduğu sorularla insanı şüphe ve inkárın çukuruna düşürebilir" sözlerine ağır karşı çıktı:

"Felsefe olmazsa Büyük Kitabı hakkıyla anlayamazsınız, sadece ezberlersiniz. Kuran Allah’ın kitabı, felsefe ise bizim onu anlayacak olan şahsiyetimizin örgüsüdür."

Nurettin Topçu
Osmanlı’da, İbn Rüşdcü Hocazade ile Gazalici Molla Zeyrek arasında yapılan tartışmayı; felsefenin tutarsızlığını iddia eden Gazalici Molla Zeyrek’in kazanmasını, Müslüman yozlaşmasının miladı gördü.

Ona göre, felsefesiz bir İslam’da; sorumluluk yerini vazifeye bıraktı; ruh dünyasının akil adamlarının yerini ise gözlerini kapayıp vazifelerini yapan görev adamları aldı.

"Toplumsal yaşamdaki gelenekler, örfler, ádetler, kurallar insan hürriyetinin önündeki en büyük engellerdir. Gelenekçi/muhafazakár; güvenliği özgürlüğe tercih etmiş, yaratıcı fikirlerden/hareketlerden vazgeçmiş bir cemiyet adamıdır. Bunlar asırlarca aynı alışkanlığı tekrarlamaktan huzur duyarlar. Örflerini değiştirmek, onların bir uzvunu kesmek gibidir."

Nurettin Topçu,
isyan ahlakı teorisini açıklarken ideal tip olarak, "Ben Hakkım" dediği için işkenceyle öldürülen tasavvufun meşhur şehidi Hallacı Mansur’u örnek aldı.

İslam’ın geleneksel ve resmi yorumlarıyla sürekli hesaplaşan Topçu’ya göre, tasavvuf düşüncesinin temeli vahdet-i vücud, ahlaklığın en yüce mertebesiydi.

Bu anlayışı onu, "kentli" Gümüşhanevi Dergáhı’na götürdü. Dergáhın "rahle-i tedrisatından" geçti. Bu "sınav" onu Doğu-Batı kültürü sentezine ulaştırdı.

Burada bir parantez açayım:

Nakşibendilik, Türkiye’de bir bütün/tüm olarak ele alınmaktadır. Yanlıştır. Bu nedenle "kentli"sözcüğünü sosyolojik anlamda; Türkiye’deki Nakşibendiliğin, "köylü-Kürt Halidiye" kolu ile "kentli-Türk Gümüşhanevi ekolü" arasında farklar olduğunu göstermek için kullandım. (Ayrıntısı "Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı: EFENDİ 2" kitabında.) Bu nedenledir ki; "Kentli" Abdülaziz Bekkine, kadınların siyah çarşafı atıp manto giyebileceğini söyleyebilmiştir.

Anadolu sosyalizmi

Ahlak felsefesi Nurettin Topçu’yu aynı zamanda sosyalizmle buluşturdu.

Nurettin Topçu’nun yolu; bugün sağlıksız atölyelerde sigortasız, aç susuz, 18 saat köle gibi çalıştırılan binlerce başörtülü kızımızın mağduriyetini görmeyip, meseleyi hep üniversite-türban ikileminde tartışan günümüz İslamcılarıyla aynı değildi kuşkusuz.

Nurettin Topçu anti-kapitalistti.

Yeşil sermayeye de "bizdendir" diye övgüler sıralamadı.

"İnsanların bir kısmının diğer kısmına köle gibi yaşaması ruhi hürriyeti ortadan kaldırıcıdır. Bir zümreyi esir, öbürünü zalim yapan eşitsizlikten kurtulmak istiyoruz. Eşitlik ahlaki bir idealdir. Eşitlik merhamet davasıdır.

Bugünkü Müslümanlar büyük sanayi medeniyetinin insanı makineleştiren ve makineye esir yapan zulmüyle el ele vermiş bulunuyor. İnsanlığın beş bin yıllık ruh ve vicdan eserini inkár ederek düşünmeyi günah sayan, sefaleti din diye tanıtan gerilikle taassup, bu zulme sığınmış bulunmaktadır."

Sosyalizmin tek biçiminin Marksizm olmadığını vurgulayan Nurettin Topçu,

"Ne İçin Sosyalizm?" sorusunu şöyle yanıtlıyordu:

"Yürekler acısı bir cemiyet düzeni karşısında duygusuz gönüllerde paslı vicdanların durup durup ’Ne İçin Sosyalizm’ dediklerini duyuyoruz. Her mahalleden bir milyoner çıktı ve bu zillet ilerledi. Şimdi her beldede binlerce sefalet barınırken, her köşe başında bir tanesi türeyerek kendi duygusuz ve arsız saadetleri ile övünen, Batı’nın binlerce lüksüne hayran vicdansız milyonerlerin arsızlığından nefreti insanlara öğretmek için!..

İş ahlakının ve çalışma duygusunun değerini kazanç hüneriyle mübadele ettik. Çalışmayı aşk ve ibadet sayan İslam ahlakı, kolaylıkla Amerikan pragmatizminin tilki zihniyetine feda edildi."

Topçu’
ya göre sosyalizm; çiğnenmesi halinde Allah’ın da affedemeyeceğini bildirdiği kul hakkının müdafaasıydı. "Bizim sosyalizmimiz İslam’ın ta kendisidir" diyordu.

Cesurdu. İçinde bulunduğu milliyetçi-muhafazakár cemaatin/grubun anti-komünist olduğu soğuk savaş döneminde bir İslamcıdan beklenmeyecek kadar sosyalizm üzerine odaklandı.

Sosyalist kavramından duyulan tiksintiyi, iktisat ve sosyoloji cehaleti ile vicdan ve kalp terbiyesinin yokluğu olarak nitelendirdi.

"Amerika komünizme düşmandır; komünizm de Müslümanlığa düşman olduğu için Amerika’yı desteklemek her Müslüman üzerine vaciptir. Pek güzel mantık doğrusu. Aristo işitmiş olsaydı hayran olurdu!"

Nurettin Topçu’
nun İslamcı basına da söyleyecek sözü vardı:

"Şimdi son yıllarda dini neşriyat serbest olunca ortaya öyle bozuk, öyle çürümüş bir maya çıktı ki. Bu neşriyatın cehalet, ticaret ve düşüklükten berbat bir eser verdiğini hiç çekinmeden söyleyeceğim. Bunlar yirminci asrın buhranlı hayatının, halli fikir ve felsefe meziyetlerine şiddetli muhtaç olan meselelerinin karşısına, ilkçağların insanlarını bile güldürecek bir iptidailikle çıktılar. Kimi küçük çocuklar için masal olacak meseleler bunların sermayesidir. Lakin esas meseleleri ticaret yapmaktır."

Yazımızı "çağdaş derviş" Nurettin Topçu’nun bir yazısıyla bitirelim:

"Bunlar cam arkasından sakal öperek hırka takdis etmede dindarlık var sandılar. İnsanın nefesinden şifa umdular. Medeni nikáhı eksik bulup imam nikáhında keramet aradılar. Tespih sayısında hikmet buldular. Günahları rakamlarla ölçtüler. Duaları sesli yaptılar. Merasimle ruhlarını tatmin ettiler. Böylelikle eşyanın hayatına sayıları tatbik etmekle muazzam bir dini matematik sistemi meydana çıktı. Bu matematiğe sadakat imamın şartı oldu. Dinden bütün ruh sıyrılarak kendisiyle hiç alakası kalmayan bir iskelete iman adı verildi."

Bugün içinde yaşadığımız ahlaki yozlaşmayı bu sözlerden başka ne anlatabilir?..
 
Katılım
20 Haz 2018
#94
Serdar Tuncer /Bize Elveda
02 Ağu 2018, Perşembe


“Yavrucuğum! Haberin olsun ki, yaptığın bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kaya içinde veya göklerde yahut yerin dibinde gizlense, Allah onu getirir, mizanına kor. Çünkü Allah en ince şeyleri bilir, her şeyden haberdardır.”
(Lokman sûresi 16. ayet-i celile meali)



Gün geçmiyor ki vicdanımızı sızlatan yeni bir hadiseyle karşılaşmayalım. Bir gece arabanın arkasına bağlanıp sürüklenen zavallı bir köpek kaçırıyor uykumuzu, bir sabaha babası yaşındaki adamı tekme tokat döven bir insafsızın görüntüsüyle başlıyoruz. Bir an geliyor yemek sofrasından torunu yaşındaki çocuğa musallat olmaya çalışırken yakalanan rezil bir mahlûkun haberiyle kusarcasına kalkıyoruz, bir başka vakit masum hayvanlara zevk için işkence yapan sefil bir varlıkla aynı sıfatı paylaşıyor olmakla kaçıyor iştahımız. Bunlara benzer olayların yeryüzünün dört bir yanında çoktandır yaşandığını bilmez değildik ama ne yalan söyleyeyim böyle şeyler bizde olmaz diyorduk. Bir de baktık ki ortada ne biz kalmışız ne de bizden bir eser... Savrulmuşuz, kaybetmişiz, kaybolmuşuz.
Allah’a kulluğun hemen ardından, mahlûkata şefkat umdesini terennüm eden bir anlayışın mensuplarıydık biz. “Yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündekiler size merhamet etsin” idrakinin varisleriydik. “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” düsturuna ram olmuştuk. Yarın Allah katında sana nasıl davranılmasını istiyorsan bugün Allah’ın yarattıklarına öyle davran diyen bir çağrıya gönül vermiştik. Mekke’ye fetih için girerken yavrulayan bir köpeğin başına zarar görmesin diye iki nöbetçi diken bir peygamberin ümmeti olmakla iftihar ederdik. İmam-ı Gazali’nin vefatından sonra kendisini rüyada gören birisine, sana nasıl muamele ettiler sualine cevaben, “yazdığım kitaplar, eylediğim salih ameller, yetiştirdiğim talebeler hepsi boşa çıkıverdi, dediler ki; hani bir gün elindeki kamışı hokkadan çıkardığında mürekkebin üstüne konan sineğin uçmasını beklemiştin ya, ona duyduğun merhamet sebebiyle seni affettik” deyişiyle gözünden hayret içre yaş dökülen kimselerdik. Bistam’lı Bayezid’in bir karıncayı yuvasına bırakmak için Hemedan yoluna tekrar revan oluşunu şefkat tasavvuruna remz eyleyen bir şuura meftun olmuştuk.
Ne oldu bize, biz ne ara böyle olduk?
Günahkâr bir adamdı hani İbn-i Asfur, elinden illallah etmişti cümle köy ahalisi. Bir gün çarşıda dolaşırken ellerindeki kuşa eziyet eden çocuklar görmüştü de kalbi yumuşamış, Allah için o kuşu kurtarmaya niyet etmişti. Çocukları ikna etmek için uğraşmış, en son para verip o kuşu gökyüzüne salıvermişti sevinçle ve kendisine denilmişti ki: Sen bizim için o kuşu azat ettin, biz de bu merhametine karşılık olarak seni cehennem ateşinden azat ediyoruz. Bu menkıbelerle büyümüştük biz ve buradan hissemizi alırken bütün günahları işlesen de bir kuşu azat ediverir kurtulursun beleşçiliğiyle değil, Allah için mahlûkata gösterilen merhametin ne kadar günahkâr olsak da affa vesile olabileceği hissiyle yapmıştık yorumlarımızı. Günahı basitleştirmek müptezelliğine hiç düşmeden, merhameti yüceltme kıvamına ermişti kalplerimiz bir kalemde.
Seyyid Abdulhakim Elhüseyni hazretlerinin, taşları peygamber mescidi tevazuu ile örülmüş kâgir bir dört duvar içinde, yaz sıcağında kendisini defalarca rahatsız eden bir sineği ellerini çırparak öldürdükten sonra çok mahzun olduğunu okumuştuk kitaplarda. Mollaları etrafına toplayıp mahcup bir ifade ile “Biz böyle bir iş yaptık, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) hayatına bir bakıverin benzeri bir durum var mıdır” diye umutla sorduğunu öğrenmiştik. Mollalar ellerinde kitaplarla gelip Peygamber Efendimiz’in de iki üç defa benzer durumda aynı işi bu şekilde yaptığını söyleyince, mahcubiyetin yerini neşenin aldığı gözlerle tebessüm ederek, “Elhamdülillah bir sünnete daha mutabâtımız oldu” deyişini kalplerimiz sızlayarak öğrenmiştik.
Ne oldu kalplerimize, o sızıyı nerede yitirdik?
Sami Efendi hazretlerinin vapura binmek için iskeleye her gelişinde jeton satan görevliye ücreti hep bozuk paralarla ve hep tam verdiğini duyduğumuzda yüzümüze yayılan bir şaşkınlığımız vardı bizim. Niçin böyle yaptığını öğrenince yola, yolcuya ve yolculuğa tarifsiz bir hayranlığa dönüşen çocuksu ve saf şaşkınlığımız... Görevli sormuştu hani; “Bey baba jetonun ücretini hep tam veriyorsunuz, merakımızı celbetti bizim de, acaba bozuk para alınıp verilen bir işle mi iştigal ediyorsunuz?” Yüzümüze tebliğin, tefekkürün, zarafetin, en nazenin hali ile müşfik bir tokat gibi inen o muhteşem cevabı nasıl unuturuz: “Yok efendim, size bütün para verirsem, sizin para üstünü vermek için harcayacağınız zamanda şu sırada bekleyen insanların hakkına girerim diye endişe ediyorum, tedarikli gelişim ondandır!”
Kalbimize küpe olası, Muhammed (s.a.s) rayihalı ulvî ihtarımız vardı bizim, müflisi parası varken her şeyini kaybeden insan diye değil; onun bunun hakkını yediği, malını gasp ettiği, zulmettiği, dedikodu ve gıybetini yaptığı için dağlarca sevapla geldiği Divan-ı Hakk’tan dağlarca günahla ayrılıp cehennemin yolunu tutan kimse diye tarif eden… Şiirlerimiz vardı bizim; “Felekte hâsılı insan isen bir canı incitme/Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i Zîşan’ı incitme” diye başlayan, “Canım erenler yolu inceden ince imiş/Süleyman’a yol kesen şol bir karınca imiş” diye bitmeyen... Yedi cihana hükmeden padişahlarımız vardı bizim “Yarın Hakk’ın divanına varınca/Süleyman’dan hakkın alır karınca” ihtarıyla bahçesindeki karıncaları incitmekten imtina eden. Azizlerimiz vardı bizim, kendisini ilk defa görmeye gelen misafiri elinde olmadan rahatsız edici bir ses çıkarınca o mahcup olmasın diye az işitiyormuş gibi yapan ve o kişi duyup da rencide olur endişesiyle ömrünün sonuna kadar sağır taklidi yapan. Azizlerimiz vardı bizim; en çok da Ramazan günü tekkenin penceresi önünde Kur’ân-ı Kerim okurken dervişânın bir serhoşu uzaklaştırmaya çalıştığını görünce; “Durun, ilişmeyin” diyen, ona istediğinin verilmesini emreden, adamcağızın yemeği bitirdiğini ama zeytine dokunmadığını görünce kalkıp yanına giden, zeytin sevmiyor musun diye soran, aldığı; “Efendi Baba, mübarek gün bu ağızla zeytin yiyemem, o Kur’ân’da geçiyor” ceva hep hepbıyla gözyaşları içinde içeri davet ettiği serhoşa dervişliğin kapılarını aralayan azizlerimiz...
Şimdi bu zulüm, bu insafsızlık, bu vicdansızlık, bu merhametsizlik nereden, nasıl çıkıp geldi de yerleşti, yetmiş iki bin evliya dölü olan mukaddes Anadolu toprağına birisi söylesin Allah aşkına?
Okuduğumuz her Fatiha’da dudaklarımızdan dökülen din gününden mi kalplerimiz habersiz, yoksa din gününün sahibine mi imanımız tam değil?
“Ey iman edenler iman ediniz” ki yeniden kul, yine biz olalım.
Vah ki vah, eyvah ki eyvah, vâ esefâ!
Bize elveda...
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#97
Dikkatimi çeken şeylerden biri de hep neleri kaybettiğimiz yönünde, geçmişe özlem, yeniden şikayet,keder,üzüntü vs bu muhalif olmanın bir özelliği aynı zamanda. sorunu çözmenin 1.aşaması elbette sorunu tespit etmektir. sorun doğru tespit edilmezse hiçbir çözüm sonuca eremez. fakat gerek siyasi anlamda gerekse de edebi anlamda tüm muhaliflerin ya da edebiyatçıların yaptığı şey durumu tespit ve durumdan şikayet değil de nedir? ayrıca genelde de durumdan şikayet ederken bu durumun sebepleri de irdelenmez. sebepleri irdelenmediği için de çözüme geçilemez.muhalefet yanlışları tespit eder ama aynı durumda olsa kendisinin ne yapacağını ilan edemez. edebiyatçılar da ya da mütefekkirler de yanlışı tespit ediyorlar, şehirde, mimaride, ahlakta vs her yerde yanlış var.​
acaba gerçekten böyle mi?​
biraz sorgulasak ve şunu sorsak kendimize, yanlış diye adlandırdığımız şey sizin durduğunuz yere göre değişir mi, değişmez mi? hırsızlık yanlıştır,ama içinde yetiştiği kültürde hırsızlık gelenekse bireyin diğer bireylerin yaptığı yanlıştır. çıplaklığın ölçüsü yine hakeza öyle, kimine göre sadece gözlerin bile açıkta olması çıplaklık iken kimine göre de tamamen başka bir tanım bu.​
sadede geleyim, birçoğumuz yetişkin insanlar, anne baba. ya da anne baba adayı. bu yazılanları çizilenleri okudukça eskiye hasret duymaktan öte ne yapabiliyoruz,ne yapabiliriz?

örneğin yukarıda paylaşılan köşe yazısını ya da divanda muhtelif başlıklardaki eskiye özlem iletilerini okuduğumuzda edinmemiz gereken tavır nedir? Serdar Tuncer'in bu yazısını 15 yaşındaki bir çocuğa okuduğumuzda ne hisseder? "aa ben ne kadar yanlış mışım mı der, vay bee ! mi der, ya da bir kulağından girip öbür kulağından çıkar mı?​
misal @Mina demiş ki önce dili kaybettik, sonra mana gitti. Beylik bir tespit. Doğru. Ama neden? ama e sonra ne olacak?soruları gelmiyor mu sizin aklınıza?​

artık ataerkil bir çocuk yetiştirme metodu yok. çoğu anne baba bilinçli, okuyor en azından çocuk yetiştirme ile alakalı doğru ama yanlış bir şeyler okuyor. dili kaybetmemek için ne yapmalı?manayı nasıl yakalamalı? şehir ve mimarideki tekdüzeliği tespit ettik, kaybedilen ruhun farkındayız sonra ne yapacağız?

bana bu camide hatibin vaazı gibi geliyor, camide dinlerken hatibi,baş sallayıp hatibe katılmak ama camiden çıkınca tamamen tersi istikamette olmak.

Serdar Bey muhtemelen kıssadan hisse diyerek kıssalar paylaşarak hisseler alınmasını istemiş ama bunu gençliğe uyarladığınızda başarı oranınız yüzde kaç olacak?

soru üstüne soru üretilebiliriz. cevabını aradıklarımız ise belli. çözüm? yazacak olduğunuz çözümleri ya da buradan çıkacak olan çözümler belki kendi çoluk çocuğumuzu yetiştirirken bir yönteme dönüşecek ve mikro ölçekte de olsa niyet hasıl olacak.

e bizim gençlik soru sormuyor üretmiyor, işte bizim zamanımızda şöyleydi bu böyleydi. çözümün ne kardeşim?ne yapalım da bu gençliğe ahlakı öğretelim. bir öğretmen olarak soruyorum size, nasıl öğreteceğim ben bu saydığınız eksiklikleri gençlere, çözüm önerileriniz nedir?

@adlena, @Mina, @Dilhun @Semender @EnesBey ya da işte burayı takip eden birileri varsa. tespit ettiğiniz ya da okuduğunuz yerlerdeki sorunlara üretilen çözümler neler?çözüm üretmiyorlar mı,sadece sistemin eleştirisi mi var?e siz nasıl bir çözüm üretirdiniz? kimseye faydası olmasa kendimize olur burada üretilecek çözümler, kişisel hayatımıza tatbit etmeye çalışırız belki?

esselam !
 

Semender

❤️Adem'i Âdem yapan üç harf beş noktadır ❤️
Katılım
29 Tem 2018
#98
Değişim kelimesi ister insanda ister şehirlerde ister yapılarda ister doğada olsun her zaman içten dışa doğrudur zannımca.Içten değişim doğru ve olumlu yönde değişimdir.Örneğin,şehirlerden Nagazaki'yi ele alalım.O kadar büyük yıkıma uğramış adeta ölü bir şehre dönen Nagazaki'yi bugünkü muhteşem haline dönüştüren içindeki insanların olaydan sonra karalar bağlamak yerine bunu derse çevirip gelişim için ellerinden geleni yapmalarıdır .Toplum olarak maddi manevi sahip olunan değerlere sıkı sıkıya bağlı olmaları ve elbirlik fikirbirlik hareket etmeleridir. Bize gelince;bizim ülke olarak ciddi değişime gitmemiz şart .Bunun için önce içten yani gönüllerden başlamak gerektiğine inanıyorum gönül iyiyi güzeli hissederse ameller iyiye yönelir zihin iyiye çalışır .Küçük büyük,genç yaşlı hatta bitkiler,doğa olayları her şey dahil . Modernizm,postmodernizm,çağı yakalamak,kelimelerini şu ana kadar millet olarak yanlış anladık veya doğru anladık ama yanlış uygulamak işimize geldi.Bunun sancılarını yıllardır hatta Lâle devrinden beridir yaşıyoruz yaşayacağız.Modernleşelim derken sahip olduğumuz millî manevî değerlerimizi mezara gömdük.Şimdi,nerede hata ettik, diye soruyoruz.Mevlana Pîr'in bir sözünü tam burada paylaşmak istiyorum:"Insan pergel gibi olmalıdır,bir ayağı kendi öz değerlerinde sıkı sıkıya sabit dururken diğeri yetmiş iki milleti dolaşmalıdır."Asırlar öncesi söylenen bu söz,günümüzü ne kadar da güzel ifade etmiş.Birey iyi,dürüst,saygılı olmazsa toplum da bu evrensel değerlerden bîhaber olur.Buna çocuklar da dahil.Gelenek ,görenek, âdâb ı muâşeret öncelikle ailede hatta anne karnında başlıyor . Çocuklar öğrenciler okula gelene kadar oluşmuş bir ahlak seviyesi ediniyor iyi ya da kötü . Ahlaksızlık diye bir şey yoktur,iyi ahlak ya da kötü ahlak vardır .Evde ailede çevrede oluşan kötü ahlakı iyiye doğru değişime götürebilmek için bu kutsal vazifeyi okul olarak hademesine kantincisine kadar her personelin sorumluluk addetmesi şart .Ütobik bir tavsiye görünebilir .Ancak eğitim seviyesini saygı ve öz değerlere bağlılık özelliklerini doruklarda yaşayan dünya ülkelerinde bu böyle.(Finlandiya,Singapur,Çin) Okula bir bina olarak bakmadan önce içindeki okulu okul yapan ya da okul yapamayan bireylere bakmak gerekiyor.Bir öğretmen ya da müdür bu sorumluluğu yerine getirmek için canla başla çabalarken diğer personel bundan habersiz yaşamaya devam ediyorsa iyiye güzele ters fiillerde bulunuyorsa bu hedef amacına ulaşamaz.Aile örneğinde olduğu gibi;aralarında söz birliği fiil birliği yapamayan anne babaların çelişkileri içinde yetişen bir çocuğun ahlak durumunu tahmin edebilirsiniz.Ahlak konusu millî problemimiz.Bunun bireysel götürülmesi çok zor bu nedenle bilinçli bir şekilde, kurumlarda gündemlere taşınması,sosyal faaliyetler düşünülüp uygulanması ,toplu hareket edilmesi,kötü ahlakı farkına varıp uygulama eğiliminde olan bireylerin çoğalması için bilinçlendirme projelerinin planlanması benim aklıma gelenlerden bazıları . Yaş gruplarına göre kurumlara göre hatta yörelere göre projeler düzenlenmesi lazım .Insan yaratılış olarak iyiye yatkındır Zübde i âlemdir .Bu faaliyetleri,karakterleri,hareketleri farkına varıp dönüp bakacak,onca hayat telaşı içinde bir dakikasını verebilecek bireyler bulunacaktır muhakkak böylece suya atılan taşın etkisiyle çember giderek büyüyecektir.Şahsım adına ahlak durumundaki vahimliği gördükçe kendi adıma neler yapabilirimi düşünüyorum çoğu zaman .Birey olarak 'Ben neyim, ben kimim ve olmasını istediğim değişimi kendimde uyguluyor muyum?' 'Yerinde düşünerek olmaz!Harekete geçmek,bir şeyler üretmek bilinçlenmek bilinçlendirmek lazım.' 'Görmek istediğin değişimin kendisi ol!'cümleleriyle uyuyup uyanıyorum ve 'Yarın daha farklı olmalı daha fazla insana ulaşmalıyım öğrenmeli öğretmeliyim'telkinlerinde bulunuyorum kendime.Nâcizâne aklıma gelenler .
 
Katılım
5 Ağu 2018
#99
Kelimelerle düşünüyor,düşündüğümüz şekilde yaşıyoruz.Hayati İnanç bir konuşmasında insanlar’haram’kelimesi nedir bilmeyince bunu hayat da tatbik edemiyorlar demişti.Kelimelern bir ruhu var,o ruh çekilip alındı bizden ve yozlaşma dejenere olmaya başladık.Eskiyi özlemeyen mi var?En basit örnek; tv de “Hatırla Sevgili,80’ler,öyle bir geçer zaman ki “gibi diziler hep çk izlendi.Eskiye özlemin bir işaret bu.Yetkimiz olsa belki çok daha fazla şeyler yapabiliriz ama şade vatandaş olarak yapabileceklerimizin en iyisini yapmamız lazım.Mesela şehir eleştirisi yapıyorum,şehrime sahip çıkıyorum.Elime eldiven takıp sokaktaki çöpleri toplamışlığım çoktur,yaşadığım evi ona göre seçmeye çalışıyrm.Tanıdık tanımadık kimi görsem selam veriyorum vs.Veya çocuklarımızı bu yönde yetiştirmek,öğretmensek bu bilinci anlatmak aşılamak.Benim gözlemlediğim bı şikayet ettiğimiz konularda sağcısı solcusu herkes şikayetçi bize özgü değil.Toplum freni boşalmış araba gibi karanlığa sürükleniyor maalesef.Umutlu konuşamayacagım değilim çünkü.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
Yani olay kişi önce eleştirdiği noktalarda kendisini düzeltmeli sonra çevresine örnek olarak toplumu düzeltmeli.​
Eskiye bağlı olmak ile eskiye takılı kalmak arasındaki ayrımı iyi bilmemiz gerekir bence. Çağın gerektirdiklerini de kucaklayarak da eskiye sahip çıkılabilir. İşte etrafımda herkes eleştiriyor eskiden akıllı telefon yoktu sohbet muhabbet vardı. Vay keşke olmasaydı. Karşıyım ben bu zihniyete. Bu tarz gelişmelerin olması senin sohbetine muhabbetine engel değil. Önceden kitaplardan edinilen bilgiler şimdi akıllı aletlerden kolaylıkla öğrenilebiliniyor. Eskici zihniyetin anlamadığı nokta-bence- yeniye külliyen karşı olmak değil çözüm. Yeni nesil senin o tahtadan yapılmış otantik diye düşündüğün ve içinde hayat var dediğin evden zevk almak zorunda değil ki.​
Mahalle kültürü diyoruz. Evet malesef mahalle kültürü kalmadı. Büyük eksiklik. Oturup sorgulasak bin bir türlü nedeni var bunun. Konunun çıkış noktası nedenlerden çok çözümleri önemsemek olduğundan uzun uzadıya sorunlara girmek istemiyorum.​
Mahalle kültürünü oluşturmak için güven ortamı olması gerek. Sokaklarda sapıkların organ mafyalarının kol gezdiği bir ortamda mahalle kültürü oluşmaz. En yakın akrabası tarafından tecavüze uğrayan katledilen çocuğu izleyen anne baba mahalle kültürüne katkı sunamaz.​
Başkan yıllar önce bir kelam etti . Dedi ki "dindar nesil" yetiştireceğiz. Şu an gelinen nokta "kinder nesil" . Devletin dindar nesil yetiştirme gayreti olamaz olmamalı( alın başka bir tartışma konusu) Devlet iyi insan yetiştirmeyi düstur edinmeli.​
Okullar çocukları hayata hazırlıyor mu? Cevabınızı duyar gibiyim. Ama neden? Şu an ki pısırık neslin üretemeyen neslin sorumlusu öğretmenler mi sizce ? (Buyrun başka bir tartışma konusu)​
Köy enstitüleri neden kapandı? Neden okullarda çocuklar toprakla üretimle ilgili donanıma sahip olmuyor? Varsa yoksa özne yüklem türev integral obruk plato mu?​
Bakın etrafınızdakilere tıpı kazanan çocuğun anne babası mi daha çok takdir ediliyor yoksa etrafı tarafından ahlak timsali gösterilen çocuk mu? Diyelim hayır 2.si çok takdir edildi bu işin sonu nereye varır ?ne kadar sürer?​
Bu işin sorumlusu kim?mahalle kültürünü kim katletti. Biz mi ? Biz yaptıysak niye şikayet ediyoruz bundan? Biz yapmadıysak kim yaptı?Onlar mı? Onlar kim?​
Hastalandın ameliyat olman lazım. Gidip bir avukata kardeş beni bi ameliyat etsen demezsin. Ama daha düne kadar eğitimin başındaki kişiler ne yazık ki eğitimci olmuyordu. Bunun sonuçları da ortada. Bu sadece 15 yıllık değil daha öncesine dayanan bir mazisi var.​
Çözüm eğitimi bağımsızlaştırmakta. Herkes kendi zihniyetine göre öğrenci dizayn etmeyecek.​
Mina bir konuda banyo ile wc nin bir araya sıkıştırılmasından duyduğu rahatsızlığı yazmıştı. Haklı da. Ama bunun nedeni bence modernleşme ya da batıya öykünme değil. Bunun nedeni ekonomi. Çin'den insanlar 3 -5 metre kare yerlerde hayatını sürdürüyor. Neden yer yok. Biz köylü toplumuz daha düne kadar yayla gibi evler hoşumuza giderdi. Hala da öyle. Ama şu an 70-80 metre kare evlere rağbet var. Çünkü mesele alım gücünde. Müteahhitler de artık ne kadar çok ev çıkarırım hesabında. Herkes cebini düşünmede.​
Şu eleştiri gelebilir. Eskiden ekonomik anlamda daha kötü idi insanlar ama daha modern idi . Mahallesinden haberi vardı vs. ( bu da farklı bir tartışma konusu )​
Yazdıkça uzadı. Yazacak çok şey de çıkar mevzu ağır ve uzun.​
Konu köşe yazıları konuyu işgal etmiş gibi oldum ama gönlüm keşke okunulan sevilen yazıların eleştirisinin kritiğinin de yapılması yönünde. Okuyup geçmek ile anlayıp değerlendirip düşünüp yazıp geçmek farklı. Köşe yazarları da bizden çok farklı değiller. Nitelikli köşe yazarı okuyucusu ile etkileşim kurup onların yorumlarıyla düşüncelerini tartan düzeltendir . Ne yazık ki ülkemizde kalemi klavyeyi eline alan köşe yazarı olup çıkıyor . Kalksan köşe yazarıyla yazısı üzerinden kritik yapsan kaç köşe yazarı dönüp sana bakar?(Bu da farklı bir tartışma konusu)​
Uzattım. Sürç-i lisan ettiysek affola.​
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap