Köşe Yazarlarından Seçmeler

Katılım
27 Ara 2005
bu arada dostlar yanlış anlamayın derdim sadece ocağı alevlendirmek :) kimse ses etmemiş zira. yoksa kimsenin okuduğuna yazdığına paylaştığına diyecek sözüm yok elbette. kişinin etkilendiği faydalandığı bir yazıyı dostlarıyla paylaşması ulvi bir düşünce. destekliyorum.

demek istediğim kazana, düşünce odunlarını da atmak, etkin katılımı sağlamak, üretmek, ürettikçe gelişmek, geliştikçe ilerlemek...

selam!
 
Katılım
20 Haz 2018
Konuşmaya , Süleyman Çelebi misali Ey Azizler İşte böyle başlarız söze !sözüyle başlamak isterdim sözüm söz olsaydı eğer. Ocağı alevlendirmek isteyen reh- nümâ (yol gösteren )@Uluğbey in isteğine isnâden İsmet Özel in " Şimdiye kadar başımıza gelenler bize bir şey öğretmediyse bundan sonra bildiklerimiz hiçbir şeye yaramayacaktir" hükmünü odun olarak ateşe atıp kaçmak isterim ki sanırım tahayyül edilen ateş için azığım eksik görülecektir.

Tüm yasanilanlarin sebebini yıllar öncesinden ifşâ eden Yunus Emre ye nasıl teşekkür etmeli şimdi." Bunca varlık varken gitmez gönül darlığı" demişti.En basitinden elimizden düşmek bilmeyen telefonların kamera ,Müzik çalar ,hesap makinesi ,not defteri gibi bir çok işlevi bünyesinde barındırması ,hayatimizdan fotoğraf makinesini , radyoyu ,kalem -defteri ,hesap makinesini yok saydı.Az eşya çok huzur diyenlere de karşıyım huzuru üzerinde kalem defter bulundurmayan bir nesilde buluyorlarsa eğer.Anilarimizi süsleyen ,hatıra olarakk kaldirabilecegimiz, saklanan maziyi paklayan bir fotoğraf makinemiz ,radyomuz yok. En azından benim yok.Sahsim adına söyleyeyim .Eskiyi seviyorum ,eskidikce eksilmeyen eskiyi.Herkesin eskiye özlemi bundan .Eski eskidikce eksilmiyor.Eskidikce yenilenen bir hazine geçmişimiz.İstikbal köklerdedir diye bir gerçek var bir de.
Müslüman dikkat ve rikkat sahibi olmalı.Birseylerin varlığı neyi yok ediyor.Bir şeyler geliyor tamam ama neleri de beraberinde götürüyor bilmeliyiz.Misal gece hayatı geldi ,sabah namazı gitti.Telefon geldi sila- i Rahim ( Akrabayı ziyaret ) gitti.Moda geldi tesettür gitti.Tarz geldi farz gitti.

Emrolundugumuz gibi dosdoğru değiliz.Suretimiz başka siretimiz ( ahlâk , iç güzellik ) başka.Sireti surete vuranlardan oluruz inşallah.Hafizam yaniltmıyorsa beni İnşirah 7 olmalı." Bir işi bitirdiğinde başka işe koyul " emri.Cunku boş zihin şeytanın çalışma odasiydi öyle öğrenmistik.Simdi yorgun bir nesil var.Adim atmaya erinen ,alışverişini netten sipariş eden ,telefonlarına indirdikleri internet bankacılığı uygulamasıyla bir şeyleri halledip birçok şeyi mahveden insanlar türedi.

" Bir Müslüman bir Müslüman kardeşinin sıkıntısını giderirse Allah ta onun sıkıntısını giderir" Hadis- i Serif i unutulmaya yüz tuttu.
Çünkü popüler romanlardan ,telefonlara indirilen ismini düzgün telafuz edemediğim Wattpad uygulamasinda yer alan amatör yazılardan Kuran - i Kerim ,hadis kitapları rafa kaldırıldı.

Ne mi yapılmalı Özümüze dönülmeli.Belki o zaman sadece selfilerde yüzü gülen bir nesil yerine öz ü ve yüzü gulen bir nesil inşaa edilir.Ne mi yapılmalı eğitim iyilestirilmeli.Gamsiz bir şekilde attığımız her çöp için eğilen bir belin olmaması için iyiler örnek alınmalı.Mesela Japonya.Okullarda hizmetli yoktur.Temizlik işlerini öğrenciler ve öğretmenler beraber yapıyormuş.Cam silen bir öğrenciyi gormek veya herhangi bir isi icraa eden bir öğretmeni seyretmek kaçınılmazdır.

Velhasıl Sevgili Mungan İn ifadesiyle " herşeyi bilip hiçbir şey yapmayan insanlarız"
 
Son düzenleme:
Katılım
5 Ağu 2018
‘Hisleriyle konuşan medeniyetin,birbiriyle konuşamayan torunlarıyız’ Hayati inanç
 
Katılım
5 Ağu 2018
Arkadaşlar yazdıklarınızı büyük bir keyifle okuyorum...Çok teşekkürler bu güzel cümleler için...
 
Katılım
20 Haz 2018
Bir zamanlar Mehmet Baki hocamız tarafından açılan atışma başlıklı konuyu @adlena nin kızıştirmasi...

Daha öncede belirttiğim gibi köşe yazılarını ,sitede daha önceden açilan ve gündemde olan diger konulara destek mahiyeti gosterecek şekilde seçmeye çalışıyorum.

İkra :)

Naci Cem Öncel / Atışma Öyle Değil Böyle Olur

CEM SULTAN VE II.BAYEZİD

Cem Sultan ve Sultan II.Bayezid, Fatih’ten sonra ölümüne bir taht mücadelesine girişmişti. İki kardeşin orduları savaş meydanlarında kılıçlarıyla kan dökse de iş atışmaya geldiğinde ikisinin de kaleminden zeka dolu ifadeler dökülüyordu. Cem Sultan, hacca gittikten sonra bile tahttaki hak iddiasını sürdürünce Sultan II.Bayezid ona şu beyitlerle seslenmişti:

Çün rûz-ı ezel kısmet olınmış bize devlet
Takdîre rıza vermeyesin buna sebeb ne?



Haccü’l-Haremeynem diyüben da’vi kılursın
Bu saltanat-ı dünye içün bunca talep ne?


(Ezelden kısmet olunmuş bize devlet
Takdir-i ilahiye rıza göstermiyorsun, sebep ne?
Hacı oldum deyip hak iddiasında bulunursun
Dünya saltanatı için bunca istek niye?)

Cem Sultan’ın ağabeyine karşı dizeleri de aynı vezinde, kafiyede ve aynı nitelikli üsluptadır:

Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan
Cem hecr ile bâlîn edine harı sebeb ne?


Bu saltanat-ı dünye ola bu adle mukârin
Haccü’l-Harameyn anı taleb kılsa acep ne?



(Sen gül yastıklarda güle eğlene yatarken
Cem’in ayrılıkla dikeni yastık edinmesine sebep ne?
Bu dünya saltanatı ulaşmış ola adalete
Hacının onu talep etmesinde yanlış olan ne?)


SULTAN YAVUZ İLE ŞAH İSMAİL



Aynı zamanda şair olsalar da Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail, Çaldıran Savaşı’na giden süreçte “nesir”, yani düzyazı mektuplar ile atışmayı seçmişlerdir.
Yavuz Anadolu’da ilerlerken karşısına Safevi ordusunun çıkmamasından hareketle rakibine gönderdiği mektupta onun savaştan kaçan bir derviş olduğunu ima etmek için “sana zaviye-nişin olmak münasibdir deyü bildirirlerdi” demişti. Bu nedenle ona mektupla birlikte asa, aba ve hırka göndermişti.
Şah İsmail ise cevabında, mektubu yazan katiplerin kaba ifadelerini “afyonlarının bitmiş olması”na dayandırıyor, onlara içmeleri için afyon gönderiyordu! (Bu taşlama, Yavuz’un babası II.Bayezid’in gençken afyon kullandığı haberlerine bir gönderme olarak da yorumlanmıştır.)
Bu “mektup savaşları”nda, çok eski bir geleneğin tekrar edildiğini görürüz: Korkaklık atfetmek için rakibine kadın kıyafetleri göndermek. Nitekim Sultan Selim son mektubunda Şah İsmail’e eğer savaştan kaşacaksa “miğfer yerine başörtüsü, zırh yerine çarşaf” giymesini öğütlemişti.

ATIŞMANIN BÜYÜK USTASI


Silahı gücü olan, kalemin gücünü daima yense de, zaman karşısında galip çıkan daima güçlü söz olmuştur. “Muhteşem Yüzyıl”ın meşhur İbrahim Paşa’sı, Macaristan’dan getirdiği heykelleri İstanbul’a diktirince, Figanî’nin dilinden yayılan beyit bir anda şöhret kazanmıştı:

Dü İbrahîm âmed be-dâr-ı cihân
Yekî büt-şiken şüd dîger büt-nişân



(İki İbrahim geldi bu cihana
Biri put kırdı, diğeri put dikti)

Aslında çok daha eski zamanlarda söylenmiş bu şiirin gücü, İbrahim Paşa’nın Figanî’yi 1532’de idam ettirmesine yol açtı.
Taraflar arasındaki güç farkı böylesine büyük olunca, atışma “hiciv” biçimini alıyordu haliyle. Rakiplerine kelimelerle saldırmanın, yani hicvin Osmanlı’daki en büyük ustası ise Nef’î’dir.
Onun söz sanatlarındaki üstün yeteneği, devlet görevlerinde yükselmesini sağlarken keskin kalemi başına olmadık işler de açmıştır.
Nef’î’nin kendisine “köpek” diyen Tahir Efendi’ye çift anlamlı kelimeler kullanarak (tevriye) sataşması çok iyi bilinir:


Tahir Efendi bana kelp (köpek) demiş, iltifatı bu sözde zahirdir,
Malikî mezhebim benim zira, itikadımca kelp tahirdir.



Kimi mezhep yorumlarında köpekle temas etmenin namaz abdestini bozduğu kabul edilirken, Maliki mezhebinde köpek temiz sayılır. Nef’î bu ince bilgi üzerinden Tahir Efendi’ye açıkça köpek demiş, ancak zekası sayesinde mahkemeden ceza almadan kurtulmayı başarmıştır.
Yine de yıllar içinde hırçınlığı ve diğer devlet görevlileriyle atışma tutkusu nedeniyle ağır “disiplin cezaları” almaktan kurtulamaz.
En sonunda da “Katline oldu sebeb hicvi hele Nef’i’nin” ifadesiyle belirtildiği üzere 1635’de canından olmuştur.


SEN BENİ TERFİ ETTİRMEZSEN...


Konu devlet kademelerinde istediğini elde edememek ve atışma olunca Köniçeli Hasan Paşa’yı da (ö.1890) anmak gerek. Hüseyin Avni Paşa’nın seraskerliği döneminde uzun süredir beklediği terfiyi alamayınca, o da alır kalemini eline:

Bre deyyûs-ı felek sende hamiyyet bu mudur?
Fukarâ sâhib-i mihmâna riâyet bu mudur?
Çizmeden bozma katır maskara maymun kerata
A kılıksız p...venk, şaire hürmet bu mudur?


Bu dönemde hicvin öne çıkan ismi Ziya Paşa’dır (ö.1880):

Bed-asla necâbet verir mi hiç üniforma
Zer-dûz palan ursan eşşek yine eşşektir”


(Kötü öze soyluluk verir mi hiç üniforma /
Altın dikim semer vursan da eşek yine eşektir)

Ziya Paşa’dan sonra hicvin tahtına Şair Eşref oturacaktır. (Neyzen Tevfik gibi, ona ait sanılan şiir ve anekdotların bir kısmı yakıştırmadır.) Şair Eşref’in kızgınlığına bolca malzeme olan devlet adamları arasında, iş yapmak yerine durmadan etrafındakileri eleştiren bir kaymakam da vardır:

Pek hararetle çıkışma “bizde adam yok” diye
Kahvede boşboğazlarla ederken hasbıhal
Hey efendi, bari sen etme zamandan iştika (şikayet)
Nerde sen iş bulurdun olmasa Kaht-ül-rical (adam kıtlığı).


Şair Eşref (ö.1912) için bir devlet görevlisini yolsuzluktan mahkum etmek için yargılamaya gerek yoktur. Bir kağıt, bir kalem ve Türkçe ona yeter:


Geldi çöktü meclise vali gibi
Barek’allah çaldı emsâli gibi
Gerçi her telden çalar mîrim fakat
Daire öz ceddinin malı gibi



Görünen o ki, günümüz politikacılarının “laf yapıştırma” çıtasını yükseltmeleri için edebiyattan hiciv örneklerini ve halk şairlerinin atışmalarını okumaları lazım.
Siyasette “saha kapatma cezası”na uzanan “biip”li tezahüratlar duymaktansa divan ve halk şiiri herkes daha iyi bir seçenek olabilir.
Tabii kadın ve hayvanları aşağılama unsuru olarak kullanmamak şartıyla!
Ne de olsa 21.yüzyıldayız...
Zamanımızın gözde kavramlarına uyum göstermek lazım, değil mi?
 
Katılım
20 Haz 2018
TÜRKÇEDEN TÜRKÇEYE TERCÜME ETMEK/
HALİL ÖNÜR

Geçtiğimiz günlerde Türk Edebiyatı Vakfı'na gitmiştim. Değerli dostum Hayati İnanç'ın sohbet toplantısı vardı. Hayati İnanç, divan edebiyatı üzerine çalışmaları olan, divan şiiri için tarihin sayfalarını açtıkça, bize unutturulmuş dilimizin zengin ifade tarzını ve akıcılığını sunan müthiş bir hazine. Fakat bir o kadar da mütevâzı bir insan. Meşguliyetinin ne olduğunu soranlara "Ne yapalım? Türkçeden Türkçeye tercüme ediyoruz" diyerek o engin divan edebiyatı bilgisini bu mütevâzı cevabın ardına gizliyor.
Evet, aslında aslımızdan o kadar uzaklaşmışız ki kendi dilimizi yeniden tercüme etmek ihtiyacı hissediyoruz. Bu gerçekten çok acı bir durum.
İki nesil öncesini anlayabilmek için Türkçeyi yeniden tercüme etmek! Bunun dünyada başka bir örneği var mı acaba? Kendi diliyle yazılan kendi tarihini, kendi edebiyatını okuyamayan başka millet var mı? Kendi diliyle bu kadar oynanan bir millet!..
Sanmıyorum.
Meğer biz dilde neler kaybetmişiz?
En başta Türkçeden Türkçeye tercüme edecek kadar dilimizi kaybetmişiz.
Sonra, o zengin Osmanlı Türkçesinin mânâ ve ifade zenginliğini kaybetmişiz. Eskiden bir meseleyi 10 kelime ile ifade edebilirken, şimdi 10 meseleyi bir kelimeye sığdırıp ifade etmeye çalışıyoruz. Ardından acaba bu kelime hangi mânâda kullanıldı diye de düşünmeye başlıyoruz.
Sonra, edebiyatımızı kaybetmişiz. Geçmişimizi kaybetmişiz. Tarihimizi kaybetmişiz. Geriye ne kaldı bilmiyorum ama, velhasıl kendimizi kaybetmişiz!
Osmanlı Türkçesini öğrenerek bu değerlerimizi tekrar kazanabiliriz. Belki de içimizdeki 'Brütüs'lerin Osmanlıcaya tepkilerinin ana sebebi, Türk toplumunun unutturulmak istenen değerlerine yeniden kavuşacağı korkusu olabilir.
Osmanlı Türkçesinin değerini anlamak için, içinde zengin bir tarih ve kültür taşıyan divan edebiyatını iyi anlamak lazım olduğunu, Hayati İnanç'ı dinlediğinizde daha iyi farkına varacaksınız. Yazmış olduğu "Can Veren Pervaneler" isimli eserini de okumanızı tavsiye ederim.
**
Divan edebiyatı, 7 asırlık bir mazisi olan; ilmi, edebi, tasavvufî derinliği olan bir yazı biçimi... Osmanlı Türkçesinin zenginliğini ortaya koyan ziyneti gibi... Hoca Dehhânî ile başlayan bu edebi şiir sanatı, Padişahlar da dâhil olmak üzere divan edebiyatının son ustası Şeyh Galip'e kadar devam etmiş. Sonraları devam etse de köşe taşları bunlar olmuş. Divan edebiyatının en büyük şairi ise Urfalı Nâbi'nin olduğu kabul edilmektedir. 17. yüzyıl şairlerinden Nâbi'nin şiirlerinde Osmanlının köklü kültürünü, muhteşem zenginliğini, ilmini, edebini, ahlâkını kısacası her şeyini bulacaksınız. Tıpkı diğer divan şiirlerinde olduğu gibi...
Nâbi'nin meşhur bir şiirini ve bunun hikâyesini aktarayım. Nabi, Medine-i Münevvere'ye Sevgili Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyarete gider. Yaklaştığında, yol arkadaşının at üzerinde uyuduğunu görür. Onu uyarmak için irticalen okuduğu naattan birkaç beytini arz ediyorum. Dilimize, kültürümüze ne kadar yabancılaştığımızı daha iyi anlayacaksınız.

Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-i Hudâ'dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ'dır bu.

Felekte mâh-ı nev Bâbu's-selâm'ın sîne-çâkidir;
Bunun kandîli, cevzâ matla-ı nûr-i ziyâdır bu.

Habîb-i Kibriyâ'nın, hâbgâhıdır fazîlette;
Tefevvuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ'dır bu.

Bu hâkin pertevinden oldu, deycûr-i adem zâil;
Amâdan açtı mevcûdât, çeşmin tûtiyâdır bu.

Murââd-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha;
Metâf-i kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu.

**
İnşallah, kendi dilimizi tercüme etmeden anlamak, yazmak ve tedris etmek imkânına tekrar kavuşuruz da kaybettiğimiz zenginliklerimize ulaşır, ecdadımızı daha iyi anlarız.

Her ne kadar sürç- i lisan ettikse affola.
 
Katılım
24 Eyl 2007
Serdar abimize çok yüklemeyelim dokunabildiği kadar dokunmuş acılarımıza serdar abiye sorsak senin ettiğin sualleri (faraza konuşuyorum ya da öyle cevap vermesini istiyorum) hoca efendi ile serhoş arasında ki konuşma bir çözüm aslın da "kuran da geçiyor yiyemem "diyor.nasıl bir inceliktir o! benim gibi kalın bir öküz bile etkilendi...
konu kelimeler olur ahlak olur mahalle kaybı sınıf kaybı hırs olur itiraz olur ama hepsi gönülle olur
Gönülleri yumusatmak lazım.
"gönüller yapmaya geldik"sloganı perperişan ediyor beni. Bir o kadar sevindiriyor.kayıp neslimiz çok kayıp gönlümüz çok kaydık gittik çünki gönlümüzü kaybettik.ama umudum tam gümbür gümbür bir nesil gelecek muhakkak gelecek.yeni nesle gözümüzü dikmek zorundayız çünki biz gönlümüzü kaybettik.ne zaman gönüller olacak işte o gün kurtulacagiz.
 
Katılım
20 Haz 2018
İsmail Kılıçarslan :
Krizi önleyecek ekip: Neşet Ertaş, Nuri Pakdil




Ben İbrahim Kalın ağabeyden dinlemiştim. Güzel insan Bayram Bilge Tokel anlatmış ona da. Kırşehir’de yapılan şahane Neşet Ertaş Festivali’nde mi, başka bir yerde mi orasını bilemem artık.
Bayram Bilge Tokel ile Neşet Ertaş bir gün “düğüne” gitmişler. Bilen bilir, rahmetli Ertaş, “Abdallığın şanı budur” diyerek neredeyse hayatının sonuna kadar düğünlerde çalıp çığırmıştı.
Düğün sahipleri Neşet babaya ve Bayram ağabeye çok hürmet etmişler tabii. Artık iki gün mü, üç gün mü çalıp çığırdıktan sonra dönüşe geçmiş iki yoldaş. Şu detay önemli: Düğün sahipleri, tomarlarca para vermişler bir çanta içerisinde Neşet Ertaş’a. Temsil misal, 20 bin liraya anlaşıldıysa 60 bin lira para vermişler. Ufaklı büyüklü banknotları tepmişler işte çantanın içine.
Bayram ağabey arabasını Kırşehir’e doğru sürerken Ertaş, tarlada çoluk çocuk çalışan ırgatlar görmüş. “Bayram gardaş, şu gerideki tarlaya doğru dönsek bir” demiş. Dönmüşler tarlaya. Neşet baba, tanınmamak için kasketini yüzüne doğru iyice indirip camı açmış, çocukları arabaya çağırmış ve miktarlarına bakmaksızın elinin alabildiği kadar parayı ırgat çocuklara dağıtmış oracıkta. Ardından da “sür bakalım” demiş Tokel’e.
Bu burada bir dursun.
Nuri Pakdil ile birlikte yaptığımız Kudüs gezisinde defalarca şahit olduğum bir manzara vardı. Herhangi biri Pakdil ustaya yanaşıp avcunu açtığında Nuri bey hiç duraksamadan cebinden bir miktar parayı -asla saymaksızın ve asla dönüp paraya bakmaksızın- veriyordu. Parası bittikçe, yoldaşı Necip Evlice’ye gidip tamamlıyordu.
İki büyük ustanın dünyayla ve para denilen melanetle kurduğu ilişki aklımda hep bir “bütün krizlerden çıkış yolu” olarak asılı durur.
Bu da burada bir dursun.
Bir arkadaşım, Kur’ân-ı Kerim’deki zekat, sadaka, infak ve borç ayetlerinin kısa tefsirini şöyle yapıyordu: “Veren kurtulur, vermeyen cehennemin dibini bulur.”
İslam iktisadı konusundaki sayılı ilim adamlarımızdan Mehmet Akif Can hoca, şöyle şeyler yazdı sosyal medyada: “Hükmî olan ‘hakiki’ olanın yerini (ç)aldıkça dengeyi bozar. Dolar da TL de hükmîdir, hakiki para altın ve gümüştür. Hakiki paraya dönmedikçe bu sıkıntıları daha çok yaşarız.”
Hadi bakalım bir test yapalım kendimize. Şu satırları okuyup “olur mu canım öyle şey, altınla gümüşle iş mi olur? Uluslararası finans sistemi diye bir şey var” demeyen kaç kişiyiz? Allah’ın emirlerine günün şartlarından daha çok itimat eden kaç kişiyiz?
Devam edelim hocanın yazdıklarına: “Hakiki olan ‘ortaklık’ ve karz-ı hasen (karşılıksız, karsız borç verme), hükmî ve haram olan kredidir! Müslümanlar bankaya güvendikleri kadar birbirlerine güvenmedikçe faiz belasından kurtulmak mümkün olmayacaktır.”
Hadi soralım kendimize: Biz, vermenin fakirleşmeye değil rızık bolluğuna sebebiyet vereceğini düşünen insanlar mıyız değil miyiz? Faizi, Allah’ın kesin olarak haram kıldığı o pisliği, aklileştirerek “günün şartları neyi gerektiriyorsa” diyen insanlar mıyız değil miyiz?
Borsadaki, altındaki, dövizdeki, topraktaki paramızı kendimize mi saklıyoruz yoksa bir başka kardeşimize “karz-ı hasen” olarak, infak olarak verebilecek yüreğimiz, gönlümüz, cebimiz var mı?
Daha da açık sorayım: Neşet Ertaş’ı, Nuri Pakdil’i, Ebu Zer’i, Hazreti Ebubekir’i “romantik ve azınlık” olarak mı görüyoruz yoksa “model insanlar” olarak mı?
Hadi daha da açık sorayım: Koca koca finans kurumları faizsiz ve ortaklık temelli mikro krediler veriyor ve insanların ekonomik durumlarına olumlu yönde dokunuşlar yapıyor da haberimiz mi yok mesela? Finans sistemimizi Allah’ın istediği yöne doğru evriltmek gibi bir hedefimiz var mı, yoksa global finans sistemine uyum sağlamayı Allah’ın emir ve yasaklarından daha mı çok önemsiyoruz?
Bugün içine sıkıştığımız sarmal şudur: Tatlı kârımızdan, birikmiş paramızdan, yaşadığımız refah seviyesinden ne olursa olsun vazgeçmek gibi bir niyetimiz yok. Dünya ve ahiret işlerini birbirinden kesin olarak ayırıyoruz. Yüzde bilmem kaç krediyle borçlandığımız senetlere imza atar atmaz okunan ezana “azizallah” diyerek mukabele ediyoruz. Halbuki nerede bir ezan okunuyorsa orası insanların faiz denen pislikten de, açlık denen beladan da emin oldukları bir beldedir. Sizce de öyle değil mi?
 
Katılım
20 Haz 2018
@Mina nın' Etimolojik Tahliller' başlığına ithafen :)



HEPİMİZ BİR KELİMEYİZ, CÜMLESİNİ KAYBETMİŞ

Hüseyin Akın
-
18 Mayıs 2018

Etimoloji merakı ortalığı sarmış durumda. İnsan böyledir, kökene inmek ister.
İstikbal göklerde olduğu kadar köklerdedir de.
Daha yakın zaman önce soy kütüğü bilgileri internete yüklenir yüklenmez nasıl bir izdiham olduğunu gördük.
Soyağacımızın dallarına tırmanarak oradan başımızı yükseltmek istedik.
Elimizdeki ipin ucunu bir yerlere bağlama telaşı mı desek buna yoksa kendinden aşağılara doğru inme isteği mi?
Yediğimiz içtiğimiz şeylerin nereden geldiğini hiç merak etmediğimiz halde sözcüklerin nereden gelip nereye gittiği konusunda oluşan merak duygusunun da kökenine insek iyi olur.

Kelimeler hayat boyu bize eşlik eden izciler gibidirler.
Bizi tanıtmaya yaradıkları gibi biz de onları kendilerine tanış kılmak için çaba gösteririz.
Nasıl fındığın cevizin bir içi varsa kabuğundan ayrı, sözcükler de kabuklarının içinde bir öz taşırlar.
Bir kelimeye nasıl yürünür hiç düşündünüz mü?
Önce kavrama noktası tespit edilir kelimenin. Zihin sözcükleri ağırlık noktasından kavrar.
Kendine en yakın ve tamamlayıcı olan bir başka sözcükle aralarını bulup çöpçatanlık yapar zihin. Kelimeleri birbirleri arasında örgütler.
Bu örgütlenmeden anlamlı bir cümle çıkar.
Cümle olabilmek için bir sözcüğün derdini paylaşan kelimelerin cümlesi orada yerini alması gerekir. Etimoloji sözcükler arası sıhriyeti ortaya koyma heyecanını yaşatır.
Uzun süre birbirinden uzak kalmış sözcük ailesini buluşturur.
Kimi zaman da zihin böyle bir akrabalığa insanı zorlar.
Hiçbir hısımlık bulunmayan sözcükleri uzaktan akraba kılmak için gayret gösterir.

Gelenek=Gelen+ek, Onay=10+ay açılımını çıkarmak gibi.

Onay kelimesini ‘10ay’a izafe edenler pek de haksız sayılmazlar.
Bir evrakı onaylamak için ‘bugün git yarın gel’ diyerek aylarca bekleten bürokrasiyi anlatmak noktasında çok kullanışlı bir kelime ne de olsa.

Kelimeler bizim onlardan beklediklerimizi yerine getirmezlerse biz onlara yeni elbiseler ve anlamlar giydiririz.
Kelime mi sözcük mü?
Şayet anlamı bir sıklet oluşturuyor ve bir cümleye doğru yürüyorsa, o tabi ki kelimedir.
Etkisiz, anlamı ıskalıyorsa, değdiği yerde ses çıkarmıyor, yankı yapmıyorsa ona sözcük diyebiliriz pekâlâ.
Hepimiz bu dünyanın anlamını tamamlayan kelimeler değil miyiz?
Her insan bir kelimedir.
Bir araya gelerek cümle olurlar.

Kökü kelimeye dayanan bir cümle.
Biz hangi cümlenin kelimesiyiz de böyle dünyaya bir sessizliğin içerisine düşüp bir gürültüye kurban gittik.
 
Katılım
5 Ağu 2018
Teşekkürler @Dilhun çok hoş bir yazı.Geçen Twitter’da okudum şu cümleyi çok hoşuma gitti:

Şeyhi Ekber İbn Arabî'ye göre ''kelime'', Arapça "yara izi" demektir. ağzımızdan çıkan kelimeler muhatabımızda iz bırakır, ‘yara açar’ kelime İbranice’de de “kılıç”
 
Katılım
20 Haz 2018
28 Ağustos ...Ruhu şâd olası İlhan Berk 'in Ölüm yıldönümü. Onu anlatan köşe yazısından ziyâde şiirle şaire ulaşma arzusu benimkisi.

Cumhuriyetin İlk Günleri Gibiydi Yüzün...


 
Katılım
6 Ara 2014
Uçkun 22 Tem 2018, Pazar İsmail K.arslan



Derler ki zaman zamandan ötede, yer yerden berideymiş. Yüceden yüce, dikten dik bir dağ var imiş ki Kaf Dağı da öyle değil. Hâsılı bu yalçın dağda her daim kaf nuna değermiş de her şey olması gerektiği gibi nizam içerisinde akar gidermiş.

İçinde türlü nebatatı, çeşitli hayvanatı konuk eden bu dağın yamaçlarında bir pervane topluluğu yaşarmış. Başlarında kocalardan koca, âlimlerden âlim bir reisleri varmış ki adına Ateşbaz derlermiş. Çok yol gidip pek yordam bilen bir rehber, bir öğretmen imiş Ateşbaz. Bir keçeden elbise giyer, bedenini kimseye göstermez, uçtuğunu da gören olmazmış. Her akşam topluluğuna mumu anlatırmış.

Günlerden bir gün, saatlerden bir saat topluluğun genç pervanelerinden biri Ateşbaz’ın karşısına dikilmiş ve demiş ki “gündüzleri ah edip içini çektiğin, geceleri hasretiyle gözyaşı döktüğün şu güzeller güzeli mumu aramak niyetindeyim. İzin ver gideyim, yol ver sefer edeyim.”

“Bilmez misin yol zordur, sefer zahmetlidir” demiş Ateşbaz. Atılmış genç pervane. “Bilmez misin” demiş, “yolun zoruna, seferin zahmetine gençlik katlansa gerek. Bu güçlü kanatlarla, bu sağlam ciğerlerle yel gibi uçar da gelirim.”

Bu pervanenin dur dese durmayacak, kal dese kalmayacak olduğunu sezmiş Ateşbaz. “Var git” demiş.

Beş saat mi geçmiş beş gün mü, beş ay mı geçmiş beş yıl mı bilinmez; dönüp gelmiş genç pervane. Geçmiş Ateşbaz’ın karşısına. “Ben” demiş, “o ballandıra ballandıra anlattığın mumu gördüm. Bir köşkün penceresinden baktım ki mum alev alev yanmakta. Döndüm geldim.”

Ateşbaz, hüzünle gülümsemiş ve demiş ki: “Senin gördüğün mum değil onun suretidir yiğidim. Mumun ışığı gözlerini doldurmayınca, ateşi sana değmeyince onu değil suretini görmüş olursun.”

Aradan bir vakit geçince bir başka pervane gelip Ateşbaz’a “diğerinin yapamadığı işi yapmak niyetindeyim” demiş.

O da düşmüş yola. On saat mi geçmiş on yıl mı bilinmez, geri dönmüş kanadında ufacık bir yanıkla. Anlatmış birer birer başından geçenleri. “Ben” demiş, “dereler tepeler geçtim, dağlar ovalar aştım. Gide gide bir şehre ulaştım. Baktım ki şehirde mum çok. Bir evin açık penceresinden süzülüp mumun etrafında sema etmeye başladım. Gözlerim tıpkı Ateşbaz’ın dediği gibi mumun ışığıyla doldu. Bu hal beni kendimden geçirdi, sarhoş oldum adeta. Amma ki yanına bir iyice yaklaşıp mumun ateşine dokunmak istediğimde alev kanadımı yaktı. Öleceğim sandım da çekiverdim kendimi. Sonra uçarak yanınıza döndüm. Bana kalırsa mumun ışığı iyi ama ateşi kötü.”

Ateşbaz, daha bir hüzünle gülümsemiş ve demiş ki: “Işığını sevip ateşini sevmeyince mumu sevmiş olmazsın. Sen mumu değil, mumun sadece bir yanını görmüşsün.”

Aradan bir vakitçik daha geçmiş. Adına Uçkun derler, uçması zayıf, ciğeri tıkız bir pervane dikilmiş Ateşbaz’ın karşısına. Demiş ki “arkadaşlarımın yapamadığını yapmak niyetindeyim.”

Ateşbaz, Uçkun’a da yol izni vermiş. Aradan yirmi saat mi geçmiş yirmi yıl mı bilinmez, uçması zayıf, ciğeri tıkız Uçkun geri dönmüş yurduna. Sade kanadı değil, tüm bedeni yanıklar içerisindeymiş.

“Hele anlat” demiş herkes, “anlat ki bilelim, gördün mü dillere destan mumu?”

Uçkun ağır ağır soluklanarak “sade görmekle kalmadım, onu yanımda da getirdim” demiş. “Hani nerede” diye merakla sormuş diğer pervaneler. Uçkun, kanadındaki ve bedenindeki yanıkları tek tek gösterip “işte” demiş, “mum budur. Mum benim bedenimdir. Mum, benim.”

O anda Ateşbaz, sırtından keçe elbisesini çıkarıp Uçkun’a uzatmış. Demiş ki “alasın bu elbiseyi. Alıp topluluğuna başkanlık, rehberlik, öğretmenlik edesin.”

Ardından, mum yanıklarından kapkara olmuş kanatlarını açıp yükselivermiş ağaçların arasına. Şöyle demiş yurdundan ayrılmadan hemen önce: “Işığında dönmeyen, alevinde yanmayan mum severim demesin.”
 
Katılım
20 Haz 2018
Sizin hikayeniz var mı?.

“Mutlu insanın hikayesi olmaz.” Çünkü hikayeleştiği zaman mutluluk biter.. Doğru mu acaba?..

Kadın frengi hastasıydı..
8 çocuğu vardı..
Bu çocukların üçü sağır, ikisi kör, birisi de zeka özürlüydü..
Hamile kaldı..
Doğurdu..
Doğan çocuk sürekli hastalıklarla boğuştu..
İşitme sorunu yaşadı..
Sonra sağır oldu..
O, Beethoven’dı..
Babası sarhoştu..
Annesi ağır hasta..
Önce annesini kaybetti..
Sonra babasını..
Çocuk yaşta öksüz kaldı..
Yatılı okullarda okudu..
Hep depresyonlar yaşadı.
Sara hastasıydı..
Alkol ve kumar bağımlısıydı..
Hayatı zorluklarla geçti..
Ama dahiydi..
Onun adı Dostoyevski’ydi..
Altı çocuktan ilkiydi..
İki erkek kardeşi bebekken öldü..
Üç kız kardeşini Naziler katletti..
Babası baskıcı, sert, geçimsizdi..
Hep yalnız yaşadı.
Kanser oldu..
O, Kafka’ydı..
Henüz beş yaşındaydı..
Babasını kaybetti..
Sonra annesini..
11 yaşında öksüz kaldı..
Dedesi ona baktı..
Dede sert ve acımasızdı..
Onu sürekli evden kovuyordu..
Çocuk yaşta tersanede çıraklığa başladı..
Ezen ve ezileni gördü..
Büyüdü, intihara kalkıştı..
Yaşadığı çileli bir hayattı..
O’nun adı Gorki’ydi.
Babası alkolik ve gaddardı..
Kendisini sürekli kemerle dövüyordu..
Sık sık evden kaçıyordu..
Çogu geceler sokakta yatıyordu.
Cilt hastasıydı..
Karaciğeri iflas etmişti..
O, Bukowski’ydi..
*. *. *
Dahilerin bilinen yaşam hikayeleri bunlar..
İtalyan edebiyatının en entelektüel yazarı Umberto Eco için birer örnektir bu hikayeler..
Eco bu hikayelere şu sözünü ekler.
“Mutlu insanın hikayesi olmaz.”
Çünkü hikayeleştiği zaman mutluluk biter..
Doğru mu acaba?..
*. *. *
Ülkenin diktatörü amansız bir hastalığa yakalanmıştı..
Hekimler her türlü tedaviyi uyguluyor ama çare bulamıyordu..
Diktatör günden güne eriyordu..
Sonunda çareyi büyücülerde, falcılarda aradılar..
Ülkenin tüm falcıları, kahinleri, büyücüleri saraya getirildi..
Ama onlar da hastalığa çare bulamadı..
Artık umut kalmamıştı..
Diktatörün ölümü bekleniyordu..
Birgün yaşlı bir kadın saraya geldi ve diktatörün huzuruna çıktı..
“Hükümdarım” dedi, “Hastalığınızın çaresi var.. Adamlarınız bütün ülkeyi dolaşsın.. Ülkenin en mutlu insanını bulsun..Onun gömleğini size getirsinler.. O gömleği giyenlerseniz, iyileşirsiniz.”
Diktatör hemen adamlarını ülkenin dört tarafına saldı.
Her mahalleyi, her sokağı didik didik taradılar..
Gördükleri her mutlu adamın gömleğini diktatöre giydirdiler..
Ama faydası olmadı..
Diktatörün adamları tam umudu kesmişti ki, varoşlarda bir teneke kulübenin önünden geçerken içeride kendi kendine konuşan bir adamın sesini duydular.
“Bu ülkede benden iyisi, benden mutlusu yok.. Sağlığım yerinde.. Karnımı da doyurdum.. Yarın çalışacak gücüm de var.. Çok mutluyum”
Diktatörün adamları “nihayet bulduk” diye hemen içeri daldılar..
Teneke kulübede yoksulluk içinde yaşayan adam, bir mum ışığı altında, bir gazete sayfasının üzerine koyduğu peynir ile ekmeği yerken, şarkı da söylüyordu.
“Benden mutlusu yok.”
Diktatörün adamları gömleği almak için adamı yakaladılar..
O da ne!.
Mutluluk şarkıları söyleyen adamın üzerinde giyeceği bir gömleği bile yoktu.
*. *. *
Goethe der ki;
“İster kral, ister köylü olsun, dünyadaki en mutlu insan kendisiyle barışık olandır.”
Kendinizle barışık mısınız?..
Mutlu musunuz?..
Yoksa sizin de anlatacak bir hayat hikayeniz var mı?
Hayat hikayeniz varsa, şunu sorun kendinize..
Ayakkabısı olmadığı için üzülen bir çocuk, ayakları olmayan ama gülen bir çocuk gördüğünde ne düşünür?.
İyi hafta sonları..
www.haberhurriyeti.com / SEDAT KAYA
 
Katılım
24 Eyl 2007
Ecelbeşiği

Dücane CündioğluGazete Yazarı
16 Oca 2011, Pazar


Birini anlamak sanıldığından zordur. Birini, yani bir düşünsel yapı''yı, bir bütünü, bir kompleksi...
Anlamak demek, çözümlemek demektir.
Bir yapı''yı en küçük unsurlarına varıncaya kadar parçalamak, ve sonra aynı yoldan tekrar inşa etmek... işte, birine “Seni anladım!” demenin maliyeti.

* * *
Bir cami''yi değil, bir minare siluetini gözünüzün önüne getirin, ve o basit bütünü en çok nereye kadar parçalarına ayırabileceğinizi düşünün. Örneğin gövdesi... şerefesi... alemi...
Başka?
Belki bir de külâhı...
...
En iyisi, kendimizi fazla zorlamadan birlikte bir minareyi unsurlarına ayırıp çözümlemeyi deneyelim, hiç değilse bir minareyi açıklama yoluyla anlamaya çalışalım.

* * *
Bir minare''nin yedi kısmı vardır.
Aşağıdan yukarıya doğru, sırasıyla:
1. Kürsü (Kaide), 2. Pabuç, 3. Gövde (Farisî), 4. Şerefe, 5. Petek, 6. Külâh, 7. Alem.

* * *
Bir minarenin ''gövde''sinin üstü de tekrar kendi içinde onbeş kısma bölünür.
Aşağıdan yukarıya, sırasıyla:
1. Stalaktit, 2. Şebeke, 3. Farisî, 4. Petek, 5. Petek silmesi, 6. Kara çivi, 7. İskaça, 8. Tabla, 9. Payanda, 10. Gergi, 11. Göndel, 12. Çiğdene kaplama, 13. Seren, 14. Bayrak, 15. Alem.

* * *
Bir minarenin o küçücük görünen ''alem''i bile sekize, bazı unsurlarının tekrarıyla da on bölüme ayrılır.
Yine aşağıdan yukarıya doğru, sırasıyla:
1. Kaide, 2. Küp (simit, karpuz) 3. Kaide, 4. Boyun (alt bilezik), 5. Küp, 6. Boyun (orta bilezik), 7. Armudî, 8. Küp , 9. Boyun (üst bilezik), 10. Hilâl (Boynuz).

* * *
Minare yapımı kolay değildir. En azından taş işçiliği, ahşap işçiliği, bakır işçiliği ve sıcak demir işçiliği gerekir.
Ancak bir minarenin yapımından daha zor olanı, o minarenin külâhını tamir etmektir. Çünkü bu iş genellikle iskele kurulmadan yapılır, ki zor olanı da budur.
Peki bir minare külâhı nasıl tamir edilir?

* * *
Şöyle:
- “Minareyi tamir edecek usta, önce seren''in üzerine kendisine basamak teşkil edecek ahşap parçaları çakarak, külâh''ın içinden çıkabildiği yere kadar tırmanır. Belirli bir yerde, külâh''ın darlığı yüzünden, çalışamaz hâle gelir. Bu noktada kaplama tahtalarını kırarak dışarı çıkabileceği büyüklükte bir delik açar. Dışarıya çıktığı nokta, genellikle alem''den birkaç metre aşağıdadır. Ustanın, minarenin en tepesine ulaşabilmesi için alem''in tam altına bir kement geçirmesi gerekir. Bunu gerçekleştirebilmesi için, bulunduğu noktada minarenin etrafında bir ip dolaştırır ve bu ipin iki ucunu şerefe''de bekleyen çırağına sarkıtır. Çırak ipi iki ucundan tutarak burmaya başlar. Burulan ip minarenin çevresinde bulunan kısmının çapı daraldığından yavaş yavaş minarenin tepesine doğru ''tırmanır''. Usta bu ipe tutunarak tepeye kadar tırmanır ve alem''in hemen altına bir kement bağlar. Bu kementin üzerine iki adet makara yerleştirir. Bunlardan birisi kendi beşiğini asacağı makara, diğeri ise şerefeden malzeme çekmesini sağlayacak olan makaradır. Usta, yukarıda 360Ş dönerek ve makaraya bağlı beşik sayesinde yukarı-aşağı hareket ederek minare külâhını tamir eder, değişecek kurşun levhalarını değiştirir. İşi bittiğinde, minarenin etrafında tekrar bir ip dolaştırır ve ipin iki ucunu şerefe''ye sarkıtır. Çırak bu ipi yine burarak ustasının minareden inmek üzere kullanabileceği tek bir halat hâline getirir. Usta bu halata tutunarak daha önce bağlamış olduğu tüm ipleri söküp şerefeye iner. En sonunda da burgulu ipin burgusunu açar ve şerefe''ye düşmesini sağlar.”

* * *
Minare külâhının tamiri bile bu kadar zorken, koca bir düşünce geleneğinin sorunlarını çözmek kolay mıdır sanıyorsunuz?
Yani düşünsel bir bütün''ü, bir yapı''yı biçimiyle, içeriğiyle anlamak ve açıklamak için onu tüm ögelerine varıncaya değin parçalarına ayırmak ve sorunlu kısımlarını mümkün olduğunca tamir ettikten sonra tekrar o bütünü yeniden kurup işlevini yerine getirmesini sağlamak....
Usta''nın çalışırken oturduğu beşiğin adı da çok ilginçtir: ecelbeşiği.
Tepelerde çalışmak zordur çünkü.
Yaşamdan uzakta, göğe yükselmek... nefes almaktan çok nefes vermek... bir ileri bir geri gidip gelmek... biteviye... burçları onarmak... haysiyeti... izzeti... kendini...
Yaşamdan ve insanlardan uzakta... siyasetten ve ticaretten...
Makam, mansıb ve rütbeden...
Evden ve aileden...
Bir dağın tepesinde, bir mağarada göğsünü yumruklamak...
Nefsim, nefsim, nefsim diye inlemek...
Sırf dünyayı güzelleştirmek uğruna...
Dünyayı, yani bizi, yani beni...
Kimbilir belki de burçlarda asılı kimsesiz bir beni...

* * *
Hâl böyleyken söyle ey talib, düşünmenin ecelbeşiğinde sallanmayı göze almaksızın iki denizin birleştiği yerde senin işin ne?

* * *
Not
: Bu bilgileri baba, oğul, torun, üç mümtaz mimarın Fatin, Bülent, Mehmet Bengü ULUENGİN''in takdir edilesi emekleriyle neşredilen bir şaheserden aktardım: “Osmanlı Anıt Mimarisinde Klasik Yapı Detayları” (YEM, 3. bas. Mayıs 2010). Fatin Bey, hatırlanırsa, Ankara Kocatepe Camii''ni tasarlayan iki mimardan biridir. Bu mimar ailenin dördüncü kişisi de Fatin Bey''in gelini mimar Nihal Yöney Uluengin. Onun da zevkle okuduğum çok değerli bir çalışması var: “Osmanlı-Türk Sivil Mimarisinde Pencere Açıklıklarının Gelişimi” (YEM, 2. bas. Ocak 2000). Bir münasebetsizlik olarak telâkki edilmesin lütfen, ama, nasıl oluyor da bu çalışkan ailenin öyküsü yazılmıyor, hakikaten anlamakta zorlanıyorum. Bana verilen bilgi yanlış değilse, Fatin Bey, bir yaşlılar evinde kalıyor. Bu büyük zekânın, bu mahviyet ehli değerli mimarın tecrübelerinden nasıl olur da gereğince istifade edilmez, dizinin dibine çökülüp katledilen mimari mirasımızın o asırlık hikâyesi niçin kendisinden dinlenilmez? İnanın, hiçbirinin sebebini bilmiyorum
 
Katılım
20 Haz 2018
Divan edebiyatını sevdirebilseydik bugün başka bir Türkiye olurdu

Mehmet Ocaktan19 Kasım 2017 - 12:44:34

Cumhuriyet tarihi boyunca neredeyse her dönemde eğitim sistemimizin problemlerini ve zaaflarını tartıştık, buna rağmen bugün geldiğimiz nokta hepimiz açısından bir hüsran görüntüsü arz ediyor.
Şimdi 2017 Türkiye’sinden geriye doğru baktığımda eğitim müfredatımızın ezberciliğe dayanan, hiçbir sistematiği olmayan gerekli-gereksiz bilgilerin zihnimize boca edildiği bir hamallık sisteminden ibaret olduğunu görünce hayıflanmamak mümkün değil. Kabul edelim ki dünya ile yarışabilecek modern bir eğitim sistemi inşa etmeyi başaramadık.
***
Keşke Yahya Kemal’in “Her halk kendi ikliminin lisanını söyler” sözlerindeki derinliğe vakıf kendi medeniyetimizin dilini yani Türkçe’yi çocuklarımıza öğretebilseydik. Yeni nesillere öğreteceğimiz en güzel şey, Türkçe’dir ve Türkçe’nin hayat bulduğu şiirdir. Çünkü Nihat Sami Banarlı’nın ifadesiyle “Dillerde kelimeler, uzun asırlar içinde, işte bu musikili çalışmalar sonunda nağmeleşmiştir.”
Ama gelin görün ki eğitim müfredatımız başından itibaren genç kuşakları, özellikle Divan şiirinden uzaklaştıran bir sevgisizlik üzerine bina edilmiştir. Hafızalarımızı biraz tazeleyelim ve lise yıllarımızı hatırlayalım; edebiyat öğretmenlerinin divan şiiri bahsine gelindiğinde yüzlerinde adeta bir memnuniyetsizlik ifadesi belirir, divan edebiyatıyla ilgilenmenin neredeyse lüzumsuz bir uğraş olduğunu hissettirirlerdi. Daha da vahim olanı, öğretmenlerin cümlelerinin arasına sıkıştırdıkları, “Divan edebiyatı bir saray edebiyatıdır” gibi zehirli ifadelerle genç kuşakların zihinleri bu toprakların kültürel ikliminden kopartıldı.
Maalesef koskoca divan şiirini “Failün-failatün” kalıpları içine sıkıştıran bu ruhsuz eğitim anlayışı, yıllarca kendi şiirimizden habersiz, kendi kültürel köklerimize düşman nesiller yetiştirmeye devam etti.
Oysa Baki’nin şiirindeki “ab-ı hayat”tan, Fuzuli’nin ızdırap ikliminden, Nedim’in şiirindeki o muhteşem sadadan, Şeyh Galib’in derin şiir ırmağından, Nefi’nin başka bir aleme götüren şiirinden habersiz yetişen nesillerin bir gelecek tasavvurlarının olması mümkün müdür? Ne yazık ki sadece şiirimizin bu büyük ırmağını değil, bu ırmağın en büyük mirasçısı Yahya Kemal’i bile öğretemedik. Beşir Ayvazoğlu’nun yeni çıkan ‘Altın Kapı’ kitabında aktardığı Tanpınar’ın Yahya Kemal’le ilgili şu cümlelerini okurken, yıllardır bir türlü başaramadığımız eğitim sistemimizle yeni nesilleri nasıl bir medeniyet muhayyilesinden mahrum bıraktığımızı bir kez daha anladım:
“Yahya Kemal her şeyden evvel sesi olan şairdir. Ve bu ses, bizim yedi asırlık bir çalışma ile elde ettiğimiz bir sestir (...) Yabancı bir aleti, aruzu kullanarak elde ettiğimiz bu sesi unutmamıza imkan yoktur. Hayret, ağırbaşlı düşünce, saç yolan çığlık, sevinç yaratmanın sevinci, hulasa insan olarak bütünümüzle bu sesteyiz. Eğer eskinin korkunç deniz kazasından herhangi bir mısra, bir beyit, bir hayal bugünün kıyılarına kadar gelmişse, biz Naili’yi, Neşati’yi, Galib’i, Nedim’i, Fuzuli’yi ve daima büyük olan Baki’yi zaman zaman hatırlıyorsak, hep bu sesin rüzgarlariyledir. Hançeremizi ve kulağımızı o terbiye etmiştir.”
***
Bugün hâlâ farklı eğitim müfredatları ve yeni sınav yöntemleri arayışı içindeyiz. Bu gidişle de arayışlarımıza devam edeceğiz gibi gözüküyor. Ama şu bir gerçek ki, nesillerimizin zihin dünyalarını, gönüllerini şiirimizin zirvesindeki büyük şairlerin şiirleriyle terbiye etmeyi başaramadık.
Eğer divan şiirimizin yüksek medeniyet zevkini, uzak diyarlardan süzülerek gelen yeraltı suları gibi kalbe akan nağmesini okullarımızda çocuklarımızın zihinlerine nakşedebilseydik, eminim ki bugün her alanda kalite seviyesi yüksek bir Türkiye’den söz ediyor olacaktık. Zira düşünce ve ruh dünyaları zengin kültürel iklimlerden beslenen nesillerin şekillendireceği kurumsal yapıların da, özgürlüklerin de, hukukun da, demokrasinin de kalitesi yüksek olacaktır.
 
Katılım
20 Haz 2018
Kıssadan hisse

Mustafa Kutlu
23 May 2018, Çarşamba


Bu hafta sizlerle iki ibretlik halk hikâyesini paylaşmak istiyorum. Hikâyelere Ömür Ceylan’ın Tasavvufî Şiir Şerhleri adlı eserinde rastladım. Günümüzün diline çevirerek naklediyorum.



İki tilki can-ciğer dost olmuşlar.
Bir av bulup aç karınlarını doyurmak hevesiyle sahraya çıkmışlar. Hikâye bu ya; meğer bir grup avcı da, tazılarıyla o civarda geziniyormuş. Birbirlerine rastlayınca tilkilerde bet-beniz kalmamış.
Tabanları yağlayıp kaçmaya başlamışlar; lakin tazılar çok yaman, kısa sürede mesafeyi kapatmışlar.
Postu ele vereceklerini anlayan tilkilerden biri:
— Arkadaş bu tazılardan kurtuluş yok. Bundan geri seninle buluşmamız artık kıyamete kaldı, demiş.
Öteki acı acı gülümsemiş:
— Tasalanma bizde bu post var iken kürkçü dükkânında mutlaka karşılaşırız, diye cevap vermiş.
*
Öteki hikâye şöyle:
Bir vakitler, bir beldede bir kadın bir rüya görmüş.
Şöyle ki; beldenin hükümdarı emrediyor ve zavallı kadının biricik oğlunun başı kesiliyor.
Kadın ter-kan içinde uyanmış; haliyle ürkmüş, hemen sırdaşı olan komşusuna koşmuş “acep ne ola ki” diye akıl danışmış.
İki hatun bir zaman başbaşa verip rüyanın yorumuna girişmişler ama bir netice alamamışlar. Eh rüya yorumunun da ehli olan kimseler tarafından yapılması usüldendir.
Komşu kadın:
— Bu senin rüyanı ancak filan zat çözer diye devrin ünlü tabircisine gitmeyi önermiş. Giyinip kuşanıp Efendi hazretlerinin huzuruna varmışlar.
Rüyayı gören kadın bir cinlik yaparak derdini şöyle nakletmiş.
— Efendim rüyamda gördüm ki; komşumuz kadının biricik oğlu, emir hazretlerinin buyruğu ile başı kesilerek idam ediliyor. Acep mânası ne ola?
Tabiri yapan zat elini sakalına atıp bir süre sükut ettikten sonra şunları söylemiş:
— Cenab-ı Hak hayırlı olanı nasib etsin.
Güzel bir rüya görmüşsünüz. Başın kesilmesi bu çocuğun dünya zahmetinden korunacağı mânasına gelir.
Madem ki emir hazretlerinin emri ile bu iş vukubuldu; bu çocuk az zamanda emire vezir olur inşallah.
Kadın bu tabir karşısında heyecanlanarak:
— Aman Efendi hazretleri beni affedin; korkumdan yalan söyledim. Rüyasını gördüğüm, komşunun değil benim oğlumdur.
Tabiri yapan zat elini yeniden sakalına götürerek gülümsemiş.
— Eee hatun kişi. Bana bir rüya söyledin ben de tabir eyledim. Artık bunun geri dönüşü olmaz.
Şimdi sana düşen bu komşun ile iyi geçinmektir. Eğer onun oğluna bir devlet nasib olursa, sen de bundan payına düşeni alırsın.
 

Giriş yap