Köşe Yazarlarından Seçmeler

Katılım
20 Haz 2018
Mezar taşlarını okuyamayan bir toplum
Kafamı kurcalar durur. Niye böylesine bakımsız, viranedir mezarlıklarımız? Şehirlerin içinde sıkışmış, köylerin, kasabaların kenarında tutulmuş, içlerini otlar bürümüş, nizamdan, planlamadan yoksun, hırsızdan geçilmeyen, alabildiğine kimsesiz ve tekinsiz, adeta bir koyvermişlik...​
Osmanlı’dan bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihini mezarlıklar ve mezar taşları üzerinden incelemek çarpıcı bir açı sunabilir. Üzerlerinde birbirinden özenli hat karakterleriyle ‘Hüvel Baki’ yazılı, başlıklarından kimin hangi yola ya da mesleğe bağlı olduğunun anlaşıldığı, kimi zaman şiirler kimi zamansa ancak ebced hesabıyla çözülebilen şifreli mesajlar barındıran oymalı, kakmalı mezar taşlarından, özensizce aynılaştırılmış mezarlıklar anlayışına ne zaman, nasıl geçiverdik? Türkiye’de bugün tek tek bakıldığında mezarlar sahipli; ama mezarlıklar sahipsizdir. Her aile kendi büyüklerinin, yakınlarının mezarı başında dua eder etmesine de, bir bütün olarak mezarlıkları korumak, güzelleştirmek ve sahiplenmek nedense pek gelmez akla. Kamusal alanı tanımayan ve sahiplenmeyen yanımız burada da gösterir kendini.​
İstanbul’da yaşayanlar bilir bu mukayeseyi. Gözünüzün önündedir daima iki dönemin ürünü mezar taşları. Bu açıdan muazzam bir farklılık arz eder şehr-i İstanbul. Başka başka şehirlerde, bilhassa Avrupa başkentlerinde, nizamlı, korunaklı, bakımlı yerlere ayrılmıştır mezarlıklar. Oysa İstanbul’da mezarlar her yerdedir. En beklenmedik noktalarda çıkıverirler karşınıza; çarşıda, pazarda, sokak ortasında, her yerde... Bu şehirde ölülerle canlılar beraber yaşar. Buna rağmen, yaşanan çarpık kentleşmeden mezarlar da nasibini almıştır fazlasıyla. Modernleşirken yitirdiklerimiz arasında, ölüm ve ölülerle kurduğumuz insancıl temas da var.​
“Hızlandırılmış Batılılaşma” ile “bir-türlü-Batılılaşamama” arasında zikzaklar çizen toplumsal sergüzeştimizi daha yakından anlayabilmek için daha fazla “mikro tarihçilik” çalışmasına ihtiyacımız var. Seneler boyu resmi tarih çatısı altında insansız, hissiyatsız, kalıplaşmış bir tarih anlayışı dayatıldı hepimize kuşak kuşak. Bilerek ya da bilmeyerek içselleştirdik öğretilenleri. Ve çoğumuz tarih derslerinden nefret ettik. Ne Osmanlı’yı layıkıyla inceleyebildik, ne Bizans’a hakkını verebildik. Bir tarafta Osmanlı dendi mi otomatik olarak “gericilik” anlayan, geçmişi önemsemeyen, yüzü sadece ve sadece geleceğe dönük, taklitçi ve mekanik Batıcı elit kesim, bir tarafta sırf o elit kesime tepkisinden ötürü Osmanlı dendi mi sadece övmeyi bilen, “atalarıma laf söyletmem” diye diye eleştirel düşünceyi baltalayan, varlığı öfkeli bir karşıtlık üzerine kurulu tepkisel-muhafazakar refleks... Al birini vur ötekine. İkisi de benzer şekilde ayıklamacı, ikisi de alabildiğine indirgemeci... Siyaset bilimciler tarafından “Kemalist-İslamcı çatışması” diye adlandırılan paradigmanın bizleri sıkıştırdığı çıkmaz sokak...​
Milletçe geçmişle ve ölümle ilişkimiz böylesine yaralı ve arızalı olunca, ardından gelecek adına kurduğumuz her yapı boşlukta asılı kaldı. Bu yüzden işte, başlangıçlarımızda ne yazı, ne kelâm, sadece dipsiz boşluklar var. Dilden ayıkladığımız ve “eski” diye tanımladığımız canım kelimeler, tarihimizde işimize gelmediği için sahiplenmediğimiz safhalar, Batılı imajımızdan kazımaya çalıştığımız “Doğululuğumuz”, kültürel dokumuzdan çıkarmaya çalıştığımız melez desenlerimiz, bunca hor görmemize rağmen gene de bizimle gelen, bizimle kalan kozmopolitlik ve artık okuyamadığımız tarihi mezar taşlarımız... Hepsi atıldıkları çöplüklerde usul usul bekleşmekte ve ayıklanmış hayatlarımızın, ayıklanmış kültürümüzün yutucu boşluğunda bir başlarına salınmaktalar.​
08.08.2006​
Elif Şafak
 
Katılım
20 Haz 2018
Yalnızlık /Mustafa Kutlu
...
GİRİŞ31.10.2018
trafta bir “yalnızlık” lafıdır gidiyor. Etmeyin eylemeyin kardeşim. Bizim inancımıza göre “Yalnızlık Allah’a mahsustur”, kul kısmı yalnız kalmaz, kalamaz.
Ancak meseleye biraz daha yakından bakarsak yaşadığımız modern hayatın kişiyi yalnızlığa mahkum ettiğini görebiliriz.

Modern hayatın zihniyeti geleneği dışlıyor. Cemaatı küçümsüyor, horluyor, baskıcı buluyor; kişinin özgürlüğünü kısıtladığını iddia ediyor.
Oysa bizim cemaat anlayışımız böyle değildir. Bizim cemaat anlayışımız ferdi cemaata ezdirmez, tek tip insan hedeflemez, şahsiyetin gelişmesine hizmet eder, bu yolda ferdi kısıtlamak bir yana onun önünü açar. Karşılığında ferdin cemaata tahakkümünü engeller. Böylece baskıcı bir toplum yapısının önünü keser.
Cemaat bir yana modern hayat aileye de düşmandır. Aileyi bir “evlilik şirketi” olarak tarif eder, aile ilişkilerinin özgürlüğü kısıtladığını öne sürer. Bu böyle olunca pek tabii olarak akrabalık hapı yutar. Akraba ilişkileri “göstermelik” hale gelir, kısa merasimlerden oluşur.
Fert şöyle demektedir: “Beni rahat bırakın, kendi hayatımı yaşamak istiyorum”. İyi, peki, hayatını yaşa. Ama madem yanında kimseyi görmek istemiyorsun o zaman “yalnızım, yalnız” diye salya sümük ağlama. Hayır ağlamıyorum. Benim arkadaşlarım, dostlarım, sevgililerim, seviyeli ilişkilerim var. Ama görüyoruz ki onlar da “üfürükten tayyare”. En küçük bir sarsıntıda “tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna”. Böylece gel-geç ilişkiler, savrulmalar, –eh hepimiz insanız yani– ıstıraplar, gerçekten yalnızlıklar yaşanmaya başlar.
Birisi şöyle diyordu, iktisadı öne alan birisi. “Bırakın aile dağılsın, tek buzdolabı yerine iki, tek televizyon yerine iki, tek çamaşır makinası yerine iki tane satarız, fena mı?”
Aile bağlarını, sevgiyi, aşkı, çocukları falan her ne kadar modern bir hayat yaşıyorsak da bu kadar maddiyata bağlamak bana abartılı geliyor.
Yalnızlığa dönersek son kale olan mahallenin de modern hayat ile ortadan kalktığını görürüz. Ülkemizde bir “mahalle baskısı” olduğu söyleniyor. El-insaf. Yahu memlekette mahalle kaldı mı ki, baskısı olsun. O dediğiniz yetmişli yıllarda bitti. Biraz taşrada kaldı, o da yavaş yavaş eriyor. Apartman hayatı mahallenin sonunu getirmiştir.
Oysa mahalle ailenin ve ferdin sığınağı idi. Sıcak ilişkilerin yaşandığı bir mekândı. Başta “Perihan Abla” olmak üzere sinemamızda ve televizyonda ne kadar işlenmiş ne kadar tutulmuştur. Bu elbette ki orta yaşlı kuşağın özlemine dayanıyordu. Yeni yetişenler o günleri bilmiyor.
Demek ki yalnızlık bahsinde ferdin şikâyete hakkı yok. Sen putunu yap, sonra ona tap; put su koyuverince ağlamaya başla, bir dert ortağı, bir dost, bir yuva ara. Olmadı işte. Bu olmadı.
Ancak ben ferde de pek kabahat bulmuyorum. Bu mesele modern hayatı yaşatan, modern teknoloji ile donatan zihniyetin eseridir. Zihniyet insanı hemcinsinden uzaklaştırıp eşyaya esir hale getiriyor. Bir baba düşünün arabasını eşinden ve çocuklarından çok seviyor. Bir eş düşünün yeni çıkan bir mutfak robotu almak için eşine yalan söylüyor veya parasını araklıyor.
Alt gelir grubunun ağzına kadar düşen “Kendi ayakları üzerinde durmak” bir efelenme olduğu kadar, esasen bu yalnızlığı yaşamaktır.
Oysa biz yalnızlığın karşısına dayanışmayı, sevgi ve saygıyı, bağlılığı, feragati, şefkati, aşkı ve merhameti koymalıyız.
Haz ve hız çağında, eski yapıların çöktüğü bir zamanda; oğulun babayı, kızın anayı dinlemediği demde, öğüdün çağdışı ilan edildiği sırada bu mümkün mü?
Bence mümkün değil.
İnsanoğlu bu modern hayatın ve modern teknolojinin yarattığı ideolojiyi terkedemez. Alıştığı konfordan vazgeçemez. Nefsini terbiye edecek her söze, her uyarıya burun kıvırır. Tâ ki başını bir taşa, bir duvara vuruncaya kadar.
Hangi taş?
Hangi duvar?
YENİ ŞAFAK GAZETESİ
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Daha da beter bir söylem var "kaliteli yalnızlık"
Yalnızlaştırılmamız yetmiyor üstüne edebiyat,psikoloji söylemleri yapılabiliyor.insan ölürken bile yalnız değil.azrail a.s. geliyor ve Rabbisi'nin kuluna yardımcı oluyor. Kafa dinleme saatleri olmalı buraya kadar sıkıntı yok.cemaat olmadan uzaklaştırma ciddi sıkıntı.içimize kapattılar bizi,mesafeler kondu.şimdi istense de açıkları kapatamıyor kimse.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap