Küllük Dergisi

Katılım
30 Ocak 2010
#1
Merhabalar...
Allah'a şükür dergiyi neşretmeye başladık. İsim konusunda uzun uzun düşünüp tartışmıştık, bi gün muhabbet ederken arada "küllük" kelimesi geçti, bildiğimiz küllük, sigara külü dökülen. Benim gözlerim parladı tabii, karşımdaki görüntüler buğulandı, etraftaki sesler helezonlaşarak kayboldu. Aklıma meşhur tarihi Küllük Kıraathanesi gelmişti. Kendime geldiğimde arkadaşlara uzun uzun izah ettim kıraathaneyi, ve sonunda kafalarına yattı. Neticede Küllük Kıraathanesi'nden hareketle, hem okulumuzun Beyazıt'ta olması münasebetiyle derginin ismini Küllük koyduk. İnşallah ismin hakkını verebiliriz.
Uluğbey derginin pdf'sini yahut kendi yazılarımı paylaşmamın mümkün olup olmadığını sormuştu. Burada, ilk sayıda neşrettiğim yazı ve şiirim ile, eli kulağında olan ikinci sayıda çıkacak yazı ve şiirimi paylaşıyorum. Tereciye tere satmak kabilinden olacak ama, yapmaya çalıştığım şerhlerdeki hataları bu kardeşinize bildiririp hamlığımı törpülerseniz çok mutlu olurum. :)
 
Katılım
30 Ocak 2010
#2
Ynt: Küllük Dergisi

Usûlle ve Makâmla Öldüler

Bazı mûsikîşinaslar vardır; onlar makam ve usulü sırtlarına alırlar ve giderler. Bunlar müzikte belli bir seviyeye kadar gelebilmiş, fakat müziğin insana hediye etmeye hazır olduğu o sihirli değneğe tabiatı icabıyla ulaşamamış olan kişilerdir. Bazı mûsikîşinaslar da vardır ki bunlar makam ve usulün sırtına binerler de giderler. İşte bu ikinci tip sanatçı, doğuştan tabiatına sanatçı kodları yerleştirilmiş, engin bir ruh ve derin bir bakış taşıyan nadide insanlardır. Bu mûsikîşinaslar bizim yollarında kaybolduğumuz ruh dünyasının eli değnekli rehberleri, zemini inci ve mercan dolu olan sanat denizinin nefesi tükenmez dalgıçlarıdır.
İnceleyecek olduğumuz sanatçılar şüphesiz ki mûsikî ilminin iki temel unsuru olan usul ve makamın sırtına binmiş ve ortalama bir insanın imkan sınırlarını aşmış olan mûsikîşinaslardır. Teknik konulara girmeye gerek olmadığının farkındayız, bizim dikkatimizi celbeden sadece onların hayatları ve bir sanatçıya yakışan ölümleri… “Ölümün sanatçıya yakışması da ne demek?” demeyiniz; zira insanın ölümünün nasıl yaşadığına bağlı olması şaşmaz bir düsturdur.
&
Türk Müziği’nde tanbur icrası dendiğinde akla gelen ilk isim şüphesiz Tanburî Cemil Bey’dir. Cemil Bey, Osmanlı coğrafyasında yüzyıllardır yerleşmiş olan tanbur icrası metodunu tek başına değiştirmiş ve kendisinden sonra gelenlerin başka bir metod seçmesine fırsat vermeyecek kadar getirdiği usulü en mükemmel derecede tatbik etmiş bir sanatçıdır. Zamanın önde gelen mûsikîşinasları tarafından, bu farklı ve alışılmamış metodundan dolayı eski usulün önde gelen tatbikçilerinden Tanburî Ali Efendi’nin karşısına çıkarıldığında, Cemil Bey, her mızrap darbesinde melankoli yüklü o meşhur taksimlerinden birini icra etmiş ve azar yemek şöyle dursun, Tanburî Ali Efendi’yi hüngür hüngür ağlatmış ve onun nihayetsiz teşvikini kazanmıştır.
Cemil Bey ıztıraplar içinde yaşamış bir sanatçıdır. Sanat çilesinin şahikalarını yaşayan her mûsikîşinas gibi o da bütün mesaisini tanbur, klasik kemençe, viyolonsel, lavta gibi adını sayamadığım onlarca sazın şifrelerini çözmeye ayırmış, maişetini temin etmeye vakit bulamamış ve ömrünü fakirlik içerisinde geçirmiştir. Bazen İstanbul’un ara sokaklarından geçerken duyduğu ninni sesini taksimlerine veya bestelerine aktarmak için günlerce uğraşmış, bazen kuşçu kahvehanelerinde duyduğu bir florya sesini, bir kanarya sesini pastoral taksimlerine monte etmek için bütün gün tanburuyla cebelleşmiştir. O’nun yakın arkadaşı kemençeci Vasil, bir gün evinin önünden geçerken bir saz semaisinin çetrefilli bir kısmını istediği ayarda icra edebilmek için sürekli o kısmı yenmekle uğraştığını, saatler sonra tekrar evinin önünden geçtiğinde penceresinden hâlâ aynı saz semaisinin aynı kısmının sesleri geldiğini hatıralarında anlatıyor.
Dehasını ve ıztırabını izah etmeye çalıştığımız Cemil Bey, henüz çok genç iken, 43 yaşında iken verem hastalığına yakalanmış ve hiçbir tedaviyi kabul etmemiştir. Ömrünün son zamanlarını, bahçesinde evinden ayrı olan “uzletgâh” dediği yalnızlık kulübesinde geçirmeye başlamıştır. Hastalık iki ciğerini birden sardığı günlerde, uykusuz bir temmuz gecesi ömrünün sona erdiğini fark ederek eşi Saide Hanım’ı uyandırmış ve şu sözleri söyledikten sonra oracıkta ebediyet alemine göçmüştür: “Vakit geldi. Yirmi beş sene rindâne yaşadım. Öldüğüme teessüf etmiyorum lakin sizin için bâd-ı ızdırap oldum. Affediniz. Kendinize ve Mesud'a(oğlu) iyi bakınız…”
&
Tanburî Cemil Bey’in tanbur icrasındaki yeri ne ise, Hafız Sami Efendi’nin gazel icrasındaki yeri de odur. Tevekkeli Cemil Bey O’nun hakkında “Ben Sami’nin gazellerine tanbur çaldıktan sonra anladım ki başka gazelhanlara tanbur çalmak kabil değil.” dememiştir.
Hafız Sami’nin gazel okuma üslubu ne sözleri müziğe yediren, ne de sözlere müziği feda eden cinstendir. Sami Efendi’nin sahip olduğu ses öyle bir sestir ki, Almanya’dan Türkiye’ye gelen Alman mûsikîşinaslar O’nu ilk dinlediklerinde, sadır olan sesin doğal bir insan sesi olamayacağını, bu adamın mutlaka ses tellerine istediği sesi elde etmek için platin taktırdığını iddia etmişlerdir. Onların algısı böyledir, fakat Türk Müziği’nin en büyük bestekârlarından Zekai Dedeefendi de bu sesi, “Sami’ye Allah meşk etmiş, biz ne edelim.” diyerek izah etmiştir…
Hafız Sami ile zor da olsa ülfet peyda edebilen arkadaşlarının anlattığına göre, Sami Efendi istenildiği zaman değil, canı istediği zaman gazel okuyan bir zat imiş. En tesirli gazellerini, acısını ömrünün sonuna kadar kalbinden atamadığı annesinin kabrinde okurmuş. Bu icralar sırasındaki vecd ve istiğrak halini görenler, kabristandaki bütün kuşların etrafına dizilerek O’nu dinlediklerine kaç kez şahit olduklarını iddia ediyorlar.
Bu meczub gazelhanımızın mûsikî kudretini izah için kendi ağzından bir hatırasını aktarmak istiyorum: “Şehzadenin düzenlediği Kur’ân okuma müsabakasında sıra bana gelince ben Segâh’tan başladım. Eûzü Besmele’yi bitirdim, aşr-ı şerîf okumaya girdim. Bir ara perdeyi Hüzzâm’a taşıdım. Sonra ne oldu bilmiyorum. Kendime geldiğimde Arap hafızlar ellerime kapanmış ağlıyorlar ve ‘Lâ hafıza illâ Hafız Sami(Hafız Sami’den başka hafız yoktur)’ diyorlardı.”
İşte bu zat rahatsızlandığı bir gün, annesinden sonra sırtını dayadığı tek kişi olan ablasının refakatiyle hastaneye giderken, asıl şifayı, ömrü boyunca kokusunu aradığı öz vatanına gidişte bulmuş; Allah’ın meşk ettiği o ses tellerinden çıkan, çevredeki birkaç semtten işitilen bir “Allâah!” nidasıyla vücudunu ablasının kollarına bırakmıştır…
&
Kürdîli Hicazkâr’ın da tarzı pek şûhânedir
Doğrusu her nağmesi ervâha bir kâşânedir.
(Kürdîli Hicazkâr makamının tarzı oldukça çekicidir. Doğrusu her nağmesi ruhlara yapılmış bir köşk gibidir.)
Ahmed Avni Konuk, Türk Müziği’ndeki makamları manzum olarak anlattığı Fihrist-i Makâmât’ında Kürdîli Hicazkâr makamı için böyle bir tarifte bulunuyor. İşte, bu makamı keşfeden kişiden, yani Hacı Arif Bey’den bahsediyoruz.
Hacı Arif Bey ilahilerinden, tevşihlerinden, duraklarından ziyade şarkılarıyla meşhur olmuş bir sanatçımızdır. O’nun şarkılarında 19. yüzyılın İstanbul’unun bütün sesleri ve renkleriyle arz-ı endam ettiğini görürüz. O, “muntazır teşrifine hazır kayık” dediğinde pembe mantinden feraceli sevgilisini kayık başında bekleyen heyecanlı aşık önümüzde canlanıverir; O, “vuslatından gayrı el çektim, yeter ey bî-vefa” dediğinde, gelmeyen sevdiğini beklemekten yorulmuş olan aşığın âhları kulaklarımızı döver; O, “çekme elem ü derdini bu dehr-i fenânın” dediğinde sonsuzluğa özlem duygusu gönüllerde yer edinir. Velhasıl Hacı Arif Bey, bütün bir hissiyatı yaşamış ve eserlerinde bunları işlemiş bir bestekârımızdır.
Bütün bir hissiyat dedik; tıpkı Tanburî Cemil Bey gibi, Hafız Sami Efendi gibi O da ölüm hissini en derininde hissedenlerdendir. Ölmeden evvel bestelediği son eser bir ağıt makamı olan Kürdîli Hicazkâr makamındadır. Dinlenildiğinde insanı derin bir hüzne sevkeden; ömrün artık sona erdiğinden, emel bahçesinin solduğundan, güneşin gurûb ettiğinden bahseden eserinin sözleri çok manidardır:
Gurûb etti güneş dünya karardı
Gül-i bâğ-ı emel soldu, sarardı
Felek de böyle matemler arardı
Gül-i bâğ-ı emel soldu, sarardı...



Söylesin

Tafsilât-ı aşkı subha dek âhım söylesin
Derd-i dili bî-tekellüf eyvâhım söylesin.

Ketmeylemek kâbil değil sûz-i derûnumu
Lisan sussun fakat sana nigâhım söylesin.

Iztırâb-ı hecrin ile neler çekdiğimi
Beyyinen âteş dolu uzletgâhım söylesin.

Dil-i bîmârımın yâre-i hûn-feşânını
Dile gelsin bu tâli-i siyâhım söylesin.

Bâkır bir acâib hâle düştü ser-kûyında
Hâl-i pür-azâbımı bu günâhım söylesin.
 
Katılım
30 Ocak 2010
#3
Ynt: Küllük Dergisi

Divan Şiirinde Çiçekler

Divan şiirinde anlatılanlar, genellikle "aşk" yörüngesinde şekillenir ve hemen hemen bahis mevzuu konular birbirine benzerdir. Her duygu ve düşünceyi en güzel söyleyişlerle anlatmakta pek mahir olan divan şairleri, anlatmak istedikleri konuyu ziynetlendirmek için türlü sanatlar ve mazmunlar kullanırlar. Her şair, aşkı en güzel ve sanatlı biçimde anlatmak için diğer şairlerle yarış eder. Böylece divan geleneğinde çok orijinal ve parlak söyleyişler geliştirilmiş, en basit mevzular bile insanı hayrete düşüren güzellikte işlenmiştir.
Şairler sevdiği kişiyi en güzel biçimde anlatmak için gayret ederler. Onlar için her şey sevgiliden ibarettir. Her baktıkları nesnede sevgiliden bir şey görür, en sıradan olayları bile sevgiliyle ilişkilendirirler. Bir kanaryanın ötüşünde sevgiliden nağmeler vardır, sabah rüzgârı onlara sevgiliden haber getirir, ağaçlar yollara sevgili o yoldan geçtiği için eğilmiştir, güneş sevgiliye selam vermek için can atarak doğar, sevgilinin cemali olmasa ay ışığını nereden bulacaktır, gül kırmızılığını sevgilinin dudağından almıştır, sümbül sarhoş edici kokusunu sevgilinin reyhan saçlarına borçludur. Velhasıl, divan şairleri için sevgilisiz hayat hiçe değerdir.
Bu orijinal teşbihleri yaparken şairlerin sıklıkla başvurduğu argümanlardan biri de çiçeklerdir. Bahçelerde, avlularda, yollarda, balkonlarda, cumbalarda arz-ı endam eden çiçekler şairlerin iç dünyalarında oldukça ilgi çekici çağrışımlar uyandırmış ve bu soyutlanan algılar birbirinden farklı ve güzel şiirler olarak ortaya çıkmıştır. Kâinat algısının merkezine sevgiliyi yerleştiren divan şairleri, çiçekleri de sevgiliden ayrı düşünmemişlerdir. Çiçeklerin dalı, yaprağı, soğanı, dikenleri, goncası, taç yaprakları mutlaka sevgilinin bir uzvuna, bir huyuna işaret eder.
***
Şiirlerde en çok işlenen çiçeklerden bir tanesi sümbüldür. Sümbül, sarhoş edici kokusu, genellikle siyaha çalan mor rengi ve göz alıcı güzelliği ile şairlerin dikkatli nazarlarından kaçmamıştır. Bu çiçek aynı zamanda baharın müjdecisi olduğu için, kasidelerin doğa ve bahar tasvirlerinin yer aldığı nesib bölümünde kendine sık sık yer edinir. Hatta sümbül, sadece eski şiirimizde değil, genel anlamda kültürümüzde de geniş bir kullanım alanı bulur. Türk Müziği'nde sümbülden esinlenerek "sünbüle" isimli bir makam üretilmiş, hat sanatında nahif bir yazı türüne "sünbülî" denilmiş, Halvetiyye'nin bir kolu "Sünbüliyye" olarak ismini sümbülden almıştır.
Divanların sayfaları karıştırıldığında "sünbül" redifli gazel ve kasidelere rastlamak pek muhtemeldir. Bunlardan en meşhurları olan Bâkî'nin ve Nev'î'nin sümbül kasidelerinde, diğer örneklerinde yer alan hemen hemen bütün hayaller işlenir. Bâkî, mezkûr kasidesinin beşinci beytinde sümbül hakkında şöyle buyurur:
Yazdurup müşg ile boynına hamâ'il takdı
Kendüye itmek içün halkı musahhar sünbül.
(Sümbül, insanları kendisine büyülenmişçesine bağlamak için
Boynuna mis kokulu ve tılsımlı bir muska taktı.)
Fakat sümbülün ne kadar muska taktığı söylense de, kokusundaki o tılsımın asıl sebebi muska değildir. Sümbül büyüleyici kokusunu, sabah rüzgârı vasıtasıyla sevgiliden almaktadır:
Sabâ reyhâncısı bâğ-ı rûhundan
Nesîm-i sünbül-ü reyhân uğurlar.
Ahmed Paşa
(Sabah rüzgârı, sümbül ve reyhan kokulu havayı
Sevgilinin yanağının bağından almıştır.)
Sümbül, sabah rüzgârının taşıdığı bu reyhan kokuyu almıştır almasına, ama bu hareketiyle kabahat işlemiş, edepsizlik etmiştir. Bunun için sabah rüzgârı sümbülü cezalandırmakta haklıdır:
Öykündügüyçün kâkül-i reyhânına sünbül
Bâğ içre sabâ saçını anın yola yazdı.
Ahmed Paşa
(Sümbül sevgilinin reyhan saçlarına özenip,
bu kokuyu sabah rüzgârından çaldığı için cezalandırıldı
ve yaprakları aynı rüzgâr tarafından yollara serildi.)
Dedik ya, her nesne divan şairlerine sevgiliyi anlatır; bakın, bahar gelince sümbüllerin açılmasını şair neye benzetiyor:
Bâgun mutarrâ sünbüli başlar açılmaga kaçan
Gördükçe anı sanurum bir dil-rübâ zülfün çözer.
Şeyhülislâm Yahyâ
(Bahçenin misk kokulu sümbülü açılmaya başlayınca,
Bir gönül çelen güzelin oturup saçlarını çözdüğünü zannederim.)
Divan şiirinde gülün aynı zamanda sevgilinin yanağına, sümbülün de saçlarına işaret ettiğini unutmazsak şu beyit, saçları yanakları üzerine sarkan güzeli gördükten sonra ne yapacağını bilemeyen Nesîmî’nin manzarasını gözler önüne serer:
Şol gül üzre dağılan anber sıfatlı sünbüle
Anber ü reyhân aceb yâ müşk-i ter desem n’ola!
Sevgilinin yanakları üzerine sarkan saçlarını
Amber gibi güzel ve taze kokularla vasıflandırsam şaşılır mı!
***
Nergis, bilindiği üzere koyu sarı renkli ve ortası yeşil bir çiçektir. Uzaktan bakıldığında ortasındaki yeşil kısım siyah gibi görünür. Bunun için, divan şairlerine göre nergis çiçeği sevgilinin gözüne delalettir. Uzaktan nazar edildiğinde görünen manzara; ortadaki siyah kısmın gözbebeklerine benzemesi, etrafındaki yaprakların da kirpikleri andırmasından hareketle sevgilinin gözüdür.
Divan şiirinde nergis ele alınırken, genel itibariyle “nergis-i mest”, “nergis-i şehlâ” gibi tamlamalarla vasıflandırılır. “Mest” kelimesi, sarhoşluk veren bir şeyin etkisiyle şuuru zayıflamış, kendinden geçmiş kimseyi; “şehlâ” kelimesi de, bakınca insana hoş görünen hafif şaşı gözü ifade eder. Fakat dikkat edilirse “şaşı” kelimesi gibi noksanlık telkin eden bir kelime değil, “şehlâ” gibi güzellik ifade eden bir kelime tercih edilmiştir.
Nergise böyle tamlamalar yakıştırılmasının sebebi, şekil itibariyle boynunun bükük durmasındandır. Boynu bükük duran nergis, tahayyüllerde hep kendinden geçmiş bir vaziyettedir:
Çemen bezminde göz yumup sararmış geçmiş ol nergis
Şarâb-ı şeb-nemün gâlib humârından zebûn olmuş.
Behiştî
(Nergis kırlarda gözlerini yummuş, kendinden geçmiş ve sarhoşçasına durur.
Çünkü nergis, gece düşen çiğlerin verdiği sarhoşlukla sersemlemiştir.)
Sevgilinin bakışı hep göz ucuyladır, tıpkı nergis-i şehlâ gibi. Aşığın istediği de bundan başkası değildir zaten. Âşık, sevgilinin uzun uzun bakmalarına dayanamaz, çünkü güneşe çok uzun süre bakan kişinin gözleri kamaşır ve bu süreyi uzatırsa kör olma tehlikesi vardır. Aşığa bir göz ucuyla bakış yetecektir:
Bir mi görürüz nergis-i şehlâ ile çeşmün
Bir göz ucu ile bize ammâ nazarın yok.
Şeyhülislâm Yahyâ
(Nergisin tatlı şaşı duruşu bize hep senin bakışını hatırlatır
Ama senin bakışını asla onunla bir görmeyiz.
Göz ucuyla da olsa bize nazar etmez misin?
Aşk mesleğinde mertebe kat edenler, yaşadıkları hali ifade edebilmek için sürekli “mest” kelimesini kullanırlar. Çünkü aşk, bir sarhoşluk halidir. İrade ortadan kaybolur, akıl devreden çıkar ve âşık divaneye döner. Âşıklar sevgili elinden bir kadeh şarap içmişlerdir, bunun için altın kadehlerdeki şaraplar âşıklar için dedikodudan ibarettir; altın kadehteki şarabın verdiği sarhoşluk aşıkların sarhoşluğunun yanında bahis mevzuu olamaz:
Bakmaz safâ-yı sâgar-ı zerrîne mest-i aşk
Kimyâ-yı ayn o nergis-i mahmûrdur bana.
Şeyh Gâlib
(Aşk ile mest olan kişi, altın kadehteki şarabın verdiği sarhoşluğa bakmaz bile.
Benim sarhoşluğum, nergis gibi mahmur bakıştandır...)
***
Divan şiirinde en fonksiyonlu çiçek hiç şüphesiz güldür. Hem çeşidinin bol olmasından dolayı, hem de İslamî gelenekte güle alabildiğine kıymet verilmesinden dolayı şairler gül çiçeğini bol bol kullanmışlardır. İçerisinde onlarca kez gülün geçmediği bir tane divana rastlamak mümkün değildir. Öyle ki şairler, aslında gül bahçesi demek olan “gülzâr” ve “gülistân” kelimelerini şiirlerinde çiçek bahçesi anlamında kullanmışlardır. Onlar için çiçekten murat, güldür. Aşkın her halini, gülden yola çıkarak oluşturdukları terminoloji ile ifade etmişlerdir.
Gülün hikâyesi hakkında hemen hemen her medeniyette bir efsane vardır. Klasik Türk şiirinin beslendiği kaynak olan İslam medeniyetinde ise iki efsane dikkatleri çeker. İlki gül ile bülbülün hikâyesidir: Aslında gül, ezelden beri kırmızı olan bir çiçek değildir, fakat her zaman güzelliği temsil eder. Gülün bu güzelliğine kendini kaptıran bülbül gülün etrafında pervane olmuştur, fakat gül ona asla yüz vermemektedir. Bülbül, tahammül mülkünün yıkıldığı bir gün gider ve gülün gövdesine konar. Dikenler gövdesine batınca bülbül kan revan içinde kalır ve kanıyla gülün dibini sular. İşte, o günden beri gül kırmızı rengi almıştır ve en çok da kırmızı gül sevilmiştir.
Tasavvufî gelenekte ise ikinci efsane daha çok ilgi görmektedir. Bu efsaneye göre gül, Hz. Peygamber’in terinden neşet etmiştir. Bunun için Yûnus, sarı çiçeğe “Gül sizin neniz olur?” diye sorduğunda sarı çiçek, “Çiçek eydür iy derviş gül Muhammed teridür” demiştir. Hatta tekke şiirinde gül denince akla Hz. Peygamber gelir.
Gül, sevgilidir; sevgilinin ta kendisidir. Âşıklar ne ararlarsa, onu gülde bulurlar. Dert de güldedir, derman da; hasret de güldedir, vuslat da; çokluk da güldedir, birlik de; uzlet de güldedir, ülfet de:
Bulunur her derde istersen gülistânda devâ
Hokkasında goncenün san kim şifâ cüllâbı var.
Fuzûlî
(Eğer istersen gül bahçesinde her derde deva vardır.
Goncanın hokkasında sanki şifa gülsuyu var.)
Âşık, bir kere sevgilinin yörüngesine girdikten sonra bir daha o çember dışına çıkmak istemez. Âşık, o dairede kendisini bulmuş, derdin içinde dermanı yakalamış, şifa gülsuyundan içmiştir. Bunun için âşık sevgilinin eteğinde sürünmeye razıdır:
Ol gül-endâm bir al şâle bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün.
Enderunlu Vâsıf
(O gül gibi endamı olan sevgili, gül renginde bir şala bürünsün ve yürüsün.
Şalın uçları arkasından sürünsün, tıpkı gül renginde kanlar akıtan gönlüm gibi.)
Aşk başlı başına bir derttir. Fakat öyle bir derttir ki, diğer bütün dertler onun etrafında toplanmıştır. Merkezdeki dert aşktır. Aşığa en büyük ıstırabı veren dert, aşk derdi olduğu için, âşık diğer dertleri artık görmez olur:
Gülşen-i hüsnünde câm-ı ışkun ile mest olup
Bir dem içre iki dünyayı ferâmuş eylesem.
Hecrî
(Güzelliğinin gül bahçesinde, aşkın şarabı ile sarhoş olsam da,
Bir anda iki dünya derdini de unutsam…)
Bülbül yani âşık, gülün yani sevgilinin diyarında kanlar akıtır. Uzaktan gören kişi gülün yaprakları yere dökülmüş sanır, fakat o kızıllık aşığın kanından ileri gelir:
Gülistânda berg-i gül sanman dağılmış bâddan
Küşte-i hâr-ı gam olan andelîbün kanıdır.
Âhî
(Gül bahçesinde yerde gördüğünüz kızıllığı,
Rüzgârdan uçup dağılan gül yaprakları zannetmeyiniz.
Gam ateşinden ölen bülbülün kanıdır o!)
Zaten dışarıdan görünen hep zandır. Aşığın hali göründüğünden hep farklıdır:
Dâğlar sînede dil nâlede gûyâ kodılar
Kafes-i bülbül-i şûrîde-makâl üstine gül.
Tıflî
(Âşıkane ve güzel sözler sarf eden, insanları kendine hayran bırakırcasına öten bülbülün kafesine gül koydular. Hâlbuki ne kafes üzerinde gül vardır, ne de bülbülün ötüşü hoştur. Aşığın sinesinde gül gibi yaralar açılmıştır, gönül ise bülbül gibi inlemektedir.)
Aşk, ateştir. Aşığın zamanı ateş olmuştur, mekânı ateşler içindedir. Bu sırdan sonra söylenecek söz kalmaz; çekilecek âh kalır:
Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybâr âteş
Semender-tıynetân-ı aşka bestir lâle-zâr âteş.
Şeyh Gâlib
(Gül, ateştir; gül fidanı, ateş; gül bahçesi, ateş; nehirler dahi ateş.
Ağzından alevler saçan semender gibi âşıkların da aradığı ateşten bir lale bahçesidir.)
Ne mümkin bunca âteşle şehîd-i aşkı gasl etmek
Cesed âteş kefen âteş hem âb-ı hoş güvâr âteş.
Es’ad Erbilî
(Bu kadar ateş içerisinde ölen aşk şehidini yıkamak mümkün müdür?
Cesedi ateştir onun, kefeni ateştir. Onu yıkayacak olan su dahi ateştir artık…)



Üsküdar'ın Ezanları
(Üsküdar'ın en mümtaz müezzini Ahmet Uzunoğlu'na...)

Bir nefeste bin cân verir Üsküdar’ın ezânları
Türlü derde dermân verir Üsküdar’ın ezânları.

Nice melek devrân eder minâreler etrafında
Rûha şifâ devrân verir Üsküdar’ın ezânları.

Gökler açılıp şerâreler yükselir her bir rûhtan
Gönle devâ seyrân verir Üsküdar’ın ezânları.

Âvâzesi süzülür âheste fâni bedenlere
Bâkî câna ihsân verir Üsküdar’ın ezânları.

Âlem-i lâhuta uzanır bu lâhutî sedâlar
Dünya içre cânân verir Üsküdar’ın ezânları.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#4
Ynt: Küllük Dergisi

kardeşim, elinize sağlık. hayırlı uğurlu olsun.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#5
Ynt: Küllük Dergisi

hayırlı uğurlu olsun emeğinize Rabbim destek versin :) çok sevindim.yazıları buradan paylaşmaya devam edermisin ...yazılar okuyalım.
 
Katılım
27 Eki 2007
#6
Ynt: Küllük Dergisi

dostlar kardeşlerim elinize kolunuza sağlık hayırlı uğurlu olsun halef olmanın hakkını vermeniz dileğiyle dergiye nasıl ulaşırız
 
Katılım
30 Ocak 2010
#7
Ynt: Küllük Dergisi

Herkese çok teşekkür ederim, sağolunuz...
Dergi şimdilik üniversite içerisinde dağıtılıyor, imkanları arttırabilirsek dışarıya da göndermeye çalışacağız. Buraya pdf olarak eklemeye çalıştım ama beceremedim. Bir yolu var mı?
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#8
Ynt: Küllük Dergisi

[code]edebiyatturkiye@hotmail.com [/code]a mail atabilirsin ben buradan yayımlarım. mail attıktan sonra buradan bilgi verirsen sevinirim kardeşim.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#10
Ynt: Küllük Dergisi

www.edebiyatturkiye.com/forum/kullukdergisi/sayi1.pdf


Vaktim olmadığından ayrıntılı inceleme imkanım olmadı.Fakat oldukça emek harcanmış belli.Tebrikler.

Not: Derginiz için dizin oluşturdum.Yeni sayı çıktıkta buradan bilgi verip dergiyi maile atmanız halinde dizine eklerim.

Derginizde divana da yer ayırmanız ümidiyle...
 
Katılım
30 Ocak 2010
#11
Ynt: Küllük Dergisi

Teşekkür ederim abi. İnşallah divan ahalisi beğenir. Bu arada, üçüncü sayıyı da neşrettik. Onu da divanın e-mail adresine gönderdim. Diğer arkadaşların da kabulü halinde önümüzdeki sayıda divandan bahsetmeyi düşünüyorum...
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#13
Ynt: Küllük Dergisi

RahgüzaR' Alıntı:
Teşekkür ederim abi. İnşallah divan ahalisi beğenir. Bu arada, üçüncü sayıyı da neşrettik. Onu da divanın e-mail adresine gönderdim. Diğer arkadaşların da kabulü halinde önümüzdeki sayıda divandan bahsetmeyi düşünüyorum...
Kardeşim divandan bahis açma yanarsın yok olursun diyeydim açeydim kollarımı gitme diyeydim :) ( Sayı 2 den sonra ortadan kaybolan rahgüzar a uluğbey in yorumu)
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap