Kuşe-i Pejmürde

Katılım
18 Mar 2009
#1
Roman okumaktan pekte hoşlanmayan biriyim ancak son zamanlarda bu huyumdan vazgeçmiş gibiyim.Hele hele okuduğum romanlara farklı bir gözle baktığım zaman kendimce kendime yararlı şeylere vakıf oluyorum.Hani bir grup talebe Üstad’a gelip şöyle sual eylemişlerdi ya:

‘Bize Halikımızı tanıttır,muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar.’ Ve Üstad şöyle buyurmuştu o hakikate muhtaç,aç ve susamış gençlere:

‘Sizin okuduğunuz fenlerden her fen,kendi lisan-ı mahsusiyle mütemadiyen Allah’tan bahsedip Halikı tanıttırıyorlar.Muallimleri değil,onları dinleyiniz.’

Nasıl bakarsanız öyle görürsünüz ve neye muhtaç olduğunuzu ve neyin eksikliğini hissettiğinizi bilirseniz okuduğunuz her şeyde onu arar ve onun izini sürersiniz.Eğer aradığınız kudsi bir şey ise iğrenerek okuduğunuz ve lanet etmeniz gereken romanlar,şiirler birdenbire gözünüzde ibret-nüma bir hal alıverir.En bayağı mahlukatlar size ders mahiyetinde görünmeye ve onların varlığına neredeyse şükretmeye başlarsınız.Hiçbirşey boşuna değil gerçekten.Eğer her şeye bir şey elinden çıkmış gözüyle bakar ve her şeyin o Bir tarafından yaratıldığını bilir ve her şeyin sadece o Bir’i takdis ve tesbih ettiğini idrak edersek bir çiçeği koparmaya kıyamaz,bir yaprağı cem olduğu ağaçtan ayıramaz,çimenlerin üstünde zalimce hoplayıp zıplayamaz,gördüğümüz her köpeğe ‘hoşt’ diyemezdik.Ama dedik ve artık dediklerimiz için pişman olma zamanı,kopardığın her çiçekten,dalından ayırdığın her yapraktan,üstünde hoplayıp zıpladığın her ottan,hoşt dediğin her köpekten ve dahi kin kustuğun her varlıktan helallik isteme zamanı.

Ve artık sen dostum(ben) romanlara bakışını değiştirmelisin.Romanlarda Hak’kı arama zamanı.Romanlardaki perdeleri aralama zamanı.Herşeyden önemlisi gözünün önündeki perdeyi kaldırma zamanı.

Bu samimi itiraflardan sonra asıl mevzuya girelim.Mevzumuz bir roman,daha doğrusu roman içindeki bir fasıl.Bir diyalog,bir pasaj…Artık ismini siz verin.’Sinekli Bakkal’ adlı romanın bir faslından bahse gireceğiz.

Peregrini, Kız Hafız Rabia’nın Kur’an tilavetini dinlemiş ve mest olmuş.Kızın okuduğu yerin mealine bakmış:

Rab,meleklere:’biz dünyaya hakim olacak birini(Adem) göndereceğiz’,dediği zaman onlar:’biz senin kudsiyetini ila,sana hamdüsena ile meşgulken,sen oraya fitne ika edecek,kan dökecek bir kimse mi gönderiyorsun’ dediler.

İşte bu meali dinleyen Peregrini şöyle dedi:

-Beni Allah’ımdan,ruhbaniyetten ve manastırdan ayıran işte meleklerin bu mantığı,itirazı olmuştur,dedi.

Bunları dinleyen Hilmi ve arkadaşları çok şaşırdılar.Çünkü Peregrini ile aralarındaki münasebetin isnad noktası dinsizlikti.Ve onlar memleketlerindeki geriliğin sebebini dinciler olarak görüyorlardı.İşte bu yüzden kendilerini dinden azade sayıyorlardı.Ancak Peregrinin bu yarı pişmanlık ve yarı itiraf konuşması onları çok şaşırtmıştı.Herşeye rağmen Hilmi sordu:

-Bu sesi terbiye etmek istemez misiniz,cher maitre?(sevgili efendim)
Peregrinin verdiği cevap aynen şuydu:

-Hayır,Sezar’ın malını Sezar’a,Allah’a ait olanı Allah’a vermek gerek…Ben Sezar’ın,ben şeytanın zümresindenim.Çocuk Allah’ın,bırakın olduğu yerde kalsın.

İşte bu sadece ufak bir fasıldı.Bu fasıldan öyle dersler çıkarki buna biz bile şaşırırız.Sadece dini dersler değil aynı zamanda Batı ve Doğu toplumu arasındaki anlayış farkı,doğunun batıya yaranmak için neleri feda ettiğini ve ne gibi hazineleri harabedir,eskidir,ananedir deyü feda ettiğini ders olarak çıkarabiliriz.Ve ne yazık ki toplumun ilmi,iktisadi,askeri,maarrifi ve kalan diğer yönlerinin terakkisi önündeki tek engelin din olarak görülmeside bir başka ders başlığıdır.Bu terakkinin önündeki engel din değil Akif’in tabiriyle şu taifelerdir:

Bizde erbab-ı tefekkür ile avamın arası,
Pek açık.İşte budur bence vücudun yarası

Hele hele üdebalara ne demeli:

Üdebanız hele gayetle bayağı mahlukat
Halkı irşad edecek öyle mi bunlar?Heyhat

Peki ya ilimsiz hoca taifeleri:

Ne Hüda’dan sıkılırlar,ne Peygamber’den
Bu ilimsiz hocalardan,bu beyinsizlerden,
Çekecek memleketin hali ne olmaz düşünün.

Ülema taifeside payına düşeni alır:

Misyonerler gece gündüz çalışırken,acaba,
Oturup vahy-i ilahi mi bekler ulema?

Akif’in fırçalamasından nasibini birçok taife almıştır.Dikkat ettiysek bu taifeler ictimaii hayatta ön saflarda bulunan ve mükellefiyeti olan kimselerdir.Bu mükellefiyetin muhatabı olan bizler ise başka bir Üstad’ın:

‘Bir gençlik,bir gençlik!!Zaman bendedir ve mekan….ilh.’ hitabı ile mükellef sahibi ettiği gençler o özlemi duyulan ‘şuura’ vakıf olduğunda inşaallah güzel günler onların olacak.Bir batılının kıyamayıpta acıdığına yani Rabia’ya yani onun şahsında milletimize ne ettiysek hep kendimiz ettik.Tabiki batı ak kaşık değil.Ancak biz ondan daha vahşi olduk.Ona zahmet bile vermedik.Kimi yerde siyasi yöneticimiz,kimi yerde üdebamız,kimi yerde ulemamız,münevverimiz ve kimi yerdede camii kürsüsündeki cehennem tellalları,cennet emlakçıları ile taklidi bir imanın inşasını üstlendik.Halkın dini inançlarını görmezden gelerek inkılab yaptık.Yedi yaşından yirmi yaşına kadar aynı siyasi ve tarihi kişileri Tanrısallaştırıp tenkidi ve teffekürü engelledik.Formülize ettiğimiz hayat ve makinelaştırdığımız inanç sistemimiz ile Rus komünizmini aratmadık…

Doğru söyleyeni kovmayı bırakıp mahpusluk yaptık.Türlü işkence ve baskılarla Hakk'ı unutturmayı ve güneşi balçıkla sıvamayı düşündük,denedik.

İnşallah aynı romandan başka bir fasıl ile devam edeceğiz…
 
Katılım
18 Mar 2009
#2
Ynt: Kuşe-i Pejmürde

Gül ateş gülbün ateş gülşen ateş cüybar ateş
Semender-tıynetan-ı aşka besdir lalezar ateş

Şeyh Galib

Bir mevlevinin fikrinden çıkıp,kalemine mürekkep olup ve kağıdına nokta olduğu ne kadarda aşikar öyle değil mi?Okuyanda derin bir his oluşturduğu ve aslında her şeyin tek bir şey olduğu bu beyitte ne kadar da güzel dile getirilmiş.Aşka düşmüşlüğün verdiği tek renk,tek koku ve tek varlığın bir çığlığı değil mi bu?

Galip Dede yine müthiş bir beyitle bizleri düşünmeye sevk etti ve bize yeniden tevhidi hatırlattı.Meğer o tennure altındakiler o huzurlu duruşlarının aksine ne kadar da içliymişler,dertliymişler ve aşkta mahirmişler.Bakın ne diyor Galip dede:

Nesir:Gül ateş,gül fidanı ateş,gül bahçesi ateş,ırmak ateştir.Aşkın semender yaratılışlarına ateş, lale bahçesi olarak yeter(lale bahçesi yerine geçer).

Bir gül ve bir gül fidanı ve bir gülbahçesi ve bir lale bahçesi ile koskoca alem ve hakiki tevhid ancak bu kadar güzel ve bu kadar manalı anlatılır.Mest olmamak elde değil ki ,uçup gidiyor insan derinden derine bu beyiti okudukça.Ateşlere yanmadığına şaşarsın bunca ateş içinde yaşıyorken.Mest olmadığına yanarsın bunca ateş renkli şarap içinde yaşıyorken.Gelip birinin uyandırmasını mı bekliyorsun yanmak ve mest olmak için.O zaman kulak ver Dede’ye…Ahmet Haşim’in şu dörtlüğüne bir göz atalım:

Seyr eyledim eşkal-i hayatı
Ben havz-ı hayalin sularında,
Bir aks-ı mülevvendir onunçün
Arzın bana ahçar u nebatı

Haşimin gözüne hayal perdesi indiğinden arzın bütün taşları ve bitkileri ona birer hayal unsuru olarak görünür.Eğer ki Haşim’in gözüne aşk perdesi inseydi alem ona Galip Dede’ye olduğu gibi ateş olarak,Mecnun’a olduğu gibi Leyla olarak,Ferhad’a olduğu gibi Şirin olarak,Bülbül’e olduğu gibi gül olarak ve dahi tüm aşıkların alemi maşuğunun sureti gibi görecekti.O Mecnun ki çölde bir hortumun çıkardğı uğultu gibi:’Leyla! Leyla!’ diye figan ederek dolaşır ve serap üstüne serap görür,dört bir yanını saran Leyla’ya vasıl olmanın hevesi ile aklını kaybeder.Uçsuz bucaksız şu yakıcı ve dağdağalı çöl içinde canlı namına hiçbirşey yokken nasıl olurda Mecnun ‘Leyla’ diyerek figan eyler.Öyleyse Leyla heryerde,öyleyse Mecnun ne yana baksa bir Leyla görür,öyleyse Mecnun deli değildir.Ben bu durumu açıklaması için yine Haşim’e kulak vereceğim,gelin buyurun sizde dinleyin:

Zannetme ki güldür ne de lale
Ateş doludur,tutma yanarsın
Karşında şu gülgun piyale

İçmişti Fuzuli bu alevden,
Düşmüştü bu iksir ile Mecnun
Şi’rin sana anlattığı hale…

Yanmakta bu sağardan içenler
Doldurmuş onunçün şeb-i aşkı
Baştanbaşa efgan u nale…

Ateş doludur,tutma yanarsın
Karşında şu gülgun piyale…

Mecnun’un alemi ve alem içindeki her şeyi Leyla olarak görmesi yadırganacak bir hal değildir.Çünkü Mecnun Leyla’dan Mevla’ya geçiş aşamasında olduğu için Hakiki Aşkı tanımıştır.Mecnun’a mecnun sıfatını yakıştıranlar onun bu ahvalini anlamadıkları için onu bir deli olarak nitelemişler.Oysa hakikat herşey üstündedir ancak herkes o herşey üstünde olan hakikat izlerini göremez,o hakikat nişanının kime ait olduğunu bilemez.İşte bu nişanları gören ve bu nişanların kime ait olduğunu iyi bilen kimse heryerde maşuğunun Cemal’ini ve Celal’ini görür ve ister istemez bunu aşıkane bir tavırla ifşa eder.Bu bir sırdır ve eğer siz bu sırrı ifşa ederseniz ya Hallac-ı Mansur gibi bir akıbete uğrarsınız yada Kays gibi Mecnun sıfatı ile çağırılırsınız.Bu sıfatla çağırılmak ve Mansur’un akıbeti gibi bir akıbete uğramak gerçek aşıklar için bir şereftir.Gerçek aşık hakiki aşk yolunda kendinden bir şey feda etmedikçe yani benliğini ifna etmedikçe Baki olanın varlığında hayat bulamaz.Mecnun maddi olan aklını feda ettiği için bugün hala hakiki aşık deyince aklımıza gelir,alemdeki Cemal ve Celal nişanelerini okuduğu için hala dillerde hikayesi gezer.Hele hele Mansur tüm varlığını ifna ettiği için aşıklık yolunun en ön saflarındaki yerini alır.Mansur bu aşkın bir zerresiyle bu akıbete uğramıştır.Bakınız Yunus Emre ne diyor:

Ol aşkının bir zerresi
Bıraktı Mansur gönlüne
Taştı ‘Ene’l-Hak!’deyüben
Çağırdı Feryad eyledi

Eğer bir zerresiyle Mansur’u böyle feryad ettiren ve acı bir akıbete uğrattıran ‘Aşk’, siz kıyas edin ki zerrelerin cem olup gönle düşmesiyle neler feryat ettirir,neler feda ettirir ve zahiren acı gibi gözüksede batınen baldan kat kat tatlı bir akıbete uğrattırır.

Peki hakiki aşıkların alemde seyre daldıkları hakikat nişaneleri hakkında Kur’an-ı Kerim ne buyuruyor:Bununla beraber,doğu da Allah’ın batı da Allah’ındır.Artık nereye dönerseniz dönün,orası Allah’a çıkar.Şüphe yok ki,Allah(ın rahmeti)geniştir,O,her şeyi bilendir.(Bakara Suresi;115)İşte bu ayet beyitte geçen lalezar kelimesi ile son derece ilişkilidir.Lalezar kelimesi bu beyitte müthiş bir zekanın ürünü olarak kullanılmıştır.Doğunun ve batının hakimi kısacası heryerin ve her şeyin hakimi Allah’tır.Lale çiçeğinin altı yaprağı vardır.Bu altı sayısı şunu simgeler:sağ,sol,aşağı,yukarı,ön ve arka.Yani heryan ve her tarafta Allah vardır.Lale yazarken kullandığımız Arap harfleri ile Allah yazarken kullandığımız Arap harfleri aynıdır.Bu sayede iki kelimenin ebced hesabındaki karşılığıda aynı olmuş olur.Yani her iki kelimenin ebced hesabındaki karşılığı altmış altıdır.İşte şairimiz bu özellikten faydalanarak bir kelime oyunu yapıyor.Tüm anlatılanlara bakarak ister istemez şunu söyleyebiliriz:Lalenin divan şiirinde Allah’ı simgelemesi sonucunda bir lale bahçesi olan lalezarda tabikide heryanda ateş renkli laleler gözükecektir.Bu durum son derece doğal değil midir?.

Beyitimizde gecen bostan unsurlarının ortak bir noktası vardır.Bunlar kırmızı renktedir ve aynı şekilde ateşte bu renge sahiptir.Bir gül bahçesine veya kırmızı renkli lalelerden müteşekkil bir bahçeye şöyle bir uzaktan veya bir tepenin üstünden baktığınızda sanki bir denizin maviliğinin çevreyi kaplaması gibi aynen öylede bu çiçeklerin rengi oranın tümünü kaplamış gibidir.Tek bir renge gark olmuştur gülşen ve lalezar.Bu renkte oluşan tevhid bize alemdeki yani yaradılıştaki tevhidi hatırlatır.Bir fabrikanın ürünleri üstünde nasıl ki oraya ait olduğuna dair bir nişan varsa işte aynen öylede bir Allah’ın tek bir ‘ol’ demesi ile yarattğı şu alemde bulunan her ne var ne yoksa hepsinin üstünde ilahi bir nişane,ilahi bir sikke ve ilahi bir sahiplik mührü vardır.Eğer gözünüze bir perde inmediyse ve hakiki bir aşıksanız bu mühürleri görür ve bunun kime ait olduğunu anlar ve akabinde Vahdet-i Vücud’a çıplak gözler ile şahid olmuş olursunuz.

Beyite geri döndüğümüzde gözümüze çarpan ikinci bir unsur ise ırmağın ateş olmasıdır.Irmak nasıl ateş olur peki?Şimdi bunun incelemesini yapalım.Irmak eğer berrak bir su ise şöyle ateş olur:Bahçenin kenarında bulunan ırmağa kırmızı renkli gül ve lalerin aksi düşer ve böylece ırmakta sanki ateş rengine bürünmüş olur.Buradan çıkaracağımız tasavvufi mana; kalbin berrak tutularak İlahi görüntüyü en iyi şekilde yansıtmasıdır.Kalb aynasının pasını aşk saykalı temizler.Yani aşk ile bu berraklığa erişilir ve karşıdakinin rengiyle renklenirsiniz.Eğer karşında ateş renkli bir güzel varsa haliyle rengin ateş rengi olacaktır.

Irmağın ateş rengine bürünebilmesinin ikinci bir yolunu ise o meşhur merdiven şiirinin bazı mısralarıyla açıklayacağız:

Sular sarardı…yüzün perde perde solmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta..

Mısraları ile beraber şu mısralarda bu tabloyu tamamlar:

Duru alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı,neden tunca benziyor mermer?

Hani sadece yazdığımız beyit ile bu beyitleri yan yana koysak işin maddi yanı açıklanmış olacak.Üstte ki mısralar ırmağın neden ateş gibi olduğunu bize açıklar.Çünkü güneş batmakta ve güneşin o batarkenki kızıllığı alemi tek bir renge boyamakta.Sadece sular almaz bu kızıllıktan nasibini, bunun yanında gülbahçeside,lale bahçeside herşey ama herşey kızıl olur bir kor gibi.Öyleyse aklımıza şöyle bir şey geliyor.Acaba Galib Dede bunu yazarken güneşin kızıllığını mı seyre dalmıştı,güneşin batışını siyah bir mürekkeple beyaz bir kağıda kızıllığı çağrıştıracak bir şekilde nasılda yakıştırmıştı.İşte bu cümle bize şairlik nedir ve şiirin aynı zamanda bir musıki ve bir resim sanatı olduğunu gösterir.Kelimelerin ve hatta kelimenin en küçük birimi olan seslerin birbirine adeta domino taşları gibi bir nizam içinde çarparak oluşturdukları ahenk bize musıkiyi ve en sonunda taşların el ele vererek ortaya koydukları şekil bize resmi çağrıştırır.Öyleyse şairlik sadece kelimeleri alt alta dizmek değil aynı zamanda bir ahenk oluşturmak ve sonunda zihinlerde bir musavvir edasıyla tasvir canlandırma işidir.


Birde semenderden bahsedelim biraz.Fareden az büyük uzun kuyruklu kertenkele ve kurbağa türünden bir hayvandır.Efsaneye göre bu hayvan ateşte yaşar ve ateşten çıkınca ölürmüş.Ateşi söndüren bir madde çıkardığı için ateşte yanmazmış…

Şu yaşadığımız dünyayı bir ateş olarak gören Galib Dede ne kadarda haklı.Bu dünyadan göçmek olarak açıklanan ölüm sanki bize semenderin ateşten çıkarak yaşayamaz hale gelmesini hatırlatır.Elbette ateşten göçen bir insan yani dünyadan göçen bir insan ölecektir.Bunun başka bir açıklaması yoktur.Semenderin yanmamak için çıkardığı madde ile aşığın gözünün yaşı arasında bir parelellik vardır.Ancak aşığın gözünün yaşı bunu söndürmeye,dindirmeye yetmez.Yani aşık aşk içinde yaşamak ile ölmek arasında gidip gelir.

Beyitte geçen diğer bir ifadede şudur.Bir lalede lale bahçesini temaşa etmek.Bir laleyi lale bahçesi olarak görmek.Bunun felsefesi çok ayrı bir mevzu tabiî ki:

Hoşca bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen
Şeyh Galib

Buradaki adem ve alem kelimelerini çıkarıp lale ve lalezar yapınız.Bakalım ortaya ne çıkacak.Veya başka bir ifadeyle şunu diyebiliriz;İnsan bu alemin bir numunesidir.Çünkü alem Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisi ile doludur.Eşref-i mahluk olan insan bu isim ve sıfatların tümüne haizdir.Yani tüm bu sıfat ve isimlerin en güzel taşıyıcısı insandır.Alemin göz bebeğidir…

Arifler için ağaçlardaki bir tek yaprak bir marifet divanıdır.Gafiller içinse bütün ağaçlar dahi tek bir yaprak bile değildir…Bu bir sufinin sözüdür.Ne de güzel söylemiş değil mi?Hz.Mevlana ise bu manaya gelecek bir başka söz söylemiştir:

Ben bir damla değilim,bütün deryayım!

Yunus Emre bakın ne diyor bu hal üstüne:

Yunus sen bir olgil,bir ile bir olgil
Bir olan aşıklar bu sırdan duyarlar

Evet bir olan aşıklar yani tek Bir olan maşuk ile bir olan ve alemde sadece Bir olanın O olduğunu bilenler bu sırdan başka bir şeyden bahsetmezler.Çünkü gerçek ilim ve söz budur:

Aşk imiş her ne var alemde
İlim bir kıl u kal imiş ancak

Ve gerçek ilim ve sözün bu olduğunu bilenler ve alemin bu ilimden başka bir şey olmadığını bu hakikatten yoksun olarak alemi idrak etmeye çalışırsak elimizde koca bir dedikodu kalacağını ve bunun farkında olanların ise sus- pus olacağanı şöyle dile getirir şair:

Cihan baştan başa hep güft ü gudur
Anı her kim ki bildi epsem oldu

Epsem olmak:susmak,sessiz kalmak,dilsiz kesilmek anlamına gelir.

Ve şuda bilinsinki bu sırra vasıl olanlar ve bu sırrı idrak edenler ancak susmak ile mükelleftirler.Çünkü sırrın ifşası kabul gören bir durum değildir.O yüzden susmak belkide bu sırrın çevreye ifşa edilmesindeki tek yoldur.Kim bilir belkide Hz.Mevlana bazı şiirlerinde sırf bu yüzden susmuş,sessiz anlamına gelen ‘Hamuş’ mahlasını kulanmıştır.Hep söylenir ya:Tasavvuf ka’alden ziyade haldir diye.Çünkü tasavvuf hakikati arama yoludur.Salikler mertebe mertebe tırmandıkça artık sözden ziyade hal ile anlaşır ve hal ile hem-hal olurlar.

Gül yağında gülü seyreden, bir küçük kıvılcımda koca cehennemi tefekküre dalan elbette bir lalede bir lalezarı temaşa edebilir. Yeterki görmeyi bilsin ve en önemlisi görmek ona nasib edilsin…

Dostlara selam olsun…
 
Katılım
18 Mar 2009
#3
Ynt: Kuşe-i Pejmürde

Doğacak çocuğa don biçmektir umut
Yaşarken ölmektir bir nevi yeis
Umutlar hep bir kaç beden büyüktür
Yeisler hep bir kaç beden daha büyük
Umuda giden yollar hep uzun ve incedir
Yeise giden yollar ise umut bitincedir...
 
Katılım
18 Mar 2009
#4
Ynt: Kuşe-i Pejmürde

Büyüklerimiz hep daha iyi biliyor
Büyük olsun seneyede giyer hesaplarını diyorum
Hatırlayın, nasılda giyerdik paçası kaç kat olmuş pantalonları
İçinde kaybolduğumuz yünlü kazakları
Ayaklarımızn, içinde neredeyse ters döneceği ayakkabıları
Utana sıkıla giydiğimiz elbiseler içinde bir adım ötesini düşünen
Anne ve babaların istikbal hesapları
Hayır bu bir istikbal hesabı değildi ne yazıkki
Cebindekinin iktisadını nasıl yaparım diyen muktesidin hesabıydı bu
Büyüdük amma bu hesapları unutmadık yinede
Birkaç beden daha büyük hayaller kurduk
Birkaç beden daha büyük günahlar işledik
Birkaç beden daha büyük sevdalar ümitledik
Hayallere,günahlara,sevdalara hudud yok
Bunları giyerken utanmadık hiç,kıvırdık kıvırabildiğimiz kadar
Bunların hesabı,iktisadı yok ki baba
Gel bunlarında bilançosunu çıkar bana
Benim adıma benim için daha iyisini yap
Bana bir hayal muktesidi göster
Bana bir günah mahrumu göster
Bana bie sevda mutmaini göster
Yok deme sakın,depodan bir büyüğünü getirir her zaman
Kızardık hep o büyüğü getirene,keşke bulamasa derdik
Oysa şimdi, keşke bir değil birkaç beden daha büyük yok mu?
Diyen nefsine mağlubleriz biz…
Olsun be baba olsun
Sen yine bana bir büyüğünü al
Ben seneyede giyerim…
 
Katılım
18 Mar 2009
#5
Ynt: Kuşe-i Pejmürde

Kimsesiz sokakların üstü sidik kokan duvarlarında
Kirletilmiş ruhların yaklaşık gençlik sularında
Ağzı içki kokan kaşarlanmış gencin dilinde
Ne işin var senin ey aşk bu sefilin devrinde

Not:Hakketmediğimiz bir muamele sonucu gaza gelip(isyan edip) karaladığımız birşeydi,adı ister şiir olsun isterse başka bir şey.
 

Giriş yap