makaleler

Katılım
3 Ağu 2008
#1
Daha önce de yazdım: Türkiye'de her şey sıradanlaştırılıyor: Devrimcilik, Muro soytarılığına; Aşk, Recep İvedik bayağılığına indirgenmişken, 'mertlik, sadakat ve tok sözlülük' de elbette o mahût sözle pespâyeleştirilecekti... Ne rezil bir toplum olduk, yarabbi!
yukarıdaki sözler hilmi yavuz bey'in 8 şubat 2009 tarihli zaman gazetesinde neşredilen makalesinde geçmektedir....

makalenin tamamı için:

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=812864
 
Katılım
3 Ağu 2008
#2
Ynt: makaleler

Aşırıya vardırılmış bir sınıfsal determinizm, birey ve bireysel sorumluluk hissini de ortadan kaldırıyordu. Adetâ tepeden tırnağa teori kesilmiştik; teori vardı, ahlâk yoktu; ya da mevcut ahlâk parçacıkları dahi “proletaryanın ahlâkı” üzerinden teoriye kanalize oluyordu.
bu sözler taraf gazetesinde yazan halil berktay'a ait.

makalenin tamamı için:

http://www.taraf.com.tr/makale/4247.htm
 
Katılım
3 Ağu 2008
#3
Ynt: makaleler

İki tarafa da sor ey talib! — "Meteor'un meteoroloji'de ne işi var?"

Çekinmeden sor! "Meteoroloji, meteorları (göktaşlarını) konu edinen bir bilim dalı mıdır?"

Ve sakın unutma, her dönemde gaflet ve cehalet erbabının şaşkınlığı, doğru cevabı değil, doğru soruyu bilmemekten kaynaklanır.
sözler dücane hocaya ait. makalenin tamamı için:

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=21.03.2009&y=DucaneCundioglu
 
Katılım
3 Ağu 2008
#4
Ynt: makaleler

Bu konuda AB ve ABD, Peygamberimiz'i karikatürize eden bir ülkenin başbakanının NATO genel sekreteri olmasında ittifak ettiklerini göstererek, İslâm'a karşı nasıl bir tavır aldıklarını açıkça ilan etmişlerdir. Bu postmodern savaş, örtük ve ayartıcı yöntemlerle sürdürüldüğü / sürdürüleceği için çok daha tehlikelidir. O yüzden müteyakkız olmak zorundayız vesselâm…
bu satırlar yeni şafak gazetesinde yazan yusuf kaplan'a ait. makalenin tamamı için:

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=13.04.2009&y=YusufKaplan
 
Katılım
17 Haz 2008
#5
Ynt: makaleler

Bu Arada Neler Oldu?
Durmuş Hocaoğlu

__WEBANALİZ / 25.05.2009 Pazartesi

Yeniçağ'dan ayrıldıktan sonra, sitemdeki köşemde ancak üç yazı yazabildim; en büyüğü merhum Yazıcıoğlu'nun hâlâ her bakımdan normal karşılayamadığım vefâtı – acaba vefat mı sâhiden, yoksa katl mi? - başta olmak üzere, hiç hesapta olmayan birçok üzücü hâdisenin üstüste vuku' bulmuş olması, elimin kaleme gitmesine mâni' oldu. Tabiatiyle üç ayı mütecâviz bu uzun zaman diliminde boş durmadım, yine okudum, yine yazdım – esâsen bu gibi durumlarda okumak ve yazmak benim için kendi elimle inşâ ettiğim selâmetli bir dünyaya, yâni şahsî "Simeranya"ma ilticâ etmek anlamına geliyor -; elimin gidemediği, köşe yazılarım oldu. Kendi sırça köşkümdeki bu kalem kilitlenmesi, hiç beklemediğim bir hâdise teşkîl etti, ama oldu; ne yazık ki, hiçbir şey önceden tam olarak kestirilemiyor. Bundan sonra inşaallah bir daha başıma gelmez duâ ve temennîsi ile, kaldığım yerden devam etmek üzere, şu üç aylık süreyi kısaca hulâsa etmek istiyorum ve tek bir soru soruyorum:

"Neler oldu bu arada?"

Kestirmeden vereceğim cevabım şu ki, normal ve tabiî olanın anormal ve gayri tabiî, anormal ve gayri tabiî olanın normal ve tabiî olmaya başladığı bir vetire yaşıyoruz; hâdiseler öylesine sür'atle gelişti ki, üç ay öncesi yıllar öncesi gibi geliyor bana, çünkü bu müddet zarfında Türkiye'nin kontrolü Türklerin elinden çıkmış bulunuyor.

İlk evvelâ, bu cümleden olmak üzere, beni bir tür katalepsiye sokan, Yazıcıoğlu'nun dârı bekaya irtihâline kısaca temas etmek istiyorum; ancak, "Yazıcıoğlu Fenomeni" hakkında düşündüklerimi tam olarak yazamayacağımı biliyorum; o zaman da yazamadım, şimdi de yazamıyorum, sâdece birkaç noktaya temas edebileceğim bu sebeple.

Bir kerre ve herşeyden evvel, bu hâdisenin kendisi, memleketimin nasıl bir cendere içine sokulmaya başlanmış olduğunu tek başına isbata kâfî olsa gerektir. Niçin derseniz, şundan: Normal bir devlet, vatandaşının ihtiyâcı olmadığı anda görünmezleşen, ihtiyâcı olduğu anda da hemen yanı başında dimdik ortaya çıkan devlettir. Ama burada öyle yürümüyor işler; maalesef: Devlet(imiz) – acaba hâlâ sâhiden "devletimiz" mi; emîn değilim, onunçün "devlet" demeyi tercîh ediyorum - ihtiyaç duyulduğu ânda yanımızda görünmüyor, buna mukabil, nerede ihtiyaç hissedilmiyorsa, orada hemence bitiveriyor. Nitekim, vatandaşlarının – hâssaten organik vatandaşlarının - mahrem konuşmalarını bile kayıt altına alan ve böylece gitgide karmaşıklaşan görünmez bir korku ağı ile her yeri kuşatan Devlet, Yazıcıoğlu'nun telefonundan, O'nun, memleket hudutları dâhilinde nerede olduğunu koskoca dört günde bulamadı. Evet dostlar; yanlış ve/ya yalan söylediğimi düşünmüyorum - siz yanlışımı ve/ya yalanımı yakalarsanız lûtfen bildiriniz ki şahsımı ıslah edebileyim -, artık memleketimi tanıyamaz hâle geldiğimi düşünüyorum: İstihbarat ağı öylesine anormalleşti ki, "Big Brother"a benzemeye başladı; nitekim insanlar(ımız), dinlenmekte olabileceklerini dikkate alarak kendi aralarında oto-sansürlü konuşur oldular, lâkin gelin görün ki, "Yazıcıoğlu nerede" diye sorduğunuzda "Big Brother" "bulamıyorum" diyor. Bunun normal ve tabiî bir hâl olduğu söylenebilir mi? Bana kalırsa Yazıcıoğlu bir "çok bilen adam" idi ve bu da O'nun başını yedi. Kim mi? "Big Brother"dan daha münâsip birisini düşünemiyorum; hani her tarafta kulağı olduğu hâlde Yazıcıoğlu'nu dört gün zarfında bulamayan Big Brother var ya, işte O.

***

Evet; Normal ve tabiî olanın anormal ve gayri tabiî, anormal ve gayri tabiî olanın normal ve tabiî olmaya başladığı bir vetire yaşıyoruz. Şundan ki, 29 Mart mahallî seçimleri arefesine kadar, az da olsa Türklerin elinde bulunan ipin ucunun elden kaydığını gördük – bakar kör olanlar hâriç tabiî; gelişmeler kontrolden çıkmış bulunuyor: İnisyatif Türkler'de değil artık. Yeniçağ'da sondan bir evvelki yazımın serlevhası "Türkiye Türklerin Avuçlarının Arasından Kayıyor! Türkler Vatanlarına Sâhip Çıkamıyor!" idi (19 Ocak 2009); artık bu iş tamamlandı fikrimce. Bundan sonra kontrolü tekrar ele almak hemen hemen nerdeyse imkânsızlık sınırına dayandı, çünkü Hükûmet, "Pandora'nın Kutusu"nu açtı. Kürtçe TV bir ilk basamaktı; her basamakta olduğu gibi once bir tatmin safhası yaşanacak ve fakat çok geçmeden talep çıtası yükselecek ve bu böyle sürüp gidecek; nereye kadar?

Sürecin bu hâle gelişinin dönüm noktası, esâsında, 22 Temmuz 2007 seçimleridir; bir nebze dikkatli olan, basîreti kararmamış her normal insan, Kürtçülüğün, o vakitten bu yana geçen iki yıldan daha kısa müddet zarfında almış olduğu mesâfenin o vakte kadar alınankinden daha büyük olduğunu farkedemezlik edemez; ancak, 29 Mart'tan sonraki gelişmenin ivmesi çok daha yüksek boyutlara vâsıl olmuş bulunuyor, öyle ki artık iş kaba meydan okumağa ve hattâ tehditlere dökülür olmağa kadar varıyor. Nitekim, DTP Milletvekili Pervin Buldan, "Biz Kürdistan'ının sınırlarını 29 Mart seçimlerimde çizdik. Biz bu yola baş koyduk baş bir yana leş bir yana. Biz canımızı bu halka adamışız. Bu hükümetin aklını başına toplaması lazım bu halkın taleplerini dinlemek zorunda Siz kabul etseniz de etmeseniz de bu coğrafyada Kürt'le yaşıyor ve bu coğrafyanın adı Kürdistan'dır. Bu gün bu halkın iradesi sayın Abdullah Öcalan'dır." diye meydan okuduğunda çıt çıkmadı; bir genç kızımızın üniversiteye başörtüsü ile girmesi karşısında darbe tehdîdinde bulunanlar dâhil herkes sustu; susarak ikrâr etti. Artık yüzümüze baka baka denmyor mu, "Orta-Asya'dan gelip çöktünüz, bin senedir topraklarımızda oturuyorsunuz; artık sıra bize gelmeli ve geldi de".

***

Ortada devlet ciddiyeti diye birşey kalmadı, lâubâlîlik diz boyu. Devlet – sâdece Hükûmet'i kastetmiyorum – PKK'nın silah bırakmasını istiyor; ne için sizce? Bence, zâten el altınden dolaylı olarak devam ettirildiği intibâı veren görüşmelerin alenîleşebilmesinde "kamuoyu"nun iknâ edilebilmesi için gerekli görüldüğünden olsa gerek.

***

Bu arada yine sıcağı sıcağına, tam da 'konjonktür'e uygun olarak, başka bir mühim hâdise daha vukua geldi: Başbakan, geçtiğimiz Cumartesi, "Yıllarca bu ülkede bir şeyler yapıldı. Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Aklı selimle bunlar düşünülmedi. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi. Bu hatalara zaman içerisinde, zaman zaman biz de düştük. Ama aklı selimle düşününce 'şuralarda ne gibi yanlışlar yaptık' diye şöyle bir başımızı iki elimizin arasında aldığımızda hakikaten ne yanlışlar yapmışız diyorsunuz." buyurdu; şimdi bu ne demek oluyor? Yoksa, Ermeni Soykırımı çamuru ile, Mübâdele ve 6-7 Eylül gibi konularda saf Türklerin kamuoyunu hazırlama antrenmanları mı yapıyor?

Üzerinde ciddiyetle durulması lâzım; başka bir yazıda tabiî.

***

Bundan beş yıl kadar mukaddem, Yeniçağ'da, önümüzdeki on yılın "Türkiye'nin en uzun on yılı" olacağını tahmîn ettiğimi yazmıştım ["Yeni Milliyetçilik: V"., 20 Nisan 2004, Salı]; yanılmışım: Süre çok daha kısaldı.

***

Uzunca bir müddetir Anthony D. Smith'in şu suâli zihnimi oyar olmuştur[1]:

"…ulusların içinde kendi kader anlarını bekleyen başka uluslar mı vardır veya uyanan azınlık uluslar eskiden oluşturulmuş siyasal ulusların çözülmesini mi beklemektedir.."

Bu suâli bu sütunda bundan böyle sık-sık hâtırlatacağım; ben ciddiye alıyorum, hem de öyle böyle değil, sizin de almanızı tavsiye ederim.

***

Bu arada komik şeyler de olmadı değil; Zaman gazetesi ulemâsından, Mümtaz'er Türköne ile Mustafa Armağan Beğler bu gazetenin deryâlar misillû mütebahhir kaarîlerini, hiç bilmedikleri konularda serbest atışlar yaparak tenvîr kılmağa devam ettiler: Mümtaz'er Beğ, Türklerin "çıkış" efsanesi olarak anlatılan Ergenekon'un bir safsatadan ibaret olduğunu yazarken,[2] Mustafa Beğ de, İstanbul Rasathânesi'nin yıkılışından[3] Einstein-Bohr tartışmasına varıncaya kadar birtakım mühim mevzûlarda bilim dünyasını alt-üst eden yeni görüşler serdettiler; bunlara da bilâhare temas edeceğim vaktim elverdiği nisbette.

[1] Anthony D(avid) Smith., Ulusların Etnik Kökeni (The Ethnic Origins of Nations., 1986).,Çevirenler: Sonay Bayramoğlu, Hülya Kendir., Dost Kitabevi Yayınları., Ankara, Aralık 2002., s.29
[2] Mümtaz'er Türköne,., "Ergenekon Efsanesi Kime Ait?"., Zaman., 22.09.2009, Pazar
[3] Mustafa Armağan., "Takiyüddin Rasathanesi'ni Gericiler Mi Yıktırdı?"., Zaman., 03.05.2009, Pazar



durmushocaoglu.com

 
Katılım
3 Ağu 2008
#6
Ynt: makaleler

Son günlerde bu konuda yürütülen tartışmalar Türkiye'nin hayrına değil. Türkiye'yi modası geçmiş saplantılar içerisinde göstermek, dış politikada oluşturulan milli çizginin dengelerini bozacak fotoğraflar vermek de öyle...

Kendimizi neden bu kadar küçümsüyoruz ki?
bu sözler fehmi koru'nun 28.05.2009 tarihli yeni şafak'da neşredilen makalesine ait.


Tanju, sen misin lan; oğlum ne hale gelmişsin ya?!

“Ay şekerim, bir kez kendime güvenmekten bir şey olmaz dedim; bööle oldum valla…”

Ama sen de kendine çok güvenmişsin be!
bu sözler ise salih tuna'nın 29.05.2009 tarihli yeni şafak'da neşredilen makalesine ait.

bilmem ki salih tuna makalesini fehmi koru'ya cevab maksadı ile mi kaleme almış. ne olursa olsun hoş bir yazı. kıraat eylenmesinde faide var.

fehmi korunun 28.05.2009 tarihli makalesi için:
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=16986&y=FehmiKoru

salih tunanın 29.05.2009 tarihli makalesi için:
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=29.05.2009&y=SalihTuna

bir dikkat çekme teşebbüsü: fehmi koru mayın temizlenmesini şekle bağlayacak kanun teklifinin "rücuu akabinde", "taha kıvanç" olarak bir kaç söz söyleme ihtiyacı hissetmiş. hemde doğru sualleri tevcih ederek. aceb sebeb-i hikmeti ne ola?

taha kıvanç'ın makalesi için:

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=29.05.2009&y=TahaKivanc

hamiş: makalenin son cümlesine dikkat buyurun lütfen.
 
Katılım
3 Ağu 2008
#7
Ynt: makaleler

Hakan, milim geri atmadan dineldikçe dineliyor, direndikçe direniyordu...

Resti görüyor, postasını koyuyordu...

Böylece "camia"nın uzun bir süredir unuttuğu "şahsiyet", Hakan'ın eliyle devreye girmiş oluyordu...

ne diyelim?

Kahrolsun zillet! Yaşasın izzet!
ahmet hakan'a ait bu sözler beni düşündürdü. doğrusu bu ya... acaba dedim bir an. acaba...?

makalenin tamamı için: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11791257.asp?yazarid=131&gid=61
 
Katılım
17 Haz 2008
#8
Ynt: makaleler

Sizin “Türk Siyâsetiniz” ne kadar “Tük”tür ki, “Kürt Siyaseti”niz ne kadar “Kürt” olsun; Kürt’lerin özlemlerini, aşklarını, imanlarını omuzlarında taşıyacak bir siyâsî kadro var da bizim mi haberimiz yok? Siyâseti hem statükodan hem de küresel vesâyetten arındıralım derken, “Bu Ülke”ye olan kinlerini gizlemeyen ve bu cesâreti de hepimizin bildiği odaklardan alan yeni bir gönüllü ajanlar kafilesiyle mi mücadele edeceğiz? Devletle teröriste eşit uzaklıkta bulunduğunu söyleyen, AB Parlementosu’nda belediyeleri devletleştirmeyi öneren ve kısaca TC dediği Türkiye Cumhuriyeti’nden de aybaşında “çatır çatır” maaşını alan “Başkan”ların olduğu bir yapıda, “Kürt Açılımı” ile her şeyin düzeleceğini düşünmek nasıl bir hayalperestliktr?
Bu arada çok ilginç olan bir şey var ki, bu gibi hamleler aslında çok daha uzun bir periyoda yayılan hamleler olarak bilinirdi. Gelin görün ki bu “açılım” çok süratli ilerliyor.. Deprem bölgesine 24 saatte ulaşamayan bir devlet, Maraş dağlarında düşen bir helikoptere 52 saat ulaşamayan bir devlet ve hantal bürokrasisi, toplu sözleşmeleri aylarca sürdüren devlet, her nasılsa “Kürt Açılımı” paketiyle ilgili can havliyle mesai yapıyor.. Bu çok mânidardır.
“Kürt Açılımı” veya "British Ottoman Project" / "United National of Anatolian" Projesine Adım Adım mı?.. "Bu topraklara ölüm getirenler 'geldikleri gibi gidecekler'dir..."

adnan islamoğulları

http://www.nizamialem.org/yazarlarimiz/71-selim-cem/656-kuert-aclm-veya-qbritish-ottoman-protejtq-qunited-national-of-anatolianq-projesine-adm-adm-m.html
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#10
Bakın ne yaptınız...

Önceki gece Türkiye bir titredi.

Ali Kırca’nın yönettiği Siyaset Meydanı programında 16 yaşında bir Kürt çocuğu, “Atatürk sizin için neyse Sayın Abdullah Öcalan da bizim için odur,” dedi.

Böyle bir söz bir Türk televizyonunda ilk kez söyleniyordu.

Türklerin nasıl bir şaşkınlık ve öfke duyduğunu tahmin etmek zor değil.

Onların şaştığı söz, Güneydoğu’da neredeyse kimsenin tekrarlamaya bile gerek görmediği bir “gerçek” birçok Kürt genci için.

Sen ülkenin bir bölgesinde yaşayan insanların neler hissettiğiyle, neler düşündüğüyle hiç ilgilenmezsen, bütün gazeteler Türklerin resmî görüşlerini tekrarlayıp sanki bütün ülke aynı görüşleri paylaşıyormuş gibi yayınlar yaparsa, gerçekle karşılaşınca böyle şaşkına dönersin.

Türkler, bana sorarsanız asıl üzülecek meseleye değil de bambaşka meselelere üzüldüler, Atatürk’le bir “faninin” üstelik de Türk resmî literatüründe “bebek katili” ve “teröristbaşı” olarak nitelenen birinin kıyaslanması ve Öcalan’a “sayın” denmesi üzdü onları.

Beni üzen ise daha başkaydı.

Türkler daha kendi Atatürk tabularını kıramazken, Atatürk’ü “bir insan” olarak gösteren filmlere bile tahammül edemezken, Kürtlerin de Türkleri aynen taklit ederek kendilerine bir tabu bulup, bir “Atatürk” icat etmeleri üzücüydü bence.

Kürtler, Türklerin seksen yıl önce yola çıktığı noktadan yola çıkacaklarsa uzun bir yol gidecekler demektir.

Kendi “ırkıyla” çok övündüğü anlaşılan bu genç Kürt çocuğu, belki de içten içe kızdığı Türklere ne kadar benzediğinin farkında değildi.

2009 yılında aynı topraklarda yaşayan iki ırk “kimin tabusu daha büyük” kavgası yaparsa, o toplum biraz zor gelişir.

Binlerce yıl savaşsalar da, “tabulara tapınan” ortak anlayışla hiçbir yere varamazlar.

“Tabunun” kim olduğunun çok önemi yok aslında, önemli olan bir tabuya tapınan toplum olmaktan kurtulacak gelişmişliğe ulaşmak.

Beni üzen ikinci konu ise Kürt çocuğunun aklındaki “siz” “biz” ayrımının bu derece keskin olmasıydı.

Aynı “tabu” gibi bu “siz” “biz” ayrımı da Türklerle Kürtleri çok benzeştiriyordu.

Çünkü aynı programa katılan Türk çocukları da kesin bir “biz” inancıyla, “siz” olarak gördükleri Kürtlere saldırıyorlardı.

Dokuz yaşında bir Türk çocuğu, “hastaneye gittiğinizde tabii Türkçe konuşacaksınız, size Kürtçe konuşan doktor mu bulacağız” diyordu.

Henüz ilkokulda olan bir oğlancık Türk olduğu için daha şimdiden memleketin “efendileri” arasına girmiş, hastanelerde kimin nece konuşacağına karar vermişti.

On bir yaşındaki bir Türk kızı da “Kandil’i bombalamanın” Kürt sorununu çözeceğini söylüyordu.

Bunlar küçücük çocuklar, ırklarını boşverin, bunlar bizim çocuklarımız ve biz çocuklarımızı hastalandırıyoruz.

Irkları farklı ama hastalıkları aynı.

Aynı öfkeyi, aynı düşmanlığı paylaşıyorlar.

Bu yaştaki çocukların içine böylesine bir “nefreti” yerleştirebilen bir toplum, geleceğinden ne bekler?

O programa katılan çocukların yaşıtları, gelişmiş ülkelerde internetten, twitter’dan, filmlerden, kitaplardan, sinemalardan konuşuyorlar, kendilerine ait odalarda oturup video oyunları oynuyorlar.

Bizim çocuklarımız ise savaştan, “önderlerinden”, düşmanlıktan konuşuyorlar.

Birbirlerine, kendi “ırklarının” daha güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar.

Bencil ihtiyarların “şoven” konuşmaları öldürücü bir mikrop gibi sızmış bu çocukların ruhuna.

Bu çocuklar biraz daha büyüdüğünde, bugün dağlarda süren savaş kentlere, sokaklara iner, birbirlerini öldürürler.

Gerçek bir iç savaş çıkar.

Türkiye’nin geleceğinin böyle olmasını mı istiyorsunuz?

Bu savaşı durdurmamanın, barışı sağlamamanın bu ülkeye maliyetinin nasıl korkunç olduğunu eğer o programı seyrederken görmediyseniz, hiç görmeyeceksiniz ve kendi ülkenizi kanlı bir karmaşaya, bir yokoluşa sürükleyeceksiniz demektir.

Bu savaşı durdurun.

Bu çocukları kurtarın.

Bu ülkeyi kurtarın.

Kin dolu çocukları iyileştirip onlara güzel ve mutlu bir hayat vermek elimizdeyken, kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen o bencil ve vicdansız ihtiyarlar için bütün bir ülkeyi, bütün bir gençliği yakacak mısınız?

Bu çocuklar otuz yaşına geldiğinde, bugün politikacı, asker, gazeteci, yazar olarak Türkiye’ye yön vermeye çalışanların çoğu ölmüş olacak ama biz bu dünyadan ayrıldığımızda bu çocuklara miras olarak nefreti ve düşmanlığı bırakacağız eğer bir an önce barışı sağlamazsak.

Çocuklarınıza bırakmak istediğiniz miras bu mu?

Doğrusunu isterseniz, bu nefreti, bencilliği, kendi ölümünden sonra bile çocukların ölmesini sağlama arzusunu, gençliğe duyulan bu gizli öfkeyi tiksindirici buluyorum.

Barışa çok acele kavuşmamız lazım.

Biraz daha oyalanırsak, bu savaş delisi ihtiyarlar, çocukların tüm geleceğini yok edecekler.


Ahmet Altan
 
Katılım
27 Eki 2007
#11
Ynt: makaleler

çanakkale de sakarya da kurtuluş muharebesinde aynı cephede yanyana savaşanlar sanki bu kürt ve türk çocukları değil miydi atatürk sadece türklerin midir kürtlerin de lideri olması lazım değilmidir
mademki böyle bir sıkıntı vardı bu atatürk devrinde de vardı kürtlerin liderlerine de saygı gösterilsin ki apo gibilere meydan kalmasın neden üstad bediüzzaman dan örnek vermiyorlar o da kürt ama hepimizin kabul ettiği bir alim
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#12
Ynt: makaleler

Daha önce bu tür mevzularda yapılan tartışmalar hiç hoş olmayan neticelere sebep olduğundan bu meseleyi yorumsuz bırakmak istiyorum...
 
Katılım
27 Eki 2007
#14
Ynt: makaleler

valla ben öyle biliyorum bizzat kendi ağzından ben kürdüm ama türk kardeşlerimi çok seviyorum dediğini dinlemişliğim vardır hocalarımızdan
sence değil mi muhterem
 
Katılım
24 Eyl 2007
#16
Ynt: makaleler

Türk olmasın!Yoksa Türk'müydü :)
 
Katılım
27 Eki 2007
#18
Ynt: makaleler

neyse önemli olan üst kimlik siyasilerin dediği gibi türkiye cumhuriyeti vatandaşı ;)
 
Katılım
24 Eyl 2007
#19
Ynt: makaleler

vatandaşlık mevzusu değil ki :)
 

Giriş yap