Mehmet Akif Ersoy

Katılım
27 Ara 2005
#1


Hayatı

Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul’da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir.
Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir.

2. Mahmut’un, 3. Selim’in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu.
Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu.
Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu.
Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul’a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çoküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu.
Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek’li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir.


Akif’in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi.

Akif babasını,
“Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak
Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.”
diye tasvir eder.

Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kızkardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi... Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157)
Akif, Annesini ise şöyle anlatır:
“Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı.”
Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar:
“Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih:
Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk”
Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.”
Akif’in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor”
“Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul’dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur.”
Akif, İstanbul’un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti.

Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedekarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluuğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak.
Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terkedilmişliğini şöyle anlatır.

Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz
Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz!
Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler...
Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.
Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak?
Ne var gidip Yakacık’larda demgüzâr olacak
Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;
Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız!

Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı.

Babası O’nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır.

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi
Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi
Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde.”

Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği.
Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi.
İşte yetişkin Akif’in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif’in dünyası ya da Âkif’in içinde kendini bulduğu dünya...

Ve Akif’in mizacı.. ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım’ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik.
Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi’ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi’ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi.
Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade’sinin (Annesi Âkif’e Hocazadem diye hitabederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif’in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih’te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir.
Sonunda Tahir Efendi’nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye’yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif’i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler.
İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli.
Mülkiye’nin İ’dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye’ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye’nin Baytar Mektebi’ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti.

Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye’ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur’un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif’in Pasteur’ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla “Bu ne ilâhi yüzdür” dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından “Mu’tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder.
Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif’e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı.
Yine bu okul, Akif’in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu.
Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin “Doru” isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor
Şiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir.
22 Aralık 1893’te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık’ta “Orman ve NMa’adin ve Ziraat Nezare’Baytar Müfettiş Muavini” olarak tayin edilir.

Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır.
Bu seyahatler Akif’in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif’in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir.

Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893’te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli “Servet-i Fünun’da yayınlanır.
Buarada çocuk yaşlarda başladığı Kur’an’ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur.
1 Eylül 1898’de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlendi.
Akif’in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete’de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızca’dan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder.
17 Ekim 1906’da mevcut görevine ilâveten “Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi’ne “Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’ne Türkçe Muallimi olarak atanır.
23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin’dir.
Akif’in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu.
Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) ittaat edeceğim” şeklindeki yemindeki “kayıtsız şartsız itaat “itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif’le değişir.
Akif’in karekterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür.



OKUDUĞU KİTAPLAR
Mesnevi
Hafız Divanı
Gülistan
Leyla ve Mecnun (Fuzuli)
Victor Hugd, Lamartine, Zola, Daudet



Akif hakkında her şey bu başlıktan verilecektir.
 
Katılım
11 Eki 2006
#2
Ynt: Mehmet Akif Ersoy


ŞİİRLERİ

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehrene ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

Gard’ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
''Medeniyet!'' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri ''toprak!'' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsan da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne na-mahrem eli;
Bu ezanlar -- ki şehadetleri dinin temeli --
Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım;
Her cerihamda, İlahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım!
O zaman yükselerek Ars´a deger, belki basim

Dalgalanan sen de safaklar gibi ey sanli hilal!
Olsun artik dökülen kanlarimin hepsi helal.
Ebediyyen sana yok, irkima yok izmihilal.
Hakkidir, hür yasamis bayragimin hürriyet,
Hakkidir, Hakk´a tapan milletimin istiklal.


CANAKKALE SEHIDLERINE

Suheda gövdesi, bir baksana daglar taslar...
O, ruku olmasa, dünyada egilmez baslar,

Vurulmus temiz alnindan uzanmis yatiyor;
Bir hilal ugruna ya Rab, ne günesler batiyor!

Ey, bu topraklar icin topraga düsmüs, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alni deger.

Ne büyüksün ki kanin kurtariyor Tevhid'i...
Bedr'in aslanlari ancak, bu kadar sanli idi...

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsin?
"gömelim gel seni tarihe!" desem, sigmazsin.

Herc u merc ettigin edvara ya yetmez o kitab...
seni ancak ebediyyetler eder istiab.

"Bu, tasindir" diyerek Kabe'yi diksem basina;
Ruhumun vahyini duysam da gecirsem tasina;

Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,
Kanayan lahdine ceksem bütün ecramiyle;

Mor bulutlarla acik türbene catsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya'yi uzatsam oradan;

Sen bu avizenin altinda, bürünmüs kanina,
Uzanirken gece mehtabi getirsem yanina,

Türbedarin gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tüllenen magribi, aksamlari sarsam yarana...
Yine bir sey yapabildim diyemem hatirana.

Sen ki, son ehl-i salibin kirarak savletini,
Sarkin en sevgili sultani Salahaddin'i,

Kilic Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki islami kusatmis, doguyorken husran,

O demir cemberi gögsünde kirip parcaladin;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrami adin;

Sen ki; a'sara gömülsen tasacaksin... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...

Ey sehid oglu sehid, isteme benden makber,
Sana agusunu acmis duruyor Peygamber.

Mehmet Akif ERSOY





Ordunun Duasi

Yilmam ölümden, yaradan, askerim;
Orduma „Gazi“ dedi Peygamber´im
Bir dilegim var, ölürüm isterim;
Yurduma tek düsman ayak basmasin!

Amin! Desin hep birden yigitler.
„Allahuekber!“ gökten sehitler.
Amin! Amin! Allahuekber!

Türk eriyiz, silsilemiz kahraman…
Müslümaniz, Hakk´a tapan müslüman.
Putlari Allah taniyanlar, aman,
Mescidimin boynuna ca asmasin.

Amin! Desin hep birden yigitler.
„Allahuekber!“ gökten sehitler.
Amin! Amin! Allahuekber!

Mehmet Akif Ersoy



O SEHIDIN ARDINDAN

Bir leyle-i kadirde düsen din icin yere,
Su matemli kalbimden, o ülkücü sehide...
Saldirtmadan sag iken mübarek magbedine.
Uzanan el kirilir bu kutsal dine!...
Yemin ettik ülküdas, yolumus yolun olsun,
Imansiz alcaklardan zafer kimin haddine?
Bakma gözlerimize, gözden degildir o yas,
Neden aglayalim, ölmedin ki ülküdas'..
Övmeyecegim seni, cünkü övgü az sana,
Sen ki bayragin gibi, boyandin bir al kana.
"Dügün gecesi" demis bu ölüme Mevlana
Bir leyle-i kadirde kavustun sen Mevla'na
Omuzlarda gitsede albayraktaki naas
Sana öldün diyemem, ölmedinki ülküdas.
Seninle din yolunda, ölmüstük biz yoldas.
Sen bizi gectin ama, yetisiriz ülküdas
Ne tez geldi yigidim, genc yasta sana hazan
Sehide su isitti, aklasti kara kazan.
Sen borcunu ödedin sira bizde ülküdas"..
Simdi senin dinini bu emin eller bekler
Atom atsalar bile, yaradani kim terkler?
Ama ne var ki böyle ürüyecek köpekler
Sen sehit oldun yigit, onlar geberecekler"..

Vurulup tertemiz alnindan uzanmis yatiyor,
Bir hilal ugruna Yarap ne günesler batiyor.

Mehmet Akif Ersoy



BÜLBÜL

-Basri Bey oğlumuza-

Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl
Muhîtin hâli "insâniyyet"in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
0 müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu
Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi;
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!

-Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ?
0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen.
Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandım mı - eb'âda;
Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda!
Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu.
Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!
Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın!
Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş, Sür


Mehmet Akif Ersoy



ZULMÜ ALKISLAYAMAM

Zalimi asla sevemem, Gelenin keyfi icin gecmise kalkip sövemem
Atiyi Karanlik görerek azmi birakmak, alcak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.
Kendi saglam, hissi, ruhu ölmüs Milletin! Iste en korkuncu hüsranin, helakin, hayberin!
Müslümanlik nerde! Bizden geçmis insanlik bile.
Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlik, bilmem amma, galiba göklerdedir;
Istemem, dursun o payansiz mefahir bir yana...
Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!
Isterim sizlerde görmek irkinizdan yadigar,
Çok degil, ancak Necip evlada layik tek siar.
Varsa sayet, söyleyin, bir parçacik insafiniz:
Böyle kansiz miydi -hasa- kahraman ecdadiniz?
Böyle düsmüs müydü herkes ayrilik sevdasina?
Benzeyip sirazesiz bir mushafin eczasina,
Hiç görülmüs müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?
Böyle olmus muydu millet canevinden rahnedar?
Böyle açliktan bogazlar miydi kardes kardesi?
Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan lesi?
Irzimizdir çignenen, evladimizdir dogranan...
Hey sikilmaz, aglamazsan, bari gülmekten utan!...
"His" denen devletliden olsaydi halkin behresi:
Payitahtindan bugün tasmazdi sarhos naresi!
Kurd uzaklardan bakar, dalgin görürmüs merkebi.
Saldirirmis ansizin yaydan bosanmis ok gibi.
Lakin, ask olsun ki, aldirmaz otlarmis esek,
Sanki tavsanmis gelen, yahut kiliksiz köstebek!
Kâr sayarmis bir tutam ot fazla olsun yutmayi...
Hasmi, derken, çullanirmis yutmadan son lokmayi!...
Bu hakikattir bu, sasmaz, bildigin usluba sok:
Halimiz merkeple kurdun ayni, asla farki yok.
Burnumuzdan tuttu düsman; biz bogaz kaydindayiz;
Bir bakin: hala mi hala ihtiras ardindayiz!
Saygisizlik elverir... Bir parça olsun arlanin:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanin!
Davranin haykirmadan nakus-u izmihaliniz...
Öyle bir buhrana sapmistir ki, zira, halimiz:
Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranin zira gülünç olduk bütün bir aleme,
Beklesirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;
Yerde kalmis, na'sa benzer kavm icin durmak haram!...
Kahraman ecdadinizdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa, istikbalinizden korkulur, pek korkulur.

Mehmet Akif 1913
 
G

gülücüğüm

#3
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

HİCRAN

"-Bu bir mabedse, çırçıplak yakışmaz,son gayet loş
Gelen: Mabud;ışık bul,yaygı bul,git başka yerden,
koş.

Hemen bir kandil aldım komşulardan, bir de seccade;
Dedim "Gel şimdi mihmanım,saadet-gahın amade"

Ne yanlışmış hesabım: Hiç kapımdan geçmez oldun bak!

İlahi ! Söktüm attım, işte hücrem şimdi çırçıplak:
Ne afakında tek kandil, ne mihrabında seccade;
Ezelden bildiğin toprak , bütün varlıktan azade.
Serilmiş secdelerdir bekliyen yerlerde mihmanı;
Bu uryan şu'le dersen,sinemin payansız imanı,
İlahi! Bir hata ettimse, elvermez mi hüsranım ?
Güneşler doğdu,aylar doğdu,ben hala perişanım!
Çakar şimşeklerin karşımda yırtar, çiğner afakı;
Henüz ruhum, fakat, bir yağmurun bir canla müştakı,
Sen ey dilber ki, serpildikçe handen,fışkırır, yer yer,
Semalardan,zeminlerden şafaklar,laleler,güller;
Şu öksüz yurda bir gülmez misin ? Hala yetimindir
Bütün yangındı indirdiklerin,bir gün de nur indir.
Hayır, ben handeden geçtim, celalim etmesin tehdid,
Açar haşyetle donmuş her sücudum renk renk ümmid.

İlahi ! Pek Bunaldım, nerde nurun ? Nerde gufranın ?
Cehennem gezdirip dursun mu afakımda hicranım ?
Evet ;gafletti sun'um , lakin, insan gaflet etmez mi ?
Gel artık, masiva yok,şimdi yurdum Allah Yurdumdur:
Tüten hücremde imanım,yatan,yer yer, sücüdumdur.
Ne irfanımda bir iz var, ne vicdanımda, ey Yezdan,
O seccadeyle kandilden sinem bigane ruhundan

İlahi, sinemin çınlar durur yadında eb'adı.
Ne yapsın abidin sensiz bu viran vahşet-abadı ?
Nedir Manası, Mabud olmadıktan sonra, mihrabın,
Rükuun, haşyetin,vecdin,bütün biçare esbabın?
Harab enkaz-ı imandır,yatar haybetle yerlerde.
Ne bekler, sen geçerken paymalin olmayan secde ?
Bütün cevviyle,ecramiyle insin,tarümar olsun,
Nedir manası bir lkalbin ki, afakında sen yoksun!
Güneşler geçti, aylar geçti,artık gel ki mihmanım,
Şühudundan cüda imanla yoktur kalmak imkanım.

Mehmet Akif Ersoy
 
G

gülücüğüm

#4
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

SECDE

Şuhudundan cüdadır;çok zamanlar var ki, imanım;
Bu vahdet-zara-guya! geldim amma bin perişanım:
Huzur imkanı yok, dünyayı etmiş cezben istila:
Ne hüsrandır, ilahi mabedim,çepçevre vaveyla!
Derinlikler,kovuklar,kuytular,şelaleler,yarlar,
Bulutlar ,yıldırımlar,çöller,enginler,sular,karlar,
Güneşler,gölgeler,aylar,şafaklar... Hepsi çığlıkta;
Gelir tarrakalar çaktıkça ecramın karanlıkta

Saba dağlarda sur üfler, coşar vadide bin mahşer;
Denizler yükselir,seller döner,taşlar sema eyler.
Ufuklar çalkalanır ziya girdabı göklerde;
Asırlar devrilir; çamlar , çınarlar çırpınır yerde.
Bütün zerratı sun'un bir müebbed neşveden serhoş;
Sağım serhoş,solum serhoş, İlahi, ben ne yapsam boş!
Ömürlerdir gözüm yollarda,hala beklerim hala,
Şühud imkanı yok,çoştukça hilkaten bu vaveyla.

Hayır ! Bir başka ruh esmiş ki , akşam sermediyyete:
Uyandım,fecre baktım,titriyor par par meşiyyete.
O coşkun naralar bitab; o taşkın zerreler mahmur;
O tufanlardan ancak terliyor,maşrık'ta tek bir nur.
O gömgök kubbe,sina rengi tutmuş, bir avuç toprak:
Işıklar püskürürken, şimdi haşyetlerle müstağrak!
O ecram ah o gözler öyle faniler ki mevla'da,
Dönüp bir kerre olsun bakmıyorlar artık eb'ada

Denizler , dalgalar,dağlar,ağaçlar,gölgeler dalgın...
İlahi, Ürperen tek gölge yok bağrında afakın.
Saba durgun; sular durgun; gölün durgun hayalinde,
Ne manidar o gökler,kudretin bir vahyi halinde!

Bu vahdet-zara dün baktım: Ne meyhaneydi cuş-a-uş!
Bugün rindanı gördüm: Bir başka peymaneden bi-Huş.
Bütün dünya serilmiş sunduğun vahdet şarabından;
Benim mest olmayan meczubun; Allahım ,benim meydan
Bırak,taşsın da coştursun şu vahdet-zarı imanım.
Bırak hilkatte hiç ses yok, bırak meczubunun feryad.
Bırak, tehlilim artık dalgalansın herçi bad-abad!
...
Kıyılmaz lakin;Allah'ım, bu gaşyolmuş yatan vecde...
Bırak "hilkat"le olsun varlığım yek-pare bir secde!

Mehmet Akif ersoy

not: Akif, ashabdan sonra en sevdiğim dediği Babanzade Ahmet Naim'e ithaf etmek için bir şiir yazmakla tutuştuğu bir dönemde yazdığı 'Secde' şiirini, ona ithaf edilebilecek düzeyde görmeyerek yine sevdiği bir dostu olan Fuat Şemsi'ye ithaf eder. Fuat Şemsi şiiri alıp, Babanzade'ye götürür. Babanzade şiiri istinsah eder ve Akif'in el yazmasını kendine alır. Kendi yazmasını Fuat Şemsi'ye verir. Bu şiiri Fuat Şemsi'den kıskanır..
 
G

gülücüğüm

#5
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok
Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak
Postu sermekse meramın yola, serdirmezler
Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak
Mehmet Akif

NOT: Akif bu dörtlüğü başta Babanzada olmak üzere, Abbas Halim Paşa ve Hüseyin Kazım Kadri'nin 1934 yılına tekabül eden irtihallerinden sonra yazıyor.
 
Katılım
13 Mar 2008
#6
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

Derken, buyumus kirkina gelmisti ki o masum,
baslarda gezen ayaklar yere indi...

aczin ki ezilmekti hakki, dirildi...
zulmun ki zevali aklina gelmezdi, geberdi
(ve yine geberecek insaallah)...

Dunya neye malikse O'nun vergisidir hep (sallallahu aleyhi vesellem)
medyun ona cemiyeti medyun ona ferdi...
medyundur o masuma butun beseriyet

Ya Rab! mahserde bizi bu ikrar ile hasret...
 
Katılım
19 Ağu 2007
#7
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

"Müslümanlık" denilen ruhu ilahî arasak
"Müslümanız" diyen insan yığınından ne uzak!
 
Katılım
19 Ağu 2007
#8
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!
Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?
Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!
Dinle Peygamber-i Zişan’ın ilahi sözünü

=ah üstad ah.. gel bi de günün insanlarına bak :(=
 
Katılım
20 Nis 2008
#9
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

İnmemiştir hele Kur'an, bunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okumak, ne de fal bakmak için,


...


Oku, şayet sana bir hisli yürek lazımsa;

Oku, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa,
 
Katılım
19 Ağu 2007
#10
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

imandır o cevher ki ilahi ne büyüktür
imansız olan paslı yürek sinede yüktür
 

terk-i diyar

"aziz misafirim"
Katılım
17 Şub 2008
#13
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

Hüsran

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
İslam'ı uyandırmak için haykıracaktım.
Gür hisli, gür imanlı beyinler coşar ancak,
Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım!
Haykır! 'Kime, lakin? Hani sahibleri yurdun?
Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;
Feryatımı artık boğarak, naş'ımı tuttum,
Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım.
Seller gibi vadiyi eninim saracakken,
Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.
Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;
İnler 'Safahat'ımdaki Hüsran bile sessiz!
 
Katılım
20 Nis 2008
#14
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?

Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı! :D
 
Katılım
19 Ağu 2007
#15
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz
Bu yol ki Hakk yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz :D :D
 

terk-i diyar

"aziz misafirim"
Katılım
17 Şub 2008
#16
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

gece yürüyüşü' Alıntı:
Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz
Bu yol ki Hakk yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz :D :D
Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusun,
Meğer ki harbe giden son nefer şehid olsun.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa,
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar
Taşıp da kaplasa âfakı bir kızıl sarsar,
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;
Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!
 
Katılım
20 Nis 2008
#17
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşıla,

Allah(c.c.)'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete râm ol...

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol. :)
 
Katılım
19 Ağu 2007
#18
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

Sakın en nûr-u didem, geçmesin beyhude eyyamın
Çalış halin müsaidken.. Bilinmez çünkü encâmın..
 

Giriş yap