Mehmet Akif Ersoy

Katılım
20 Nis 2008
#21
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

Yok dahaneler tabiki üstüne alınma :) ama biçare noktasında bişiy diyemicem :) hepimiz biçareyiz
 
Katılım
19 Ağu 2007
#23
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;

Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
 
#24
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

FATİH CAMİİ



Yatarken yerde ilhâdıyle haşr olmuş sefil efkâr,

Yarıp edvârı yükselmiş bu müdhiş heykel-i ikrâr,



Siyeh reng-i dalâlet bir bulut şeklinde mâzîler,

Civârından kaçar, bulmaksızın bir lâhza istikrâr;



Ziyâ-rîz-i hakîkat bir seher tavrında müstakbel,

Gelir fevkınden eyler sermedî binlerce nûr îsâr.



Derâgûş etmek ister nâzenîn-i bezm-i lâhûtu:

Kol açmış her menârı sanki bir ümmîd-i cür'etkâr!



O revzenler, nazarlardan nihân dîdâra müstağrak,

Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrâr.



Bu kudsî ma'bedin üstünde tâbân fevc fevc ervâh

Bu ulvî kubbenin altında cûşan mevc mevc envâr.



Tecessüd eylemiş gûyâ ki subhun rûh-i mahmûru;

Semâdan yâhud inmiş hâke, Sînâ-reng olup, Dîdâr!



Tabiat perde-pûş-i zulmet olmuş, hâbe dalmışken,

O, gûya kalb-i nûrânîsidir leylin, durur bîdâr.



Evet bir kalbdir, bir kalb-i cûşâcûş-i âşıktır,

Ki cevfinden demâdem yükselir bin nâle-i ezkâr.



Nümâyan cebhesinden Sadr-ı İslâm'ın meâlîsi:

O sadrın feyz-i enfâsıyle gûyâ bir yığın ahcâr,



Kıyâm etmiş de, yükselmiş de bir timsâl-i nûr olmuş.

Nasıl timsâl-i nûr olmaz? Şu pek sâkin duran dîvâr,



Asırlar geçti hâlâ bâtılın pîş-i hücûmunda,

Göğüs germektedir, bir kerre olsun olmadan bîzâr:



Bu bir ma'bed değil, Mâ'bûd'a yükselmiş ibâdettir;

Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr.



Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir:

Zemînî olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir.



*

* *



Bir infilâk-ı safâdır ki yâr-ı cânımdır,

Sabâhı pek severim, en güzel zamânımdır.



Ridâ-yı leyli henüz açmamıştı dest-i semâ;

Sabâ da hâb-ı sükûndan ayılmamıştı daha,



Fezâ yı rûhda aksetti, es-salâ-perdâz

Müezzinin dem-i mahmûru, bir hazîn âvâz.



İçimde cûş ederek lücce lücce istiğrâk,

Ezânı beklemez oldum; açılmadan âfâk,



Zalâmı sîneye çekmiş yatan sokaklardan

Kemâl-i vecd ile geçtim. Önümde bir meydan



Göründü; Fâtih'e gelmiştim anladım, azıcık

Gidince, ma'bede baktım ki bekliyor uyanık!



Sokuldum artık onun sîne-i münevverine,

Oturdum öndeki maksûreciklerin birine.





Fezâ-yı ma'bedin encüm-nümâ meşâ'ilini,

O lem'a lem'a dizilmiş ziyâ kavâfilini



Görünce geldi çocukluk zamanlarım yâda...

Neler düşündüm o sâ'atte bilseniz orada!





Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: "Bu gece,

Sizinle câmie gitsek çocuklar erkence.



Giderseniz gelin amma namazda uslu durun,

Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!"



Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.

Namâza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi,



Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde,

Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde!



Hayâl otuz sene evvelki hâli pîşimden

Geçirdi, başladım artık yanımda görmeye ben:



Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak;

Vücûdu zinde, fakat saç, sakal ziyâdece ak;



Mehîb yüzlü bir âdem: Kılar edeble namaz;

Yanında bir küçücek kızcağızla pek yaramaz



Yeşil sarıklı bir oğlan ki: Başta püskül yok.

İmâmesinde fesin bağlı sâde bir boncuk!



Sarık hemen bozulur, sonra şöyle bir dolanır;

Biraz geçer, yine râyet misâli dalgalanır!



Koçar koşar duramaz... âkıbet denir "âmîn"

Namaz biter. O zaman kalkarak o pîr-i güzîn,



Alır çocuklar, oğlan fener çeker önde,

Gelir düşer eve yorgun, dalar pek âsûde



Derin bir uykuya...

Derken bu hâtırât-ı lâtîf



Çekildi aslına, artık hakîkatin o kesîf

Likâsı başladı karşımda cilve eylemeye;



Zaman da kalmadı zâten hayâli dinlemeye:

Sağım, solum, önüm, arkam huşû'a müstağrak



Zılâl-i âdem iken, bir sadâ bülend olarak,

O kâinât-ı huzu'u yerinden oynattı;



Fezâ-yı mahşere döndürdü gitti eb'âdı!

Sufûf ayakta müselsel cibâl-i velveledâr



Gibiydi. Her birisinden duyuldu sîne-fıkâr,

Birer enîn-i tazarru ; birer niyâz-ı hazîn,



Ki kalb-i rahmeti sızlattı şüphesiz o enîn!

Eğildi sonra o dağlar Huzûr-i İzzet'te;



Göründü sonra o dağlar zemîn-i haşyette!

İnayetiyle Hudâ kaldırınca her birini,



Semâya doğru o dağlar da açtı ellerini.

O anda koptu yüreklerden öyle bir feryâd,



Ki rûhum eyliyecek tâ ebed o dehşeti yâd.

Kesildi bir aralık inleyen hazin âvâz...



Ne oldu Arş'a kadar yükselen o sûz ü güdâz?

O çûş içindeki îman?



Evet, hurûş ederek işte rahmet-i Subbûh,

Bütün yüreklere serpildi kubbeden bir rûh:

Rûh-i itmînan.

Mehmet Akif ERSOY
 
Katılım
6 Şub 2009
#25
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

bugün ölüm yıldönümü...Rabbim mekanını cennet eylesin..Yaptığı hizmetlerden dolaı kat kat razı olsn..
 
Katılım
27 Eki 2007
#27
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

MEHMET AKİF'İN OĞLU KAPIMI ÇALDI VE...
Yaşanan bu sahipsizliği ve arkasındaki dramı anlatan en acı örneği örneği ise Gazeteci-Yazar Çetin Altan, 2006 yılı başlarında SkyTürk'te bir bayram sabahı katıldığı programda açıkladı.

Altan, çıktığı programda Akif'in oğluyla ilgili hatırasını anlatırken, ekran başınaki milyonlarca kişi duydukları karşısında isyan ederek, gözyaşlarına boğuldu.

Çetin Altan, Mehmet Akif'in oğluyla ilgili yaşadığı o gözleri yaşartan anları 4 yıl önce şöyle anlatıyordu;

"İstiklal Marşı'nın şairi Mehmed Akif Ersoy'u hepimiz tanırız. Çok ünlü bir vatan şairi olarak biliriz. Çünkü İstiklal Marşı'nı yazmıştır. Yarışmayı kazandığı halde, para ödülünü almayı reddetmiştir. Ama biyografi okumayı bilmediğimiz için mesela yoksulluk içinde geçen bir hayat sürdüğünü pek bilmeyiz.

Size bir anımı anlatayım. 1966 sonları, bir öğle sonrası odamdayım. 'Sizi biri görmek istiyor' dediler. 'Buyursun' dedim. İçeri tıraşı uzamış, üstü başı bakımsız, yaşlıca, çelimsiz bir adam girdi. Hazırolu andıran bir duruş ve hafif bükük bir boyunla; 'Bendeniz Mehmet Akif'in oğluyum' dedi. Bir anda ne olduğumu şaşırdım. Nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Eski bir dostluk havası yaratmak istercesine; 'Oooo buyurun buyurun, nasılsınız?' türünden bir yakınlık göstermeye çalıştım. O, tavrını bozmadı; 'Rahatsız etmeyeyim, sizden ufak bir yardım rica etmeye gelmiştim' dedi. Gökler mi tepeme yıkıldı, yer mi yarıldı da, ben mi yerin dibine geçtim; doğrusu fena, allak bullak oldum. Ve tek yapabileceğim şeyi yaptım, cüzdanımı çıkartıp uzattım. O, bükük boynuyla: 'Siz ne münasip görürseniz' dedi. Cinnet cehennemlerinin tüm yıldırımları düşüyordu yüreğime. 'Durun bakalım neyimiz varmış' gibilerden cüzdanı açtım; içinde ne varsa çıkardım, fazla bir şey de yoktu, elimde tuttum. Bir iki adım attı. Sanırım sadece bir 10, yahut 20 lira aldı. 'Çok çok teşekkür ederim, rahatsız ettim' dedi ve çıktı.

Aradan bir ay geçti geçmedi; gazetelerde küçük bir haber ilişti gözüme: Beşiktaş'taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif'in oğlunun ölüsü bulunmuştu! "

Çetin Altan'ın anlattığı bu hatıranın sonundaki şu sözleri ise fazla söze gerek bırakmıyordu;

"Mehmed Akif'in oğlunun ölüsünün bir çöplükte bulunduğunu çoğu kimse bilmez! Bu bakımdan burada, kendini devletin sahibi olarak görenlerin, devleti yönetenlerin, vatanı sevenleri ne kadar sevip sevmediği konusu da çok önemlidir!"

rota haber
 
Katılım
11 Ara 2010
#28
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

Sözün bittiği yer...
Üstad'a Allah gani gani rahmet eylesin.
Biz, O'ndan razıyız, Mevla da razı olur inş.



Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;

Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!



Sessiz Yaşadım Kim Beni Nerden Bilecektir?
 
Katılım
11 Ara 2010
#29
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

“Çöz de Ya Rab yükümün kördüğüm olmuş bağını,

Bana çok görme ilahi, bir avuç toprağını.”



şeklinde ölümü arzulayan duygularını dile getiriyordu Mehmet Akif.

Ölüm döşeğindedir. Ablasının evinde yatarken ziyaretgaha dönen odasında, gözleri yaşlı, şöyle mırıldandığı duyuluyordu: “Meğer seviyorlarmış beni.”



O, gerçekten yalnız ve münzevi bir hayat sürmüştü son yıllarında. Bu nedenle şöyle diyordu:



Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,

Günler şu heyûlâyı da, er geç silecektir.

Rahmetle anılmak... Ebediyet budur, amma,

Sessiz yaşadım, kim, beni nerden bilecektir?
 
Katılım
11 Ara 2010
#30
Ynt: Mehmet Akif Ersoy

Sessiz Yaşadım Kim Beni Nerden Bilecektir?"



İstiklal Marşı'nın ve Safahat'ın; bir üstat hüneriyle kelimeleri hamur gibi yoğurup şekillendiren ve milli vicdanın sözcüsü yapan aydın bir nsan, gerçek bir vatansever ve samimi bir dindar; örnek kişiliği ve mücadelesi ile Mehmet Akif Ersoy...

"SESSİZ YAŞADIM, KİM BENİ NERDEN BİLECEKTİR?"

Osman ARSLAN

Son günlerinde;



“Çöz de Ya Rab yükümün kördüğüm olmuş bağını,

Bana çok görme ilahi, bir avuç toprağını.”



şeklinde ölümü arzulayan duygularını dile getiriyordu Mehmet Akif.

Ölüm döşeğindedir. Ablasının evinde yatarken ziyaretgaha dönen odasında, gözleri yaşlı, şöyle mırıldandığı duyuluyordu: “Meğer seviyorlarmış beni.”



O, gerçekten yalnız ve münzevi bir hayat sürmüştü son yıllarında. Bu nedenle şöyle diyordu:



Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,

Günler şu heyûlâyı da, er geç silecektir.

Rahmetle anılmak... Ebediyet budur, amma,

Sessiz yaşadım, kim, beni nerden bilecektir?



Bir cenaze arabası, dört görevli asker, puslu bir 27 Aralık sabahı sessizce ölen milli şairi almaya gelmişti.

Fakat o sabah da ziyaretine gelen üniversiteli gençler vardı. İstiklal Şairinin öldüğünü ve böyle sessizce gömüleceğini öğrenince buna razı olmadılar. O 11 gençten birisi rahmetli Fethi Tevetoğlu’ydu. Öyle tekerlekler üstünde mi gidecekti naşı soğuk soğuk? Mili Şairin cansız bedenini omuzlarına aldılar, Mısır Apartmanı’ndan taa Bayezıt camiine kadar taşıdılar... Kefenini Türk bayrağına sardılar! Böylece Akif, “Çatma kurban olayım çehreni..” diye ağladığı büyük aşkına, Türk bayrağına sarılarak gömülen tek insan oldu!

İlâhî bir aşkla yükselttiği bayrağına sarılmış yürüyordu son yolculuğuna. 11 kişi dağıldı üniversitelere, on bin kişi döndüler. İstiklal Marşı gökleri, acıları yüreklerini titretiyordu gençlerin. Ve mezarı başında o muhteşem genç topluluk Akif’in şu mısralarını okuyarak ayrıldı kabrinden:



“Değil mi cephemizin sinesinde iman bir,

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir,

Değil mi ki birdir vuran yürek...Yılmaz,

Cihan yıkılsa emin ol, bu cephe sarsılmaz!”



Ölüsü de Milli birlik ve beraberliğe hizmet eden bir Milli Mücadele kahramanıydı Akif.

Mehmet Âkif’in ölümünden sonra hakkında çok şey söylendi. Fakat en etkileyici tespiti Hüseyin Cahit Yalçın şu cümlesiyle yapmıştı: “Mehmet Âkif’in hayatı, eserlerinden çok daha muhteşem bir şiirdir...”

O, bir aydın olarak vatanı için ödenmesi gereken bedelleri ödedi: Veteriner olarak çalıştığı kurumda müdür yardımcısı idi. Müdürü ile karşıt görüşlerde idi. Fakat haksız biçimde Müdürü memuriyetten atılınca, “Sıra bana geldi. İşte fırsatı, müdür olacağım.” demedi. 20 yıllık memuriyet hayatına son verdi. Hukuksuzluğu, keyfiliği protesto ederek istifa etti.

Mithat Cemal Kuntay şöyle bir olay anlatır:« Kirada oturduğu evine, bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka, dört çocuk daha vardı. “Bunlar kim?” dedim. “ Çocuklarım!” dedi. Sonra anlattı: Âkif, Baytar Mektebinde iken bir arkadaşıyla anlaşmışlar. “Kim önce ölürse, çocuklarına sağ kalan baksın! » demişler. Arkadaşı kendisinden önce vefat edince Mehmet Akif de, verdiği söze bağlı kalarak çocuklarının sayısını dokuza çıkartmış. Mithat Cemal devam ediyor; “Halbuki o zamanlar, Akif Beyin beş parası yoktu; fakat beş çocuğu vardı!”

Bir gün sokakta soğuktan titreyen bir yaşlıya acıyarak sırtındaki paltosunu ona bırakır Akif Bey. Bir daha vefatına kadar Akif’in paltosu olmadı. İstanbul sokaklarında yoksul çocukları gördükçe duygulanır, yardım edecek imkanı olmayınca kahırlanır; “Ya hamiyetsiz olaydım, ya param olaydı” der. Öyle yufka yüreklidir.

5 çocuğu ile uzun yıllar yoksullukla pençeleştikten sonra bir gün Akif, Dar’ül Hikmetül İslamiye’nin başına getirildi. Ancak bu sıfatıyla gittiği yerlerde kurtuluş Savaşı’na destek konuşmaları yapmakta tereddüt etmedi. Balıkesir’de yaptığı konuşma büyük etki yapınca İstanbul Hükümeti görevinden de aldı. Anadolu’daki harekete destek olmaması ihtar edildiğinde; o dönemde hapishanelerde sadece kurufasulye yemeği verilişini kastederek şöyle dedi: “Ben kuru fasulye aşı yemeye razı olduktan sonra beni susturamazsınız”

Ve Anadolu’daki milli mücadele, yasadışı ilan edilince dergisini sırtlayıp Anadolu’ya geçti. Sebilürreşad Dergisi’ni Kastamonu’da çıkarttı. Kastamonu Nasrullah Camii’ndeki bir vaazı gönüllüler tarafından çoğaltılarak Diyarbakır ve civarında dağıtıldı. Milli mesajları Güneydoğu illerinde önemli etki yaptı. Ankara hükümetine karşı başlayan Konya’daki ayaklanmayı durdurmada baş rol oynadı. Burdur Milletvekili olarak Meclise girdi. Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edildi. Bu yarışmanın ödülünü de almadı, gazi ve şehit ailelerine bağışladı.

1926’dan itibaren sağlık nedeniyle kışın Mısır’da, yazın İstanbul’da yaşadı. Devlet tarafından verilen Türkçe Kur’an meali yazma görevini, sorumluluk duygusuyla yıllarca yapmaya çalıştıktan sonra ‘kendi din ve dil bilgisi düzeyinin Kur’an gibi bir kitabı Türkçe ifadeye yeterli olmadığı’ kanaatine vararak vazgeçti. Hatay’ın Türkiye’ye alınması için çalışmalara katıldı. En son, öldüğü yılda, 1936’da hasta haliyle Antakya’ya gitmişti. Şiirlerini topladığı Safahat, Türk milletine yol gösteren rehberlerden biri olarak hep elimizdedir artık.

Akif’in, kuşkusuz en muhteşem şiiri, Asım kitabında yer alan Çanakkale Şehitlerine bölümüdür. Ünlü vatansever aydın Sülyeman Nazif, Çanakkale şehitlerine şiirini dinledikten sonra Akif’i şöyle tanımlamıştı: “Allah’ın şehitleri olduğu gibi şairleri de var!”

Size Akif’in garip bir kaderi vardır, ondan söz etmek istiyorum: Balkan harbi sırasıdır. Düşmanın Müslüman Türk halkına en ağır işkenceleri reva görmektedir. Berlin hatıralarında, ilmine hayran kaldığını anlattığı Batı’nın vahşeti karşısında Batıcıların suskunluğu ve “medeniyet” diye Batıya söz söyletmeyişine karşı sert bir şiir yazar:



“Tükürün milleti alçakça vuran darbelere,

Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere...

Tükürün Ehl-i Salib’in hayasız yüzüne!

Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!

Medeniyyet denilen maskara mahluku görün:

Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!”



Dediği için aydınlar tarafından “geri kafalı adam” suçlamasına maruz kalır.

Hayatı, hürriyetleri savunmakla geçtiği halde, hürriyet adı altında Devlet karşıtlığı ve bölücülük yapanlara karşı çıkar Akif. Bu gerçeği 1908 Temmuzunda sokağa fırlayan eylemcileri karşı haykırdığında eleştirilir. Bu nedenle “hürriyete düşman zavallı” derler ona.

Amerikan mandası önerisine karşı yiğitçe yükselen karşı ses de Akif’indi. Bunun üzerine Mütareke basını tarafından “Ortaçağ kafalı tehlikeli adam” denildi.

En ilginci, Âkif’in şapka giymemek için Mısır’a gittiği iddiası idi. Mehmet Âkif Mısır’a gittiğinde henüz şapka devrimi yapılmamıştır bile. Cumhuriyet Meclisinin milletvekilleri dahi fes giyiyordu. Hiçbir muhalefeti bilinmemesine rağmen, bazı yanlış aksettirmeler Akif’e ‘rejim muhalifi’ yaftasının takılmasına neden oldu.

Türkiye’de şapka bahane edilerek rejim düşmanı diye iftiraya, bu nedenle takibata uğrayan Akif, Mısır’da entari giyip dolaşmak yerine ceket, pantolon ve Frenk gömleği giydiği için “Hıristiyan Âkif, gavur Âkif” diye yaftalanıyordu. Ne çelişki, ne garip bir kader değil mi?

O ne mi yaptı? Örgüt kurmadı. Hiçbir yere sığınmadı. Yanlışa kullanılacaksa konuşmadı bile. Sadece yapıcı davrandı. Hiçbir eleştiriye de aldırmadı. İnandığı gibi, dosdoğru yaşadı. Ve onun için büyüdü Akif. Samimi bir dindar, gerçek bir vatansever ve sadık bir vatandaş olduğunu gösterdi. İşte bu doğru çizgisi sayesinde onu bugün milyonlar ve koca bir devlet anıyor.

Niçin Akif’i anıyoruz? Çünkü Akif’in hayatının hiçbir karesinde ona sahip çıkanların başını öne eğdirecek bir hatıra bilinmiyor. Dosdoğru bir insandır Akif.

Akif iki yüzlülüğe tahammül edemez. Sözünün samimi ere olmayanlara itibar etmez.

Bunu da çekinmeden söyler!



“Şudur benim cihanda en beğendiğim meslek,

Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.”



Özellikle ülke sorunları karşısında duyarsızlaşan, bencilleşen insanımıza; bu vatanın, bu doya doya yaşadığımız özgürlüğün; boşveren insanların değil can veren, emek veren, ter döken insanların fedakarlıklarının eseri olduğunu anlatmak için Mehmet Akif’i anmak anlamlıdır. Onu anlamak önemlidir. Yoksa şahsının övülmesi onun da en çok rahatsız olacağı bir davranıştır.



Akif demek sadece şiir, sanat değil ülke, millet ve inanç demektir.

Akif’ten bahsetmek bir millet kaderinden bahsetmektir.

Her an milletinin ıstıraplarıyla yanan bir yürek, kelam ve kalem..



Yaşadığımız zaman diliminde biz ne gördüysek, Akif de onları gördü.

Biz Kosova dramını yaşadık, Arnavutluk iç savaşını,

Sırpların Boşnak katliamını, Bulgaristan zulmünü gördük.

İç savaş yaşadık, Rum zulmünü yaşadık ve komşu topraklarımız işgale uğradı.

Akif ise, o zaman ‘bizim olan’ bu topraklarda

aynı acıları yürekten yaşadı...

“Bilir misin, ne kadar anne var bugün yasta?

Tunus’ta, Cezayir’de, sonra Kafkas’ta?

Hazar’da sulhü ttahassürle yâd eden teba,

Sürüldü süngüler altında harbe son defa!

Ne iptilâ! Ne musîbet! Cihan cihan olalı,

Bu ıstırabı eminim ki çekmiş olmamalı!..” diye ağlayan mısralar dizdi.



Güzel insandır Akif. Sevgi insanıdır. Ama sürekli olumsuzluklardan söz eder. Bu karamsar halden o da memnun değildir. Fakat gerçekçidir. Ne görüyorsa onu söylemektedir.



“Nasıl tahammül eder insan esaretine?

Kör olsun ağlamayan ey vatan, felaketine!

Vîrânelerin yasçısı baykuşlara döndüm,

Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu!

Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum,

Ya Rab, beni evvel getireydin, ne olurdu!”



Akif mücadele adamıdır. Adım adım Anadolu’yu dolaşıp yüreklendiren bir yiğittir.

Yoksulluk, zorluk nedir dinlemeden Milli Mücadeleye destek olmuş bir kahraman.

Karamsarlık, lügatında yoktur onun:

“Ey dipdiri meyyit, iki el bir baş içindir,

Davransana..Eller de senin, baş ta senindir.

Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,

Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak,

Dünyada inanmam, hani, görsem de gözümle,

İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.



His yok, hareket yok, acı, yok, leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin!



Sahipsiz olan memleketin batması haktır,

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır!”



Bu duygularla milli şairimiz Akif’i vefat yıldönümünde rahmet ve minnetle anıyoruz.



www.osmanarslan.net
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap