Mehmet Akif'in Çocuğa Bakışı

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#1
Mehmet Âkifin çocuğa bakışı meselesi. Bu konuyu özellikle seçtim; çünkü, Mehmet Akif, zaten çocuğa büyük önem veriyor. Onun için de kısmen göstermeye çalışacağım fırsattan istifade; ama, bugün, her türlü meseleyle uğraşıyoruz, çocukla o kadar uğraşmıyoruz. Çocuklarımızın istikbali, çok da parlak mıdır onu bilemiyorum; ama, burada büyük bir ihmal olduğu veya yeterince ilgilenilmediği de muhakkak; çünkü, sokaklar sokak çocuklarıyla, tinerci çocuklarla, köprü altı çocuklarıyla ve benzeri birçok çocukla, kapkaççılarla dolup taşıyor. Bunlar bizim çocuklarımız. Demek ki, eğitimimiz onlara ulaşamıyor. Bunlar, çocukların, geleceğin istikbali diyoruz. Evet, doğrudur, çocukların üzerinde durulması, yeni problem de değildir; tarihin her devrinde vardır, Mehmet Akif döneminde de vardır. Mehmet Akif, bundan dolayı da 1910'da, 1911'de, 1992'de, 19913'te çıkardığı Sebilürreşad, Sıratı Müstakim Dergilerinde bu konuda eğiteme önem veren birçok yazılar yazmıştır.

Bu yazılarından birisinde diyor ki: "Bizi kurtaracak yegâne çare maariftir -yani, eğitim- maarifi sahihadır, maarifi hakikiyedir; -yani, sıhhatli, doğru ve gerçek eğitim, sahte eğitim değil- memlekete bunu sokarsak kurtuluruz. Maarifi nafia, faydalı maarif, hâlâ memlekete girmedi. Avam kısmı, halk, hiç okumuyor, yazmıyor. Okuyup yazanlar ise, ne dünyaya ne ahirete yarar bir yığın nazariyatla uğraşıyorlar. Eğer elbirliğiyle çalışırlarsa, eminim ki, kurtulacaksın, yoksa, kurtulma imkânı yok. Evet, din de maarifle kaim, dünya da. Dünyanın maarifle kaim olduğu böylece anlaşılır."

Bir başka yazısında "çocuklarımıza -bu nokta çok önemli- kendi terbiyemizi vermeye kalkışırsak cinayet işlemiş oluruz" diyor; yani, benim elli sene evvel, kırk sene evvel aldığım terbiyeyi ve bugün, 70 yaşında, 60 yaşında edindiğim tecrübeyi çocuğuma vermek istersem bu cinayet olur; çünkü, çocuk, benim yaşadığım şeyleri yaşamıyor; ama, geleceği yaşıyor, geleceği düşünüyor. Demek istediği de bu.

Hikmeti doğrudan doğruya Peygamberden telakki eden Cenabı Ali (Hazreti Ali) diyor ki: “Ciğerparelerinize yalnız kendi terbiyenizi giydirmeye çalışmayınız. İyice hatırınızda olsun ki, onlar, sizin yaşamakta olduğunuz zamandan başka bir zaman için yaratılmışlardır”. İçimizde tahsil hayatının ne acıklı bir surette geçip gittiğini tahattur edemeyecek kimse var mı? Malumat namına kafamıza doldurduğumuz şeylerden ne istifade ettik? Düşünüyorum da, 8 yaşında ezberlediğim birçok ibareleri, ancak otuz sene sonra anlayabildiğimi görüyorum. Tabiî, 15 yaşlarındayken okuduklarımı anlayabilmeye ömrüm müsait olamayacak.

Bunun için de eğitimde inkılap yapılmasını istiyor ve eğitimin, mahalle mektepleri açmak suretiyle, halka yayılmasını istiyor. Bunun için Almanları örnek veriyor. Almanlar, 1871'den, hatta 1806'da Napolyon'un çiğnemesinde ve 1871'de tekrar Fransızları yenmelerinden sonra, felaketlerle karşılaştıkları zaman, ne yapacağız diye düşünmüşler. Onların akıllıları, âlimleri toplanmışlar, her birisi bir şey söylemiş Mehmet Âkif’in anlattığına göre. İçlerinden birisi de "eğitimi yaymalısınız, bütün avam tabakasına okutacak hale gelmelisiniz ve onların seviyesini yükseltmelisiniz; yoksa, bizim için hiçbir kurtuluş yok" demiş. Bir sürü deliller getirmiş ve onları ikna etmiş. Onlar da başlamışlar ve ondan sonra diyor, Almanlar, kısa zamanda, Batı medeniyetinin teknoloji yönünde de, ilim yönünden de, kültür yönünden de en yüksek seviyesine ulaştılar. Biz de öyle yapmalıyız diyor. Yalnız burada, o zamanki sübyan mekteplerinde, ilkokulda diyelim, tabiî, temel eğitime ağırlık verilmesini istiyor. Yazılacak kitapların hiç kimse tarafından anlaşılamadığını, ana baba tarafından bile anlaşılamadığını, bunların yeniden yazılması gerektiğini söylüyor. Yalnız, yazdırılırken, para vererek, mükâfat koyarak yarışma açmanın hiçbir manası olmadığını ve hakiki yazma kabiliyetine sahip olan insanların, bu tarz yarışmayla kitap yazmayacaklarını, bundan bir fayda çıkmayacağını söylüyor. Onun için, evvela, kitap yazabilecekler arasında bir imtihan yapılması gerektiğini, seçmeler yapıldıktan sonra, onlara belli miktarda parayla yazdırılması gerektiği söylüyor.

Şimdi, bu kısa izahattan sonra, Mehmet Akif'in, Safahat'ta, çocuklara hangi konularda, ne şekilde yer verdiğine dair, vaktinizi fazla almadan -zaman epeyce geçti- sizi de fazla yormadan, sabrınızı suiistimal etmeden, bazı örnekler vererek ifadeye çalışacağım.



Mehmet Akif, evvela diyor ki:

"Ne kadınlar, ne sefalet doğuranlar görürüz,

İşte binlerce çocuk, hem baba sağ hem öksüz.

Üç sınıf halka içim parçalanır hem ne kadar,

İhtiyarlar, karılar, bir de küçükler bunlar.

Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan,

Yoksa, insanlığını bilmem nasıl anlar insan."

Çocuklara önem vermeyi böylece işaret ediyor.



Safahatın birinci kitabı, Fatih Camiini anlatır, ilk şiiri de odur. Orada Fatih Camiini anlatıyor. Babası, Mehmet Akif 8 yaşındayken, kız kardeşi de 6 yaşındayken, bunları Fatih Camiine, yatsı namazına nasıl götürdüğünü anlatıyor bu arada. Fatih Camiinde, bakınız, şimdi, hadisi şerife filan dayanarak, işte, 7 yaşında çocuk namaz kılmazsa tokatlayın vesaire falan diyoruz. Mehmet Akif bunlara hiç itibar etmiyor, eğitim bakımından. Diyor ki, zar zor gittik, işte, o zaman elimizde fener, yollar karanlık vesaire. Diyormuş ki "biz namaz kılacağız, orada yaramazlık yapmayın, yaramazlık yapacaksanız oturun burada diyormuş" babası; fakat, değerler nasıl veriliyor, o bakımdan önemlidir bu ifadeler, şimdi kendisinden okuyacağım. Yalnız "cemaat namaza durunca, hür ve azade, hasırların üstünde, camiin bir tarafından bir tarafına koşturuyorduk, kimse de bize bir şey demiyordu" diyor.

Şöyle diyor, bakın:



"Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: "Bu gece,

Sizinle camie gitsek çocuklar erkence.

Giderseniz gelin amma namazda uslu durun; (Yani, namaz kılın demiyor)

Meramınız yaramazlıksa, işte ev, oturun!"

Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.

Namaza durdu mu, haliyle koyverir peşimi,

Dalar giderdi. Ben artık kalınca azade,

Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde! (Demek o zaman halı da yokmuş)

Hayal otuz sene evvelki hali pişimden

Geçirdi, başladım artık yanımda görmeye ben... (Diyor)

Yanında bir küçücük kızcağızla pek yaramaz (Kızkardeşi)

Yeşil sarıklı bir oğlan ki, başta püskül yok.

İmamesinde fesin bağlı sade bir boncuk!

Sarık hemen bozulur, sonra şöyle bir dolanır;

Biraz geçer, yine rayet misali dalgalanır!

Koşar koşar duramaz, akıbet denir "amin"

Namaz biter. O zaman kalkarak o pîr-i güzin,

Alır çocukları, oğlan fener çeker önde.

Gelir düşer eve yorgun, dalar pek asude"



Demek ki, burada, camiye götürmeyi... Bugün ben camide görüyorum, üç yaşında, beş yaşında çocukları getiriyorlar, güzel güzel oturuyor; fakat, birtakım yaşlı insanlar, çocukları azarlıyorlar, hiçbir ses çıkarmadıkları halde "niye namaz kılmıyorsun!" Bir tanesini gördüm, üç yaşında çocuğunu getirmiş, kucağında çıkarırken "sen namaz kılmadın, günah işledin11 diyor çocuğa. Üç yaşında çocuk günahtan anlar mı?! Bakın, bunlara cevap veriyor. Tabu, dinî eğitimin de burada yanlışlığı ortaya çıkmış oluyor.

"Hasta" şiirini hepiniz bilirsiniz, veremli bir okul öğrencisinin, 11-12 yaşlarında bir öğrencinin nasıl perişan olduğunu burada uzun uzun anlatıyor. Ondan örnek vermeyeceğim zaman almamak için; ama, insanların bu işlerde ne kadar lakayt kaldığını ve onun, âdeta, okuldan kovarcasına uzaklaştırıldığını ve onun da bu perişan hali bilerek ve onların kendi dertleriyle uğraşırken, faytona bindirdikleri sırada, ölümün ona nasıl yaklaşıp, alıp götürdüğünü ve sairi ifade ediyor. Yani, çocukla ilgili muhtelif manzaralar, görüntüler, tablolar.., Kare deniyor bugün; kare zaten fazla bir şey ifade etmez; ama, burada, belki video filmi diyelim bunlara; ama, hepsi gerçek; çünkü, yaşanmış şeyler.

"Küfe" şiirini biliyorsunuz, orada da, yine, 11 yaşlarında bir çocuk, babasının küfesini atmış sokağa "senin yüzünden; babam seni elli sene sırtında taşıdı, senin yüzünden Öldü" tekmeliyor çocuk küfeyi; fakat, oradan bir kadın, işte "o bereketli bir şeydir, baban onunla karnını doyurdu, onunla büyüttü, niye tekmeliyorsun" vesaire falan diyor; ama, o da, hem o müdahale eden kadına hem de erkeğe "sen ne anlarsın bu işten; babam o uğurda öldü, ben de öleceğim, ben bunu ne yapacağım" vesaire falan diye, çocuğun perişan halini anlatıyor. Sonra, şurada, birkaç gün sonra, pazardan gelirken, bir ihtiyarın yanında, küfesi sırtında bir çocukla karşılaşıyor; burayı okumak isterim size:



"Bir orta boylu, güler yüzlü ptr-i nurânt;

Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,

Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesadüfe bak:

Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim...

Şu var ki, yavrucağın hali eskisinden elim:

Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak...

Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!

Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!

Düğümlü alnının üstünde sade bir çember.

Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;

Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.

Bu bir ayaklı sefalet ki, yalnayak, baş açık;

Onüç yaşında buruşmuş cebîn-i safi, yazık!"



Ondan sonra, rüştiye okulundan, giyimli çocukların çıkmasını ona karşı görüyor ve sonra diyor ki:



"Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârında

İlelebet çekecek dûş-i ıztırârında!

O, yük değil, kaderin bir cezası ma'suma...

Yazık, günâhı nedir, bilmeyen şu mahkûma!"

Çocuğu, kaderin mahkûm ettiği bir şey olarak görüyor.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#2
Ynt: Mehmet Akif'in Çocuğa Bakışı

"Meyhane adlı şiirini biliyorsunuz. Orada da, yine, bir baba, devamlı içen, varını yoğunu kumara, içkiye vesaire veren, çoluğunu çocuğunu düşünmeyen; fakat, nihayet, bir gün meyhaneye, karısı dayanamayıp gelen bir olayı anlatıyor. Karısı, işte diyor ki "sen bu yüzden bütün varımızı yoğumuzu tükettin, bizi mahvettin, bir de hâlâ gelip içiyorsun. Çocuklar yüzünü görmüyor. Çocuk güzel çalışıyordu, dersini belliyordu, babamın yüzünü göremiyorum diyor. Kız büyüdü, kimse, bu sarhoşun kızı alınır mı diye yüzüne bakmıyor. Bizim halimiz ne olacak, gel artık" falan diyor. En sonunda, tabiî, o da "çık buradan" falan diyor, ağır laflar söylüyor, burada ifade edemeyeceğimiz laflar söylüyor, kadın da bayılıyor falan. Burada, çocukların, ailede, babanın vesairenin umursuzluğu, münasebetsizliği vesaire yüzünden neler çektiklerini vesaireyi falan anlatması bakımından enteresan.

"Mezarlık" diye bir şiir var. Orada da, başka bir çocuk var karşımızda. Kabirde, yanında annesi, Tebareke okuyan, çok güzel kıraat üslubu üzere, düzgün, babasının ruhuna Kur'an okuyan bir çocukla karşılaşıyoruz orada. Yalnız, burada şöyle bir şey diyor: Bu çocuğu, hayatın ve hayatta kalmanın, hayatta canlı olmanın bir tipi, örneği olarak görüyor. Çocuk hayata, o makber de mevte bir levha. Çocuğun babasının mezarı, ölüme bir levha, ölümün durumunu anlatan bir levha; ama, çocuk da, canlılığın, hayatın bir levhası.

"Bayram" şiirinde, yine, çocukların nasıl neşelendiklerini vesaireyi anlatıyor. Onların nasıl bebekler gibi sevindiklerini, nasıl güller gibi açtıklarını anlatıyor. Yalnız, mesela, salıncakta sallanmak isteyen fakat kalabalıktan sallanamayan bir şehit çocuğunun, babası Yemen'de bulunan bir şehit çocuğunun, kimsesizlikten nasıl ağladığını; fakat, orada birtakım kimselerin onun elinden tutup nasıl sallandırdıklarını, çocukları nasıl sevindirdiklerini vesaireyi falan ifade ediyor. Yalnız, burada bir beyiti var, onu okumak istiyorum Bayram şiirinin başında:



"Bayramda güler çehre-i masum-i sabavet.

Ümmîd çocuk sûret-i safında iyandır."



Çocukluğun masum yüzü bayramda güler; bütün ümitler, çocuğun saf görünüşünde ayan beyandır. Demek ki, çocukta istikbali görüyor ve gösteriyor.

"Selma" diye bir şiiri var. Selma dört yaşında ölmüş, kız kardeşinin bir kızı. Onun çektiği acıyı vesaireyi falan anlatıyor; ama, burada, tabiî, kız kardeşinin, gözünün önünde çocuğunun eriyip gittiğini gördükçe isyan edercesine ağlamasına karşı, bunun onu teselli etmesini; fakat, o sırada çocuğun ölmesi dolayısıyla da "senin hiç mi insafın yok, senin hiç mi kalbin yok" diye, Mehmet Akif'e çıkıştığını vesaireyi falan anlatıyor; ama, bu da diyor ki, "asıl, felakete sabredenler insandır" diyor; ama, kardeşi de buna diyor ki "ne taş yüreklisin, ah gitti evladım" diyor.

"Hürriyet" şiirinde, yine, çocukların oyunlarından vesaireden falan bahsediyor; ama, bunları değişik şekillerde tasvir ediyor. Çocuğu, bakın nasıl görüyor:



"Ya şu oğlan, şu tostopaç afacan

Ki fezalar gelir süruruna dar;

Taşıyor sanki sığmıyor kabına...

Kendisinden büyük de bayrağı ar!

Geçti mazi denen o devr-i melal,

Haydi fethet: Senindir istikbal."

Çocuğu böyle görüyor.

Şurada bir ifade daha var, özellikle dikkatimizi çekiyor, yine çocuklar için:

"Şu yumurcaklara bak; Sanki ezelden ahrâr!

Bağırın haydi çocuklar... Yaşasın hürriyet!!



Vesaire diye, çocukların nasıl hür doğduklarını, nasıl yaşamaları gerektiğini vesaireyi de ifade ediyor.

"Kocakarı ile Hazreti Ömer" şiirini biliyorsunuz. Orada, çocukların açlıktan nasıl kıvrandıklarını falan uzun uzun anlatıyor; ama, benim esas işaret etmek istediğim nokta şu: Halife Ömer, tabiî, o müthiş adaletiyle, sırtına un çuvalını alarak... Çünkü, Halife Ömer büyük bir mesuliyet altındadır. Diyor ki:



"Kenarı Dicle'de bir kurt kaparsa bir koyunu

Gider de adli ilahî sorar Ömer'den onu."



Tabiî, böyle bir mesuliyet altında olunca, o da ne yapıyor, gidiyor, o aç insanları doyurabilmek için, ambardan buğdayı, unu çıkarıyor, getiriyor, içinde çakıl taşları olan ve kaynatıp durduğu -çocukları avundurmak için- fakat, içinde başka bir şey olmayan tencereyi dolduruyor, pişiriyor, yemeklerini yediriyor. Yani, koca bir İslam Halifesi, İslam imparatorluğunun hükümdarı, aç ve susuz, kimsesiz çocuklara nasıl bizzat hizmet ediyor veya etmelidir, yakın olmalıdır, bunun mesajını da vermiş oluyor.

Şimdi, gelelim bir başka şiire. Bu şiiri biraz okuyacağım, ötekileri biraz hızlı geçtim. "Dirvas" diye bir şiiri var.

Kısaca anlatayım meseleyi: Dirvas, 11 yaşında bir çocuk. Emevîler devrinde yaşamış ve ikinci Hişam zamanında üç sene yağmur yağmıyor. Çölde, vahada, tarlalar kuruyor, çatlıyor, hayvanlar susuzluktan ölüyor, insanlar ölüyor, hatta, gençler ihtiyarlıyor, ihtiyarlar mevte dönüşüyor. Sonunda diyorlar ki, biz de insanız, halife de insan; kalkalım, gidelim, halifeye derdimizi anlatalım, herhalde bizi dinler, bir çare bulur. Onun üzerine, onlardan birisi diyor ki "Dirvas da gelsin bizimle." Dirvas, 11 yaşında bir çocuk, fakat, çok güzel konuşan bir çocuk; talakatıyla ikna etmediği kimse yok. Dolayısıyla, onu da alıyorlar ve Şam'a geliyorlar. Şam'da, saraya haber gönderiyorlar; İkinci Hişam, gelsinler diyor.



"Vaktâ ki girer şüyûh Şam'a,

Derhal haber gider Hişam'a:

Derler ki, beş on kabile geldi.

Der: Gelsinler saraya şimdi.

Birlikte çocuk dalar huzura.

Evvelce dua eder de sonra, (Yani, hükümdara şükran borçlarını filan sunar)

Hiç pervasız gider kelâma...

Lakin bu tuhaf gelir Hişam'a;

Der: Sus a çocuk, büyük dururken,

Söz sâdır olur mu hiç küçükten? (Bizim her zaman yaptığımız şey)

Dirvas o zaman kelâmı tekrar

Teshîr ile der: "Nedir bu azar!

Mikyası mıdır zekâvetin sin? (Zekî olmanın ölçeği yaş mıdır)

Dirvâs'ı çocuk mu zannedersin?

Bir dinle de sonra gör çocuk mu?

İnsaf nedir o sizde yok mu?

Ben söyleyeyim de bir efendim,

Susturmak elindedir efendim."



Yani, 11 yaşında bir çocuğu, Emevî Hükümdarı Hişam'a karşı böyle konuşturuyor. Daha enteresan şeyleri var, gelecek.



"Dirvas bakar Melik'te ses yok;

Mecliste değil ki ses, nefes yok;



Mu'tadı olan talakatıyle Başlar söze eski şiddetiyle:



"Üç yıl mütemadiyen kuraklar,

Emsali görülmemiş sıcaklar,

Samanımızı kuruttu gitti;

Mezrûâtm umumu bitti.

Binlerce çadır kapandı kaldı,

Çöl, mahşer-i mevt şekli aldı!

Şehrîleri besleyen kabâil,

Köy köy geziyor zelîl ü sâil!

Matemlere cûd eden o urban,

Nan pareye can verir bugün can!

Çıplakları giydiren de üryan,

Gömleksizdir zükûr ü nisvan!

Açlık ecelin zahiri oldu:

Baştan başa çöl cesetle doldu.

Her kuşede bin acıklı feryâd...

Yok bir yerden sada-yı imdad.

Şubbân (gençler) bütün ihtiyara döndü!

Pîrân görsen mezara döndü!

Yok validelerde süt ki: Tutsun,

Evladını emzirip uyutsun.

Zannım, bize münfail ki Mevla:

Bir bâdiye halkı yandı, hâlâ ,

Bir damla su inmiyor semadan,

Şebnem bile düşmüyor duadan!

Binlerce duaya bir icabet

Göstermedi bargâh-ı rahmet.

Artık sana ilticaya geldik,

Reddetmez isen ricaya geldik:

Görmekteyiz ey Emîr-i adil,

İnkârı bunun değil ya kaabil

Yok sendeki ihtişama pâyân:

Bizlerse alay alay sefîlân

Bir yanda demek ki fazla var çok;

Hayfa ki öbür tarafta hiç yok.

Öyleyse biraz tevazün ister.

Evvel beni dinle sonra hak ver:"



Şimdi, şu söyledikleri şeye özellikle dikkatinizi çekiyorum: Benim diyen sosyalist söyleyemez bunu:

"Nerden buldun bu ihtişamı? Halkın mı, senin mi, Hâlik'ın mı? Allah'ın ise eğer bu servet,



Bizler de onun kuluyken, elbet Bir pay talebinde hakkımız var... İnsaf olamaz bu hakkı inkâr. Halkınsa şu bî-nihayet emval; Ver, etme hukuk-i gayri pâmâl. Yok; böyle de olmayıp da kendi Mâlin ise -çünkü fazla- şimdi, Bî-vâyelere tasadduk eyle... Dördüncüsü varsa haydi söyle!" diyor.

Mantıkta, kıyası mukassem denen bir kıyas vardır. Yani, Fatih Sultan Mehmet'in ilk tahta çıktığında, babasını tekrar tahta çağırması esnasında söylediği gibi, İşte, padişahsan gel tahta otur, ben padişahsam, emrimi dinle gel otur dediği gibi; yani, iki uçlu, iki taraftan da kurtuluş yok. Burada da, Mehmet Akif, Dirvâs adındaki 11 yaşındaki bu çocuğa, hükümdar Hişam'ı susturabilmek veya ikna edebilmek için böyle bir kıyası mukassem yaptırıyor. "Dördüncüsü varsa haydi söyle..." Çünkü, hiçbirinin altından kalkacak durumu yok. Kendisinin de olsa, halktan da almış olsa, Allah da vermiş olsa, hepsinde insanların hakkı var diyor.

"Mebhût ederek bu söz Hişam'ı, Huzzara demiş: "Görün kelamı! Yok bende cevab-ı redde kudret... Hayret, bu civan-dehaya hayret! İcab ediyor ki şimdi insaf: Mes'ulü hemen olunsun is'af."

Demek ki, bu çocuğun isteklerini yerine getirmek bizim için bir zaruret oluyor diyor, derhal getirin diyor ve getiriyorlar.

İşte, Mehmet Akif, çocuklara bu rolleri veriyor.

Bu bitti; ama, bir şey söylemek istiyorum.

Ben, Mehmet Akif konuşmalarımın hepsini, Mehmet Akif'in kısa bir şiiriyle bitiririm: Müsaade ederseniz Sayın Başkan, geçen sene de okudum; Safahat'ta olmayan bir şiiri; 1986'dan sonra alındı ve Mehmet Akif'e de, 1925'te birtakım gençler "kör, beyinsiz, sağır" falan diye bağırtılmış, aleyhinde konuşturulmuş, ona verdiği bir cevaptır bu. 1946'da Hareket Dergisinde yayınlandı, ondan sonra, 1986'da bazı Safahat neşirlerine alındı.



Şöyle diyor Mehmet Akif, kendisine "kör, beyinsiz, sağır" diyenlere:

"Ne yapsam, neyle kurtarsam, şu yatmış inleyen halkı

Deyip ezberde olsun gezdiğin vaki midir şarkı?

Benim beynim sağır yahut gözüm körmüş.

Peki, lakin, senin görgün yolundaymış da, keskinmiş de idrakin.

Ne gördün, söyle evladım, ne duydun lütfen izah et;

Hayır, hacet de yok izaha, pek meydan da mahiyet.

O mahiyet, fakat iğrenç; o mahiyet fakat çirkin.

Niçin dersen, sıkılmak hissi insanîsi yok ilkin.

Evet, beynim sağırdır, çünkü kâinatım hep feryat.

Gözüm görmez evet, zira muhitim hep karanlıktır.



İşitmem başka bir ses, milletim eylerken istimdat Fakat, sinemde imanım müebbet fecri sadıktır. Kör olmaz ağlayan gözler, sağırlaşmaz tutuşmuş beyin. Yaşarmaz gözle, yanmaz beyni hilkat addeder bir şeyn Geçilmez kahkahandan her taraf yangın içindeyken. Yanan bir sineden lakin ne istersin, nedir öfken? Beraber ağlamazsın, sonra kör dersin, sağır dersin. Bu hissizlikten insanlık hem iğrensin hem ürpersin. Ne ibret, yok mu bir bilsen, kızarmak bilmeyen çehren, Bırak tahsili evladım, sen ifkin bir haya öğren."

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay
Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü Öğretim Üyesi
 
Katılım
27 Eki 2007
#3
Ynt: Mehmet Akif ten hazır cevap

Baytar mIsInIz?


Gençlerinden biri, bir toplantıda Mehmed Akif'i küçük düşürmek için:

-Affedersiniz, demiş. Siz baytar mısınız?'

Mehmed Akif, hiç istifini bozmadan şu cevabı vermiş:

-Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?

;D
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap