MEHMET ŞÂMİL

Katılım
26 Kas 2008
#1
HAM KOŞU


henüz hastalıktı ten / gönül aşınmasıydı
tenha bahçelerin meyvesine aşeren
boğazda demirleyen gemi yutkunamazdı
düşünmek ölmek olurdu bazen

en derin yaramızı kesen rüzgardı
çitlere takılan güneşimiz
papatya sayfaları ve hep entrika
simsiyah bir resme bakıyorduk hepimiz 1

çamurlu paçasıyla konuk edilen
yolcular gibi. geçtik mum ışığından
yorgundu pişmanlığımız / yakıyordu
bütün ırmaklar
sonsuzluğa atıyordu kendini

ayaklarımız neden böyle ağır ve âsi
kırık davul ritmi midir yoksulluğumuz
koştukça gerileyen o dar patika 2
uzak köy yeşili gecelerde mi kaldı

heva atına mı binip gelmiştik
uyanAmadık. gafletin uykusundan
korkudan belâdan ve boğuşmadan
çıkmadı önümüze dünkü ölüler bile
unuttuk geleceği ardımıza bakmadan

geç kaldınız diye dövünüyordu salâ
soluksuz kalıyorduk. saksıda
bir çiçek cüzamlı aşkına bakıyordu
yağmuru pencerede kurutuyorduk yazık

_______________

1
kör ressamlar yarışması mı hayat
ne çok renkle sınanıyor aklımız
cüretkâr yanılgı ve bulanık hevesle

2
nasıl olur da bir göz hissetmez aşktan öte
yükünü taşıyamaz kalbimiz neden
imkan yerleşik düzen yol alırken safında
niçin geç kalıyor koşturdukça ömrümüz


MEHMET ŞÂMİL
 
Katılım
26 Kas 2008
#2
Ynt: MEHMET ŞÂMİL

gülİSTANBUL


Gülistan, bul kokuyu! İstanbul gülümsesin
ne kadar solsa rengin bülbüle kırmızısın
heybesi gül tohumu münzevî âşık benim
sen şehrengiz güzeli, sen şâirân kızısın
elim var ellerinde, fermansız şehzâdenim
Gül İstanbul kokulu, gülüm İstanbul sesin

Üsküdar’da her yangın utanır yağmurundan
Beyoğlu’nda temâşâ, Ayasofya’da mâtem
şafak Dolmabahçe’de öpüyor İslâmbol’u
Bâbıâlî kederli, sahaflarda bin elem
sorsak söyler mi deniz: nerde Hüdâyî Yolu
Üsküdar da utanır her yangın yağmurundan

Leylâ’sını arayan kalbim/de İstanbul’dur
kaç nağmeye sarılsam dilimde kalan hüzzâm
üzülmem, dervişinim, köşe bucak benimsin
tanıksın yüreğime, hoşgörün ne muazzâm
ister adını duysun, ister kıyında gezsin
Leylâ, aranan aşkın kalbinde İstanbul’dur

İstanbul kalabalık, ne çok sevdâ her şeye
renklenir yedi tepe, yedi gök efsânesi
duygular mı mültecî zindanda ve sarayda
iki denize mahrem, ağlayan Kız Kulesi
gök/yüzünde ilkbahar, yaz sonbahar, kış şeydâ
İstanbul ne çok sevdâ kalabalık her şeye

Sularda secde eden elleridir Sinan’ın
âşiyân kubbelerde kandillerin şavkı var
dökülsün çeşmelerden gözyaşları Çınar’ın
kehribâr tesbih gibi çekilsin leyl ü nehâr
çağırın minareler, sonsuza dek çağırın
Sular da elleridir secde eden Sinan’ın

Türbeler, siz söyleyin tutar gibi elimden
hû çekmez mi serviler kabristan ağlar diye
kaç güvercine mesken avlular ve cumbalar
beş vakit, çocuk gibi gülen Süleymâniye
Topkapı kaç geline çeyiz sandığı saklar
Tutar gibi söyleyin bu türbesiz el’imden

Âh! gizli ve âşikâr, tenhâ sokaklarından
Haliç’e inmek için sıralanan odalar
çocuğunum kaybolan, hayalleri yaramaz
martı mı, kırlangıç mı, kuğu mudur adalar
iskelede kalınca hangi vapur yas tutmaz
Âh! tenhâ ve âşikâr, gizli sokaklarından

Neyleyim, kır kalemi, sessizliğin de şâir
köprülerin yetmiyor vuslata kadîm şehir
iki sevgili gibi her yakanda bir hüzün
kimine şerbet oldun, kimine dâr ve zehir
haritaya sığmayan manzaralar/da yüzün
Neyleyim sensizliği, kırsın kalemi şâir

Boğaz/da gezgin gibi akşamlayan gölgeler
sırrını keşfediyor Çamlıca’da güneşin
mecalsiz erguvanlar söylenmemiş şarkıdır
mehtaplı gecelerdir masal eğlencelerin
yoksa sabahladığım kuşlarla rıhtım mıdır
Boğaz’da akşamlayan gezgin gibi gölgeler

Ulubatlı gözlüyor surlardan bakan tarih
Eyüpsultân’da hâlâ Akşemseddîn duâsı
düşleriyle Fatih’in kapanan eski zaman
ey yirmi bir yaşımın hiç bitmeyen hülyâsı
İstanbul, Dersaâdet, Konstantin ve Âsitân
Ulubatlı surlarda gözlerden akan tarih

Lâledân bildim seni, sen yine gülistan bul
ayrılık bahçesinde bülbül gibi ağla/yan
fetih müjdeli diye gül/süz adın bak yarım
muammâ yalnızlığı talihime bağla/yan
yazmak bana mı düştü, nakkaş mı parmaklarım
Lâleden bildim seni, yine de gül İstanbul



MEHMET ŞAMİL
 
Katılım
26 Kas 2008
#3
Ynt: MEHMET ŞÂMİL

cenaze nedeniyle kapalıdır gözlerim
tutun beni
bağırmak istiyorum!


“... günü öpen ve ağzına alan usta
onca kuşu kaçırdın göğsümün tellerinden
çıraklar ihanet ediyor krallığıma
şamar gibi iniyor suratıma mirasın


arandığımı yazıp şehrin duvarlarına
kaçıyorum
gecenin rahlesinde huysuzlanan ruhumdan


herkes beklerken evet benden giderim
saklı kalır son vedâ
hüzünlü bir yanı var her kuruyan yaprağın


ağaçların kurduyum toprağı eşeleyen
kendimi arasam yine meşgul çalacak
ısıtın ellerimi
yakanızda biraz güneş görünce
çıksın sabahlığıyla karşıma mezarlığım


aslımı inkar ediyorum
/ ben hiç kerem olmadım
dört kişi de olmadım / oturmadım masaya


ölmedi gitmedi bu zevzek tenha
arkamı kolla ve koru beni aşk
kurşun sıkıp geleceğim yalnızlığıma


karaya vurdu yine içimdeki kadırga
canıma da nazarlık takacak mı ayrılık
suyumu tekmilleyen peltek evladım çekil
mühim değil kefenim
/ damı akan toprağım
ben ölmeye alıştım
bırak yakamı artık ...”

tamam
gömün beni!


MEHMET ŞÂMİL
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap