Metinlerarasılık Tekniğinde Yöntemler

Dirvas

Bir çocuk rüzgar gibi, kenti terk ediyor.
Katılım
27 Tem 2007
#1
Alıntı ve Gönderge Yöntemleri

Genette'in "iki ya da daha fazla metin arasındaki ortakbirliktelik ilişkisi, yani, biçimsel olarak ve çoğu zaman, bir metnin başka bir metindeki somut varlığı" biçimindeki tanımından yola çıkarak, iki tip metinlerarası ilişki belirlenebilir: İki ya da daha çok metin arasında kurulan "ortakbirliktelik ilişkisi"ne dayanan metinlerarası ilişkiler; "türev ilişkisi"ne dayanan metinlerarası ilişkiler. Farklı metinlerarası yöntemler açık ve kapalı olmak üzere iki biçim altında ele alınabilirler. Bir metne yapılan gönderge, yapıtın adı ya da yazarı açıkça bildirilerek ve alıntılanan kesitler (örneğin ayraçlar ya da italik yazı kullanılarak) belirti­lerek açık ilişkiler; bir yapıtta ayrışık unsurlara yer verildiği konusunda hiçbir belirti, ipucu verilmeden kapalı ilişkiler kuru­labilir. Bu durumda metindeki ayrışık unsurları saptamak okura düşer. Alıntı, gönderge, açık; gizli alıntı ve anıştırma, kapalı metinlerarası ilişkiler; yansılama (parodi), alaycı dönüştürüm (travestissement burlesque), öykünme (pastiş) ise bir türev iliş­kisine dayanan ve açık metinlerarası biçimler sayılırlar.
ALINTI - GÖNDERGE (Citation - référence)
Jacobson, alıntıyı "bir sözce içinde sözce, bir ileti içinde ile­ti, bir sözce üzerine sözce" olarak tanımlar. "Bu tür dış sözler söylemlerimizde geniş yer tutar. Başkalarını alıntılarız, geç­mişte kendimize ait sözlerimizi alıntılarız, kimi deneyimlerimizi böylelikle öz-alıntılar biçiminde sunarız. "
Alıntı, metinlerarası ilişkinin en belirtgesel biçimidir. Bir metnin başka bir metindeki varlığını en somut biçimde görünür kılan, ilk akla gelen, en genel ve en sık karşımıza çıkan metin­lerarası yöntemdir. "Genellikle ileri sürülen bir görüşü açıkla­mak ya da desteklemek için bir yazardan, ünlü bir kişiden alı­nan parça"2 olarak tanımlanan alıntı ile bir sözce başka bir bağlamda yinelenir, böylelikle iki ya da daha çok metin arasın­da bir alışverişe olanak sağlanmış olur. Alıntı bilinçli, istemli bir anımsamadır. Başka metne ait bir kesit yeni bir metne sokularak ona yeni bir anlam yüklenir. Bir söylem biriminin başka bir söylemde yinelenmesi olan alıntı ile yalın bir söylemlerarası/metinlerarası ilişki kurulur.
Alıntının özgüllüğü öyleyse açıkça belirtilmiş olmasıdır. Gerçekleştirildiği andan başlayarak alıntı bildirilir. Alıntıya açıklık katan iki temel tipografik unsur bulunur: "Ayraç"lar ve "italik yazı". Yazar ayraçlarla yeniden gündeme getirdiği söylemin ya da sözcenin kendisine ait olmadığını açıkça bil­dirir. Ayraçlar, "bunu söyleyen ben değilim" demek isterler. İtalik yazıya başvuran yazar, alıntının üzerinde daha fazla durur, onu belirtir, sözcelemi üstlenir. "Ben vurguluyorum" demek ister, ya da onu "Bunu söyleyen benim"e eşdeğer ola­rak kullanır. Ayraçlara ya da italik yazıya başvurmadan alıntı yapmak, onu kendine mal etmek anlamına gelir. Alıntıyı be­lirten göstergeler, -italik yazı, ayraçlar veya alıntının metin­deki tümcelerden çoğu zaman belirgin bir biçimde ayrı yazıl­ması- yapıttaki ayrışıklığı somutlaştırır. Öyleyse alıntı süre­ci, Riffaterre'in deyişiyle, bir "iz" bırakmalıdır; bu iz dilbilimsel (iki nokta) olduğu kadar tipografik (italik yazı, alıntıla­nan bölümün belirtilmesi) ya da anlamsal (alıntının yapılacağının bildirilmesi ya da bağlama göre alıntının yarattığı aykı­rılık) düzende olmalıdır.
Metinlerarasının en açık ve en çok başvurulan yöntemi olan alıntı üzerine uzun, dizgili bir çalışma yapan, La Seconde Main ou le travail de la citation adlı yapıtıyla Antoine Compagnon olmuştur. Compagnon, görünürde yalın bir söylemsel/metinsel -söylemlerarası/metinlerarası- olgu olan alıntıyı göstergebilimsel olduğu kadar işlevsel, tarihsel ve anlambilimsel bakımdan ele alır. En uzun yeri tarihsel boyut tutar.
Compagnon, aykırı olarak alıntıyı bir sözlüğün ya da ansik­lopedinin, şu ya da bu sözcük, kavram konusunda yaptığı tanımlamalara koşut bir tanım yapmaktan kaçınır. Okumak ve yazmak arasında bir ayrım olmadığından alıntıyı tanımlamanın olanaksız olduğunu ileri sürer: Her metin kılgısı bir alıntıdır. Ayrıca, alıntı kılgısıyla, genel olarak yazma kılgısı arasında da bir ayrım yoktur. Alıntının değergesi, bir yazarın yazmaya başlarken kullandığı öteki unsurlardan ayrılmaz: "Her yazı bir ya­pıştırma ve açımlama, alıntı ve yorumdur. "l Öyleyse yazmak hep yeniden-yazmaktır. Bir yazar yeni bir metin oluştururken bile aslında başka metinlerden aldığı parçaları bir bütün oluş­turacak biçimde yan yana getirip kaynaştırarak bir yeniden-yazma işine girişir:
"Yazmaya başladığımda elimin altında belli sayıda somut, dağınık birimler (örneğin fişler) bulunur. Yazmak işi, ayrışık, parça parça unsurları tutarlı bir bütün içerisinde yeniden dö­nüştürmek, bir araya toplayıp onları anlamak, yani onları okumak demektir. Yeniden yazmak, parçalardan yola çıkarak bir metin gerçekleştirmek, onları düzenlemek, birleştirmek, aralarında uyum sağlamak, unsurlar arasında geçişler yap­maktır. Her yazma işi bir yapıştırma, yorum ve alıntıdır." (...) "Yazmak hep yeniden yazmak olduğu için, alıntılamaktan pek ayrılmaz. Alıntı, okuma ve yazma edimini birleştirir. Oku­mak ve yazmak alıntı yapmaktır. Okumanın da yazmanın da özü alıntıdır. Her metin kılgısı bir alıntıdır. Bu nedenle alıntının tanımı yoktur. Alıntı bir kökene, bir kökenin uzak anısı­na bağlıdır."
Compagnon, alıntının "bir yazardan ya da ünlü bir kişiden alınan parça" tanımlamasını pek benimsemez. Çünkü böyle bir tanım, üretim (production) ile ürün'ü (produit) birbirine karış­tırmaktır. Ürün, yani aktarılan kesit, yinelenen sözce hemen öne çıksa da üretim, yani aktarım edimi üzerinde durulmaz. Compagnon'a göre alıntıyı yalnızca yinelenen sözceye indirge­mek yetmez; "alıntı aynı zamanda bir sözcelemin yinelenmesi (yineleyen bir sözcelem), bir yeniden-sözcelem"dir. Öyleyse Compagnon'un alıntı konusunda yaptığı tek tanım, onun çift-görünümünü öne çıkaran bir tanımlamadır: "Alıntı yinelenen bir sözce ve yineleyen bir sözcelem" dir.
En yalın biçimde, alıntı iki söylemi ya da iki metni, Metin 1 (alıntılanan metin) ve Metin 2'yi (alıntılayan metin) bağıntıya getirir. Metin 1'de sözce ilk kez karşımıza çıkar (ve sözce bu metinden alınır); Metin 2'de sözce ikinci kez yinelenir. Alıntı­lanan sözce Metin 1 ve Metin 2 arasında alışveriş nesnesidir. Alıntı ayrıca iki yazarı öne çıkarır: Yazar 1 ve Yazar 2. Bun­lar, alıntılanan sözcenin sözcelem özneleridir. Öteki metinlerarası biçimlere de uygulanabilecek bu alışveriş formülüne göre, alıntılanan sözce Metin 1 ve Metin 2'de aynı sözcedir; yinele­yen sözcelem yinelenen sözcelemi değiştirmez. Bir başka de­yişle, sözce aynı kalır ancak sözcelem değişir. Alıntılanan sözce göstereni bakımından değişmez ise de maruz kaldığı yer değişikliğinden dolayı gösterilenini değişikliğe uğratır, yeni bir değer oluşturur ve hem alıntılanan metnin gösterilenini hem de içerisine sokulduğu yeni metni etkileyen bir dönüşüme yol açar.
Bir sözcenin bir metinden (Metin 1) öteki metne (Metin 2) yer değiştirmesi iki metin arasında bir köprü kurar, bağ oluştu­rur. Baktin'in "söyleşim" adını verdiği bu olguya Compagnon "ilişki" der. Bu, metinlerarası ilişki dediğimiz şeydir. Alıntı da iki metin arasında ilişki kurar. Ancak ilişkiyi kuran sözcelem, onu gerçekleştiren her iki metnin özneleri Özne 1 ve Özne 2 de doğrudan alıntıda yer alır. O halde alıntı yalnızca Metin 1 ve Metin 2 arasında bir ilişki değil, her biri bir metin ve bir ya­zardan oluşan iki dizge yani Dizge 1 (Özne 1, Metin 1) ve Dizge 2 (Özne 2, Metin 2) arasındaki unsurların bir ilişkisin­den ya da Baktin'in deyişiyle, bir söyleşiminden oluşur. İki dizge arasındaki ilişkiyi yazar kurar; onları saptamak ve an­lamsal olarak işlevlerini çıkarmak ise okura düşer. (Ancak ço­ğu zaman bir metinde yalın ve açık olarak bulunan bir alıntı, okurdan özel bir kavrayış ya da aşırı bir bilgi birikimi gerek­tirmeden kendini belli eder. Alıntı açık olduğundan onu sapta­mak kolaydır, ancak alıntıyı yorumlarken ve tanımlarken daha dikkatli yaklaşmak gerekir: Alıntılanan metnin seçimi, alıntı­nın sınırlan, montaj edilme biçimleri, yeni metinde ona veri­len anlam alıntının anlaşılması için gerekli unsurlardır.) Bir sözce olarak alıntının bir anlamı vardır, birinci dizgede bir dü­şünce açıklar; yinelenen sözce olarak yine bir anlama sahiptir, ikinci dizgede de bir düşünce açıklar. Ancak hiçbir şey sözce­nin her iki dizgede de aynı anlamda olduğunu kesinlememize olanak sağlamaz; her şey anlamın her iki dizgede de farklı ol­duğuna götürür.
Alıntının işlevi nedir öyleyse? Petit Robert'in, "Genellikle ileri sürülen bir görüşü açıklamak ya da desteklemek için bir yazardan, ünlü bir kişiden alıntılanan parça" tanımlamasın­dan, alıntının bilinen, en temel, değişmez işlevinin "yetke" ol­duğu anlaşılır. Bir yazarın, düşüncesini desteklemek için, o ko­nuda söz sahibi bir başka yazardan, kuramcıdan vb. alıntı yap­ması, alıntının "yetke" işlevini öne çıkarır. Littré, alıntıyı bu doğrultuda tanımlar: "Yetke kuran bir yazardan alıntılanan parça." Gerçekten de alıntının bu temel işlevi ile bir söylemin gerçeklik etkisi, onun gerçek olduğu üzerinde durularak güçlen­dirilir. Örneğin Chateaubriand, Mémoires d'Outre-Tombe adlı özyaşamöyküsel yapıtında, Mısır seferi sırasında savaş bakanı olan François Miot'nun Les Mémoires'ından uzun bir parçayı, Napolyon'un Jaffa'da gerçekleştirdiği kıyalar konusundaki anla­tısının gerçekliğini göstermek için alıntılar:
"Bu son derece acı gerçeğin doğruluğunu göstermek için, olaya tanık olmuş birinin anlatısına gereksinimim vardı. Bir şeyin varlığını kabaca bilmek başka bir şey, onun inceliklerini bilmek başka bir şey: Bir eylemin töresel gerçekliği bu eylemin ayrıntılarında ancak kendini belli eder", diye yazar Chateaubri­and, Miot'nun tanıklığını anlatısına sokmadan önce.
Özellikle yolculuk anlatılarında, başka metinlere ait çok sa­yıda "ikinci elden" bilgiler, benzer bir yöntemle, olduğu gibi, çoğu zaman bir yapıştırma (alıntı aynı zamanda bir yapıştırma işlemine benzer) yöntemine göre alıntılanır. Théophile Gautier, Constantinople'un XXI, XXVI, XXV.inci bölümlerini doğru­dan, İstanbul'u çok iyi tanıyan Georges Nogues'nin Journal de Constantinople'undan yaptığı uzun alıntılamalarla oluşturur. Alıntı yaptığını da açıkça belirtir.2 İstanbul'da ancak yetmiş iki gün kalan Gautier'nin amacı kuşkusuz Doğu konusunda gerçe­ğe tam olarak uyan bilgiler verebilmektir. Gautier'nin olduğu kadar başka yazarların da benzer biçimde başka metinleri ken­di yapıtlarına sokmaları, metin konusunda başından bir bilgi verir: Alıntılara çok yer veren bir metin çoğu zaman bir mozai­ğe, değişik parçalardan oluşan bir bütüne, ya da içerisinde res­samın gazete kupürlerini ya da kâğıt parçalarını kesip yapıştır­dığı bir kolaja benzer. Alıntı, metinlerarasının belirtgesel bir betisi olarak karşımıza çıkar; çünkü ayrışıklığın egemen oldu­ğu metnin değergesini en iyi o belirler.
Romanlarda alıntıların çeşitli işlevleri olabilir. Her yapıtta yazarlar anlatının gidişine, bağlamın zorunluluklarına göre alıntıya yeni işlevler yükleyebilirler. Aragon La Mise à Mort'da defalarca Othello'dan alıntı yapar: "Think'st thou, I'd make a life of jealousy, -To follow stili the changes of the moon- with fresh suspicions?" Aragon hem özgün dilde (İngiliz­ce) hem de italik yazı kullanarak, Othello'dan yaptığı alıntıyı açıkça belirtir. La Mise à Mort ile Othello arasındaki ilişki izleksel düzeyde, alıntı aracılığıyla açıkça kurulur. Gerçekten de Aragon'un romanı büyük ölçüde bir kıskançlık romanıdır. Böyle olduğunu da yine bir kıskançlık trajedisi olan Othello'ya sürekli göndermelerle belirtir. Romanın kahramanı Alfred, ikizi (double) Anthoine'ı ("th" Othello'yu doğrudan çağ­rıştırır) ölümcül derecede kıskanır. Alfred ve Anthoine'ı kar­şı karşıya getiren kıskançlığın yarattığı çatışma Eugene Onéguine'e yapılan sürekli alıntılarla da desteklenir. Yazar adı geçen yapıtlardan alıntılarla kendi roman kişisini aynı çizgiye yerleştirir. Alfred ve Anthoine'ı karşı karşıya getiren çatışma Puşkin'in romanında ozan Lienski ve Oneguine'i kar­şı karşıya getiren çatışmaya benzer. Puşkin'in yapıtında ol­duğu gibi Aragon'un yapıtında da kişiler, kıskançlık nedeniy­le, kendi benzerleriyle çatışma içerisine girerler. Kahraman ve benzeri arasındaki kıskançlık çatışması Stevenson'un Dok­tor Jekyll ve Mr. Hyde'a yapılan göndermelerle desteklenir. Doktor Jekyll, Bay Hyde'ın ikizidir. Dolayısıyla bu yapıtlar­dan sürekli alıntılar yapılır, ya da onlara gönderilir. Sonuçta Oneguine, Puşkin'in (yapıtın sonunda Puşkin, Oneguine'den "tuhaf yolculuk arkadaşı' diye söz eder)2, Alfred/Anthoine ise Aragon'un ikizleridir. İster Othello olsun ister Puşkin'in Eugene Oneguine'i olsun, bu yapıtlardan kesitler kıskançlık ve "ikiz" izleğini belirtmek için alıntılanırlar.
Alıntıların yalnızca başka bir yazarın yapıtında ayraçlarla belirtilerek ya da italik yazı kullanılarak yapılmadığını, Jacobson'la birlikte, yazarın kendi yapıtlarından "öz-alıntılar" (auto-citations) yapabileceğini de ekleyelim. Bu yönteme Ara­gon çokça başvurur. La Mise à Mort'da, bir başka romanı olan Kibar Semtler'den yine "ikiz" izleği çerçevesinde alıntı yapar:
"Siz ve ben, bütün öteki insanlar gibi, ikiyüzlüyüz, iki ayrı ki­şiliği taşıyoruz bedenimizde. Sanıyorum ki bizler tarihsel bir dönemde yaşıyoruz, belki de ilerde bu dönem, iki ayrı kişilikli insanların yaşadığı dönem diye anlatılacak. Yaşamımı hep iki­ye bölerek ömür tükettim ben... "
Böylelikle alıntılar yalnızca yetke işlevi görmekle kalmayıp (ya da bir yapıtta süs işlevi ile belirmeyip) yapıtın izleğine ka­tılarak onu açıklar; örneğin başka yapıtlara ait roman kişileri alıntılar yoluyla yeni bir roman bağlamına taşınarak öteki ro­man kişileriyle birlikte bir arada, bir ölçüde romanın bir parçası olur, onu anlamsal ya da izleksel yönden desteklerler. Şu ya da bu metinlerarası yönteme göre alıntılanan (sonuçta, açık ya da kapalı olsun, bir yapıtta ayrışıklık yaratan her gösterge, Compagnon'un söylediği gibi, bir alıntıdır) her kesit romandaki an­lama katkıda bulunur, onu açıklar.
Bir diğer açık metinlerarası biçimi olan gönderge ise, yapı­tın başlığını ya da yazarın adını anmakla yetinir. Gönderge, bir metinden alıntı yapılmadan okuru doğrudan bir metne gönderir:
"Vatikan'ın Zindanları'nın yazarı Metropoldeki odamıza gelip Kızıl Meydan'da yapacağı konuşmayı birlikte düzeltme­mizi istedi."
Geniş anlamıyla bir metinde bir çağın, bir türün (yazınsal olsun ya da olmasın), bir geleneğin vb. yan-metinsel gösterge­lerden biriyle olduğu kadar yalnızca yapıt başlıklarının, yazar adlarının ya da bir roman, trajedi, şiir kişisinin, tarihi bir kah­ramanın, kutsal kitaplardan birinin adının açıkça anılması alıntısız göndergeleri işin içerisine sokar. Julien Gracq'ın Un Beau Tenebreux adlı romanı İsa'ya, Napolyon'a, romantik kahraman­lara, Atala'ya, Vigny'ye ve onun "les Amants de Montmorency" adlı şiirine, daha pek çok roman kişisi ve yazınsal yapı­ta, yazara açık (ya da kapalı) göndermede bulunur. Gönderge, alıntıda olduğu gibi, söylemini bir yetkeye dayandırarak değil, (daha çok kurgusal olmayan, örneğin bilimsel araştırmalar ya da yapıtlar için yetke işlevi geçerlidir) romanın içeriğine bağlı olarak belli işlevlerle donatılır. Gracq, Un Beau Ténébreux'de sürekli Poe'nun öykülerine gönderir: "Portrait ovale", "Masque de la mort rouge", "Ulalume" sıradan birer göndergeler biçimin­de anlatıya sokulurlar. Oysa bu yolla, Gracq, romanın gizemli, "karanlık" kişisi Allan'ı ve onun, etrafındaki kişiler üzerinde yarattığı ürküntüyü, yine her birinin aynı ürküntüyü uyandırdı­ğı Poe'nun öykülerine ve kişilerine göndermeler yaparak somutlaştırır. Allan'ın yarattığı ve Poe'ya yapılan göndermelerle desteklenen bu ürküntüyü Maskeli Balo sahnesinde İrene şu sözlerle dile getirir: "Bırr, daha şimdiden elim ayağım titriyor, Banauo'nun hayaleti, Hamlet'in soylu babası, ya da Kızıl Ölüm'ün Maskesi. "
Gönderge açık bir alıntı olsa da yapıtta ona başvurulması boşuna değildir. Yapıtın bağlamına göre (daha çok izleksel göndergeye de belli bir anlam yüklendiğinden ve açık göndergenin altından (kapalı) bir anlam çıktığından, gönderge çoğu zaman kapalı alıntı yöntemi olan anıştırma ile karışır. Gracq'ın yapıtında, Poe'nun öykülerine yapılan açık gönderme­lerle, örneğin "Kızıl Ölüm'ün Maskesinin1 ürküntü veren ha­vası, Un Beau Ténébreux'ye de yansıtılır. Her iki yapıtta da bir maskeli balo sahnesi yer alır. Kişiler ölüm korkusu içinde ya­şarlar. Poe'nun öyküsünde davetliler Kızıl Ölüm'den, Un Beau Ténébreux'de ise "hayalet kişi" (hayalet imgesi ayrıca Hamlet'e yapılan göndermeyle desteklenir) olarak betimlenen Allan'dan kaçarlar. Zaten iki yapıt arasındaki sıkı koşutluk Un Beau Ténébreux'nün kahramanı Allan'ın, "Kızıl Ölüm'ün Maskesi" öyküsünün yazarının (Edgar "Allan" Poe) adlarının aynı olma­sıyla iyice pekiştirilir.

Prof. Dr. Kubilay Aktulum
 

Dirvas

Bir çocuk rüzgar gibi, kenti terk ediyor.
Katılım
27 Tem 2007
#2
Ynt: Metinlerarasılık Tekniğinde Yöntemler

Öykünme Yöntemi

Yansılama, özgün, soylu bir metnin (destan, trajedi) konusu­nun ya da eyleminin, köken-metindeki konudan ya da eylemden farklı, ancak yine de uyarlamanın gerçekleştirilebilmesi için yeterince benzerlik sunan gerçek, sıradan bir eyleme/konuya uygulanmasına; alaycı dönüştürüm ise eylemi, yani içeriği (ko­nuyu), adlarıyla birlikte kişileri, özgün metindeki nitelikleriyle olduğu gibi saklayarak yalnızca soylu bir metnin biçemi yerine sıradan bir biçem kullanarak değiştirmeye dayanırlar. Her iki yöntemde yazarlar, bir oyun düzeninde, kimi zaman eğlendir­mek kimi zaman da yermek amacıyla başka bir metni biçimsel ya da anlamsal zorunluluğa göre dönüştürür, bir başka biçemde yeniden yazarlar. Oysa bir diğer metinlerarası yöntem olan öy­künme, yansılamadan çok, alaycı dönüştürüm gibi yine bir metnin biçemini hedef seçer. Bir yazar bu biçemden yola çıka­rak kendi metnini yazar. Ancak öykünme, alaycı dönüştürüm gibi, bir metnin biçemini dönüştürerek yeni bir metin oluşturmaz; yalnızca metnin biçemini "taklit" eder. Kesin bir göndergeyi zorunlu kılan öykünme ile iki metin arasında (öykünen ve öykünülen) bir taklit ilişkisi kurulur. Öykünme, bir yazarın dil ve anlatım özellikleri, sözleri taklit edilerek gerçekleşir. Bir ya­zar bir başka yazarın biçemini kendi biçemiymiş gibi benimse­yerek, okurun üzerinde oluşturmak istediği etkiye göre kendi metnine sokarak ya da özgün metnin içeriğini kendi metnine uyarlayarak yeni bir metin ortaya çıkarır. Ancak öykünme yal­nızca biçemsel bir taklitle sınırlanmamalı; bir metnin özgün içeriği, izleği de taklit edilebilir. Öykünme yazarı yalın bir se­naryodan ya da konudan yola çıkarak, onun biçeminde yeni bir metin yazar. Öykünme ile taklit edilen nedir?

Öykünme yöntemiyle yazar bir yazınsal türü, özgün bir ya­pıtın biçemini taklit edebilir. Kimi biçemsel özelliklerin yanında yinelenen izleklere de rastlanır öykünmede. (Örneğin, destan türü söz konusu ise, olağanüstü kavgalar ve olaylar, tanrıların kavgalara karışmaları, silahların betimlemeleri vb.) Bir yazara özgü, bir yazarı belirleyen özellikler yinelenir, taklit edilir. Yi­ne destan türünü örnek alırsak, yazarın yarattığı örgeler, izlekler destandakilere benzer. Kısacası yazar "benzerini yapma"ya uğraşır. Öykünme bir metni değil biçemi taklit eder. Bir yapı­tın biçemi, ya da "anlatım biçimi" (idéolecte) dolaylı olarak taklit edilir. Genette'in söylediğine bakılırsa, bir metin doğru­dan taklit edilemez. Çünkü taklit etmek; aynısını yapmak, yani kopyalamaktır. Bu nedenle metin yerine ancak bir biçem, bir tür, bir çağda ortaya çıkan bir yazınsal okulun bir ürünü, öne çı­kan belirgin özellikleri; XVIII. yüzyıl biçemi, barok biçem, ro­mantik biçem vb. ya da bir yaza­rın yapıtı, onun kendine özgü söylemi taklit edilebilir.1 Özgül bir metnin biçemini taklit etmek demek onun biçemsel özellik­leri yanında kendine özgü izleksel özelliklerini de taklit etmek demektir. Sonuçta öykünme, aynı biçemde başka bir metni, ay­nı düzgüyle kopyalayarak yeni bir örnek üretmektir. Bir biçemi taklit eden yazarın amacı yansılama ve alaycı dönüştürümde olduğu gibi daha çok eğlendirmek, gülünç bir etki yaratmaktır. Ayrıca öykünmede yazarın taklit ettiği metnin özelliklerini dizgeleştirerek, bazen de onun özünü değiştirerek eleştirel, yergi-sel ve/ya övgüsel erekler de vardır.
Öykünme yönteminin en iyi uygulayıcısı kuşkusuz Pastic­hes et Mélanges adlı yapıtıyla Marcel Proust'tur. Proust, Fernand Gregh'e yazdığı bir mektupta Lemoine Davası'ndan esin­lenerek yazdığı öykünmeleri "gülünç alıştırmalar" olarak nite­ler ve öykünmelerin, "tembellik yüzünden yazın eleştirisi yap­mak" ve "eğlenmek" olduklarını bildirir.
Proust, Lemoine Davası'ndan yola çıkarak dokuz farklı öy­künme yazar. Balzac, Flaubert, Sainte-Beuve, Renan, Michelet, Regnier, Goncourt, Saint-Simon, Chateaubriand'ın anlatım bi­çimlerini taklit ederek, aynı davayı onların biçemiyle ("A la manière de") yeniden-yazar. Lemoine Davası (Ocak 1908), Proust'un, Pastiches et Melanges'ın hemen başında hatırlattığı gibi yeni bir yöntemle (kömürden sahte) mücevher üretimi yaptığını ileri sürerek Beers şirketinin müdüründen yüklü bir para kopa­ran kalpazanlık olayına gönderir. Lemoine, daha sonra, yaptığı mücevherlerin sahte olduklarını açıklamış, bunun üzerine Gü­ney Afrika'da gerçek mücevher madenleri işleten Beers Şirketi'nin hisselerinin değeri düşmüş; Lemoine bu hisseleri düşük fiyata satın aldıktan sonra Beers Şirketi'nin hisseleri normal fi­yatına yükseldiğinde yeniden satıp büyük paralar kazanmıştır. Ancak maskesi düşürülen Lemoine, şirketin müdürünün şikâyeti üzerine tutuklanıp adalete teslim edilmiştir. Beers Şir­keti'nin hisselerine sahip olan Proust, Lemoine Davası'ndan yola çıkarak, bu olayı dokuz farklı yazarın biçemlerini taklit ederek yeniden-yazar. Ancak Proust, adı geçen yazarlardan kimilerinin biçemine (Sainte-Beuve, Balzac, Renan, Chateaubriand), sırf on­ları eleştirmek, kimilerine, övmek (Regnier, Goncourt) kimileri­ne ise (Michelet, Saint-Simon ve Flaubert) "saygıyla anmak" amacıyla öykünür. Örneğin, Lemoine Davası'nı, Sainte-Beuve'ün biçemine göre yazarken, onun yazısının "yapaylık"ını, sözcüklerin uyumsuzluklarını, bilinenden farklı sözcükleri seç­mesini eleştirir; yine aynı olayı, Balzac'ın anlatım biçimiyle ak­tarırken, onun "kibar çevre insanları"nın üstünlüğü karşısındaki coşkusunu, "sıradan züppeliğini"; La Comédie Humaine'de tam olarak neye benzediği belli olmayan biçemi, eskimiş mutlakiyetçiliğin izlerini derinden derine taşıyan düşünceleri eleşti­rir. Ancak Regnier, Goncourt, Michelet, Saint-Simon, Flaubert'in biçemlerini taklit ederek Lemoine Davası'nı anlatırken, yazarları över. Michelet'nin soluk kesen ritmine ve isim tüm­celerine; içerisinde yaşadığı şimdiki zamanı geçmiş zamanın içerisine katma yöntemine; Saint-Simon'un sözdizimsel kar­maşıklığına, dili karmaşa yaratacak düzeyde özgürce kullan­masına hayrandır. Proust'un en çok hayranlık duyduğu yazar ise Flaubert'dir. Proust, Lemoine Davası'nı Flaubert'in biçemi-ne göre yazarken aynı zamanda onun biçemi konusunda yo­rumlar yapar, bazen de onu eleştirir. Öykünme onda az çok bir eleştiri değeri de taşır. Proust bir biçemi taklit ederken ay­nı zamanda taklit ettiği yazarı eleştirir, hatta biçemsel çözüm­leme yapar. Böylelikle öykünmenin taklit özelliğine ciddi bir boyut da katar.
Proust, önce Flaubert'in kullandığı benzetmelerdeki "zayıflı­ğı", saymacalığı, vasatlığı eleştirir. Ancak Flaubert'in nesneye, maddeye bir "ruh" katmasını över. Ona göre bu Balzac'ta yok­tur. Biçem, yazarın düşüncesinin gerçeği uğrattığı dönüşümün göstergesidir Proust'a göre. Flaubert'in belirteçleri, belirli ve be­lirsiz geçmiş zamanı, şimdiki zaman ortacını, kimi zamirleri ve bağlaçları -özellikle de "ve" bağlacı- kullanma biçimlerinin nesnelerin gösterim biçimlerini yenilediklerini inanır. Proust, onun dilbilgisini, sözdizimini kullanış biçimini de över. Daha çok tümce sonlarında, çoğu zaman beklenmedik bir biçimde kullandığı belirteçlerin, Flaubert'in tümcesine "ritmik bir değer" kattığını, ayrıca tümceler arasında ortaya çıkabilecek "en küçük boşlukları bile tıkadıklarını" düşünür. Belirteçlerden çok, ona göre, özellikle "ve" bağlacının kullanımı Flaubert'in anlatış bi­çiminin en belirleyici yanıdır. Çoğu zaman tümce başında, bir noktadan ya da noktalı virgülden sonra kullanılan "ve" bağlacı "bir sıralamayı hiç sona erdirmez neredeyse", "hep ikinci bir tümceyi başlatır", bu da "sanki tablonun yeni bir bölümünün başlayacağını bildirir." Tümceye özel bir yapılanma havası veren "ve" bağlacı Flaubert"de bir "duraklama", bir "eşik" rolü oynar, ritmik bir etki yaratır. Proust kendi öykünmesinde Flau­bert'in bu biçemsel özelliğini taklit eder:
"Mahkemeyi bitirmek için (başkan), yargıç sandalyesinin üzerinde bulunan başkan Grevy ve başkan Carnot'ya baktı; ve herkes, başını kaldırınca, küf kokusunun onlara da ulaştığını gördü. (...) Mahkeme salonundaki herkes ve, en yoksuluna ka­dar, -şurası kesindi- bu işten milyonlar kazanabilirlerdi pekâlâ. Hatta milyonları önlerinde, insanın gözyaşı döktüğü şeye sahip olduğunu sandığı üzüntünün şiddeti içerisinde görü­yorlardı. Ve. çoğu kişi, bir kez daha, serveti hayal meyal gör­düklerinde, dolandırıcının izini sürmeden önce, buluş haberi üzerine kurdukları düşün tatlı havasına kendilerini verdiler. "
Proust kısa bir parçada, tümce başlarında üç kez "ve" bağla­cını kullanır. "L'Affaire Lemoine par Gustave Flaubert"de "ve" bağlacının, onun gibi, sayılarını olabildiğince çoğaltır. "Ve" bağlaçlarının tümce başlarında bu biçimde çoğaltılıp bir araya getirilmeleri, yazarın bağlaçları yineleyerek yarattığı "öbeklenme etkisi" metne oyunsu bir boyut katar.
Öykünme aynı zamanda bir eleştiri çözümlemesi yapılıyor izlenimi de yaratır. "A propos du style de Flaubert"de, Proust "ve" bağlacının, Flaubert'de dilbilgisinin ona yüklediği işleve sahip olmadığını, Flaubert'in "hiç kimsenin kullanmayı akıl et­mediği yerde ve bağlacını kullandığını" söyler. "Tek sözcükle, Flaubert'de, 've' bağlacı her zaman ikinci bir tümceyi başlatır ve asla bir sıralamayı bitirmez. " Proust'un belirttiği gibi, Flaubert bir sıralamanın farklı sözcükleri arasındaki "ve" bağlacı­nı kaldırır.
Dilbilgisinin ona bağladığı işlevi yerine getirmeyen, tümce­ye özel bir yapılanma havası veren, artı bir ritmik etki yaratan, ritmik bir ölçüde bir durak işareti olan "ve" bağlacına, yine Flaubert'in biçeminin belirgin özelliği olan zamanların kullanımını eklemek gerekir. "Ve" bağlacından başka Proust, Flaubert'in zamansız olarak kullandığını ileri sürdüğü "şimdiki zaman"ı "imparfait" (şimdiki zaman hikâyesi) ve "passé simple" (uzak dili geçmiş) zamanlarının kullanımını da taklit eder. "İmparfait" zamanı sürmekte olan bir durumu, "passé simple" zamanı ise bir durum ya da eylem değişikliğini bildirir, yine hiç beklenme­dik bir anda kullanılan şimdiki zaman, çoğu zaman kişisel bir gözlemin izini taşır. Proust'un ilgisini çeken, ayrışık zamanla­rın, alışılmışın dışında, dağınık, tuhaf hatta gülünç bir biçim­de iç içe geçerek yarattıkları etkidir. Farklı zamanların yan ya­na bulunması tümcede bir kopukluk etkisi yaratır. Proust, "L'Affaire Lemoine par Gustave Flaubert" de aynı zamanları kullanarak benzer etkiyi yaratmaya çalışır:
"Muzip tipler daha şimdiden bir sıradan ötekine yüksek ses­le birbirlerine seslenmeye başlıyorlardı ve kadınlar, eşlerine bakarak, bir mendilin içerisine gülmekten boğulur gibi oluyor­lardı, bir sessizlik çöktüğü (s'etablit) zaman, başkan uykuya dalmış bir hal aldı, Werner'in avukatı konuşmasını yapıyordu. Konuşmasına tumturaklı bir tonda başlamıştı, iki saat konuş­tu, sindirim bozukluğu çekiyormuş gibi bir hali vardı ve 'Sayın Başkan' dediği her seferinde..."
Proust'un Flaubert'den taklit ettiği bir diğer biçemsel özellik ise "karşılaştırma"dır:
"Bir şelalenin suları gibi, açılan bir kurdele gibi, konuşma anları kesintisiz birbirini izliyordu. Zaman zaman, konuşmasının tekdüzeliği o denliydi ki titreşimleri sürmekte olan bir çan gibi, zayıflayan bir yankı gibi, sessizlikten farkı yoktu. "
Jean Milly, Proust'un bu tümcesinin Flaubert'in l'Education Sentimentale'indeki "Kimi zaman sözleriniz uzak bir yankı gibi, rüzgârın getirdiği bir çanın sesi gibi aklıma geliyor" tümcesine biçimsel olarak son derece yakın olduğunu belirtir.
Öykünme, bir biçemin taklitine dayandığı için, özsel olarak biçimsel bir yöntem gibi algılanır. Ancak, biçem yanında, bir yapıtın kimi belirgin izleksel özellikleri de taklit edilebilir. Pro­ust, "L'Affaire Lemoine par Gustave Flaubert"de, Madame Bovary'nin kimi izleklerini yineler. Lemoine Davası gerçekçi bir ortamda geçer. Mahkeme salonunda yer alan Başkanların küf­lenmiş tabloları, yargıç kürsüsünün tozlu hali Flaubert'in roma­nından çıkmış izlenimi verir. İzleyicilerin zengin olma düşleri, Nathalie adındaki bir izleyicinin anlaşılmaz tepkisi Madame Bovary'yi hatırlatır. Aynı biçimde, izleyiciler arasında yer alan bir kadının başında dolaşan bir papağan "Un Coeur Simple"deki Felicité'yi anıştırır.
Lemoine Davası bir biçem taklitine dayanan öykünmenin özel bir biçimi olarak algılanmalıdır. Çünkü yazar tek bir izlekten çıkarak dokuz farklı öykünme yazsa da, birbirinin değişik biçimleri olan, bir öykünmeden ötekine aynı izleğin yinelenme­si öykünmeler arasında bir bütünlük kurmaya olanak sağlar. Oysa öykünme daha kapalı biçimlerde de okurun karşısına çı­kabilir. Bu durumda bir anlatı içerisinde bildirilmeyen öykünmenin bulunabilmesi, okurca taklit eden metin ile taklit edilen metin yazarlarının biçemlerinin, bir başka deyişle, taklit edilen biçemin özelliklerinin az çok bilinmesini zorunlu kılar. Bir anlatı içerisinde öykünme kapalı bir biçimde, kimi yazarlara özgü biçemsel özellikler belirtilmeden yer aldığında, okunan metin­deki bir başka biçemin varlığını, bir başka "ses"i bulmak için daha dikkatli bir okuma yapmak gerekir. Buna göre, örneğin Madame Bovary'de anlatıcı, Emma'nın manastırdayken okudu­ğu kitaplardan söz ederken, onun kitaplar karşısındaki tutumu­nu, romantik duyarlılığını, hatta romantik yazını alaya alır:

"Akşamları, yemekten önce bir din kitabı okunurdu etütte. Hafta içinde Kutsal Tarih'in bir özeti ya da peder Frayssinous'un Konferanslar 'ı, pazar günü de Hıristiyanlığın Hikmeti okunurdu. İlk günlerde, içli romantiklerin bütün dünya ve ebe-diyat yankılarında tekrarlanan iniltilerini nasıl dinlemişti! Ço­cukluğu bir ticaret mahallesinde bir ardiyede geçmiş olsaydı, belki de o zaman, daha çok yazarların verdiği içli tabiat duygu­larına kaptırırdı kendini. Ama kırı fazlasıyla tanırdı; sürülerin meleyişini, sütü, sütten yapılan şeyleri, sabanları bilirdi. Sakin görünüşlere alışmıştı, tehlikelerine doğru yönelirdi. Denizi sırf fırtınaları yüzünden, yeşilliği ancak yıkıntılar arasına serpil­miş olduğu zaman severdi. Nesnelerden bir çeşit kişisel fayda çıkarmak isterdi; yüreğinin kendiliğinden harcanışına yardım etmeyen her şeyi faydasız diye atardı, -bir sanatçı tabiatından çok, duygulu bir tabiatı vardı, manzaraları değil, heyecanları arardı. "
Parçada Chateaubriand'ın biçeminin taklit edildiğini bulmak okura düşer. Özellikle "bütün dünya ve ebediyat yankılarında yinelenen" tümcesinde ve onu destekleyen Hıristiyanlığın Hik­meti (Génie du Christianisme)'ne bağlı olarak Chateaubriand'ın izi bulunur. Anlatıcı, onun romantik biçemini dolaylı aktarımda metne sokarak Emma'nın duygularını yansıtır. Ayrıca, metin bir yandan romantik izlekleri (yıkıntılar, fırtına, sızlanma, ya­kınma) öte yandan Chateaubriand'ın biçemini kapalı olarak alaya alır. Bu durumda öykünme öyküsel bir işlev yüklenir: Anla­tıcının, roman kişisini belirlemesine olanak sağlarken, yazarın da (Flaubert) öteki romantik yazarlardan ayrıldığını bildirir. Öykünme'yi çıkarmak için öyleyse okurun taklit edilen biçemi -ister bir yazarın yapıtlarının, ister yazınsal bir tür ve onların be­lirgin izlekleri olsun- önceden tanıması bir önkoşuldur. Taklit eden metnin biçemi ile taklit edilen metnin biçemi arasındaki benzerlikler kadar ayrımları da saptamak öykünmenin oyunsu boyutunu verir.
Proust'un öykünmeye başvururken öne sürdüğü, ona yükle­diği işlev, ondan beklediği şey kendini bir "sıkıntıdan" kurtar­maktır. Yani, Proust'a göre, bile bile bir yazara öykünmek, ken­dini, yazarın biçeminin onda yarattığı ve istemeden yazısında yeniden belirebilecek kimi saplantılardan kurtarmaktır. Yazar öykünmeye başvurarak, bir biçemi taklit ederek öykünme ile is­tediği gibi oynayarak kendi özgünlüğünü bulacağına, böylelikle "tüm yaşamı boyunca istemeden öykünme yapmaktan" kaçına­cağına inanır. Öykünme, Proust için, sonunda kendi özgünlüğü­nü bulabileceği bir aşamadır yalnızca. Hem bir eleştirel çö­zümleme yapabilmek için bir yol hem de, "arı bir biçimde yer­gici ya da başka bir yazarın biçemine arı bir hayranlık duyma­dan" kendi yaratısına, özgünlüğüne ulaşabileceği bir aşama­dır; ayrıca, bir roman kişisini belirleyen ve metne bir ölçüde bir oyun, alay boyutu katan bir metinlerarası ilişki yöntemidir.

Prof. Dr. Kubilay Aktulum
 

Giriş yap