Mevlânâ'dan Hikâyeler

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Çinliler kendilerine güvenerek Rumlara karşı övündüler:

"Resim sanatında dünyada bizden daha üstünü yoktur." dediler.

Buna karşılık Rumlar da:

"Hayır bu iddianız doğru değildir, biz daha mahir kişileriz." dediler. Bu iddialar adil bir padişahın kulağına gitti. Padişah:

"Ben sizi imtihan edeceğim, bakalım hanginizin dediği doğru." dedi.

Çinliler de Rum diyarının ressamları da hazırlandılar.

Çinli ressamlar:

"Bize bir oda verin, bir odada siz alın, her birimiz burada hünerlerimizi sergileyelim, işimiz bitince padişah gelsin baksın ve kimin daha üstün olduğuna karar versin." dediler.

Kapılar karşı karşıya iki odadan birini Çinli ressamlara diğerini Rum diyarının ressamlarına verdiler.

Çinliler padişahtan yüz türlü boya istediler. Padişah bunun üzerine hazinesini açtı.

Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekte onlar da bu boyalarla çeşitli resimler süsler yapmaktaydı.

Rum ressamları ise:

"Pas giderilmeden ne boya işe yarar ne de resim." diye düşünüyorlar ha bire her yeri cilalayıp duruyorlardı.

Rum diyarının ressamları bu düşünceyle günlerce duvarları cilalayıp durdular... Sonunda her yer pırıl pırıl oldu. Gökyüzü gibi berrak bir hal aldı.

Nihayet Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıklarından emindi ve yaptıkları bu güzel işten dolayı çok sevinçliydiler.

Padişaha haber verildi. Padişah gelerek önce Çinli ressamların resim yapıp süsledikleri odaya girdi, resimleri gördü, bütün yapılanlar fevkalade şeylerdi. Çinli ressamların yaptıklarını beğenerek takdir eden padişah buradan çıkarak Rum diyarının ressamlarının bulundukları odaya girdi. Bir Rum ressam Çinli ressamların resim yaptıkları odayı görmeye mani olan aradaki perdeyi kaldırdı. Çinli ressamların yaptıkları süsler ve resimler bu odanın cilalanmış duvarlarına yansıdı. O odada ne varsa burada da öyle daha güzel ve daha parlak bir biçimde görünmeye başladı.

Rum diyarının ressamlarının bulundukları oda dille tarifi mümkün olmayan bir haldeydi ve bu haliyle Çinli ressamların odasından binlerce defa daha güzeldi. Böylece Rum diyarının ressamları bu imtihanı kazanmış oldular.

(Aradan Perde Kalkınca)
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Padişah, Mecnun'un aşkından deli divane olup çöllere düştüğü Leyla'yı çok merak eder. Leyla'nın bulunup huzuruna getirilmesini emreder. Leyla'yı bulup getirirler. Padişah Leyla'yı görünce hayretler içinde kalıp sorar :

- "Mecnun'un aşkından deli divane olup dağlara çöllere düştüğü Leyla sen misin? Senin öyle fevkalade bir güzelliğin olmadığı gibi, sıradan bir kadından hiçbir farkın yok. Hal böyle iken nasıl olur da Mecnun senin için deli divane olur."

Leyla hiç tereddüt etmeden cevap verir :

- "Padişahım sus!... Çünkü sen Mecnun değilsin. Bendeki güzelliği görebilmen için sende Mecnun'un gözlerinin olması ve bana Mecnun'un gözleriyle bakman gerekir." der.

Padişah bu haklı sözler karşısında söyleyecek bir şey bulamaz, susup kalır.
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Kör bir dilenci vardı. Şöyle derdi:
– Ey ahali, bana acıyın, bende iki körlük var. O halde bana iki kat yardım edin.
Halktan birisi:
– Bir körlüğünü görüyoruz. Öbürü nedir, göster, dedi.
– Sesim çirkin, avazım kötü. Körlük ve ses çirkinliği iki kat körlüktür. Sesim yüzünden halkın bana acıması azalıyor. Kötü sesim nereye varırsa bana karşı öfke ve kin meydana getiriyor. Bu iki körlüğe siz de iki kat acıyın. Böyle hiçbir yere sığmayan kişiyi siz de gönlünüze sığdırın, hoş görün.
Bu sızlanma yüzünden halkın hepsi ona acımaya başladı. Sırrını söyleyince gönlünün güzel sesi, sesinin çirkinliğini örttü.
Böyle birisinin gönül sesi de çirkin olursa, bu üç kat körlüktür.

Kör Dilenci
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Hz. Musa yolda bir çobana rastladı. Çoban şöyle dua ediyordu:

– Ey kerem sahibi Rabbim, nerdesin ki sana kul köle olayım. Çarığını dikeyim, saçını tarayayım. Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım. Ey Yüce Rabbim, sana süt ikram edeyim. Elini öpüp ayağını ovayım. Uyuma vakti gelince yerini silip süpüreyim. Bütün keçilerim sana kurban olsun!

Çobanın bu şekilde saçma sapan konuştuğunu gören Hz. Musa:
– Kiminle konuşuyorsun, diye sordu.
– Bizi yaratan, bu yer ve göğü halk edenle, diye cevap verdi çoban.

– Yazık, sen daha Müslüman olmadan kâfir oldun. Bu ne saçma söz, bu ne küfür! Çarık, elbise ancak sana yaraşır. Bir güneşin bunlara ne ihtiyacı var?! Allahu Teala’nın her şeye kadir olduğunu biliyorsan nasıl oluyor da böyle hezeyanlarda bulunuyorsun? Allah (c.c.) böylesi hizmetlerden müstağnidir. Sen bu lafları kime söylüyorsun, amcana, dayına mı?! Büyüyüp gelişmekte olan süt içer. Ayağa muhtaç olan çarık giyer.
Çoban:
– Ya Musa, dedi, pişmanlıktan canım yandı.
Elbisesini yırttı, ah ü figan ederek çöle doğru yola düştü. Bunun üzerine Allahu Teala, Musa (a.s.)’a şöyle vahyetti:
– Kulumuzu bizden ayırdın. Ben herkese bir huy, bir ıstılah verdim. Onun için medh ü sena olan söz, senin için yergidir. Biz, temizden de münezzehiz, pisten de. Onların beni teşbih etmeleriyle münezzeh ve mukaddes olmam. Bununla kendileri temizlenirler. Biz dile ve söze değil, gönle ve hale bakarız. Kalb huşu sahibiyse kalbe bakarız, söze değil. Ey Musa, edep bilenler başka, içi yanmış aşıklar başka.
Musa (a.s.), Allahu Teala’dan bu itabı duyunca çöle düşüp çobanı aramaya başladı. Onun izlerini takip ediyordu. Nihayet onu buldu:
– Müjde, dedi, Allahu Teala’dan izin geldi. Gönlün nasıl istiyorsa öyle söyle!
– Ey Musa, dedi çoban, ben o halde, o sözden geçtim. Şimdi benim halim söze sığmaz.
Allahu Teala’ya hamd etsen de, bu çobanın layık olmayan övüşü gibidir. Senin övüşün çobanınkine nispetle daha iyi olsa da, Allahu Teala’nın yüceliğine nisbetle onun da değeri yok. Allah’ı zikrediyor oluşunun makbul olması, O’nun rahmetindendir.

Hz.Musa ve Çoban Hikâyesi
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Bir bakkalın renkli güzel sesli ve çok iyi konuşan bir papağanı vardı.

Bu papağan dükkanın adeta bekçiliğini üstlenmişti ; gelenlere güzel nükteler söyleyip, şakalar yapardı.

Tıpkı bir insan gibi konuşmasının yanında ayrıca çok güzel de öterdi.

Bakkal bir gün evine gitmişti. Papağan da her zaman olduğu gibi dükkanı bekliyordu. O sırada bir fareyi kovalayan bir kedi dükkandan içeriye daldı. Korkudan ne yapacağını şaşıran zavallı papağan ordan praya kaçarken gül yağı şişesini devirdi , ortalığı birbirine kattı. Biraz sonra evinden dönen dükkan sahibi durumu görünce çok kızdı ve kızgınlıkla papağanın başına vurdu. Vurunca da olan oldu papağanın dili tutuldu, başındaki tüyler döküldü. Zavallı başı kel oldu. Günler geçti fakat papağan bir türlü konuşmadı.

Bakkal yaptığına bin pişman oldu. Ah vah ederek saçını sakalını yoldu.

"Elim kırılsaydı da zavallı kuşa vurmasaydım." diye kendi kendine söyleniyor, kuşu yeniden dile gelsin diye yoksullara sadakalar veriyordu. Aradan üç gün üç gece geçti, fakat kuş hiç konuşmadı. Bakkal bu kuş artık konuşmayacak diyerek üzüntüyle kara kara düşünüyordu. O sırada başı kabak gibi tamamen tüysüz biri geçiyordu. Bunu gören papağan hemen dile gelerek konuşmaya başladı :

- "Ey kel neden öyle kel oldun, yoksa sen de mi gül yağı şişesini döktün?" diye seslendi. Bunu duyan herkes gülmeye başladı. Çünkü papağan gördüğü bu adamın da kendisi gibi gül yağı şişesini devirip kırdığını, bu yüzden sahibinin onunda başına vurarak saçlarının dökülmesine sebep olduğunu sanmıştı..

Her iki arı da aynı çiçeğe kondu, aynı yerden beslendi. Birinin yediği bal, diğerinin ki zehir oldu...

Bakkal ve Papağanın Hikâyesi