Müdara ve Müdahene

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#1
Ali YURTGEZEN • 143. Sayı / AYIN KONUSU


Müdara, yumuşak davranma ve hoş geçinme demek. Müdahene ise menfaat temini için yüze gülme manasına geliyor. Dışardan bakınca müdara mı yoksa müdahene mi olduğu kolayca anlaşılamayan, ancak birincisi mübah, ikincisi haram sayılan benzer iki tutumla karşı karşıyayız.

Hz. Aişe r.a. validemiz anlatıyor:

Bir adam Rasulullah s.a.v.’in huzuruna girmek için izin istemişti. Aleyhisselâtü Vesselam:

“Bu (gelen), aşiretinin ne kötü evladı!” dedi. Fakat adam içeri girince ona iyi davrandı, yumuşak bir dille hitap etti. Adam gidince:

“Ey Allah’ın Rasulü! Adamın sesini işitince şöyle şöyle söyledin. Sonra yüzüne karşı iltifat ettin, iyi davrandın.” dedim. Buyurdu ki:

“Ey Aişe, beni ne zaman kaba buldun? Kıyamet günü Allah Tealâ’nın katında en fazla zelil olacak kişi, kabalık ve taşkınlığının (vereceği zarardan) korkarak insanların kendisini terk ettiği kimsedir.”

Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebu Davut ve İmam Malik’te yer alan bu haber, kaynaklarda Hz. Peygamber s.a.v.’in incelik yahut mülayemeti, fıskı (açıktan günah işlediği) sabit olanın gıybetinin meşruluğu ve müdara sadedinde ele alınır.

“Müdara”, inceliklerine dikkat edilmesi gereken, yanlış anlaşılmaya müsait bir tavır. Müslüman çevrelerin birbirlerine suizanda bulunmak için adeta bahane aradığı şu son zamanlarda hadisin müdara tarafıyla alakalı görüş ve değerlendirmeleri hatırlamanın faydalı olabileceğini düşünüyoruz.

Kalp işleri

Müdara, asıl duygu ve düşüncelerin dışa vurulması halinde taşkınlık yaparak zarar vereceği yahut aşırı alınganlık göstererek husumet güdeceği varsayılan kişilere karşı gönül alıcı tarzda yumuşak davranmak, itici olmamaktır. Muhataba karşı gösterilen güler yüz, tatlı söz ve iltifat, dinî bir endişenin, meşru bir maksadın eseridir. Yanlış anlaşılmaya yol açabilecek tarafı, zahiren “müdahene”ye çok benzemesidir.

Müdahene ise basit dünyevî menfaatler uğruna, bu menfaatleri sağlayacak mevkide olan bir fasık, zalim yahut kâfire yaranmak, şirin görünmek için onun hoşuna gidecek tarzda davranmak demektir.

Görüldüğü gibi, dışardan bakınca müdara mı yoksa müdahene mi olduğu kolayca anlaşılamayan, ancak birincisi mübah, ikincisi haram sayılan benzer iki tutumla karşı karşıyayız. Nitekim İbn Battal, İbn Hacer el-Askalânî, Kurtubî gibi hadis şârihleri yukarıdaki hadisten müdaranın meşruiyetine dair hüküm çıkarırlarken, bu benzerliğe dikkat çekip aradaki farkı izah etmek ihtiyacını hissetmişlerdir.

Bu izahlara göre müdara, cahile bilmediğini öğretme, fasığı da yaptığından nehyetme şartlarında, bunların yakınlığına ihtiyaç varsa veya düşmanlıkları ümmete zarar verecekse, yumuşak davranmak; içinde bulundukları durumu yüzlerine vurmadan, tenkit etmeden, güzel söz ve davranışlarla muamelede bulunmaktır. Burada esas olan dinin selametidir. Halbuki müdahene ikiyüzlülük, yağcılık yahut dalkavukluktur. Bencilce mevkiini korumak, nefsinin arzularına ulaşmak, dünyevî kazançlar elde etmek için Allah’ın razı olmadığı söz ve davranışlarla muhatabına
hoş görünme çabasıdır.

Fıkıh uleması meseleyi “marufu emir ve münkerden nehiy” farziyyeti çerçevesinde ele almış, bilhassa münkerin nehyedilmesi gereken yerde sükût şeklindeki bir müdahalesizliği yine niyet ve şartlara göre müdara yahut müdahene diye isimlendirmişlerdir. Münker karşısında dinin icabına göre sükûtu tercih “müdara”; nefsin arzularına göre sükût ise “müdahene” kabul edilmiştir. İmam Gazâli rh. a., “kalp işleri”nden saydığı, meşruiyeti tamamen niyete bağlı böyle davranışlar için kişinin kendisi kalbine danışarak hüküm verecektir, diyor ve ekliyor: Allah Tealâ’nın kalbimizdekine muttali olduğunu, hevamızın mı yoksa dinimizin mi peşinden gittiğimizi bildiğini unutmamak gerekir.

Müdaranın incelikleri

Bazı rivayetlere göre yukarıdaki hadiste bahsi geçen adam Uyeyne İbn Hısn’dır. Necid bölgesindeki bedevi kabilelerinden Gatafanlıların Fezâre kolunun reisidir. Son derece cahil, inatçı, sert tepki veren, çıkarcı, ahmaklığı sebebiyle herhangi bir meselede ikna edilemeyen ama bütün Gatafanlılar gibi savaşçı bir bedevidir Uyeyne.

Yahudiler Uyeyne ve kabilesini bazen pohpohlayarak bazen hurma mahsulünden pay vererek müslümanlara karşı paralı asker gibi kullanıyordu. Uyeyne, Mekke’nin fethinden çok kısa bir süre önce, müşriklerin mağlup olacağını tahmin ederek müslümanların safına geçti. Buna rağmen Huneyn Gazvesi’nden sonra Rasul-i Ekrem s.a.v.’in Uyeyne’ye müellefe-i kulûb gibi ganimet vermesi hem onun henüz tam manasıyla iman etmediğini hem de ganimet payındaki imtiyazla müslümanlar safında tutulmaya gayret edildiğini gösteriyordu.

Hadisçiler Hz. Âişe’den rivayet edilen haberde Peygamber s.a.v. Efendimiz’in Uyeyne’ye yumuşak davranmasının bu sıralarda vaki olduğu ve yine onu müslümanlar safında tutma, kabilesini İslâm’a ısındırma, müşriklerle ittifakını engelleme maksadı taşıdığı kanaatindedir. Bu maksadı, müdarayı müdaheneden ayıran gerekçenin, “dinin selameti” gerekçesinin örneği olarak zikrederler.

Bununla beraber hadis çerçevesinde bazı ayrıntılarla ilgili değerlendirmeler, müdaranın gözden kaçırılmaması gereken çok önemli inceliklerini verir. Mesela Kurtubî, Hz. Peygamber s.a.v.’in Uyeyne’ye rıfkla muamele ettiğine ama onu övmediğine dikkat çeker. Demek ki fasık, münafık veya kâfirlere müdarada tenkit yoktur, ayıplama yoktur ama övgü de yoktur. İbni Battal da Rasulullah s.a.v.’in Uyeyne’yi içeri kabulünden önce onun kötülüğünü bilhassa zikrettiğini söyler. Böylece müminlerin işin aslını bilmesini, tedbirli olmasını, kendisinin zaruretten kaynaklanan müdarasının müminleri yanlış yönlendirmemesini istemiştir.

Nitekim Uyeyne İbn Hısn, Hz. Ebubekir r.a.’ın hilafeti sırasında irtidat eder, müslümanlara karşı savaşır. Sonra tekrar müslüman olur. Fakat müellefe-i kulûb için tahsis edilen gelirlerden kendisini mahrum ettiği için Hz. Ömer r.a.’ı adaletsizlikle suçlayan bir müslümandır. Şu halde şerrinden endişe edilen fasık ve kâfirlere müdara edildiğinde, müslümanların aldanmaması, nifaka düşmemesi için, işin hakikati hiç olmazsa yakın çevreye usulünce anlatılmalıdır.

Nihayet Rasulullah s.a.v.’in verdiği cevapta, karşıdaki ne kadar kaba, şirret, cahil ve art niyetli olursa olsun, Allah indinde zelil düşmemesini isteyen, böylelerini de kazanmaya çalışan, bir sevgi ve merhamet buluyoruz. Bu duygu müdarayı sahtelikten kurtarıp müdaheneden ayırıyor.

Diz dize olanların hukuku

Müdaradaki bir başka çok önemli incelik, hadisin bir vak’a olarak tesbiti çabalarında kendini gösteriyor. Bir haberin somut bir vaka olarak yer, zaman, şahıs gibi ayrıntılarının belirlenmesinden ziyade mesajı ve örnekliği önemlidir şüphesiz. Kaldı ki söz konusu ayrıntılardaki ihtilaf çoğu zaman asıl mesajı kuvvetlendiriyor. Mesela Hz. Peygamber s.a.v.’in Ümmi Mektum r.a.’ı ihmal etmesine ve bundan dolayı Abese suresinin başındaki siteme muhatap olmasına sebebiyet veren müşrik konuklarından birinin Uyeyne olduğuna dair zayıf bir görüş var.

Daha kuvvetli bir rivayet ise, En’am suresinin “Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri huzurundan kovma..” ikazıyla başlayan 52. ayeti ile takip eden üç ayetin yine Uyeyne İbn Hısn ile ilgili olduğudur. Ebu Nuaym el-Isfahânî’nin anlattığına göre, aralarında Uyeyne’nin de bulunduğu nüfuz sahibi müşriklerden bir grup müslüman olmak yahut Hz. Peygamber s.a.v. ile zaman zaman görüşmek istediklerini bildiriyor ama bir şart koşuyorlar: Diyorlar ki biz Bilâl, Ammar, Selman gibi alt tabakadan müslümanlarla bir arada olamayız. Ya bunları kov, ya da biz geldiğimizde bunlar senin yanından uzaklaşmış olsun. En’am suresinin bahsettiğimiz ayetleri müşriklerin bu tekliflerini yazılı bir anlaşmaya bağlamak istemeleri üzerine nazil oluyor. Hadisenin diğer tarafı Selman-ı Farisî r.a.’dan nakille Ebu Davut’ta şöyle verilmiş:

“Selman demiştir ki, bu ayet (En’am 52) bizler hakkında nazil oldu. Rasulullah bizimle beraber oturur ve biz kendisine dizimiz dokununcaya kadar yaklaşırdık. İstediği zaman yanımızdan kalkardı.

Sonra Kehf suresinin “Nefsini, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut!” (Kehf, 28) ayeti nazil oldu ve biz kalkmadan kalkmayı terk buyurdu.”

Şunu anlıyoruz bütün bunlardan: Bazen karşınıza imtiyaz isteyen fasıklar, münafıklar, kâfirler çıkıyor. Belki kalpleri ısınır, İslâm düşmanlıkları nihayete erer, ümmet bundan bir fayda görür diye müdara ediyorsunuz böylelerine. Ama bu müdara, sizinle diz dize olanların hukukunu asla ihmal etmemenizi gerektiriyor. Ve galiba bugün dizi dizine değenleri itip kakmakla, aşağılayıp suçlamakla, hor ve hakir görmekle muktedir fasıklara müdara ettiklerini düşünenlere, yaptıklarının müdara değil müdahene olduğunu en iyi bu rivayetler anlatıyor.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap