muhabbete turp sıkmak; her şeye maydanoz olmak aceb bu mudur...

Katılım
3 Ağu 2008
#21
Ynt: muhabbete turp sıkmak; her şeye maydanoz olmak aceb bu mudur...

ciddiyet üzerine bir şeyler demek luzumu var. ama nasıl? öyle ya! ne dediğinizden ziyade nasıl dediğiniz mühimdir! öyle bir uslubun sahibi olunmalı ki kelimenin hakkı verile. mesele ciddiyetin ne olduğu mudur yahut ne olmadığı mı? ciddiyetin ne olduğunu izah, meselenin kafada şekillenmesi için kafi olur mu? yahut ciddiyetin ne olmadığını işaret eksik kalır mı? birinci halde ferd, sanki arkasından itilir; ikincisinde ise ferd başıboş bırakılır. zannımca en güzeli ne olduğunu izah yolu ile ne olmadığını göstermektir. :)

birinci yoldan bir tarif yapılsa ve ciddiyet; içinde, temkin, vakar ve sukunet olan halin has ismidir denilse iş bu tarif kafi midir? yahut zihinleri mi bulandırmış oluruz?
ya ikinci güzergaha sapıp şöyle desek: ciddiyet mizahın zıddıdır.
bu iki tarif içinde ne demek luzumu vardır?

galiba her iki tarif de doğru ama eksik zira her iki tarif de manayı tam olarak cem etme kabiliyetinden mahrum.

ecdad güzel demiş yarı şaka yarı ciddi deyu. hakikaten harikulade bir ifade.

hadi yarı şaka yarı ciddi retorik yapalım:

ciddiyet sahibi olmanın yolu bir parça şakacı olmaktan geçer. elbet şakacı olayım derken şaklaban olmamak lazım. iyi de iki zıd mefhum arasında muvazene nasıl sağlanacak? hatta zıtları kavga ettirmeden nasıl cem edeceğiz?
aslında bu sualin cevabı çok basittir. ecdadın dediği gibi yani hem nalına hem mıhına vurarak cem etme işi kolaylıkla yapılabilir. sivriliklerini törpüleyeceksiniz ki mızrak çuvala sığa diğer türlü ne şiş yansın ne kebab denilirse ne Hakk'a yaranılır ne padişaha. mesele taraf olmak amma üst perdeden nazar yolu ile. bu hakimin taraf olmasına benzer. bu arada yeri gelmişken söyleyelim. kim demiş hakimler tarafsızdır deyu. hakimler taraf olanların şahıdır. düşünelim bakalım ne için taraflar? yahut nasıl anlayabiliriz taraf olduklarını? bu sualinde cevabı basittir. mahkeme odasını aklınıza getirin cevab kendiliğinden gelir. davalı ve davacı hakimin karşısında durur. bu sahne hakimin ne tarafda olduğunu izaha kafidir. iki tarafda da değildir amma iki tarafada aynı mesafededir dikkat buyurun aynı dedim eşit değil! davalı ve davacı tarafın tek tek dinlenmesi kargaşa çıkmasını önlemekden ziyade mesafeyi muhafaza içindir. zira mesafeyi muhafaza etmek adeletin tecellisi için olmazsa olmazlardandır. olmazsa ne mi olur? laubalilik olur! demek ki neymiş adalet ciddi işmiş öyle laubalilik felan kaldırmazmış. siz bakmayın şimdilerde bir davanın bilmem kaç yıl sürmesine ciddiyet olsa idi hak sahibine hakkı akşam olmadan iade edilir buna mukabil hakkı gasb eden ise şafakta asılırdı. şimdilerde asılan sadece adalete olan inancımızdır başka bir şey değil. ciddiyet nedir bilseydik bu hal nedir sualinin cevabını verirdik. bu iddiada gayet ciddiyim. ve fakat sizinde fark ettiğiniz gibi burada sanki bir açmaz var. ciddiyet adalet için lazım ise ciddiyet için lazım olan şakayı bu çuvala nasıl sığdıracağız? işte buna satrançta açmaz derler. zahirde açmazda gibi görünen bu halin açmaz ile asli itibari ile münasebeti yoktur.yani hakikatte açmazda felan değiliz zira bizim için açmaz deyu bir hal bahis mevzuu edilemez! nasıl mı? şöyle ki; şaka demek istirahat demektir. bir nevi yolculuktaki dinlenme vakti. kimse seyahat esnasında kervanı kaçırmak istemez iş bu sebebten gözü kervanda diğer azaları istirahatte olur. aslında istirahat etmek demek hareket saatini beklemek demektir. bu meyanda vucudu dinlendiren istirahat gözü yorar. istirahatinde uyuyan adam ise laubalidir. demek ki şaka dediğimiz şey belli bir takım hususiyetleri nazar- ı dikkate alarak temkinli olmaktır. karagöz ve hacıvat ile nasreddin hocam ve dahi keloğlan keleş oğlan bu işin bizdeki piridir.

sorarım size kim nasreddin hocama gayr-ı ciddi diyebilir yahut bir keleş oğlana laubali deme cüreti gösterebilir. amiyane tabirle sıkıysa desin de görelim hocamın cevabı şamar gibi suratında patlar.

hocam nasreddin kendisine "minare nasıl yapılır?" diye sual edene ciddiyeti bozmadan ne demiş:
-bunu bilmeyecek ne var kuyuların içini dışına çevirirsin olur sana minare!

altunu düşünelim hani insan müsveddelerinin taptığı kağıtların mukabili ve de menbaı olan taşı. altunun içinde ne kadar fazla yabancı madde varsa kıymeti o çapta düşer. denilebilir ki 24 ayar has altunda dahi paladyum krom bakır vs. vardır. el hak doğrudur amma altunun içinde olan diğer unsurlar cevheri bozmayacak ve dahi kıymeti arttıracak ölçüde altuna dahil edilmiştir. maksad kıymeti arttırmak başka bir şey değil. işte ciddiyetin içindeki şaka da yahut şakanın içindeki ciddiyette 24 ayar has altundaki 0,975 lik has ve 0,025 lik sair unsurlar kadar olmalıdır. 0,975 ciddiyetin şakaya nisbeti olmalıdır.

demek ki mesele farklılık, mozaik, zenginlik şu bu değil mesele tek olmak. tek olduktan sonra 0,025 den kimseye bir zarar gelmez hatta 0,025 zaruridir olmazsa olmaz.

buyurun size hocanın nüktesi...

kalın sağlıcakla.
 
Katılım
3 Ağu 2008
#22
Ynt: muhabbete turp sıkmak; her şeye maydanoz olmak aceb bu mudur...

faraza bir muallim olsaydınız ve yine faraza talebeleriniz olaydı doğru mefhumunu nasıl anlatırdınız.kendi mekteb senelerimden bilirim "bu benim ne işime yarayacak?" der ve dersi dinlerken sıkıtıdan resim yapardım hatta ayıbtır söylemesi gayet güzel işler çıkarmışımdır. her neyse...

hakikaten doğru nasıl anlatılır? haydi şu işe teşebbüs edelim. ne demişler galibdir bu yolda mağlub!
başlayalım: ;D

"ders:geometrik bir hayat
mevzuu:doğru nedir?

ilm-i hendese'de doğru; düz bir hat üzerinde her iki vechesiyle de nihayete ermeyen noktalar kümesine verilen addır.
ilm-i cebir'de ise doğru; mantiki bir terkib ve tahlilin neticesine verilen isimdir. bu tarifi cebimize koyalım!

hendese ilmi ile nazar edildiğinde doğrunun değişmez başlıca iki kaidesi vardır.
1-farklı iki noktadan tek doğru geçer
2-iki farklı doğru ancak tek noktada kesişir

birinci kaide yöne, ikinci kaide iştirake işaret eder.

şimdi yukarıdaki yön ve iştirak hükmünü elimize alıp biraz uçalım :D ve uzaya kadar gidelim. uzayda farklı iki doğruya tesadüf ettiğimizi düşünelim. sadece bir an için bu işin olduğunu kabul ediyoruz.şimdi bu iki farklı doğrunun üç buudlu bir sahada kendi yönlerine halel getirmeyecek şekilde ve fakat kendi istikametinde de olmayacak bir harekette bulunduğunu düşünelim. bu hareketin has ismi müstevidir.işte uzaydaki iki farklı doğrunun yönünü değiştirmeksizin farklı istikametlere hareketinden hasıl olan iki müstevi sadece tek bir doğruda kesişir.

şimdi baştaki iki şartı ve bu şartın farklı bir sahadaki zaruri neticesini hayatımıza tatbik edelim.
1-her insan bir doğrudur. "iyi ama iki nokta nerede?" dediğinizi duyar gibiyim. hemen cevab verelim;insanın iki noktası akıl ve ruhtur.
2-doğruların ancak tek bir fikirde iştirak eder.
3-fikirler ancak bir doğru oluşturabilir.

buyurunuz size helezonik bir yapı!

kainat helezoniktir zira her şey bir diğerinin hem sebebi hem neticesidir.ama dersimiz geometrik bir hayat dersi idi değil mi? şimdi de cebimizdeki tarifi çıkaralım. doğru dediğimiz şey hendesede düz bir hat iken, cebirde dairevidir yani başı ve sonu belli değildir. neresinden tutarsanız orası merkezidir. hendese yolu ile nazarda doğru ancak iştirak ile mümkünken, cebir yolu ile nazarda ise doğru ancak ikmal ile mümkündür. işin garib tarafı hendesi iştirak bir kez olup tecdide imkan vermezken, cebri ikmal haddinden fazla tecdid kabiliyetini bünyesinde barındırır. ilkinde odunun kaviliği, ikincisinde ise suyun mayiliği mecvuttur. halbuki olması gereken ne su ve ne de odun olmaktır. mesele akıl ve ruh gibi iki noktadan istikamet kesbetmiş bir doğrunun hasıl olabilmesi için lazım olan şartların hakkını vermektir. yani mesele yaşamaktır! insan sıfatının hakkını vererek yaşamak! su gibi kabın şeklini almak yahut odun gibi yontulmak bir seferliğe mahsus olursa mesele yok! mesele takamülünü tamamlamak ve olmaktır!"

desem ve dersi bitirsem ve bu dersi orta mektebin ilk sınıfına verdiğimi düşünsek aceb kaç talebe bu dersten bir şey anlar? hemen cevab verelim hiç biri. o halde luzumsuz bir çaba mı bu? buna da hemen cevab verelim: hayır! hayır zira talebe diğer türlü de bir şey anlamıyor. gelin görün ki bu derste denilenleri yirmi çağında sezer yirmibeşinde ise anlar otuzunda idrak eder. tabii bu işin bir vechesi de telkine bakar. ("şirinler" bahsini nazarlara sunarım)

muallimlik mesleği oldurmak içindir öldürmek için değil. fikirleri müstevi olanların körpe dimağları oldurması muhaldir. ispat mı: bendeniz!!! :D

baki selamlar...
 
Katılım
3 Ağu 2008
#23
Ynt: muhabbete turp sıkmak; her şeye maydanoz olmak aceb bu mudur...

nezaket nedir?

lugate bakarsak eğer; nazik olma hali, incelik, hassasiyet ve zerafet gibi manalara geliyor. bu manaların hepsi dış şartlara atıfta bulunur. nezaket kelimesinin bir diğer manası da iç şartlara bakar.

nasıl mı?

nezaket insanın şahsiyetinde ki rikkati ifade eder. rikkat ise yumuşak başlılıktır en kaba manası ile. rikkat dediğimiz şey ise hayvanadda dahi vardır değil ki insanda olmaya! evlad-ı beşer fıtratı itibari ile zayıftır, zaafları vardır ki olması da bu sebebten gayet tabiidir. insan-ı kamil zaafının ve zayıflığının farkında olandır! hayvanadda kemaliyet aranmaz zira onun kemali anasından doğduktan da belli bir süre sonra nihayete erer. insan böyle değildir. insanın kemalatı bir ömür boyu sürer. işte bu sebebten hasan basri(bakınız kurtlar vadisi-yaz sezonu özel başlığındaki menkibe) hazretleri yaşlı adama "ölmeden önce gelen kurtulmuştur" der. mesele kemalatı ikmal meselesidir. kemalat derdin de olmayan "belhum adal"dır. iş bu kemalat ruh ve aklın hakkı ile istimali ile olur. istimal edilmezse ne mi olur. necib fazıl bey'in harikulade nüktesiyle ifade edelim: "tomurcuk verme derdinde olmayan ağaç odundur".

insanın hayatında nazik safhalar vardır. bu safhalarda zaaflarını eğer ki dizginleyemezse mahvolur gider. işte bu dizginleme işi yine nezaket dediğimiz hassa ile mümkündür. nasıl!? elbette ne yapıyorum sualini aklına, nasıl yaparım sualini ruhuna tevcih ederek. bu sualleri her zaman kullanıyoruz ama hakkını verebiliyor muyuz aceb?

boynuzsuz koçun boynuzlu koçdan hakkını alacağını ihtar eden bir dine mensub olan ferde düşen içinde bulunduğu anın nezaketini ihtar eden bir nokta-i nazar ile hadiselere bakması. bu bakışta bakan göz sabittir ve yine bakan göz seyr halinde değil bizzat seyelan halinde olmalı ki hadiselerin içinde ezilmeye. tezat mı gördünüz bu kelamlarda! hakikatı bulup derinleşmek! yani içinde su olan kuyuyu bulup kuyunun içine dalmak.

mesele halden anlamak! başka bir şey değil...nobran ve nadanların halden anlamasını zaten beklemiyorum. amma lugatimizde olan hazreti insan tabirine aşkım bu nobran ve nadanlığı seyr etmeme müsaade etmiyor. demekki nezaket kibarlık çatal bıçak kullanmaktaki ustalık güzel cümle kurma şu veya bu değil icabında hakkın layık olduğu yere koyulması için elinden geleni ardına koymamaktır. hakimin cübbesi güzel ama kalemi yazmayı bilmiyorsa adaletten söz edilemez. mesele kemmiyet değil keyfiyyet!

dava budur!

fi emanillah
 
Katılım
3 Ağu 2008
#24
Ynt: muhabbete turp sıkmak; her şeye maydanoz olmak aceb bu mudur...

asrımızın en büyük yaralarından birisi ahlaktır. etik değil ahlak!

hz. Aişe anamıza "O'nun ahlakı ne idi?" diye soranlara hz. Aişe anamız "siz kuran okumuyormusunuz? O'nun ahlakı Kuran idi!" cevabını vermiştir.

asrımızda mümine düşen ilk vazife ahlak nedir sualinin cevabını vermektir.hakikaten ahlak nedir?
çatal bıçak kullanmakdaki hüner mi?güzel hitab etmek mi? kibarlık mı? selam vermek mi?
terbiye mi.....? ahlak nedir?

son sualden evvel mutlaka bilinmesi gereken bir mefhum var. o da: "bütün!". hz. Ali efendimiz "parça bütünün habercisidir" buyurur. bu sözdeki manayı sezmek lazım! şimdilerde bütün yerine "tüm" kullanıldığı için bütün nedir bilinmiyor. yani bütünün manası büsbütün katledildi.

bütün denilen şey parçaların yekunu değildir. tek başına bir vahiddir.misal vermek lazımsa insana bakmak kafidir. insan dalak böbrek göz kulak burun ayak el vs. uzuvların yekunudur demek ne kadar doğru olur? "farz-ı muhal" oldu diyelim bu uzuvların yekununa birden mana katan ne olur pekiyi? ben cevab vereyim: madde! işte bu yüzdendir ki ortaya çıkan manasız olur!bu manasızlık ise benim parçacı ahlak dediğim şeye sebebiyet vermekte.

şimdi ahlakın nidüğüne dair biraz retorik yapalım.

ahlak, akıl ve ruh arasındaki münasebetin tabii neticesidir. akılın, eşya ve hadiselere nazarı neden ve niçin ile olurken, ruh nasıl ile nazar eder. öyle ki bazen akıl ruhu sevk eder bazense ruh akıla yol gösterir. bu tıpkı içiçe geçmiş iki halkanın haline benzer. hangisi hangisinin içinde bilinmez. bilinen bir şey var o da akıl ve ruhun içiçe geçmiş yahut geçirilmiş olduğudur. akılın tabii neticesi fikirdir.fikirsiz insan olamayacağına göre -hoş bazen kendimi fikirsiz biri olarak görsemde :D- ahlaksız insan da olamaz! bu cümleye dikkat! dikkat zira nükte burada. bir insana ahlaksız demek o insanı insan olarak görmemektir yani hakaret etmektir. insanın "hazret" olması ahlak sayesi ile mümkündür. işte "bütün" dediğimiz şey bu noktada kendisini faş ediyor. bir insana hakaret etmek ile "insanlığa" -insanlık derken beşer cinsinin yekünunu kasd etmiyorum insan olmak mefhumunu kasd ediyorum- hakaret etmek arasında bir fark yoktur.en azından "ahlaksız" sözü için böyledir! (işte bizim insana bakışımız ile gavurun insana bakışı arasındaki amil fark. gavur insanının maddesine nazar ederek insanı tarif ederken biz maddeye de manaya da hakkını teslim ediyoruz.) sırf bu yüzden ister ferde münhasır olsun ister kainat çapında olsun her fikir bir ahlak vaz etmek borcundadır. bu komünist için de böyledir kapitalist içinde müslüman için de! aralarında ki fark parça-bütün münasebetinin derecesinden ibarettir. fikir ne çapta ihata kabiliyeti ihtiva ederse vaz ettiği ahlakta o çapta kuvvetli olur.sırf bu "fikirden" ötürü dünyada ahlaksız insan yoktur! peki ama etrafımızda olan bitene de bir isim vermek lazım değil mi? elbette lazım. bu halin has ismi -tabii benim lugatimde- parçacı ahlaktır. siz buna ahlak zaafiyeti de diyebilirsiniz. burada da şu sual ortaya çıkıyor: "madem ahlak fikir ve ruh arasındaki müsanebettir o halde zayıf ve nakıs olan insanın ahlakının zaafiyet göstermesinden daha tabii ne olabilir?"tekamül bu suale verilecek cevabdır.

ahlak zaafiyeti dediğimiz yahut benim parçacı ahlak dediğim şey ahlakın tezahür derecesinden başka bir şey değildir. mahlukatta tekamülün tezahürü derece derece olur.insan ise en üst ve en alt derecat arası seyelana matuftur.insan kendisine verilen akıl yolu ile bu seyre istikamet kazandırabileceği gibi,ruhu ile de akıl oyunlarından kurtulabilir. insanın ahlak zaafiyeti
zayıflığındandır belki ama zayıflığın "sürekliliği" rızasındandır. devamlılık değil süreklilik! kainat kendisi için biçilen bir menzile doğru devamlı yüzerken insan sürekli bu menzilden kaçmaya çalışırsa elbette ahlak ne ferdde ne cemiyette hakkı ile tesis edilemez.

mücerretten müşahhasa geçelim:

yerde taş görende kaldıran insan ile taşı görende "bana ne!" diyen insan arasında bir fark olması lazım gelir!
güvercinin betona esir olmasındaki ezayı sinesinde duyan insan ile güvercini esir ettikten sonra barış adına uçuran insan arasında bir fark olması lazım gelir!
bir kg elmaya hak geçmesin deyu yüz gr fazlalık ilave eden insan ile çürük elmayı en altta koyup eksik tartan insan arasında bir fark olması lazım gelir!
borcunu helal eden adam ile alacağı için maraza çıkaran adam arasında bir fark olması lazım gelir!
sırasınının alınmasına göz yuman adam ile araya giren adam arasında bir fark olması lazım gelir!
ezan okunduğunda hareket etmekten haya eden insan ile ezan okunurken ayak yoluna giden insan arasında bir fark olması lazım gelir!
hak ve hakikat adına ettiği sözleri inciten insan ile güya saygı duyuyorum deyip her sözü eden insan arasında bir fark olması lazım gelir
nazarını ayağına mıhlamış insan ile her şeye nazar eden insan arasında bir fark olması lazım gelir!
yemeğe besmele ile başlayan insan ile çatal bıçak kullanmaya ehemmiyet veren insan arasında bir fark olması lazım gelir!
sıklet kıyafet ile olmaz deyip tek cins elbise giyen bir insan ile kırk çeşit elbisesi olan arasında bir fark olması lazım gelir!
sevdiğine söyleyecek söz bulamayacak derecede muhabbete gark olmuş insan ile söz söyleyebilmek için lugat karıştırmaktan mecali kalmayan insan arasında bir fark olması lazım gelir!

bu farkın has ismi: ahlaktır!!!

taşı kaldıran da ahlaklı taşı kaldırmayan da! fark sadece ahlakın derecesinde. başka bir şey de değil.

mesele her hususda ruh ve fikir izdivacına talib olmak.

baki selamlar...
 
Katılım
3 Ağu 2008
#25
Ynt: muhabbete turp sıkmak; her şeye maydanoz olmak aceb bu mudur...

Türkçe alaka cezbedici bir dil. mesela en iptidai kelimeden en girift kelimeye kadar hepsini bünyesinde cem etmiş. bir keyfiyet kelimesini düşünün bir de hır kelimesini.

mesela lisanımızda "hır" ile alakalı belli başlı tabirler mevcut. "hır"! hançereden çıkışı çok iptidai bir kelimedir ve alaka cezbedici yanı ise halen muhafaza ediyoruz biz bu kelimeyi. misal verelim:

-hır çıkarmak
-hırlı rüya görmek
-hırlamak
-hırsız

her bir hır kelimesinin keyfiyeti farklı!

hır; maraz kavga manasına gelmekte ama hırlı rüya görmek tabirinde ve hırsız tabirinde tam aksi manada.
hırlamak malum dört ayaklılara mahsus bir hal
hırsız ise soyguncu manasına gelmekte. hakkı olmayan bir şeyi kendi mülküne geçirme zanaatı.lüpçülük. yani hırsız derken hançereden çıkan "hır" asli itibari ile müsbet olan bir halin bünyede olmadığını ifade ediyor. yani "hır" kelimesi hırsız kelimesinde müsbet bir ifade. o halde ne manaya geliyor değil mi? en kabaca "edeb"!
hır çıkarmak; izahı lazım değil amma kavga çıkarmak, dalaşmak, sebebsiz yere bir başkasına sataşmak..
hırlı rüya görmek ise tam manası ile iyi niyet kokan bir tabir. mesela "elin gavuru bize hırlı rüya görür mü?" denilirdi eskiden amma şimdi unutuldu tabii pek çok şey gibi. hırlı demek insana müsbet cihetten tesir kabiliyeti olan demektir.

bir hır kelimesi bile en az dört manaya çekilebilirken yahut gelirken insan kelimelerini özenle seçerek konuşmalı ki sözü kelam olarak kabul görsün ve sözüne itibar edilsin yoksa kelimeleri ham, kelamı ise melam olur yani "laf" olur...laf ağızdan çıkan manasız sese verilen isimdir. bir misal mi verelim?

çok basit!

hır!

bu da beşinci manası oluyor zahir!

hürmetler....
 
Katılım
3 Ağu 2008
#26
Ynt: muhabbete turp sıkmak; her şeye maydanoz olmak aceb bu mudur...

"külli müsrifin haram"

bu sözden haberdar mıyız yahut bilir miyiz?

ben veledlik çağlarımdan beri annemden duyardım. ne olduğunu bilmezdim önceleri. daha doğrusu ne demek olduğunu bilmezdim. sonradan öğrendim ki "bütün israflar haramdır" demekmiş yahut buna benzer bir şey. galiba manasını halen bilmiyorum :)

tüketimi tetikleyen bir hayatın ortasında tasarruf daha doğrusu tasadduk ne derece mümkün olabilir.

hadi bir ürün ile modern nasıl çalışır bakalım...(hatalarım olursa affola)
ürünümüz dondurma olsun...

öncelikli iş pazar araştırmasıdır. amaç; anket, görüşme yahut örnekleme yolu ile müşterilerin ürünün piyasaya çıkması halinde vereceği tepkiyi ölçmekten, ürünün piyasaya çıkması halinde pazar payının ne olacağına kadar varır. yani ürettiğinin karşılığını almak derdindedir. boşuna dememişler "almadan vermek Allah'a mahsustur" diye. bakılır ki üründen kar sağlamak mümkün bu sefer gerekli üretim tesisi için saha keşfi yapılır. burada önemli olan husus tesisimizin ürün için lazım olan hammeddeye yakınlığı ve ürünün piyasaya sürülmesi için engel teşkil edecek arazi şartlarının olmamasıdır (başka unsurlarda var tabii). ardından tesisin kurulmasına gelir sıra. tesis kurulur. gerektiği kadar iş gücü üstihdam edilir ardından önceden yoklanmış olan tüketici temayüllerine göre üretime başlanır. dağıtım pazarlama tutundurma faaliyetlerine hız verilir ve ürün raflarda yerini alır. hızlı gittim farkındayım :) gerçekte iş bu kadar basit değil tabii.

şimdi diyelim ki dondurmamız çikolatalı olsun. bu kararı neye göre aldı üretici. tabi ki tüketicilerin zevk ve tercihlerine göre. ama burada bir mesele var. herkesin zevk ve tercihi farklı farklıdır değil mi?
o halde üretici bu zevk ve tercihlerden hem karını azamileştireni hem maliyetini asgarileştireni ve hem de tüketici memnuniyetini bünyesinde cem edeni üretecektir. şimdi bir sual ortaya çıkıyor? ben çikolatalı dondurma sevmezsem ne olacak? ürünü satın almamakda muhayyerim ama reklam yolu ile üretici bana dondurma "yememi" sürekli "hatırlatıyor" ve üretici benim çikolatalı dondurma sevmeme ihtimalimi daha doğrusu çikolatalı sevmeyenlerin olduğunu da hatırdan çıkarmadığı için sütlü karamelli vişneli vs. dondurmalar üretmekte. burada amaç tüketime katılmayan unsur bırakmamak ki karlarını azami oranda artırsınlar. bunu yaparken de her türlü tatbikatı mübah görmekte. mevcut teknoloji ile ürünün muhtevasındaki besin değerlerinden tutun -ki bu besin değerlerini mahsus reçetelerin prospektüsündeki gibi sunarlar- ambalajlamasına, reklam yolu ile nefse hoş gelecek her unsurun işin içine katılmasına kadar her yola baş vurur.

modern üretimde en mühim şey reklamdır! zira ürünün hafızaya kazınması için lazım olan yegane yol olan hatırlatma işi reklam vasıtası ile yapılır. tekrar, tekrar ve tekrar ürün hatırlatılarak tüketici de alışkanlık peyda edilir.

dondurma reklamları malumunuzdur. en meşhuru kızgın çöllerden serin sulara hoplatanıdır. bu hoplama işinde kadın motifi bilhassa ehemmiyet arzeder zira bıyıklı bir herifin dondurma yerken dudaklarını uzatması alaka çekmez aksine insanı kaçırır. :) dikkat buyurun üretici ürününün güzelliğini yahut kalitesini insanın maddesi ile irtibatlandırarak "kendisinin güzel olduğunu" telkin etmekte. bu kendi mantığına göre doğrudur zira var olabilmek için rakiblerinden farklı olduğu tarafı sunmak zorunda görür kendini. yani onlara göre varlık alınan bir şeydir.çaba ile münasebetlidir. hal böyle olunca rekabetin sertleşmesi ve büyük balığın küçük balığı yemesi ve hayat hakkı tanımaması gayet tabiidir. bu da beraberinde tek bir üreticinin yahut piyasayı paylaşmış bir üretici zümrenin varlığına yol verir.

şimdi sual şu: ben serin sulara atlatan dondurma yemesem ne olur? hatta bir adım ileri gideyim "bizden olanın" dondurmasını tercih etsem ne olur? hiç bir şey! yemediğimle kalırım. millet serin sularda bıcı bıcı yaparken bendeniz kumların içinde tabanları yanık vaziyette dolaşır dururum :) zira "bizden olan" da aynı mantık silsilesi ile hareket etmekte. bari tadı daha güzel olanı yiyelim yahu...değil mi? :)

modernin en başta dediğim "külli müsrifin haram" ile ne münasebeti var değil mi?

modern insanın zayıf karnının midesi olduğunu sezmiş ve bütün darbelerini o tarafdan indirmekte. bunu yaparkende kural kaide tanımamakta. modern ahlak "bırakınız yapsınlar" üzerine kurulu. pekiyi ya bizim ahlakımız? aynı taktik stratejik çözümleme (çetonun kulakları çınlasın :D ) "bizden olanlar" tarafından da bir beis görmeden tatbik edilmekte. zira henüz içinde bulunduğu şartları ihata edecek çapta bir düşünce sahibi değil. kendince diyor ki "onlar kazanacağına ben kazanayım camimi de yaparım kuran kursunu da" eyvallah! ama ya zihniyyeti ne yapacaksın. madde de bir şeyler inşa etmek hele bu kural kaide tanımaz sistemde o kadar basit ki ama ya insan? sen o camide hangi ahlak telakkisine sahib insanın cem olmasını bekliyorsun?

hadi buradan bu çalışma mantığına misaller verelim...

devlet arazisi üzerine gayr-i kanuni yoldan yapılan kuran kursları...
sırtında bilmem kaç paralık baş örtüsü ile gezen sosyete müslümanları....
başını örten ama bilmem neresini açan müslüman kızlar...
popçu konserinde kendinden geçen müslüman kızlar ve erkekler...
elinde ku'ran okurken satın alacağı malın fiyatını soranın malı almadığını görende surat yapan müslüman esnaf....
......
......
......

ve daha pek çok misal. görmek için çevremize bakmak kafi..

son söz; bu memlekette şeriatçı gözü ile bakılan çevreler farkında olarak yahut olmayarak aslında sistemin en büyük müşterisidir.

birden dondurma yeme hissi hasıl oldu....tabii bizden olandan. ;D
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#27
Ynt: muhabbete turp sıkmak; her şeye maydanoz olmak aceb bu mudur...

Hocam;

Dondurma pişmiş ,dondurma erimiş gitmiş hala yeme telaşı,bakalım ne zamana kadar dondurmayı yemeğe çalışacaklar.Neler anlatmışsınız.Sadece dondurma da kalsalar gam çökmeyecek yüreğime,dondurma ellerinize kadar bulaşmış!Yoktuk dondurmaya yetişemedik gitti,mümkün olursa bu dondurmayı bizde ellimizi sürelim.
Yüreğinize Mevlam zeval vermesin.(Amin)
 
Katılım
6 Ara 2014
#28
Ynt: muhabbete turp sıkmak; her şeye maydanoz olmak aceb bu mudur...

Mahşer o kadar da fena biri değilmiş. O değilde devam etmiş olsaydı bu konuya abonelik paha bicilemezdi.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#29
Ynt: muhabbete turp sıkmak; her şeye maydanoz olmak aceb bu mudur...

Mahşer Hocam iyidir aslında, en son rica ile divana dönmüştü ama işte malum sebeplerden ötürü yine uzaklaştı...
 
Katılım
6 Ara 2014
#30
Ynt: muhabbete turp sıkmak; her şeye maydanoz olmak aceb bu mudur...

UluğBey' Alıntı:
Mahşer Hocam iyidir aslında, en son rica ile divana dönmüştü ama işte malum sebeplerden ötürü yine uzaklaştı...
Evet öyle oldu malesef. günün birinde usul erkan öğrenirse yine bekleriz.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 1)

Giriş yap