Mustafa Tatcı...

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#1
Allah ile seyr, vahdette son durumdur, bundan ötesi yok!

Cemâleddîn-i Halvetî.





Aşk îmâmdır bize gönül cemâat

Kıblemiz dost yüzü dâimdir salât

(Aşk bize / namâz kıldıran, yol gösteren/ imâmdır; gönlümüz ise, aşk imâmına uyan cemâat. Kıblemiz dost /mazhar-ı tam olan mürşid-i hakîkî'nin/ yüzü, namâzımız da daimîdir. /Bize, "nereye yönelirseniz Hakk'ın yüzü oradadır sırrı" (Bakara/115) mürşid-i kâmil yüzünden tecellî etmiştir. Biz, Hak ile Hak olup kesintisiz zikredederiz.)



Salât, namâz demektir. Namâz, dilimize Farsça'dan gelmiştir. Kur'ân'daki karşılığı "Salât"tır.

Kelime ''salv'' veya "sılâ" kökünden türemiştir. Salât kelimesinin aslî harflerinden biri "vav" illetli olduğu için kelime kökünde ibdâl vardır. Dolayısıyla bu kelime kök itibâriyle değişik anlamlarda gelebilmektedir.

Kelime bir görüşe göre "salv" kökünden gelip dua, tebrik ve temcid etmek" demektir.

Diğer bir görüşe göre salât kula nisbet edildiğinde şerîatın emrettiği namâz, Allah'a nisbet edildiğinde rahmet etmek, meleklere nisbet edildiğinde mağfiret istemek, Hazret-i Peygamber veya ümmetine nisbet edildiğinde dua etmek manâsına gelmektedir.

Yine kelimenin ''salv'' kökünden türediğini kabul edersek fiil ismi olarak ''uylukları hareket ettirmek, destek olmak, yardım etmek, yükü sırtlamak, çözüm getirmek, gerekeni yapmak anlamlarına gelir. Nitekim namâzın rükûnlarında bu uyluk hareketleri esastır.

Başka bir görüşe göre salât "sılâ" kökünden gelmektedir. Sılâ, insanın doğduğu yer, yani insanın aslî vatanı (rûhlar âlemi, ezel)dır. Salât da, madde âleminde tecellî edince geldiği yeri unutan insanın sılâsını, yani, aslını, "De ki: Biz Allah'tan geldik ve sonunda O'na döneceğiz" (Bakara/156) âyeti gereğince nereden gelip nereye gideceğini bilmesi demektir. İnsan bunun için bir şeyler yapmalıdır ki, aslına dönsün. İşte namâz kılmak, bu bilinci gerçekleştirmenin remzî ifadesidir. Salât sırasındaki uygulamaların izahını bir tarafa bırakarak bu dönüşün yegâne gücünün "aşk" olduğunu söylemekle yetinelim. Aşk, salâtın hem başı hem sonucudur. Salâtın remzettiği nihaî sır açıklanmaz. Çünki vuslat sırrıdır. Buradan hareketle namâz, kısaca "vuslat sırrı"dır, denebilir. Vuslat ise, ikinin bir olması, asıl olanla bir yerde buluşmak demek olduğuna göre namâzdaki bütün hareketler ve ifadeler ikiden bire, ikilikten birliğedir. Cenâb-ı Hak "Allah ve melekleri peygamber'e salât ederler. Ey iman edenler ona salât edin, selâm verin ve teslim olun" (33/56) buyurmaktadır. Bu âyet, iman edenlerin birliğe dönmesi için Hak lisanından bir ikâzdır.

*

Yûnus'un bu beytini yorumlamadan önce dîvânındaki şiirlerinden hareketle namâz (salât) konusunda şerîat ve hakîkat makâmlarında neler söylediğini bilmekte fayda vardır:

Yûnus Emre, şiirlerinde "namâz" konusunda geniş bilgiler verir. Bu konuda, "beş vakit namâz, beş vakit tertip, Çalap buyruğu, tâat, salât" gibi ifadeler kullanır. Dîvân'da dört farklı şiirinde, "salât" konusunu işler. Bütün bu şiirlerdeki ifadelerinden hareketle Yûnus, salât için özetle şunları söyler:

Yûnus'a göre, "müslümanım diyen" kişi İslâm'ın şartlarını bilir, Tanrı'nın buyruğunu tutup beş vakit namâzını kılar. Namâzı kılavuz edinir. Kulun Allah'a yaklaşması namâz ile mümkündür. Namâz, müslümanın azığıdır, niyâzıdır. Dolayısıyla namâz insanı Allah'a hazırlar. Mâşûka gönül verenlere sayısız tertip (namâz, zikir) gerekir. Namâz, gönüllerden ikiliği giderir. Gönül yıkanın namâzı kabul edilmez. Yûnus'un "bir kez gönül yıkdın ise bu kıldığın namâz değil" demesi bundandır.

Bazı hâllerin galebesiyle âşıklar zaman zaman söz ve davranışlarında taşkınlık yapabilir. Onlar bu durumda mâzurdurlar. Aşk ve vecd halinde, duâ, selâm, zikir ve tesbîhi unutan âşık, şerîatin târif ettiği beş vakit namâzını edâ edemeyebilir. O, bu aşk hâlindeyken aklını yitirmiş, Cenâb-ı Hakk'ın murakabesine girmiştir. Yûnus bu hâlin tecrübelerini şöyle anlatır:

Ne duâ kılam ne selâm ne zikr ü tesbîh kılam

Bu beş vakt namâzımı aşkın gâret eyledi

*

Ben oruç-namâz için süçü içdim esridim

Tesbîh seccâde için dinlerim şeşte-kopuz

*

Gönlüm bana yoldaş iken zühd ü tâat kılar idim

Yıkıldı bu tertîblerim gönülsüzem elim ermez

*

Oruç namâz gusl u hac hicâbdır âşıklara

Âşık andan münezzeh hâssü'l-havâs içinde

*

Oruç namâz zekât hac cürm ü cinâyet durur

Fakîr bundan âzâddır hâss-ı havâs içinde



Görüldüğü gibi bu ifadelerin tamamı "şath"tır. Yukarıda söylediğimiz üzere, bazı hâllerin galebesiyle âşıklarda taşkınlık olabilir. Onlar bu durumda kınanmazlar. Fakat şekilci zâhid, âşıkın zaaflarını arar, onun zikr-i daimîde olduğunu bilmez ve önünden arkasından laf atar. Namâzın, mirâç (yani seyr ü sülûk) sırrı olduğunu bilen Yûnus'un, bu durumda şekilci zâhidin ta'nına cevabı vardır:

Bana namâz kılmaz diyen ben kılarım namâzımı

Kılar isem kılmaz isem ol Hak bilir niyâzımı



Hak'dan artık kimse bilmez kâfir müsülmân kim durur

Ben kılarım namâzımı Hak geçirirse nâzımı



Sadede gelelim. Yûnus ne diyordu:

Aşk îmâmdır bize gönül cemâat

Kıblemiz dost yüzü dâimdir salât



Bu beyitte salât, imâm, cemâat, kıble gibi birbirine mütenâsip kavramlar ile bunların işaret ettiği remizler söz konusudur. Tabiî bu kavramların işaret ettiği remizler aşk, gönül ve dost ile doğrudan alâkalıdır.

Bilindiği gibi "imâm" namâzda uyulan kişidir. Yûnus Emre'ye göre gerçek imâm, aşk kaynağı olan insân-ı kâmildir. İnsân-ı kâmilin gerçeği ise "aşk"tır. Dolayısıyla imâma uyan, aşka uyar. Bu konuda Yûnus okulunun en büyük sözcüsü olan Hazret-i Mısrî şöyle der:

Ey gönül gel gayrıdan geç aşka eyle iktidâ

Zümre-i ehl-i hakîkat anı kılmış muktedâ

(Ey gönül! Gel Hak'tan başka her şeyden vaz geç, aşka uy! Hakîkat ehli olan kişiler, aşkta karar kılmışlardır.)
 

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#2
Ynt: Mustafa Tatcı...

Yûnus, içimizdeki ve dışımızdaki kâinâtı (kesreti) cemâat kabul eder. Cemâate imâm olmak, varlığı kendinde toplamak (ferd-i câmi'=Çokluğu kendinde toplayan bir olmak) demektir. İmâm birlik, uzuv ve duyguları ise cemâatidir. Cemâatin imâma uyması, birliğe dönüştür.

Vahdete dönmek, aslımızı bilmek için içimizdeki ve dışımızdaki varlığı birliğe (cem'e) davet etmek gerekir. Bu da müezzinlik görevidir. Âşık kendinden kendine müezzinlik edip cemâatine, yani maddî ve manevî uzuv ve unsurlarına imâm olmak ister. Yûnus'un: "Bu aşk meydanı içinde çağırdım bir âvâz etdim/Müezzinlik bizim oldu imâm oldum uyan gelsin." demesi bundandır. İnsanın hem imâm, hem cemâat, hem müezzin oluşu, vahdeti idrâk etmesi, birliğe dönmesi demektir.

XVII. asrın büyük mutasavvıflarından olan Halvetî azîzi Karabaş-ı Velî (ö. 1685) Tabirnâme'sinde "mürşid-i kâmil olmayınca, âdem kâmil olmaz." dedikten sonra şöyle devam eder: "Manâda abdest almak, evvelki fiillerinden rücû'dur. Eğer su kesilirse yâhûd bulanursa daha rücû' etmemişdir. Rûh, arı sudan abdest almayınca safâ bulmaz. Namâz kılmak ve abdest almak, Hakk'a teveccühdür. Eğer, abdest alıp namâz kılmazsa, şeyhine teslimiyeti yokdur. Eğer kendisi imâm olsa, cemâatin küllîsi tâbi' olursa, delâlet eder kim cümle kuvâsı Hakk'a teveccüh eder. Eğer tâbi' olmazsa ümem-i kuvâda kâfir vardır. Islâhını sa'y etmek lâzımdır. İntihâda namâz, vuslatdır. Bunlar ona göre kıyâs oluna." (M. Tatcı-H. Çeltik, Tasavvufî Rüyâ Tâbirnâmeleri, Ankara 1995.).

Bu ifadelerin de teyit ettiği üzere imâm, câmi-i kübrâ (büyük topluluk) denilen ve varlığı kendi merkezinde (idrâkinde=gönlünde) toplayan, kesrette vahdeti yaşayan, vücût birliğini bulan kâmil insandır. Bu durumdaki insanın kıblesi de dost yüzüdür. "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara/115) hükmünce, buradaki dost, bir manâda çokluk, bir manâda çokluğu kendinde toplayan kâmil insan, nihâyet âşıkın varlığı birleyen iç âlemidir. Bunların hepsi de dosttur. Dervîş kademe kademe derûnundaki hakîkati (ayn-ı sâbitesi)ne, kendindeki dostuna teveccüh eder. Yani dost insanın kendinden kendine hakîkatidir. Hazret-i Mısrî bu büyük cem'iyyete ulaşıp kendine dost olan kâmili anlatırken "Bulan cemiyyet-i kübrâ olur sâf/Vücûdu olur onun hâ ile kâf (Hak)" der. Fakat kişinin buraya gelebilmesi için yine de kâmil insanın imâmetine, kılavuzluğuna ihtiyaç vardır. Kâmil insan, makâm tekmil ettiği (cem' namâzını=Cuma namâzını kıldığı), mihrâptan (nefs ve akıl) minbere (gönüle) geçtiği ve gönülde yedi kademe yükselip yüzünü halka (kesrete) Hak olarak döndürdüğü için Hakk'ın aynasıdır. Bu durum, tasavvuf yolunda "Hak yüzü mürşid yüzünden bilinir" şeklinde ifade edilmiştir. İleride anlaşılacağı gibi "Kıblemiz dost yüzü daimdir salât" mısraının arkasındaki gerçek, insân-ı kâmil'in Hak'la beraber, Hakk'ı Hak ile zikretmekte olduğu gerçeğidir.

Hülâsa imâm, müezzin, kıble, salât, kıyâm kırâat, rükû, sücûd gibi ibadetle ilgili kavramlar içten içe şerîatten hakîkate doğru yaşadıkça anlam kazanacaktır.

Yûnus bu beyitte kendi tecrübesinden hareketle (Ellezîne hum alâ salâtihim dâimûn/Onlar namâzlarını sürekli kılarlar. Meâric/23 âyetinde işaret edilen) “salât-ı dâimî” gibi bir sırlı makâmı iç âleminde aşk imâmına uyarak zevk ile yaşadığını söylemektedir. Hazret-i Mısrî, bu makâmda şöyle der:

Salât-ı ehl-i kurbun kıblesidir semme vechullah

Niyâzî durma dâim secde-i ebrû-yı tevhîd et



Tasavvufun özünü aşk kavramı oluşturmaktadır. Nasıl ki eşya aşk ile yaratıldıysa, insanın metafizik yaratılışı da aşk ile, hemen bugün, bu vücûtta olacaktır. Yûnus;

Aşk îmâmdır bize gönül cemâat

Kıblemiz dost yüzü dâimdir salât



derken aşkı imâm, gönül (mânâ, tecellî) âlemini cemâat edinmiş ve birlik namâzını kıldığını söylemiştir. Bu namâz, zamandan âna geçen âşıkların kıldığı salât-ı dâimûn, yani her ân Hak ile Hak olma hâlidir. İnsanın çokluğu, uzuvları, düşünce ve duyguları birliğe (cem'e, imâma), kıbleye yöneldi mi, gönül Ka'be, yani birlik sırrının tecellî ettiği mahal haline gelir. Esasen imâm da cemâat de insanın kendisidir. Bu insana İnsân-ı kâmil veya câmi-i kübrâ da denir. Yiğitbaşı Ahmed Marmaravî (ö. 1505), Mukaddimetü's-Saliha'da "cemî'-i mahlûkâtın sıfatına her insân câmi'dir" derken bunu kasdeder.

İmdi, anlaşılmıştır ki, Hazret-i Yûnus, bu şiiri cem' makâmında söylemiştir.



Cân dost mihrâbına secdeye vardı

Yüz yere uruban eder münâcât

(Cân /rûh/ dostun kaşlarına /mihrâbına/ secdeye vardı. Yüzünü yere vurarak /secde ederek/ dostuna münâcât eder/ yalvarır.)



Birinci mısra bazı yazmalarda "Gönül secde kılar dost mihrâbına", ikinci mısra ise, "Yüz yere koyuban dün-gün münâcât" şeklindedir. Bu şekil de esas alınabilir.

Cân, insandaki Allah'ın nûrudur. İnsanı yaşatan ve ayakta tutan hayat (rûh) unsurudur. Cân azîzdir, fakat beden ile perdelenmiştir. Hak'tan tecellî eden insan seyr ü seferinde nereye geldiyse cân da kendisini oradan gösterir. İnsan kendisini o makâm ve hâlde idrâk eder. Yûnus, "Cân nûrdandır nûra karışır isen" derken bunu kasdeder. Cân, ezelden beri mevcuttur. Hakk'ın kudreti olan bu kudsî varlık, yine Hakk'ın emriyle tenezzül edip tene (kalıba, sıfata) girmiştir. Bunun sebebi ise, Allah'ın "Kendinin bilinmesinden zevk alması; kendi yüzünü görmek istemesi"dir. (Zira görme, işitme gibi sıfatlar vücûda aittir. Vücûda gelmeyince bu özellikler faaliye geçmez.) İşte Cenâb-ı Hak bu sebeple, en mükemmel varlık olan insanı yaratmıştır. Yûnus'un:

Diledi göre yüzün işide kendi sözin

Nazar kıldı bir kezin anda cân verdi bana



demesi bundandır. Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, cân, Hak'tan var olduğu için, insan Hakk'ın mazharı olabilmektedir.

Ama ne zaman?

Bunun cevabını Yûnus, "Cân dost mihrâbına secdeye varınca!" diyerek verecektir.

Dost, ilk manâda Hakk'ın tecellî ettiği insan-ı kâmil olan mürşid-i hakîkîdir.

İkinci mânâda dost, âşık sâlikin, insân-ı kâmilin hakîkatinden çıkaracak olduğu kendi hakîkati, yani ayn-ı sâbitesidir. Ayn-ı sâbite denilen bu hakîkat, sâlikin bütün eşyaya yayılmış olan kendi hakîkati, asıl varlığıdır. İkinci bir dost yoktur. Zira, ikinci bir vücût yoktur ki ikinci bir dost olsun! Hazret-i Mısrî'nin "Pîr yüzündendir Hak hidâyâtı" dediği yerdir burası.

Nihâyet dost ile anlaşılması gereken mânâ görünen ve görünmeyen bütün varlıktır. Hak'tan başka vücût olmadığına göre düşman da yoktur. Yûnus bu beyitteki "dost" varlığını ilk kademeden ele almakta, yani dost ile mürşid-i hakîkîyi kasdetmektedir.

“Mihrâp”, harp edilen yer, harp zamanı ve harp âleti anlamlarına gelen bir kelimedir. Bu anlamların her üçünün de namâz kılan kişiyle ilgisi vardır. Namâz kılan kişinin bir adı da bennâ-yı mihrâp (mihrâp yapan)tır. Sâlik-i Hak, namâz kılarken nefsinin kuvvelerini rûhanî kuvvelere tebdîl etmeye çalıştığı için böyle isimlendirilmiştir.

Halvetî azîzlerinden Karabaş-ı Velî Ali Atvel Efendi (ö. 1685) Miyâr-ı Tarîk'inde şöyle der: "Namâz nefs ve şeytan ile muhârebe ve cenk makâmıdır. Namâz kılan kişi, namâzda nefsânî kuvvelerini Hak taâlâya döndürmeye çalışıp gayret ettiğinden, ona bennâ-yı mihrâp, yani, mihrâp yapan demişlerdir. Mihrâp, vuruşma, savaşma anlamındaki harp kökünden bir kelime olup mekân ismi olarak harp edilen yer, âlet ismi olarak da, harp aleti anlamında bir kelimedir. Namâz kılınan yere mihrâp denmesinin sebebi bu makâmın şeytan ile muhârebe yeri olmasındandır." (Karabaş-ı Velî, Miyâr-ı Tarîkat, haz. M. Tatcı, Ankara 2002).

Bu kavram zâhiren câmilerde, mescidlerde müslümanın yöneldiği taraftaki duvarda bulunan ve imâmlık eden kişiye ayrılmış olan yer anlamına gelir. Namâz kılınan yere mihrâp denmesinin sebebi bu makâmın şeytan (vesvese) ile muharebe edilen yer olmasındandır. "Secdeye varılan dost mihrâbı" tasavvuf erkânında Hakk'ın mazharı olan gerçek dost mürşid-i kâmilin yüzü(kaşları)dür. Hazret-i Mısrî, "Mazhar-ı tâm, velî âdem yüzüdür şüphesiz" der.
 

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#3
Ynt: Mustafa Tatcı...

Hakîkatte Cenâb-ı Hak, Hazret-i insan yüzünden bilinir. Mihrâb "harb" edilen yer olduğuna göre, mürşid-i kâmil yüzüne bakan sâlik kiminle harb edecektir? Tabiî ki kendisiyle. Zirâ Hazret-i insana râbıta eden Hak âşıkı, o aynadan nefsindeki hayvânî kuvâyı açığa çıkaracaktır. O, bu aynaya baka baka akıl sâfî nûr olan mahbûba yenik düşecektir. Sâlikin aklı hakîkat bilgisine karşı direnirse yokluk bilincine vâkıf ve vâsıl olamaz. Sülûka girip nefsiyle ve aklıyla boğuşmaya başlayan (harbe giren) âşık, O yüze baka baka mihrâptan yani harp mahallinden, nefsini yenerek gâlip çıkacaktır. Bu galebe, dostun mihrâbında secde ederek, dostta yok olarak, rûhî kuvveler nefsî kuvveleri hükmü altına alarak mümkün olacaktır. Hazret-i Mısrî, yüzü ayna mesâbesinde olan mürşid-i kâmili şöyle anlatır:

Halk içre bir âyîneyim herkes bakar bir an görür

Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür



Burada kısaca namâzın hakîkatini yeniden hatırlatmada fayda vardır. Bilindiği gibi namâz, mirâç etmek, insanın kendi hakîkatine yükselmesi demektir. Böyle olunca namâzdaki her hareketin buna uygun bir manâsı da olacaktır.

Namâzdaki temel hareketler kıyâm, rükû, sücûd ve kuûddur.

Kıyâm, ayağa kalkmak, doğrulmak demektir. Kıyâmın hakîkati, insanın kendi aslıyla tanışması ve konuşmasıdır.

Rükû, eğilmek demek olup hakîkatte, yokluğa meyletmektir. Bütün varlığın Hak ile kâim olduğunu anlamak, izafetten, benlikten kurtulmak için yokluğa meyletmek şarttır.

Secde, itâat etmek, yokluğa ulaşmak, aslını bilmek demektir. Secdenin en önemli anlamı sâlikin topraktan var edildiğini bilip yine toprağa döneceğini kabullenerek mahviyyete ulaşmaktır. Bu sebeple seyr ü sülûkta fenâ tecellîsine mukâbil gelir. Nitekim toprakta yok olmak, fenâfillah olmak demektir. Secde, varlık perdesinin kalktığı andır! Secdede tecellî eden ise insanın kendi hakîkatidir. Burada ikilik gider, birlik tahakkuk eder.

İnsan namâz kılarken şeklen "Âdem" kelimesinin harfleri gibi olur. Elif kıyâm, dal rükû, mim secdede aldığımız şekil gibidir. Böylece namâz kılan kişi, Âdeme secde eden, daha doğrusu âdemiyetini fark eden kişi anlamına da gelir. Tabiatıyla burada şunu da bilmek gerekir: Secde edilecek insan, öyle sıradan insan değildir. Kendisinde Allah'ın hakîkati tecellî eden insandır ki, o da zaten insan-ı Kâmil'dir. O zaman ona secde edilebilir. Namâz hakîkî, secde de hakîkî olursa, insan Hakk'ı bilmiş olacaktır[1]

Hazret-i Mısrî bu noktada şöyle der:

Secde eyle Âdem'e tâ kim Hak'a kul olasın

Eden Âdem'den ibâ Hak'dan dahi oldu cüdâ

(Âdem'e secde et ki, Hakk'a kul olasın. Âdem'i reddeden /kabûl etmeyen/ Hak'tan da uzaklaştı.)



Yûnus Emre'ye göre âşık, salât-ı dâimî"dedir. O, başını secdeye indirmeden tâate, Hak ve hakîkate ulaşmıştır:

Zâhir suya banmadan el ayak deprenmeden

Baş sücûda inmeden kılınır tâatimiz



Ne Ka'be vü ne mescid ne rükû' u ne sücûd

Hakk ile dâim becid olur münâcâtımız



Sözün özü, beyitte "Cân dost mihrâbına secdeye vardı/Yüz yere uruban eder münâcât" diyen Yûnus, Hakk'ı anlamak, fenâ ve bekâ sırrına ulaşmak için mürşidi Tapduk Sultan'a niyâz halindedir.



[1] Karabaş-ı Velî, Miyâr'ın "Azîzin Alâmeti ve Giysisi" başlıklı bölümünde takvâ hırkasını açıklarken libâsü'l-harp, yani mihrâpta giyilen elbise ile ilgili şunları söyler:

"İntihâ, yani makâm tekmîl etmiş sâlik ve mürid, azîzin alâmeti olan elbiseleri giyemez. Bunlar, ridâ yani, yün hırka, siyâh bir giyecek ve azîze mahsus diğer bazı elbiselerdir. Zira, bunların tamamı azîz alâmetidir. Bunları giyen kimsede azîzlik bulunması gerekir. Azîz, müridine bunları hilâfet makâmına geldiği zaman giydirebilir. Bunun dışında, mürid onları giyemez. Giyerse, dünyada ve âhirette yalancı olmuş olur.

Hak Taâlâ bir âyetinde, bu elbiselerin herkes tarafından giyilmeyip sadece kâmiller tarafından giyilebileceğini işareten, "ve libâsü't-takvâ zalike hayrun" Yani, (Takvâ elbisesi, başka elbiselerden daha hayırlı ve daha yücedir. Onu giyen de hayırlı ve yüce olmalıdır.) buyurmuştur. Onu, hak etmeyen giyemez.

Hazret-i Şeyh'in takvâ elbisesinden muradı, libâs-ı harbdir. Yani, harp elbisesidir. Sûfîlerden bazıları da aynı konuda sözler söylemişlerdir.

Harp, iki kısımdır:

Birincisi âfâkîdir. İkincisi enfüsîdir.

Enfüsî olan harp, âfâkî olan harpten daha üstündür. Nitekim, Resûlullah (s.a.v.); "Küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz" derken, buna işaret etmiştir.

Şimdi, enfüsî harp de, iki kısımdır:

Birincisi, insânın nefsiyle mücâhede ve muharebe etmesidir. Bu çeşit muharebe müridler içindir.

İkincisi, insanın hem kendi nefsiyle hem de başkalarının nefsiyle mücâhede ve muharebe etmesidir. Bu şekildeki harp, mürşid olanların hâlidir. Zira mürşidler, hem nefisleriyle mücâhede ederler ve hem sâliklerin nefislerini ıslah etmeye ve olgunlaştırmaya çalışırlar. Şüphe yoktur ki, insanın hem kendisi ve hem başkasının menfaati için muharebe etmesi, yalnız kendi menfaati için muharebe etmesinden daha üstündür.

Yukarıda açıkladığımız bu üç çeşit harbin her birine mahsus elbiseleri vardır.

Birinci kısmın elbisesi zırhlı veya libâs-ı haşîn denilen sert ve kalın elbiselerdir. Bunları insanlar harp sırasında giyerler.

İkinci kısım ise, yünden yapılmış katı elbiseler giyerler. Mürid ve sâliklerin elbiseleridir.

Üçüncü kısmın elbise ve alâmetleri de, ridâ (yün hırka) asâ ve siyâh imâme gibi şeylerdir ve bunlar azîzlere mahsustur.

Burada anlatılan her grubun elbisesini, o grubun harbiyle, yani mücâdele ve mücâhedesiyle sıfatlanmayan kişinin giymesi doğru değildir. Giyerse yalancı olmuş olur.

Şeyh elbisesine, üç sebeple libâs-ı takvâ (takvâ elbisesi) denilmiştir:

1-Bu üç çeşit harb elbisesinin tamamı Hak Taâlâ korkusundan giyilir. Bunlara, korku hâlinde ve zamanında giyildiği için, takvâ elbisesi denilmiştir.

2-Bu elbiseleri bir kimse şekâvet ve fısk meclislerinde giymemelidir. Fâsıkların ve şakîlerin bulunduğu yerde bu elbiseler giyilmez. Belki tâat ve ibadet meclislerinde giyilebilir. Bu ikinci grup elbiseleri, sâlihler ve muttakîler (Tanrı'dan korkanlar) giyerler. Dikkat edilirse, bu durumda da sâlihlerin, bulundukları meclisten sakınmaları söz konusudur.

3-Bu elbiseler bir kimsenin üzerinde iken, o kişi günâh işlemeye cesaret edemez. Zira, herkes ona fazlaca dikkat ve müdahele eder. Sâlihlerin elbisesini giyen kişi, küçük bir hareketinde, "bak şu işlediği işe" denilerek halk tarafından rezil-rüsvâ edilir. Akıllı kişi bu rüsvâlığı kabûl etmez, halka rezil olmaz.

Yukarıda iktibas ettiğimiz âyette, insanın yaramaz ve ayıp davranışlarına ait bir manâya da işaret olduğu hâtıra gelmekle aşağıya tekrar yazılması uygun görüldü:

Bilinmelidir ki, Hak Taâlâ Hazretleri A'râf suresinde "Yâ benî-âdeme kad enzelnâ'aleyküm libâsen yuvârî sevâtiküm ve rîşen ve libâsü't-takvâ zâlike hayrun zâlike min âyati'llahi le'allehüm yezzekkerrûn"[1] Yani, "Ey Adem oğulları, ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Takvâ örtüsü ise bunlardan daha hayırlıdır. Tanrı'nın bu âyetleri öğüt almanız içindir. " buyurmuştur.

Müfessirlerden kimisi, bu âyette geçen "takvâ elbisesi"ni, "harb elbisesi" şeklinde tefsir etmişlerdir ki, daha önce söylenmişti. Bazıları da, âyetteki takvâ elbisesini "haşyetullah" yani "Allah korkusu" olarak açıklamışlardır. Bu ikinci tefsire göre, âyetin manâsı şöyle olur:

"Ey Âdem oğulları, ben şânı yüce olan Allah, sizin için avret yerlerinizi örten, sizlere ziynet olan ve cemâlinizi güzelleştiren elbiseler halkettim. Ve sizin kötü işlerinizi örteceğiniz manevî bir elbiseniz vardır ki, o benden korkmanız ve hayâ etmenizdir. O manevî elbise, bu maddî elbisenizden sizin için daha hayırlı ve daha yararlıdır. Zira, zâhirî elbise, ancak cesedinizdeki ayıpları örter. Fakat takvâ elbisesi, sizi kötü fiillerinizden alıkoyar. Hem cesedinizin, hem de nefsinizin ayıplarını örter. "

Şu hâlde, Allahu Taâlâ'dan korkan bir kişi yalan-yanlış bir davranışta bulunamaz. Kendisinde olmayan bir hâle mahsûs elbiseyi giyemez. Giyerse, yanlış yapmış olur.

Buraya kadar yapmış olduğumuz açıklamalardan anlaşılacağı üzere, her hangi bir sâlikin, hakkı olmayan mürşid elbisesini giymesi câiz değildir. Zira, hayırlı olan takvâ elbisesidir. Bundan gaye ise haşyetullah, yani Allah korkusudur. Mürşid elbisesini giymeye yeltenen, Allah korkusunu terketmiş olur. Hayırlı olan şeyi terketmek ise, câiz değildir. Zikrettiğimiz âyetin bu makâmdaki işaretlerini belirttik.

Âyetin daha başka işaret ettiği hususlar da vardır:

Cenâb-ı Hak âyetinde, "Kad enzelnâ'aleyküm libâsen yüvârî sevâtiküm", yani "ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik." buyuruyor. Âyetteki bu ifadelerde aynı zamanda sâlik olan müridin elbisesine işaret vardır.
 

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#4
Ynt: Mustafa Tatcı...

Âyetteki "sevât" kelimesi "sûi" kelimesinin çoğuludur. İnsanın, göstermesi ayıb olan yeri anlamındadır. Lakin âyette işaret edilen ayıp ile kasdedilen, mutlaka insanın cesedidir. Cesed, kesâfet (cisimlenme, yoğunluk), hudûs (sonradan var olma) ve fenâ (yokluk) ayıplarıyla ayıplıdır. Bu yüzden vuslat makâmına ulaşamaz. Nitekim, setr-i avret etmeden, sultanın huzûruna çıkılmadığı gibi.

Lâkin, insanın yüzü, elleri ve ayakları, Cenâb-ı Hakk'ın kemâl sıfatlarının mazharı olduğundan, bu organların ayıbı, cesedin geri kalan kısımları gibi görünürde değildir. Dolayısıyla yüz, el ve ayakların kemâli ve cemâli örtülmez. Bu durumda, âyetin işaret ettiği mânâ şöyle olur:

"Ey Âdem'in manevî oğulları, yani zât isminin mazharı olan ve mürşid-i kâmilin rûhânî himmetiyle zuhûr eden kalıp ve rûh sâhibi sâlikler; şânı yüce olan Allah şöyle demektedir:

"Zâhirî hükümlerden bâtınî hâlleri çıkarıp anlamanız ve bâtınınızı zâhiriniz gibi örterek kemâle ulaşmanız için sizin cesedinizi örten elbiseler halketdim. Ve size, cesedinizi örtecek kadar elbise giymeye izin ve ruhsat verdim. O miktar ile yetinmeniz ve kanaat etmeniz sizin için hayırlı olacak ve gittiğiniz yolda sizlere kolaylıklar sağlayacaktır."

Bu tefsirden anlaşılacağı gibi, sâlikin bâtın elbisesi giymesi, "Tanrı'dan korkması, hayâ etmesi ve sırlarını halktan gizlemesi" demektir.

Hak Taâlâ'nın, âyetin devamında "Ve rîşen" (süslü ve kıymetli elbiseler) buyurduğu, mürşidlerin elbisesine işarettir. Yani: "Ey Âdem'in manevî oğulları olan azîzler; ben şânı yüce olan Allah; siz, zât sırrına mazhar olup, sonra babanızın makâmına ulaşıp azîzlik rütbesine erdiğinizde, bazılarınız için, cesedinizi örtecek elbisenin üzerine fazladan olarak ve her biri daha derin bir mânâya işaret eden, sizin kemâlinizi ortaya koyan ve size, ziynet ve cemâl veren delil ve elbiseleri halkettim. Siz, azîzlik makâmına vardığınızda bu elbise ve işaretleri giymenize izin ve ruhsat verdim. Bu elbise ve işaretler, menzil başına erenlerin giyecekleridir. Siz de menzil başına erdiğinizden ötürü, onları giyerek, Hakk'a ulaşmak isteyenlerce bilinip, isteyenlere yol gösterip, irşâd edesiniz. "

Âyetin devamında Hak Taâlâ, "Ve libâsü't-takvâ zelike hayrun" (Takvâ örtüsü ise bunlardan daha hayırlıdır.) buyurmuştur. Burada sâlikin şeyhlik rütbesine varmadan şeyh elbisesini giyemeyeceği işaret edilmektedir. Yani: "Ey Âdem'in manevî oğulları sâlikler, Allahu Taâlâ'dan korkup hayâ etmeniz, sizin bâtınınızın elbisesidir. Bâtın elbiseniz, zâhir elbisenizden daha yararlı, daha. kutsaldır. Zira, bâtın elbisesi hilkattir. Kerâmet ve saadet içindir. Ama, zâhir elbisesi şerîat ve diyânet içindir. Sakın ola ki, bâtın elbisesini terk edip zâhirin elbisesiyle yetinmeyesiniz ve şeyhlik mertebesine varmadan önce, şeyh alâmeti olan elbiseyi giymeyesiniz. Zira, yanlış yapmış olursunuz; takvâ elbisesi denilen Allah korkusunu ve hayâyı terketmiş olursunuz. "
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap