Neslihan Nur Türk'ten inciler...

Katılım
19 May 2008
#1
Gül İle Bülbül

Gülün yüzünde hep bir hüzün vardı. Nicedir uzaktan onu seyretmekte olan bülbül, gülü böyle görünce, içinin yandığını hissederdi. Gül neden böyleydi ki? Etrafında nice bülbül pervâne oluyor ve bakanlar, hayranlıklarını gizleyemiyorken… Böylesine gözde ve güzelken, neden bu kadar hüzünlüydü?
Herkes gidince, yalnız kalan ve gözyaşları yapraklarından süzülen gülün dalına kondu…
“-Ah güzeller güzeli, niçin ağlıyorsun?” dedi, fısıltı gibi bir ötüşle… İnilti gibi bir sesle cevapladı gül:
“-Dikenlerimin acısıyla yanmayacak ve dikenimin batmasıyla, şu ipek yaprağımın okşamasını bir görecek olanın hasretindeyim. Dikenimin de, yaprağım kadar rahmet olduğunu sezecek… Ve canını yaktığı için, dikenimin varlığına şükredecek olanın hasretini çekmedeyim… Bülbüller, ipeksi yapraklarıma şiirler yazdılar; kokumla mest olup, tavafıma durdular. Nice serenat dinledim, nice aşk îlanına muhatap oldum. Fakat ne vakit, o âşıklık iddia edenlerden birine dikenimi değdirecek oldum, canının derdine düştü de, çekip gitti. «Senin için ölürüm!..» diyenlerin, daha tenlerini çizmeme bile dayanamadıklarını ve yalancı olduklarını görmek, beni böyle mahzun etti.”
Bülbül, gülün söylediklerini duyunca, hiçbir şeyin göründüğünden ibaret olmadığını anladı. Sonra bir an kendi duygularını sınadı. Acaba, dedi, ben de diğerleri gibi miyim? Gülü sevdiğimi zannederken, yoksa canımın sevgilisi miyim?
Gül, gözlerindeki ağlamaklı bakışla uzun uzun daldı önce. Sonra devamla dedi ki:
“-Ağlamayı sevmeyenler, gülmeyi de sevemezler…”
“-Ama neden?” dedi bülbül, “Birçoklarının gülmekte olduğunu görüyorum... Hiç sevmeseler, gülerler mi böyle? Hem, ağlamayı sevmekle bunun ne ilgisi var?”
“-Ağlamayı sevmeyenler, gülmeyi de sevemezler!..” diye tekrarladı gül. “Onlar, gülü de, gülmeyi de, sadece arzu ederler... Tutkulu bir arzudur bu... İhtirastır... Onlar, gülmeyi sadece isterler... Gülmediklerinde mutsuz ve isyankâr olurlar. Gülmek onlardan alındığında, «Neden?!» derler, küstahlığı andıran bir sorgulamaya başlarlar... Her gülen, gülmeyi sevdi mi sanırsın? Hayır, vallâhi her gülen gülmeyi sevmiş olsaydı, onların her birinin ağlamayı da sevmiş olması lâzım gelirdi. Oysa bak, nicesi, gülerken şükrediyor da, ağlarken şikâyet ediyor. Zaten, gafletle gülenin, ağlaması da gaflet oldu da, onu rızâ memleketinden uzaklara sürdü. Gülmeyi delice isteyen, ağlamayı dışladı da, o, emre uyup kapıdan girdiğinde, onu horlayıp, evinden kovdu! Oysa «ağlamak», kovulsa da güler… Zira ağlamak, ağlayan gibi gâfil değildir, Hakk’ın emrinden... Ağlamayı sevmeyenler, bir an evvel gitse diye bakarlar. Ve onlar, gülmeyi de sevmezler, sadece isterler.”
Bülbül, gülün dalına iyice tutunmuştu ve gözlerini açmış, şaşkın şaşkın gülü dinlemekteydi. Bu tekerlemeye benzeyen cümleleri takip etmekte ve anlamakta güçlük çektiği belli oluyordu. Ama öylesine özenle dinliyordu ki, takdir etmek gerek. Zira her başın kârı değildir dinlemeye meyletmek. Gül, bülbülün dikkatli bakışları altında devam etti sözlerine:
“-Ağlamayı seven, ağlamaktan şikayetçi olmadığı gibi, «ille güleyim» de demez. Yüzüne gülümseme lutfedildiğinde, ölçülü ve şükrân doludur... Böylesinin gülümsemesi, vakarlı ve içlidir. Ne gülüşünden ötürü gaflete dalar, ne ağlayışından ötürü şikâyete... Ağlamayı sevenler için zaten, gülmek de ancak bir sevgili murâd olur... Onlar bu muradlarında bir hırs taşımaz ve kapılarına geldiğinde, öylesine hoşlukla karşılarlar ki, «gülmek» sevinçten ağlamaya, «ağlamak» da sevinçten gülmeye başlar. Seven için, ağlamak gülmek olur, gülmek ağlamak... Fark kalır mı seven için, ağlamakla gülmek arasında... Ağlarken güler, gülerken ağlar seven... Ağlamayı da gülmeyi de, gülden ötürü sever...
Gülmeyi sevenle isteyen arasında fark vardır. Gülmeyi isteyen, olur olmaz her şeye güler.
Ağlamayı isteyenle seven arasında da fark vardır. Canı ağlamak isteyen, yerli-yersiz, saçma sapan bahânelerle ağlar ya da ağlarmış gibi yapar. Oysa seven, ağlamayı da, gülmeyi de saçıp savurmaz, israf edip hor kullanmaz. İstemekle sevmek başka şeylerdir. Sevenler, gülerken de ağlarken de sevinirler. Onlar için ağlamak da gülmektir. Ağlamayı horlayıp duranlar, an gelir, gülmeyi de horlarlar. Sevmeyene ne gülmek yaranabilir, ne de ağlamak. Gerçi zaten, gülmekle ağlamanın, insanlara yaranmak gibi bir dertleri yoktur. Derdi olan, sevmeyi bilmeyenlerdir... Sevenler için dertlerin her biri, ayrı ayrı rahmet olmuştur…
Gülmeyi sevmeyenin gülmesi, gaflettendir. Gülmeyi sevmeyen, onu harcar, çarçur eder. O kadar ki, gülümseme, yırtık bir kahkahaya ya da sırıtmaya dönüşür ve böyle bir gülme, çoğu zaman sahte ve içi boş bir altın kutu gibidir. Çünkü ağlamaktan şikâyetçi olan kişi için gülmek, bir arzudur. Oysa, ağlamayı sevenler, gözyaşının gelişinden de râzı olup, taşkınlıktan uzaklarda yaşar giderler...
Dikenim battığında gülemeyen, gülümü kokladığında gülse ne olur? Gülse de, öyle gülmenin hayrı mı olur? A bülbül! De ki bana, biri senin kanatlarını sevse de, tırnaklarının batmasından haz etmese, hiç içine siner mi? Kanatların dile gelip, tırnaklarını kayırmaz mı? İşte ben de, beni dikenimle sevecek bülbülü beklemedeyim. İstemem! Dikenimin acısıyla gülemeyenin, kokuma âşık olup ağlayacağı dem uzak dursun! Fakat, dikenimin acısıyla gülümseyen için elbet, kokumun güzelliğiyle şaşkına dönüp ağlamak haktır. Ve öyle ağlamak bil ki, hakikatli gülmektir. Dışarıdan nasıl görünürse görünsün, sevgiyle ağlayan gülmededir... Sevgiyle değil, gafletle gülen ise, farkında olmadan kendi hâlinin yasını tutmadadır da haberi yoktur...
Gülmeyi seven, onu kendi hâline bırakır. Ve gülmeyi sevmeyip, hoyratça, sadece isteyen, gülme gelip kapısını çaldığında, onu içeri alıp kapıyı da kilitlemek ister. Oysa gülmek, esâreti sevmez. Üstelik kilitli kapılar, onun dışarı çıkıp gitmesine engel olmaz. Sevilmeden, sadece istenmek zoruna gider de, gülmek, kendi kendine ağlar… O kişi de, böyle bir gülmeden tat bile alamaz da, beyhûde bir uğraşla, mutlu olmanın yollarını ararken hırçınlaşır. Sevmek, istemek değildir... İstemek de sevmek değildir. Her istediğini sevmezsin. Ve bazen, en çok sevdiğini, sırf zarar görmesin diye kendinden sakınır, hasretiyle yanarken, yine de kendin için istemezsin… Seven, sevdiği karşısında kendi arzularından âzâd olmuş olandır.
Bir bülbüle hasretim ki, dikenim kanadını yırtıp geçtiği hâlde, kanadının derdine düşmeyip, yine gözlerimin içine aşkla bakmaya devam etsin… Oysa bakıyorum, öncesinde rengim ve kokumla güya sarhoşa dönenler, canlarını azıcık yaktığımda gaflete düşüp, yüzüme bakmaz oluyorlar…
Ağlamayı sevmeyenler, gülmeyi de sevemez ey bülbül! Ağrıyı ancak şifâyı sevenlerin sevebilmesi gibi bir şey bu... Şifayı sevmeyip de, kuru kuru, sadece isteyenlerle, şifayı sevenler arasında fark vardır. Şifayı sadece isteyenler, ağrıdan şikâyet ederler. Oysa şifayı sevenler, ağrıdan ötürü mutluluk ve huzur duyarlar. Çünkü onlar pek iyi bilir ki, ağrı olmasa, şifa da olmayacak. Ağrıdan sonra şifa gelecek ve sırf şifaya yol olduğu için, ağrı güzeldir... Sırf sevince yol olacağı için üzüntü güzeldir... Hani ya nerede? Sırf aşkıma yol olduğu için, dikenimin acısına «güzel!» diyecek olan?”
Bülbül, sadece, hayranlıkla gülün gözlerine baktı… Cevap vermedi… Tam o sırada, gülün nicedir gülmeyen yüzünde, tatlı bir gülümseme belirdi. Bu gülümsemeyle, etrafa öylesine güzel bir koku yayıldı ki, duyan bilir…
Bülbül, gülünün gülmesiyle gönlü temelli coşarak ve gülümseyerek sordu:
“-Nasıl da yakıştı gülmek sana… Hele deyiver, neye güldün gülüm!?”
Gül, hiçbir şey söylemedi… Bir yandan gülen, bir yandan yaşlar akan gözleriyle, sadece başını eğdi… O vakit bülbül, gülün dalına geçmiş olan tırnaklarını ve dikenlere takıldığı için saatlerdir kanamakta olan kanadını fark etti.
 
Katılım
19 May 2008
#2
Ynt: Neslihan Nur Türk'ten inciler...

ZARFSIZ MEKTUP
Kıyâmet dedikleri, işte, kapıda her an!
Ahlâk , namus, ar kayıp; aşk kenarda, gariban…

&

Bu; istiridyenin, bir kum tanesiyken bağrına bastığı, yıllarca emek verip büyüterek, sert ve parlak bir cevhere dönüştürdüğü, ardından işinde ehil bir dalgıç tarafından derinlerden bulunup çıkartılan, kıymeti takdir edilerek vitrine konulan ve kuyumcunun “en nadide taşlarımdandır” dediği “siyah inci” nin; çalındıktan sonra, çalıntı bir mücevher olmanın verdiği acıyla, bir başka kıymetliye, “elmas” a yazdığı mektuptur.

Neden “yakut”a ya da “zümrüt”e değil de “elmas”a yazılmıştır? Üstelik niye bu mektup bir zarfa konulmamıştır? Nereden bileyim canım!? Hadi okuyalım da, meseleyi anlayalım:

&

A benim “kaşıkçı elması”ndan bile güzelim! Mektubuma başlamadan önce, sevgiyle selam eder, “yanağının elma” sından öperim. İşte ödüyorum, bu mektup sana borcumdur. Dikkatli oku. Zaten, eğer yüzün gibi hissiyatın ve zekan da parlak ise, maksat elbet hâsıl olur.

Sen, mavi bakışlı bir elmassın. Ben de siyah bir inciyim. Bizi bulmak herkese, görmek her göze, almak her yiğide nasip olmaz. Çoğu kimse ise buldum zannıyla sevinirken, temelli kaybetmiştir. Biz yaratılışımız gereği kıymetliyiz. Bu sebeple, ehli için, biçilmesi zordur değerimiz. Gerçi böyle güzellerin peşini de dert bela bırakmaz ya, bu da bizim imtihandan nasibimiz. Bu sözlerime bakıp, belki de seni tanıdığımı sanırsın. Hayır. Seni görmedim bile. Sadece adını ve güzelliğinin methini duyup, gıyabında “maşaallah” dedim. Bu mektubu yazmamın sebebi, yıllar önce ilk görüşte hayranın olan, sana kavuşmak için yüzlerce takla atan, sana sahip olabilmek için didinen, uğraşan, hem bedelini de hakkıyla verip, sana “mücevherim!” diye sarılan adamdır. De ki “benim sahibimin seninle ne ilgisi olabilir?” Anlatayım:

Malum, bizler kıymetinden ötürü kasalarda saklanan, herkese açılmayan ve asla ucuza bırakılmayan nadide parçalarız. Fakat kimimiz, kuyumcu dükkanındaki vazifesi gereği biraz daha ortalarda olmak zorunda kalır. Bizim ortada olmamız, kesinlikle orta malı olmamız anlamına gelmez. Sergilendiğimiz vitrin dahi korumalı ve özeldir. İşte bendeniz de kuyumcunun, vitrinde sürekli olarak tuttuğu, bu sebeple genellikle her gelip geçenin baktığı ve güzelliğini seyrederek takdir ettiği bir “siyah inci” yim. O kimselerden birçoğu bana sahip olmak ister ama bedelimi ödeyemeyeceklerini bildiklerinden, uzak dururlar. Bunu da hayranlıklarından ve saygılarından ötürü yaparlar.

Herkes gibi ben de kıymetimin bilinmesinden ve takdir edilmesinden onur duyarım. Hele de hırsla değil, şefkatle ve sevgiyle ilgilenildiğinde, o sert yanaklarım tebessümle yumuşayıverir. Vitrinde olanların tanıdığı az, tanıyanı çoktur. Bazen o kadar çok bakanımız olur ki, bizim tek tek her birini hatırlamamız imkansız olur. Bunların kimi dışarıdan, gelip geçenler arasından; kimi ise içeriden, kuyumcuda çalışanlardandır. Bazıları özel ilgilenirler. Daha yakından görmek, sualler sorarak, hakkımızda daha fazla bilgi almak isterler. Hayranlıkları diğerlerininkine benzemez. Bu sebeple de dikkatimi çekmişlikleri vardır. İşte senin sahibin olacak kişi de onlardandır. Bir gün:

- Ne kadar da güzelsin, dedi. Bu güne kadar hep seyrettim. Artık seni daha yakından tanımak isterim. Gerçi, zaten benim bir kıymetli taşım var; ama olsun, ben seni de isterim. Dedim ki:

- Senin zaten bir kıymetlin varmış, ne diye döndün bir de bana baktın?! O düştü, kırıldı, lekelendi, kıymetine halel mi geldi ki, beni niyetine aldın?

-Yoo, dedi. Onu seneler önce, nice zorlukla elde ettim. Yıllardır da severek yanımda taşıdım, mutlulukla yüzüne baktım. O kadar güzel ki, görsen moralin bozulur. Onu görsen, kendine güzel demezsin. Senin ışıltınla onunki kıyas bile edilmez. O elmastır. Hem ben onu ne düşürdüm ne de kırdım.

-E o zaman derdin ne, dedim. Tamah etme, elindekine kanaat et de git! Almaya güç yetiremeyeceğin yeni bir kıymetli taşa takılma da, olanın şükrünü güzelce eda et! Madem o kadar güzel, şu gereksiz bakışının affı için de, hiç durma da ağlayarak tevbe et!

-Doğrusu hiç de tevbe edesim yok, dedi. Ne olmuş yani bir elmasım varken, bir de inci istemişsem? Elimde değil, kendimi alamıyorum! Ben sana yanıyorum! Zaten o kadar aşığım ki sana, bazen, elmasa bakarken bile seni seyrediyorum!

-Ağzından çıkanı kulağın duysun! Çek git! Git de payına düşenden razı olup, paylanmaktan kurtul! Ne beni incit, ne elmasa vefasızlık et! Nefsine de şunu söyle yılmadan: “Kanaat et! Kanaat et! Kanaat et! ”

Senin bu sahibin, ne menem bir adamsa, dediklerim bir kulağından girdi, ötekinden çıktı. Sabret, dedim kendime. Sabırla hakkı hatırlatmaya devam et. Herkes payına düşeni yaşar… Ve payından razı olan ne güzeldir. Tüm bunları demek, benim için güç olmadı. Zira hakkı söylemek ve kabul etmek, hiçbir mücevhere zor gelmez. Yakutu, incisi, kıymetli taşların her birisi böyledir. Zaten kıymetleri de, işte bu mert duruşlarından gelir.

Vaziyet buyken, gel zaman git zaman, seninki peşimden ayrılmaz oldu. Her gelişinde iltifatlar, metihler…

-Yahu, dedim, güvenmiş de başına koymuşlar, sen gidip de işine baksana! Ne diye bana takılıp duruyorsun, git de kıymetline cilve yapsana! Vitrinde isek, sergi malı da değiliz ya! Ne bu böyle gelip gidip aklımı karıştırıyorsun!? Bak benimle böyle ilgilenme! Dışım taş görünür ya, içim sana su gibi akıverir, git! Hiç mi düşünmüyorsun, kendisinden başkasına bakmayacağına inanmış olan elmas, bana böyle kur yaptığını duysa, kim bilir nasıl da hüzünlenir. Bu seninki nasıl bir gönül ki, onu sevdiğini söylerken, bana seranat yapıyorsun? Uzak dur, git! Dedi ki:

-Bende kaabiliyet sebil! Ona da, sana da yeter bu dil!

Hasılı, ne kadar git dediysem de dinletemedim. Hatta böyle dedikçe, daha da kıymetlendim (!). Ah bilsen beni nasıl da zora soktu.

-Öyle aman aman güzel de değilim. Diğer taşlardan bir farkım yok. Çok özel bir yanım da yok. Bütün diğer mücevherler gibiyim ve senin zaten bir elmasın var! Tamah etme, git! Dedim.

-Dilin git, diyor; ama bakışların başka, dedi, gitmem. Benim zaten aklım azdır, düşünmem, dedi, gitmem! Ve hem sende cevher var! İçinde yanmakta olan kuvvetli bir ateş var. Ben onu görüyorum, etrafında dönüyorum, dedi, gitmem!

Ah o öyle deyince nasıl da utandım. Zira gizlemeye çalıştığım mahremim, birden bire ortaya döküldü sandım. Seninki bu halimi de hissetti. Öyle ki, beni kendimle ilgili nice şüpheye sevk etti. Yaramaz çocuklar gibi, bildiğini okumaya devam etti. Ne yıldı, ne vazgeçti.

Doğrusu onun bu hali de benim, gizliden hoşuma gitti. “Nasıl da içi dışında, nasıl da kararlı, dedim, sahiden âşık gibi. Küsmüyor, darılmıyor, kapıdan kovsam bacadan giriyor!” Gözü karalığını, içten içe takdir ettim. Yiğidi öldür, hakkını yeme demişler. Doğrusu bir de sahibinin hem dili bal idi, hem eli bol idi. İşte böyle, bir gün, beş gün sayarken, aradan birkaç ay geçti. En sonunda bir de baktım, sahiden içim yanıyor. Hani git derdim ya önce, gelmese gözüm arıyor. O vakit, ben de durmadım:

-Git dedikçe sokuldun. Uzaklaş dedikçe civarımda dolandın durdun. Vallahi sana helal olsun ki, benim gibi bir taşta, girilecek damar buldun. Ettiğinin hayrını gör! Senin bana duyduğunu ben de sana duyar oldum. Gönlüm öyle meyletti ki, ne istesen uyar oldum. Şu kalbim, yokluğunda hasretini, varlığında sevincini duyuyor. Madem sen de peşimi bırakmaya niyetli değilsin, o vakit ne diye oyalanıyorsun, kuyumcuya bedelimi öde de, al beni.

-Ah, dedi, seni almak mı?! Bunu da nerden çıkardın? Böyle bir şey mi vaadettim ki? Seni almaya gücüm yetmez. Zaten kuyumcudan da pek çekinirim. O beni iyi tanır ve seni hak etmediğimi bilir. Hem, maazallah, böyle bir şeye niyetlendiğimi duyacak olsa, kalfalıktan da olurum. Seni alırsam, kuyumcunun gözündeki bütün itibarımı kaybederim. Hem kendisi pırıl pırıl dururken, üstüne bir de inci aldığımı duyarsa, elmas ya beni keser, ya da kendini! Ama senden vazgeçmem de mümkün değil. Bırakmam seni!

Bu sözleri duyunca, şaşırdım kaldım. De ki sadece şaşırdın mı? Değil. Başımdan aşağıya kaynar sular indi, yandım, yandım, yandım… Zira ben senin sahibini, cidden iyi niyetli bir adam sandıydım. Oysa baktım, bunun ne tutmaya niyeti var, ne de bırakmaya. Bu ne iş, diye sorup dururken, en sonunda hakikati anladım. Ne zaman mı? Hırsından aklı gitmiş vaziyette, densiz ve destursuz uzanıp, büyük bir ustalıkla beni çaldığı zaman! Bir de baktım ki, “almaya gücüm yok” diyen o kalfa, “çalmada pek mahir” bir hırsız imiş. Meğer o vakte kadarki bütün ikramlar da, gönlüm yumuşasın, meyletsin de, çalınırken korkudan bağırmayayım diyeymiş. Üstelik sonradan bir de pişmanmış gibi yapıp, bana dedi ki:

-Pırlantam! Sen kuyumcunun nadide taşısın! Tertemizsin! Kıymetlisin! Ben adilik ettim. Ben hırsızlık ettim! Affet!

Bunları duyunca:

-Hayret, dedim, içimden. Öncelikle ben pırlanta değil, siyah inciyim. Bu adam iltifat edip suç bastırayım derken, temelli saçmaladı. Bir insan nasıl olur da hem muhatabını tanıyamayacak, hem de bir suçu, bile bile işleyecek kadar gafil olur? Ve nasıl olur da, güya bu kadar değer verdiği bir cevhere, bizzat hainlik eder?! Kuyumcu, pek kıymetli incisinin çalındığını, hele de bunun kalfası tarafından yapıldığını duysa, nasıl da içi yanar. Bu dedim, ne biçim biriymiş ki, ne kul hakkından çekinir, ne âhtan!? Bir insan nasıl bu kadar, korkmaz olur Allah’tan?!

Adımız kehribardır, incidir, elmastır, en netice taştır ya, “birine gönül vermeyi” anlarız. Onu anlarız da, “gönül verdiği kişiye zarar vermeyi” anlayamayız! Bu ne biçim iş ki, güya herkesten sakındığını, kendinden sakınmazsın. Bu ne perhiz, bu ne pancar turşusu ki, helalin olmadığı halde kafeslediğini, güya başkalarından koruma edasıyla kafese koymaya kalkışırsın! Kim inanır böyle sevgiye? Kim inanır böyle iyi niyete! Sevmiş temelli saf olmuşsak, ahmak da değiliz ya! Ama işte, sen kim olursan, ne olursan ol, kaza ve kader hükmünü sürüyor. Gördüm ki insan, elindekiyle yetinmekten ve kanaatten mahrum kalınca, işte şu senin sahibin gibi temelli fukaraya dönüyor. Tamah öyle kör eden bir duygu ki, hakkı hukuku unutturuyor. Bu senin sevgi dolu (!) sahibin, öyle marifetli çıktı ki, işte, pek güzelinden “âşıklık” pozlarına bile girdi. Hani ben de nicedir meftun olup elimden tutacak, kıymetimi bilip gönlünde taşıyacak bir sahibin özlemiyle yanıyordum ya, ah, dediydim, herhalde aradığım bu! Heyhat! Aradığım sahip değil, arandığım belaymış meğer!

Diyeceğim o ki sevgili elmas, bugün beni çalmakla bu hırsız, aynı zamanda seni de aldatmıştır. Dikkat et. Zira senin sahibinin iştahı pek kabarık, bu sebeple de aklı çoğu zaman pek kıttır. Tatlıyı zevkle yer ama nasıl hazmedeceğini hesaplamaz. Çok yazık ki aynı iştah sebebiyle, mertliği de hastadır. Yediği harammış, helalmiş, onun için pek fark etmez. Zaafında kuvvetli, kandırmada mahirdir. Diliyle adam bayar, kanıverirsin. O kadar ustaca konuşur, öyle güzel ikna eder ki, karşısında ne diyeceğini şaşırır, dut yemiş bülbüle dönersin.

“Allah rızası için yapma!” dediğinde umursamaz. Çekindiği Hak değildir. Fakat itibarsız kalmaktan o kadar korkar ki, Rabbi “makam” sanıverirsin. Düşünerek ve sonuçlarını hesap ederek değil, kafasına estiği gibi davranır da, onun yaptığının bedelini, kederden kedere sürüklenerek sen ödersin.

Hasılı, o senin (güya) sahibindir; ama kendine bile sahip olamayacak kadar zayıf biridir. Benim âhım onu tuttu, daha bırakmaz. Nasıl bir haksızlığa uğradığını bilsen, yüreciğin dayanmaz. Ne yazık ki seninle yetinemeyen, sana rağmen başkasını (almış bile değil) çalmış olan bir hırsızın elindesin. Gözleri seninle kamaşmadığı için, o gafile acıyorum. Yine de çok üzülme! Zira senin kıymetin, bilinmemekle; benim kıymetim de bir aç gözlünün elinden zarar görmekle bitecek değil!

İnsanlar, “başımıza taş yağacak!” derler. Hadi şimdi gel, sırf rahmet ve şifa olsun diye, Allah’tan korkmayan ve bedel ödemeden keyif sürmek isteyen “beleşçiler”in kafasına, yağmur gibi yağalım! Bununla da kalmayalım, bir duaya duralım. Yalvaralım da Allah tüm kıymetlileri, arsızların ve hırsızların şerrinden muhafaza; arsız ve hırsızları da o şerli hallerinden âzâd ede…

Mektubuma son verirken, sana “hakikatli sevenler”, sahibine de “acil şifalar” dilerim. O sana değil, hevâsına aşık olsa da, dilerim sen, ışıl ışıl, masmavi nazarınla, yine de sevgi ve ümit dolu bak dünyaya! Zarar sana değmesin. Kimse başın eğmesin… Amin.

( Not: Adresini bilirdim ya, mektubu zarfa koymadım. Postaya da verirdim ya, daha yazmaya doymadım. Ben derinden söylerim, aç, aç kulaklarını! Gel sen murâdı anla, yorma ayaklarımı.)

Neslihan Nur TÜRK
 
Katılım
19 May 2008
#3
Ynt: Neslihan Nur Türk'ten inciler...

Desem Ki: Seni Seviyorum!

Yıllar, yumruk olup durdu boğazımda.
Tıkanıyor nefesim,
Boğulacak gibi oluyorum.
(Kim bilir...?)
Belki de boş yere,
Mâlumun meçhûlde kalması için, kendimi yoruyorum...

Her şeyin bir ömrü vardır,
Sırların da...
Benimle ölsün isterdim; ama
Ölümsüz olduğunu duyuyorum.
Her gün ölüp ölüp dirilen bir hissin 'ölümsüzlüğü' nasılsa?
Duyumsuyor,
Bilmiyorum!
Şimdi,
Sana dönüp yönümü haykırsam!
Tüm endişeleri bir yana koyup,
Çığlığa dönüşse de sesim,
Desem ki:
Seni seviyorum!

Gülümsersin belki…
Belki de kaşlarını çatarsın.
Ne yaparsan yap umursamasam!
Korkmadan, çekinmeden, hoyratça tekrarlasam,
Desem ki:
Seni seviyorum!

Hem, hamken pişmişse gönül,
Edepten nasibi olur mu? ? ?
Say ki adım “Ham Yanık! ”
Say ki sevmeyi bilmiyorum!
Say ki
Sayılamayacak kadar çoğum!
Hatta,
Seviyorum Seni ama,
“Sen” dediğimin kim olduğunu bile bilmiyorum!
Say ki, şerikleri çok bir Sendir bu!
Say ki, şirk koşuyorum!
Sana yanarken, başkasına ağlıyor...
Sana bakarken, başkasını görüyor...
Seni severken, başkasını özlüyorum...
Say ki, şaşırmışım,
Şaşıymışım.
Ne çıkar be Sevgilim! ?
Umursar mısın bunları?
(Duyar mısın.....?)
Muhabbetsiz!
Sadâkatsiz!
Şekli ama şüphesiz!
Üstelik çılgınca!
Üstelik pek mâsum!
Hatta sahte!
Hatta öylesine!
Ve belki azıcık!
Belki uçsuz bucaksız!
Desem ki:
Seni seviyorum!

Yılmışım susmalardan!
Fakat feryatlar da yalan geliyor…
En içli tövbeleri ederken kâfir kesiliyorum!
En acı yakarışlar sırasında buz!
Yine de...
Her nefeste bir son,
Her lâhzada bir sonsuzluk,
Her dünde bir şu anlık hissediyorum!
(Ne olur sanki......?)
Kıytırık bir hüzünle,
Hiç utanmadan bakıp da yüzüne!
Desem ki:
Seni seviyorum!

Ne ayıp!
Üstelik ne gerçek!
Ne kadar da hiç üstelik!
Boğazıma düğümleniyor sesim...
Kesilmesin diye nefesim...
İşte bunun için!
Yani yine “ben”im için!
Yani kıyamadığım için tatlı canıma!
Yani nefessizlikten ölmeyeyim diye!
Sana duyurmak için değil!
“Canım kurtulsun” için!
Nasıl bir sevmekse bu? ? ?
İşte,
Hâlâ “Var” olan “Ben” için!
Yüzyılın yalancılarından bir yalancı olarak!
Yüzüm bile kızarmadan!
Gönlümde sanal bir yangın...
(Ne garip.......?)
Ateşsiz!
Külsüz!
Desem ki:
Seni seviyorum!

Ve inanmadan kendim bile...
Söylerken kendi şirretliğime şaşarak!
Her “Seni Seviyorum! ” feryâdında,
Kendi sesimden iğreniyorum!
Fakat sükût,
Tekrar sıkıyor gırtlağımı!
Tekrar tekrar,
Aynı hakikatli yalana dönüp çaresiz...
(Neylersin......?)
Sevdâlıymış gibi!
Ama sevdâsız!
Utangaç; ama arsız!
Desem ki:
Seni seviyorum!

Şerha şerha yarılmak bu!
Lâkin şerhi yok durumumun...
En iyi anladığım zamanlarda bile anlamıyor,
Anlamadığımı hissederken, üstelik, her şeyi biliyorum!
Ve böylesi bilindikken her şey,
Cehlimin kokusu burnumun direklerini sızlatıyor!
(Ne anlama gelir.......?)
Bakmasam kılığıma
Küçüklüğüme aldırmasam!
Çapsız!
Cansız!
Güdük bir duyguyla!
Bir koca sırrı döksem ayaklarına!
Desem ki:
Seni seviyorum!

Kovar mısın “Beni” kapından?
Çarpar mısın “Beni” suratıma? !
Sûretimin acımışlığıyla bakarken gül çehrene,
Sîretimi yakar mısın?
Olmayan yüzüme!
Yani bana!
Yani yüzsüzler arasındaki bu yüzsüze!
Lûtfeder misin aşkını?

.........

Her şey bir yana dağılsa diyorum Sevgilim!
Her söz bir yana kaçsa…
Bu şiir de unutulsa…
Sadece insanlar değil,
Bütün kuşlar,
Pınarlar,
Ve rüzgârlar...
Herkes sussa keşke...
Her şey sussa,
Ben de sussam da...
Dolaysız, zamansız, apansız!
(Nerededir o dem......?)
Sadece Sen!
Desen ki:
Seni seviyorum!

Neslihan Nur Türk
 
Katılım
19 May 2008
#4
Ynt: Neslihan Nur Türk'ten inciler...

KAPAT GÖZLERİNİ, KİMSE GÖRMESİN!
Allah seni kem gözlerden, nazardan esirgesin!
Kapat gözlerini cânım! Kapat kimse görmesin!

&

Vakit gece yarısını geçti. Herkes yumdu gözlerini. Bedenler uyudu, ruhlar dolaşıyor. İşte tam da bu demler, yazmanın vaktidir. Madem öyle, pek eski bir taş plaktan yükselen tambur sesi eşliğinde, yanık bir kahve gelsin yoldaşlığa! Zaten uyku dediğin, ancak sevgili bir dostla beraberken kaçar. Madem uyku kaçmıştır, gözlere şöyle simsiyah bir sürme çekmeli ve bakmalıdır artık. Nereye? Ötelere... Ama gidebildiğince, alabildiğince, uzanabildiğince öteye...

O halde şimdi, sevdiğinsem, arkadaş ol bana. Çoğunun uyuyup kaldığı şu sırada, kapatma da gözlerini, seyret... Aşığın şifâsı, mâşukunun yüzüdür. Maşukun safâsı, aşığının bakışıdır, neylesin. Diğer yandan, kıskanırım, “kapat gözlerini, kimse görmesin!”.

&

Sandılar ki yüz, bir çift gözden, dudaktan, yanaktan ibaret. Halbuki onların hepsi, sadece kabuktan ibaret. Yüzü güzel kılan özdü. Bilen bildi, bilmeyen yoluna gitti. Sandılar ki sadece karşısındayken seyredilir yüz. Hayır değil! Yemenden seyreden Karâni gibi, kimileri uzaktan seyre dalar da dibindekinin göremediği güzelliklerin tadıyla sarhoş olup dolanır.

Şimdi, kıymetlinsem, kapatma gözlerini! Perdeleri inse de, açık kalsın penceren! Seyret... Zira aşığın devası maşukunun yolunu gözlemektir. Maşuka safâ olur, yeter ki aşığı “gözüm yollarda” desin. Diğer yandan, sakınırım, ”kapat gözlerini, kimse görmesin!”

&

“Candan ötem” oradan, tam karşıdan, bana doğru yürüyüp gelirken dedim ki: “Mâşaallah! Subhânallah! Bârekallah! Bu ne güzellik! Bu ne heybet! Bu ne letafet!” Sonra içimden geçti ki: “Acep o da bana bakar da içinden aynılarını geçirir mi?” Hani, “Rabbim!” diyene, “Kulum!” dediği gibi Hakk’ın; acep dedim, karşılık bulmakta mıdır yangınım? “Bu ne biçim soru!?” dedi sonra gönlüm.

Şüphesiz onun sevgisidir, senin diline vuran. O halde ey sen, her yanı nur olmuş bir halde, sağımda solumda, önümde ardımda, -bütün yönlerden ve mesafelerden azad- ille de kalbimde duran! İyi bil ki senin için duâdayım. Baktım ki meğer kendim için ettiğim dualar pek eksikmiş. Oymuş benim damarımda akan. Oymuş bana canlılık katan. Onun ağrısı, yorgunluğu ve –Allah korusun!- eksikliği, en yakıcı azapmış. “Eğer duanın tamamını bana salat ederek tamamlarsan, bu daha hayırlıdır” buyuran Habibullah, şüphesiz her zamanki gibi isabet etmiş ya, bu şekilde dua etmenin, âlemlere dua etmek olduğunu bu kafacık, daha yeni yeni fark etmiş. Bundan böyle, “önce kendim için” ve hatta “sonrasında da kendim için” istemekten hayâ ederim.

Şimdi, sana olan muhtaçlığımı bil de, kapatma gözlerini! Seyret... Zira aşığın ilacı, maşukunun gözü önünde olmaktır. Maşukun bağrına kuvvet veren, aşığını huzurunda bulmaktır, bilesin. Diğer yandan... Sen sadece beni yak! “Kapat gözlerini kimse görmesin!”

&

Belki de diyeceksin ki, neye açacağım gözlerimi? Onu bilmeyecek ne var a canım! Ağyâre değil, Yâr’e açacaksın elbet! Helâle, güzele, güne, güneşe açacaksın! Sakın deme ki “benim gözlerimin harcı değil bu bakış!” Sen yeter ki teslim ol, zaten, gücünü aşan, içini sızlatan yerde, “kuvvetine halel, teslimiyetine zaaf gelmesin” diye, gözlerine mendili bağlamasını da bilir sevenlerin. Dediğimi anlamadıysan, İbrahim aleyhisselâmın, oğlu İsmail’i kurban edeceği sırada yaptıklarını düşün. Kavi ol! Cesur ol! Rızaya ermek yolunda canın yanıp dursa da, canan bildiklerini kurban vermek, yolunun tam önünde, şart olarak dursa da, tereddütsüz muti ol!

Şimdi, gel bak şu Hak dostlarının çektiği zorluklara da, kapatma gözlerini! Seyret... Sevenler sıkıntı örtüsünü nasıl da bürünüyor gör! Sevdim diyen, nasıl da çeşit çeşit imtihanla sınanıyor, bak! Sen bakışı ilaca benzeyensin. Diğer yandan, kıyamam ki, “kapat gözlerini kimse görmesin!”

&

O benim “Candan ötem” yüzüme baktığında, şâd olurum. Nasıl bakılacağını gel, ondan öğren. Öyle bir bakış bak ki, tekrar tekrar dirilsin ölü yanlarım. Keskin, derin, devamlı bir bakışla, cihanımı doldur sen! Sen diyorum, zira bu saatten sonra, başkasının bakışını istemem! Bana bakarken siyahtır gözleri, başkasına ne renk bakar hiç bilmem. Siyah, bütün renkleri içinde toplayan bir renkmiş. Acep, rengârenklikten kurtulup da safiyyeye erememiş nefsimin, o güzeldeki yansıması mı bu siyahlık, bana meçhul… Açıklaması ne olursa olsun, sen yeter ki onun gibi bak! Yeter ki bakışını esirgeme benden! İyice gör beni. O kadar ki, bakışın içime işlesin. Nazarın, bir incecik nakış gibi ruhuma dolduğunda bile esirgeme ki, umudumu kaybetmeyeyim.

Gözünde perde olduğum vakit, ne yana baksan beni görürsün. İşte o vakit dilersen kapat, dilersen aç, fark etmez; fakat bakışmanın tadından da mahrum etme ki, maşukun şenliği, aşığıyla bakışmaktır. Bakışalım, boş ver aman! Eller ne derse desin! Diğer yandan, yüreğime dert olur, “kapat gözlerini, kimse görmesin!”

&

Gün batıyor, gün doğuyor. De ki kime bu güneşin cilvesi? Dünya, ay ve güneş arasındaki bu muhabbet neyin nesi? Sanki diyorum, biz dünyayız, “candan ötemiz” mehtap, Habibullah -aleyhissalatu vesselam- güneşlerin güneşi! O halde dönmek lazım! Hacılar Kâbe’yi tavaf ededursun, bize, o Hak dostunun etrafında dönmek lazım! O, ayın on dördü gibi nur saçan güzel, çok şükür ki bize pervane olmuştur. O halde bize de, onun aydınlığında yollar aşmak lazım!

Dünyanın fıtratıdır: Kendi etrafında dönüp durur. Ve Allah’ın lutfudur: O kadar döner de, yine de başı dönüp yıkılmaz. İçinde ateşler yanar, göğünde fırtınalar kopar, yerinde nice fitne cirit atar da, vazifesini bırakmaz dünya.

Öyleyse gel, sen de kapatma gözlerini! Zira görecek nice ibret var. Seyrine dalıp tebessüm edilecek nice nimet var. Diğer yandan, yorulmasın isterim, şimdi biraz dinlensin, “kapat gözlerini, kimse görmesin!”

&

Gerçi, bunca zaman sonra bulmuşum, işin ne yahu, biraz daha bak! Sevmişken biraz daha açık kalsın gözlerin. Yol göstereceğimiz çocuklarımız var. Onlara anlatılacak hikayelerimiz ve her birinin içine işleyecek nazarlarımız var. O nazarlar ki, rahmanın merhametinden birer cüz olarak, yavrularımıza cömertçe sunacağımız tebessüm yüklü bakışlardır. Onlar, bu bakışlarla huzur içinde büyüyecekler. Daha çok işimiz var kapatma gözlerini! Bak dolunay bize gülümsüyor. “Üzülmeyin, uzakta da olsanız, beraberce bana bakıyorsunuz ya, bu ne güzel” diyor. Sabretmemizi öğütlüyor.

Mavi karanlıklar bir gün, elbette sıcacık ve apaydınlık günlerle yer değiştirecek. Kapatma gözlerini! O gün geldiğinde, renk renk çiçeklerle bezeli bembeyaz bir evimiz olacak. Hayır! Ölmeden önce olacak bunlar. Burada tadacağız iç huzurunu. Zaten, burada tadamazsak, acep orada yakalayabilir miyiz ki? Aslında, “ahiret” denilen yer, dünyada ektiğimiz ürünü alma yeri değil mi? O sebeple değil mi, ölmeden önce ölenlerin yaşayıp durmaları? Ölemiyorsak da, ölmüş taklidi yapacağız beraber! Düşmanlarından, ölmüş gibi yaparak kurtulan kuşlar kadar bile olamazsak, kabre nasıl sığacağız?! Olmadan, kapatma gözlerini! Ölmeden kapatma gözlerini! Birçokları “kuş akıllı” deyip küçümsese de, sen bilirsin ki onlar tefekkür edilesi pek özel mahluklardır. Hani, sırat da burada ya. O, zaman zaman çok zorlayan imtihanlar sıratında nasıl gittiğimiz değil mi zaten asıl mevzu da?

O halde, daha dur! Kapatma gözlerini! Zira yaşadığım birçok hayal kırıklığı sebebiyle, bazen hayal etmekten bile korkar oldum. Bana cesaret, bana kuvvet, bana omuz ver! Bak ki her bir bakışına muhtacım! Diğer yandan, başkası korkarım zayi eder, etmesin, “kapat gözlerini, kimse görmesin!”

&

Aşk bitmez. Gezer, tozar, yön değiştirir, jön değiştirir, ama bitmez! Döner dolaşır, yine gönle gelir. Aşksa gelir! Dilerim aşkın Hakk’a, şefkatin de “maşukun hürmetine bana ve tüm mahlukata” olsun. Beni aşığı olduğun Allah için sev! Zira ancak o zaman, hakkıyla sevmeye güç yetirebilirsin. İstemem! Kör olma! Yanlışa düşersem, kapatma gözlerini! Gör ve ellerimden tutup beni doğruya götür. Gör ve yüreğimden tutup beni güvene taşı! Gör ve göre göre sev! Rabbimin beni sevdiği gibi sev… Yani? Yani kusur ve günahlarımı affetmeye, hayırlarımı kabule ve her halukarda yanımda olmaya azmede ede sev. Zayıflığımı kuvvetinle telafi ede ede sev!

Ve böyle sevmişken, sırası değil, lütfen, kapatma gözlerini! Bilirsin ya, ben kahvesiz duramam. Şimdi, ey benim “yanık kahvem”! Dualarında yakar ki, bu can sana daha fazla hasret çekmesin. Bilirim, şimdi sen dua ederken gözlerin dolar, temelli güzelleşirsin. Allah kem gözden korusun, nazardan esirgesin, “kapat gözlerini kapat! Kapat kimse görmesin!”


Neslihan Nur TÜRK
 
Katılım
19 May 2008
#5
Ynt: Neslihan Nur Türk'ten inciler...

BORÇ YİĞİDİN KAMÇISIDIR
Pazar niçin karıştı, bir bakının, dolanın.
Kredisi tükenmez, vasfı emîn olanın.

&


Ortalık “denize düştüm, yılana sarıldım” diyenlerle dolu. Birileri böyle derken, yılanlar semirip, koskocaman oluyor. Vaktiyle çaresizlik içinde, zarûreten sarılanlar, artık bu vaziyete karşı alışkanlık kesbedip, önceki korku ve üzüntülerinden uzaklaşmış görünüyor. Kimileri “Ne yapalım canım! Devir yalnız adam devri! Allah benim günâhımı, biriktirdiği altınları yastık altında saklayıp, borç vermeyenlerden sorsun!” diyerek, durumunu savunur, suçunu da başkasına savurur hâle geliyor ki bu pek vahim.

“Yiğidin kamçısı olan borç”, bulunmaz hint kumaşına döndü döneli, fâizin sadece tozu değil, kendisi, çoluk çocuğu, hısım akrabası da üstümüze bulaştı.

Borç ne ki bu kadar bulunmaz olsun? Mecaza ve tevile hiç girmeden, direkt ifâde edelim: Geri verilmek üzere alınan şey. Ne gibi? Genel olarak herkesin aklına ilk gelen, para ve mal gibi. Bunlar kimsede yok mu? Olmaz mı, az ya da çok herkeste var. Var da niçin bulunmuyor? İnsanlar borç vermek istemedikleri için. Böyle olunca ne oluyor? Yılanlar şişmanlıyor. Neden? Çünkü onlar, borç almak için elini uzatanların, kolunu da yiyor.

Hiç olacak iş mi?! Hiç yiğit dediğin kolunu yedirir mi? Yiğit, delikanlıdır! Yüreklidir! Kahramandır! Yılan da neymiş!? Yiğit, canavarlarla bile cesurca karşılaşır! Hatta, civârdaki garibanlar, o yiğide güvenerek gönül huzuru içinde uyurlar. Yiğit dediğin, hem emîndir, hem mâsumların güvenliğinden mesûl. Sâdece kendisini değil, herkesi düşünür de, Allah için zâlimlerle savaşır!

Yiğit hakkı söylemekten çekinmez, bâtıl karşısında dimdik durur. Yiğit nefsiyle değil, Rabbiyle yürür. Art niyetliler onu görünce, korku ile ürperir. Onun kalbini titreten biricik sâik ise Rabbinin muhabbetini kaybetme endişesidir. Bu sebeple, O’nun rızâsına aykırı her türlü işten kaçınır. Dünyâda bazı mahrûmiyyetler ve sıkıntılar yaşamasına sebep olsa da, bu tavırda sâbit kalır. Kapısını harama kapatıp, helâle aralar. Zâhirde gariban gibi dursa da, hakikatte ne fakirdir, ne nâçâr! Gözü pek, yüreği merttir. Kötüler ondan kaçar. Zayıflar derdini ona açar.

Hiç, bir insan yiğit olur da Allah rızâsına uygun borç bulamaz mı yahu, bulur! Hatta, halkın iyi niyetlileri, öyle yiğidi bağrına basar da, borç vermez, karşılıksız ikrâma durur. Lâkin o yiğit, aynı muhâcirin yaptığı gibi, yardım edicilerin iyi niyetinin üstüne atlamayıp, çarşının yoluna koyulur.

Yiğidin en üstün tanıdığı, bildiği; aşk ile çekildiği ve çekindiği tek mercî vardır: Allah! Yiğidin vicdânı sağlıklı, rûhu aydınlık, aklı berraktır. Birilerinin değil, Rabbinin rızâsını kazanmak arzûsunu kuşandığından, zulmün işgâline kapalıdır. İlâhî rızâya muhâlif bir iş yapmak, onun karakterine aykırıdır. Böyle bir duruma rüyâsında bile düşse, tövbeye durur. Müfettişi vicdânıdır. Bu devirde böyle yiğit olur mu? Olur kardeşim, olur!

Hem böyle yiğidin bir de kamçısı olur! Yiğit bu kamçıyla nefsindeki tembelliği, gafleti, sorumsuzluğu ve bencilliği döver. Yiğit olanın eli, zâlime kalkmadan önce nefsine kalkar. Onun dili, muhatabını suçlamadan evvel, nefsinde kusur arar. Rastgele işi yoktur, gerekirse kılı kırk yarar! Kamçı yiğit adamın elindeyse, mazlumu değil, zâlimi acıtır.

Borç yiğidin elinde, böyle kamçı gibi olduğunda, alacaklı sevinir. Çünkü yiğit olan, borçlu ölmenin ne büyük bir vebal olduğunu bilir de, o borcu ödeyene kadar çalışır, didinir. Yiğit, ödeyemeyeceği borcun altına girmemek için kanaat eder, lükse ve isrâfa yüz vermez. Borcunu geciktirmemek için gayrettedir, uyuşukluk göstermez. Her an ölebileceği ihtimâlini unutmaz. Vefâtı hâlinde de alacaklıyı mağdur etmemek için, borcunu emin bir makâma, vasiyetle havâleyi ihmâl etmez. Yiğit sözünün eridir! Borcunu söz verdiği vakitte öder. Kandırmaz, oyalamaz, ertelemez.

O halde “borç yiğidin kamçısıdır” deyip, borç üstüne borç açmaya niyeti olanların, kendilerine dönüp bakmaları ve “bende yiğitlik var mı?” diye sormaları gerekir. Zira yiğit olmadan kamçı tutanlar yüzünden, ortalık karıştı. Bir çok zengin, geri ödemeyeceğini düşündüğünden, borç arayana, “bende de yok ki” diyerek, ağlamaya alıştı.

“Kredim tükendi” diye sızlanan varsa, bu netîcenin dâvetçisi olup olmadığına baksın. Şu cümleler diline tanıdık geliyorsa, başka suçlu aramasın:
-O benim ağabeyim, alacağını vermesem de olur!
-Zaten zengin, ona dokunmaz, borcumu ödemesem de olur!
-Ne önemi var canım, verdiğin iki kuruşu mu yazıyorsun?
-Tamam tamam, bu sefer son dedim işte, niye sıkıştırıyorsun?!
-Hani biz arkadaştık! Sen de mi beş kuruşun hesâbını yapıyorsun?!

Hayır! Yiğit olan bu cümleleri kurmaz. Çünkü yiğit olan, yanlışına kılıf uydurmaz. Sözünü tutamadığı yerde mahcûp olur yiğit, ukalâ olmaz! Borcunu, alacağını tabi ki yazacaksın. Hem yalnız da olmayacak, şâhitler tutacaksın! Yiğit adam, senet yapmaya alışır, kimin ümmeti olduğunu unutmaz. Kişi, kendi eliyle eminliğini baltalamışsa, zamanla dostu da arkadaşı da kalmaz. Borç, dostlukla alışverişi karıştıranın, ancak prangası olur, kamçısı olmaz.

Kamçı, gayret olsun diyedir. Hem kendi arkası dururken, kişinin başkasına vurması da niyedir? Borcuna sâdık olmayan insan, haddi aşan sisteme katkıda bulunmuş olur. Çünkü o insana güvenmeyenler, onun gibi zannedip, diğerlerine güvenmekte de zorluk çekerler. O insan gibi olmayan diğerleri, onun yüzünden mağdur kalırlar. İşte bu mağdurların haram kapısını zorlamalarında, borcuna sâdık olmayan herkesin, böylece payı vardır. Çünkü onlar, sadece kendi kredilerini değil, kamunun güvenini de tüketirler.

Sen, yiğit olmuş da borç bulamamışsan, korkma. Sana hîbe edecek, senden daha yiğit birileri elbet çıkar. Hem yiğit bazı adamdır, bazı kadın. Eğer ki bu sözümü anlamadın; işte misâl: Hazreti Meryem, îsâr ile ikrâm eden bir yiğitti. Allah azze ve celle ona, sebepsiz, vasıtasız, katından sofra lûtfetti. Allah, rızâsına muhâlif davranmayan samîmî kullarının, rızkına da borcuna da kefildir.

Yiğit kamçısını, kendi kendine vurduğunda, alacaklıya, kolaylık göstermek yaraşır. Zaten her alacaklı, aynı zamanda bir borçludur. O halde alacağının peşine düşmeden önce, herkese, kendi borcu hususunda yiğitlik etmek düşer. Benim hiç yok, diyene, unuttuğu borçlarını hatırlatalım:

Cânân’a aşk ile teslim edilecek can borcu. Günde beş vakit ihyâ edilecek namaz borcu. Alınan ve verilen her nefes için şükür borcu. Kalbini kırdığı insanların hatır borcu. Sıhhat ve îman karşılığında ödenecek hizmet borcu. Mü’min kardeşlerini kollayacak zimmet borcu. Anaya, babaya, ataya hürmet borcu. Sadaka-i câriye olacak zürriyet borcu. Teşekkürü edilecek hürriyet borcu. Bedeli ödenmemiş ve setredilmiş günahlar için tövbe borcu. Yakınlık ve af için secde borcu…

Ey kendini alacaklı addeden! De ki: İnsanlara verdiğin, Hak’tan aldığından çok mu? Ve ey borçlu! Sen de de ki: Borcuna borç ekleyip duruyorsun, acep hiç aklın yok mu?

Neslihân Nûr TÜRK
 
Katılım
19 May 2008
#6
Ynt: Neslihan Nur Türk'ten inciler...

SAYGI KANDİL GİBİDİR...
Hem vefâ hem sebat hem ihlâsla büyür tazim.
Saygı kandil gibidir, aşkla beslemek lâzım!

&

Bir ârifin tabağında, üç tane zeytin vardı. Birincisi:

- Ne de çirkinim, dedi. Beni kim yer ki! Kapkara bir yüzüm var. Üstelik acıyım. Hem, çekirdeğim de kocaman.

İkinci zeytin:

- Âh, seninki de dert mi, dedi. Doğru dürüst ne etim var ne çekirdeğim. Çatal bile batmıyor bana, sıskanın tekiyim.

Üçüncü zeytin:

-Şükür, dedi. Yüzüm de özüm de güzel. Tadım âlâ, yaratılışım özel. Hem lezizim, hem ilâcım, biiznillah. Kendime saygım da tamdır, çünkü yaratanım Allah! Niye öyle baktınız ki, maşallah deyin maşallah!

O esnâda ârif geldi, zeytinlere hikmet nazarıyla şöyle bir göz gezdirdi. Tebessüm ederek üçüncü zeytine uzandı. Bismillah, dedi, âfiyetle yedi.

Çünkü üçüncü zeytinde, müessire saygı duymanın verdiği, ışıklı bir câzibe vardı. Aynı câzibe, beden elbisesini rûhuna giydirenin Allah olduğunu bilen, kaşıyla, gözüyle, burnuyla ilgili sızlanmaktan vazgeçen ve kendisini, rûhunun tekâmülü için çalışmaya adayan tüm kullarda da vardır. Böyle kullar, hep şükürle tebessüm ettiklerinden, her geçen gün daha da güzelleşirler. Onlar saygılarından ötürü, Rableri karşısında hem bedenen hem de kalben secde hâlindedirler. Allah’a tâatleri ve O’nun takdirinden râzı olmaları, onları diğer mahlûkat nezdinde saygın kılar.

Müessirine saygı duymayan bir esere, gelmeyi istemez ki, ihtiram ve de tazim. Saygı kandil gibidir. Onun aydınlığını, hakîkî bir şükürle, her dem beslemek lâzım!

&

Yolda iki adam vardı. Birincisi:

- Aman, dedi, ne illet birşey! Batar bu!

Canı pek tatlıydı. Yerdeki dikenin yanından, kendini sakınarak geçip gitti.

Ardından gelmekte olan ikinci adam:

- Allah, yüzünü dikenlerle donatmış. Kimbilir senin içindeki, ne kıymetli bir gıdâdır, dedi, ellerini kanatmak pahasına dikeni tuttu. Acıtmasına aldırmadan açtı. Nicedir aynı yerde, nasiplisini bekleyen kestane, ikinci adama hürmetle gülümsedi.

Çünkü ikinci adamda, öze saygı duymanın verdiği, ışıklı bir câzibe vardı. O, dikenlerle dolu dış kabuğa takılmadı. Özün farkında olduğundan, kabuğa saygıda kusur etmedi. Böylece, lezzetin ve şifânın saklandığı yere ulaştı. Hikmet, dikenli kabuk içinde gizlenen kestane gibidir. Bencil, kaba ve saygısız kimseden saklanır, fedâkârlık edene açılır.

Öze ulaşmak için çok emek vermek gerek, emektârın hakkıdır hem hürmet hem de tazim. Saygı kandil gibidir. Onun aydınlığını, pek güzel bir sabırla, her dem beslemek lâzım!

&

Bir kutunun içinde, birkaç tane kibrit vardı. Birincisi:

-Bıktım başkaları için başımın yanmasından, dedi. Ne biçim bir meslek bu! Ya şu daracık kutuda sıkışıp kalıyoruz, ya da çıkar çıkmaz yakılıyoruz! Yeter, bitti, bu kadar aman! Vazîfe filan anlamam!

İkinci kibrit:

-Evet, dedi, ayaklanalım! Bu güne kadar harcandık! Bundan sonra hakkımızı arayalım! Eline geçiren hebâ ediyor bizi! Yeter, artık duyuralım sesimizi!

Diğer kibritler, bu heyecanlı çıkışlara, alkışlarla destek verdiler. İçlerinden sadece biri, dolduruşa gelmeyip düşünceye daldı. Sonunda, şöyle bir karar aldı:

-Şu dünyada, başı dâvâya fedâ bir kibrit de olamayacaksam, varlığımın anlamı nedir? Sobalar, ocaklar, mumlar, kandiller benim fedâkârlığıma muhtaçken, nasıl olur da bencillik edebilirim? Allah’ım! Ben, bana yüklenen işten râzıyım. Vazîfemi yapmazsam, nice yer karanlık, nice ocak sönük, nice yuva soğuk kalır. Bunu çok iyi bildiğim için, gönlüm, hayra sebep olmak arzûsuyla çırpınır.

Tam o sırada bir el kutuyu açtı. Onca kibrit içinden, üçüncüyü alıp çıkardı. Kibrit, yanmayı cân-u gönülden kabûl etti. Tutuşturduğu odunlar yandıkça, üşüyenler ısınıp, memnûn oldular. Başına kıyan o hizmet ehli kibrit için, Allah’a şükranlarını sundular.

Çünkü üçüncü kibritte, varlık gâyesinin ve mes’ûliyyetinin farkında olmanın verdiği, ışıklı bir câzibe vardı. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e Taif halkı için hayır duâlar ettiren şuur, işte o câzibenin merkezidir ve paha biçilmez bir hazînedir. Canının rahatına düşkün kimsenin yolu, çileden rızâ ile geçmez. Çileden böyle geçmeyenin duâsı içli, gözü yaşlı, aklı fikirli olmaz. İnsan, inandığı dâvâ için ser vermeyi göze almadıkça, nasıl yaşasın? Öylesinin nefes alması, bir bitkinin geceleri soluması gibidir. Karbondioksit yayarken, oksijeni tüketir. Nimetten ziyâde, çevresindekiler için külfettir. İnsan, bencil değil de fadâkâr olduğunda, fikir dünyası genişler, ufku açılır. Zirâ zahmette rahmet vardır. İnsan aklını, küçük çıkar hesaplarıyla meşgul edeceğine, aşkla, şevkle ve inançla, Allah rızâsı yolunda işletmelidir. Bunu yapabilenler gerçek zenginlerdendir ve böyle bir fikir serveti, çok az kimseye nasip olur.

Aklını, tefekküre memûr edenler için, heyecan içinde hep, hâzırdır, bekler tazim. Saygı kandil gibidir. Onun aydınlığını, isâbetli fikirle, her dem beslemek lâzım.

&

Yaratandan ötürü yaratılmışları seven, kabuğu aşıp hikmeti gören, yaratılış gâyesini kavrayarak kullukta gayret eden, saygın olur. Şükreden, sabreden ve akleden kimse, saygıya lâyık olur. Çünkü saygı, değerli, üstün ve faydalı olana karşı duyulan özel bir duygudur. Evet, saygı bir kandil gibidir. Saygın insan da… Onların bakışlarına, gönüllerine, sözlerine ve hâllerine yansıyan aydınlık, nice karanlığa ışık olur.

Hem, saygı bir zincir gibidir. Her insan, o zincirde bir halka olduğu bilinciyle üzerine düşeni yaparsa, zincir büyür, ziynet olup kıymetlenir. Lâkin insan, o zincirde bir halka olduğunu unutur, kendi hastalıklarının tedâvisiyle meşgûl olmak varken, başkalarını suçlamaya durursa, işte o vakit aynı zincir, ellere, dillere ve gönüllere vurulmuş, paslı ve pek ağır bir prangaya dönüşür.

Hayır! Mü’mine pranga yaraşmaz! Mü’min gönlünü inançla besleyerek, güzel bir kıvama gelir. Sever, lâyığına muhabbet etmekle sevinir. Sevilir, bunun Allah’tan bir ikrâm olduğunu iyi bilir. Saygı duyar, hürmeti lâyığına ikrâm etmekle şendir. Muhterem olur, hürmet eden karşısında mütevâzîdir.

Üstelik, nasıl ki herkes en çok mâşûkunu anar, mü’min de en çok Rabbini yâd etmededir. Seçtiği kelimeler, kurduğu cümleler onu, saygınlık zincirindeki halkaların en güzellerinden yapar. Hayırda yarışması, hakkı konuşması kıymetine kıymet ekler de, etrâfında şevkle pervâne olanları artırır. Zaten, sevdiğini sayar insan. Saydığı sürece sevgisi fazlalaşır.

İnancımız şu ki: Hakîkî üstünlük, Allah’a yakınlıktadır. O halde biz, her şeyden üstün olan Rabbimize karşı saygıda kusur etmedikçe, şüphesiz, Allah’ın saygınlık lûtfettiği kullardan oluruz.

Dili gafletten uzak, Hakk’ı anan kullara, hayranlıkla bakar da, hem meftûn olur tazim. Saygı bir kandil gibi, onun aydınlığını, gece gündüz zikirle, her dem beslemek lâzım.

&

Hep hatırlanması gereken bir şey de var ki, dile getirmeli: İnsan nasıl ki zayıflayan, güçlenen, yaşayan, ölen bir varlık, ondaki tüm duygular da böyle… Saygı kandilinin aydınlığı, ilgilenilmez, hakkı verilmez de ihmâl edilirse, zayıflar. Hem vefâ, hem sebat hem ihlâsla büyür tazim! Saygı kandil gibidir, aşkla beslemek lâzım!

Neslihan Nur TÜRK
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap