niyazi'ye dair

Katılım
3 Ağu 2008
#1
kaldığımız yerden devam edebilir miyiz bilmiyorum ama niyaziler ölmesin istedim. evvel eyyamda yazdığım işin gerçeği en sevdiğim niyazi ile başlayayım. ( megalomanlık mı yapıyorum acaba?)

-merhaba niyazi
merhaba abi
-nerelerdeydin niyazi can?
nerelerdeydin...? o kadar zaman oldu mu be abi?
-aylar oldu niyazi?
aylar oldu...!
sahiden aylar oldu mu be abi?
-olmadı mı?
olmuştur zahir...
hoş bana kalsa on saat oldu, olmadı ama...
-on saat mi?
evet. on saat abi...
-nasıl yani?
nazar nazara değmeyeli on saat
rüzgar haya etmeyeli on saat
dilim söylemeyeli on saat
gönlüm ürpermeyeli on saat
tenim hissetmeyeli on saat
cemali alnımı terletmeyeli on saat
aklım ermeyeli...
-evet, aklın ermeyeli?
aklım ermeyeli on saat oldu abi...
-niyazi zamana mahkum olmuşsun.
hükmü veren vermiş abi
elindeyse mahkum olma.
bazen diyorum ki galiba ben on saat yaşadım
geri kalanlar zaman beni bu on saate hazırlamak içinmiş
-anlat bakalım şu meşhur on saati.
nasıl anlatayım abi!?
boğulmayı nasıl anlatır insan
yahut yardan yere yuvarlanmayı
-dene!
birinci saat "o kadar da değil" dedim
birdenbire ağzımdan döküldü işte
haddi aşmak istemedim galiba
hani gülü koklamaya kıyamazsın ya
o hesab
ikinci saat denize baktım
benim yosun tutmuş taraflarımı ikaz ediyordu bana
ağır bir kokusu vardı ama tesir etmedi
muhtemelen gülün rayihasından "ser-hoş"tum
muhtemelen...
üçüncü saat uzun, upuzun kırmızı bir yolda revan ediyordum
sonra nasib oldu o yoldan bir daha geçtim
ama yol aynı değildi
yahut ben, aynı ben değildim
-sebeb?
abi yol kırmızı değilmiş ki!
ya ben kırmızı gülün tesirinde kaldım
yolu kırmızı gördüm
ya yol o an hayasından kızardı
yahut benim kızarmam yola aksetti de
yol da kendimi gördüm
dördüncü saat camideydim
abdest alırken ayaklarımın ağrısını fark ettim
meğer epey yürümüşüm
dördüncü saatten aklımda kalan tek şey
rahatlama hissi
beşinci saat sohbet
dille olanından değil gözle olan cinsten
"ne bakıyorsun?" diyordum herkese
baktım kimse anlamıyor birdenbire "ne bakıyorsun?" dedim
seyredilmekten bu derece hoşlanmadığımı o zaman anladım
altıncı saat yine yürüyordum
içimden geldiği gibi hareket ediyordum
yavaş yavaş perdeler kalkıyordu
yahut dış dünyaya ilk kez perde çekiyordum
altıncı saate perde çekmem lazım abi
zira söylesem de anlamazsın
daha doğrusu ben anlatamam
yedinci saat çay içtim
yahut ben çay gibi olmuştum
gözleri şeker niyetine içime akarken
sözleri kaşık niyetine aklımı ve ruhumu karıştırıyordu
dışardan bakınca içen bendim ama
karıştırılan da içilen de aslında bendim
sekizinci saat firak göründü
garib bir hüzün doldu içime
sonra...
-evet sonra niyazi?
sonra...
sonra vazgeçtim.
sekizinci saat ağlamaklı geçti
dokuzuncu saat garibtir saat kulesindeydim
sanki...
saat kulesi zamanın ne çabuk geçtiğini ihtar ediyordu
oturdum
bir süre sustum
birinci saatten önceki ben ile birinci saatten önceki o konuşmaya başladı
hani bir yap-bozun parçaları olur ya
işte o hesab.
o zaman fark ettim
-neyi?
zamanın beni niye bu hale getirdiğini
meğer merhem olmam lazımmış ona
tabi onun da bana...
garib...
ve rüzgarın hayasızlığına isyan ettim onuncu saat
ben dokunmaktan haya ederken zülfüne
rüzgara ne oluyordu...?
 

Giriş yap