Ö. Tuğrul İnançer

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#1
Vefâ, sadece İstanbul'da bir semt adı değildir. Vefâ îmânın, irfanın, ahlâkın en önemli göstergesidir. Hz. Peygamberimiz ahde vefâsızlığın, sözden dönmenin münâfıklık alâmeti olduğunu beyân buyurmuştur.

Hz. Mevlânâ da vefâya çok önem vermiş, eserlerinin pek çok yerinde "Vefâya yemin olsun ki..." ibâresini kullanarak vefânın, üzerine yemin edilecek yüce bir duygu, bir varlık olduğunu bize öğretmeye gayret etmiştir.

Vefâ, aynı zamanda kadir kıymet bilmek demektir. Hz. Mevlânâ, kendisinde mevcûd bulunan ilâhî aşkın ortaya çıkmasına vesile olan Hz. Şems-i Tebrizi'nin kadr-i kıymetini bilmiş ve bütün şiirlerinde onun ismini, Şems-i Tebriz mahlasını kullanarak bu kadirbilirliğini ortaya koymuştur.

Şems-i Tebrizi Hazretleri'ni biraz da olsa tanıyoruz. Mesnevî-i Şerifi de öyle... Ama Mesnevî'nin yazılmasına sebep olan Hüsâmeddîn Çelebi Hazretleri'ni pek tanımıyoruz.

Gelin, bu sohbetimizde bir vefâ örneği gösterelim de bize Mevlânâ'dan Mesnevî'yi kazandıran Hüsâmeddîn Çelebi'den bahsedelim. Hem zaten Mesnevi kitabının bir adı da Hüsâmînâme'dir. Bu lâkab, bizzat Hz. Mevlânâ tarafından verilmiştir. Mesnevî-i Şerifin 6. cildinin başında Hz. Mevlânâ der ki:

Senin gibi bir yücenin çekiciliği ile dünyada Hüsâmînâme dolaşmaya başladı.

Efendim, bilindiği gibi astronomi ilminde bir çekicilik, cazibe kudretinden bahsedilir. Güneş'in cazibesiyle Dünya'mız ve gezegenler Güneş'in etrafında, Dünya'nın cazibesi, çekiciliği ile Ay da Dünya'nın etrafında dönmekte. Böyle bir benzetme ve çok yüksek bir edebî ifâde ile Mesnevî'nin Hüsâmînâme olarak dünyada dolaşmaya başladığını söylüyor Hz. Mevlânâ. Bir başka yerde de diyor ki Hüsâmeddîn Çelebi'ye hitaben:

Kasdemez el fazı o razı tü est

Kasdemez inşâj avaz t tü est



Pîşimen avaz et avaz-t hodast

Aşıkez maşuk haşaki keycü dast

(Onun, yani Mesnevî'nin sözlerinden kastım ancak senin rızandır. Senin hatırın için ve hoşnutluğunu kazanmak için söyledim. Bu sözleri Mesnevî'de inşâ' edişim, senin sesini duyurmak içindir. Çünkü benim için senin sesin, Hudânın sesi gibidir. Âşık ve maşuk, haşa hiç ayrılmayacağına göre, sesleri de ayrılmaz.)

Hz. Mevlânâ'nın Senin hatırın için... demesi, şu gerçekten dolayıdır: Mesnevî-i Şerif yazılmadan önce Hz. Mevlânâ'nın irşâd halkasına, sohbet meclisine dâhil olanlar tefsir, hadîs, fıkıh, kelâm gibi şer'î ilimlerin yanı sıra -tabi tasavvuf konuları da okuyorlar idi- tasavvuf konularında özellikle Feridettin Attar Hazretlerinin İlâhinâme, Esrarnâme ve Mantık-ut Tayr isimli eserleri ile Hakîm Senâi'nin Hadikatül Hakîka ve Seyrul İvat isimli eserlerini özellikle okurlardı. Çünkü Hz. Mevlânâ Şeyh Attar'ı tasavvufun ruhu, Senâi'yi ruhun gözleri olarak tarif ederek ululamıştır. İşte Hüsâmeddîn Çelebi o eserler gibi bir eser yazmasını Hz. Mevlânâ'dan niyaz ettiğinde Hz. Mevlânâ "Senin gönlündeki, benim gönlüme de gelmişti zaten." buyurarak sarığının kıvrımları arasında bulunan yazılı bir kâğıdı çıkarıp Hüsâmeddîn Çelebi'ye verdi. Bu kâğıttaki yazılar Mesnevî-i Şerifin ilk 18 beyti idi. Hz. Mevlânâ tarafından bizzat yazılmış ve başının üstünde taşınmış olduğu için herkes tarafından baş üzere taşınması gereken ilk 18 beyit.

Efendim, baş üzere deyince aklıma geldi, söylemeden geçemeyeceğim. Sultan Ahmet Camiini yaptırması ile tanınan Sultan I. Ahmet Han, ki aynı zamanda Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri'nin dervişidir, her gün sabahleyin bir kâğıda "Muhammed" diye yazar ve sarığının kıvrımları arasına iliştirirdi. Yani derdi ki: "Benim ululuğum taç sahibi olmakta değil senin ism-i şerîfini her gün başımda taşımakladır Ya Resûlallah!"

Ve o Sultan Ahmet Han "Resûlullah'ın kabrinin kandillerinde zeytinyağı yanmak lâyık değildir." deyip Türbe-i Resûlullah'a kandilde yakılmak için gül yağı vakfetmiştir.

Efendim aşkın göstergeleri çok... Biz konuya dönelim.

Hz. Mevlânâ ilk 18 beyti Çelebi'ye verdikten sonra buyurdu ki: "Eğer sen yazarsan ben söylerim ve istediğin gibi, öyle bir kitap ortaya çıkar."

Ve Hz. Mevlânâ camide, medresede, handa, hamamda, sarayda, bahçede söyledi, söyledi... Hüsâmeddîn Çelebi Hazretleri de yazdı, yazdı... Tam 3990 beyit. Ve 3990'da bir hâl ortaya çıktı. Tarih o sıralarda 1261 idi. Hüsâmeddîn Çelebi Hazretleri'nin refikası, zevcesi vefât etti ve Hz. Çelebi'de bazı hâller zuhur etti. Allah dostlarının, Allah erlerinin bizim aklımızın ermeyeceği bazı hâlleri vardır, buna kısaca "cezbe" denilip geçiliverir, işte Hüsâmeddîn Çelebi Hazretleri'nde öyle bir hâl zuhûr edince Mesnevî-i Şerifin yazılması bir ara durdu. O hâl zuhûr edince Çelebi'de değil yazacak, kalem tutacak hâl bile kalmadı.

Çün be mi'râcı hakayık reftebüt

Bi bahareş gonca han şugüfte büt

Hz. Mevlânâ böyle buyuruyor Mesnevî-i Şerifin 2. cildinin başında. (O, hakikat mi'râcına yükselmişti, burada değildi. Bahar olmadan gonca açılmaz. Onun içindir ki o bahar, Hüsâmeddîn Çelebi, burada yokken benim söz goncalarım açılmadı.)

Çün ziya el hak Hüsâmeddîn anân

Baz gerdanîde ez ağc asoman

(Hakk'ın ışığı olan Hüsâmeddîn mânâ göklerinin yüceliğinden bu âleme döndü, işte o zaman Mesnevî'ye yeniden başlandı.)

Çün zi derya sui sâhil bağz keşet

Çengi şir-i Mesnevî basağz keşet

(Çünkü o, Hüsâmeddîn Çelebi, deryâdan sâhile döndü, Mesnevi şiirinin çengi yani Mesnevi sazı yeniden akort edildi.)

Efendim, Mesnevî'nin birinci cildinin yazılması sırasında Hz. Mevlânâ gibi bir kaynaktan beslenen, 4000'e yakın beyitle beslenen Hüsâmeddîn Çelebi o öğretiden, o besiden aldığı manevî gıda ile yüceldi ve maneviyat göklerine yükseldi. Tasavvufta "mahv hâli" denen bu hâl Vahdet Âlem'ine doğmak demektir. Bunun içindir ki İdris-i Muhtefî Hazretleri Ben bu hâle gelecek / Üç kez doğdum aneden diyor.

Tabi bu "reenkarnasyon" değildir.

İşte bu mahv hâlinden sahv hâline, Vahdet Âlemi'nden Kesret Âlemi'ne döndükten sonra Mesnevî'nin yazımına devam edildi fakat aradan iki seneye yakın zaman geçmişti. "Niçin?" diye sorulursa cevap yine Hz. Mevlânâ'dan:

Müddeti in Mesnevi tehir şüt

Mühleti bayest tahun şir şüt

(Şu Mesnevî'nin yazımı bir süre geç kaldı, tehîr edildi. Kanın süt olması için belli bir zaman geçmesi lâzımdır.)

Mesnevî-i Şerif ile meşgul olan pek çok büyüğümüz bu gecikme, ara verme olayını Resûlullah Efendimiz'e Kur'ân'ın indirilmesindeki vahyin bir ara kesilmesine benzetirler, bu ayrı bir bahistir.

Evet, biz Mesnevî'nin kâtibi diyebileceğimiz Hüsâmeddîn Çelebi Hazretleri için Mesnevî'nin dibacesinde yani ön sözünde Hz. Mevlânâ tarafından Çelebi hakkında neler söylendiğine bir göz atalım, isterseniz. Şöyle başlar:

Li istidai seyyidî ve senedi ve mutemedi ve mekâne ruhumin cesedi

Bu sözlerle başlayan Mesnevî'nin dibacesinde Hz. Mevlânâ şöyle anlatıyor Hüsâmeddîn Çelebi'yi:

Mesnevî'yi bir istek bir arzu üzerine yazdım ki o talebin sahibi cesedimdeki ruhum gibi olan efendim, güvendiğim, bugün de gelecekte de manevî gıdam, âriflerin kendisine uyduğu, hidâyete ve yakîne ermişlerin rehberi, kalp ve akıl sahiplerinin güvenci, âcizlerin imdâdına koşucu, yaratılmışlar içinde Allah'ın emâneti ve en saf, temiz olanı, Allah'ın peygamberine tavsiye ettiği kıymeti gizli, yüksek kişilerden olan o "Hüsâmül Hakkı veddîn" yani hakkın ve dinin keskin kılıcı, arş hazinelerinin anahtarı, yer definelerinin sahibi ve koruyucusu, faziletler, erdemler sahibi Hasan oğlu, Muhammed oğlu Hasan'dır ki "Ahi Türk Oğlu" diye tanınır. O, bu vaktin Bayezîd-i Bestamî'si, zamanın Cüneyd-i Bağdadî'sidir.

Hz. Mevlânâ'nın böylesine övdüğü Hüsâmeddîn Çelebi için biz başka ne söyleyebiliriz?

Hz. Mevlânâ kendisini bir dinleyen ve bir anlayan yani bir Hüsâmeddîn Çelebi bulduğu için yirmi beş bin küsur beyitlik Mesnevî'yi söyleyebilmiş. Öyle bir dinleyici bulmasa idi söyleyebilir mi idi? Bu suâlin cevâbını düşünmek lâzım.

Ve bizler Hüsâmeddîn Çelebi bulmalıyız. Bulmalıyız ki Hz. Mevlânâ'nın ona söylediklerini anlayabildim. Bir başka deyişle Hüsâmeddîn Çelebi'den Hz. Mevlânâ'ya yol bulalım. Yoksa Mesnevî-i Şerif e kurt, tilki, tavşan, aslan masalı diyen, diyebilen ilim ve terbiye fukaralarının derekesine düşeriz.

Maçu çengâmu tü zahme mizenet

Zari ezmâni tü zari bi kûnet



Maçunayîmu neva dermağzetest

Makûhîmu şada dermağ zedest

(Biz, çeng gibiyiz. Mızrap vuran sensin. O hâlde işitilen inilti bizden değil, sazı çalanın iniltisidir. Ve biz ney gibiyiz. İçimizdeki hava ve dışarı vurulan nevâ, sedâ sendendir. Biz dağ gibiyiz. Bizden duyulan ses yankıdan, aksisedâdan ibârettir.)

Hz. Mevlânâ'nın da, Hüsâmeddîn Çelebi'nin de, bütün velîlerin de himmetlerini niyâz ederek, hoş olun, hoş kalın efendim...
 

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#2
Aşk Her Daim Tazedir.

Tû megû bedân şehbâr nîst

Bâ kerîmân kârhâ-yı düşvâr nîst

Azîz dostlar, eskiden Mesnevi derslerine bu beyit okunarak başlanması âdeti varmış. Beyit, Mesnevi-i Şerifin 219. beytidir. Çok müjdeleyici ve çok ümit verici mânâlar taşıyan bu beyitte şöyle deniyor: O şahın huzuruna çıkmak için bize izin verilmemiştir deme. Çünkü kerîm olanlarla, ikram sahibi olanlarla iş yapıp kâr elde etmek zor değildir.

"Hakk'a ulaşmaya çalışmak boşuna gayrettir. Nasıl olsa ulaşamazsın. İyisi mi yat, tembelliğine bak!" diye insanı devamlı kandırmaya çalışan şeytanın bu aldatmalarına karşı Hazret-i Mevlânâ diyor ki: "İkram sahipleri ile iş yapıp kâr elde etmenin kolaylığını biliyorsun, Allah ise Ekramü'l ekremîn'dir. İkram edicilerin en ikram edicisidir. İkram sahiplerinin en yücesidir. O buyurmadı mı: 'Bana bir adım atana Ben on adım atarım. Bana yürüyerek gelene Ben koşarak gelirim.' Öyleyse huzura çıkmaya izin yoktur ümitsizliğine düşme ve aşkı seç, ki bütün peygamberler de öyle yapmıştır."

Aşk-ı ân bükzin ki cümle enbiya

Yaftent ez aşıkı o kâr u keya

Aşk yolunu seç. Bütün peygamberler ve o peygamberlere uyanlar gibi ki ancak ve ancak onun aşkı ile sadece kazanç sahibi, Allah katında makbul olma yüceliği elde edilir.

Aşk zinde der revân u der basar

Her demi bâşed zi gonce tâzeter

Aşk her an ruhta da gözde de tazeliğini korur, hiç eskimez. Aşkın tazeliği gül bahçesindeki goncaların tazeliği gibidir. Beyitte deniyor ya: "der ravan u der basar" "Aşk ruhta da gözde de her an tazeliğini korur." Bundan şu mânâ anlaşılmalı: Göz, ruhun penceresi gibidir. Ruh, göz penceresinden bakar ve bütün yaratılmışlarda yaratıcının güzelliğini ve kudretini seyreder. Sonra döner 'Severim her güzeli senden eserdir.' sözleriyle eserde müessiri, nakışta nakkaşı bulur, görür. Allah her an yeni bir yaratmada ve yeni bir hâlde tecelli etmededir. Sûre-i Rahman'daki "Külle yevmin hüve fı'ş-ş'en" âyeti bu gerçeği bildirmede. İşte bu her an yenilik, Hazret-i Mevlânâ'nın sözünü ettiği her an tazelik demektir. Aşkın gözde tazeliği yaratılmışlar hakkında, ruhta tazeliği ise Yaratıcı hakkındadır. Göz fânidir. Ruh bakîdir. Fânilerin aşkı da fânidir, bakîlerin aşkı da bakîdir.

Zanki aşk-ı mürdegân payende nist

Zanki bürde suyima ayende nist.

Ölülerin ve öleceklerin, yani fâni olanların aşkı kalıcı olmaz, çünkü ölü bizim yanımızda olmaz. Farsça'daki 'zinde' kelimesi her ne kadar 'diri' mânâsına gelir ise de bu dirilik lâlettayin, ölünün karşıtı olan dirilik değildir. Hayatiyeti muhafaza etmek mânâsını taşır. Onun için aşkta böyle bir hayatiyet vardır. "Aşkı olmayanlar bizim yanımıza gelemezler." diyor Hazret-i Mevlânâ. Çünkü kalıcılık, beka ancak aşktadır. Neden? "Aşk ehli ölmez/ Yerde çürümez/ Yanmayan bilmez ateş-i aşka." "Biz âşığız, biz ölmeyiz. Çürüyüp toprak olmayız. Karanlıklarda kalmayız. Bize leyi ü nehâr olmaz." "Yunus öldü deyu sâlâ verirler, ölen hayvan imiş âşıklar ölmez."

Seyvid Nesimi, Seyyid Nizâmoğlu ve Koca Yunus'un sözleri bunlar.

Bu büyüklerimizi bu yol göstericilerimiz, bu yol aydınlatıcılarımız hep aynı şeyleri söylüyorlar, bizi uyarmak ve uyandırmak için. Bunlar sizin bilmediğiniz şeyler değil. Beraberliğimize vesile olsun, gerçekliğin tekrarından doğan güzellikleri ve hazları paylaşalım, özellikle de Hazret-i Mevlânâ'nın sözleri ile dillerimizi ve gönüllerimizi süsleyelim diye bunları tekrar ettik.

Mesnevi derslerine, sohbetlerine o beyitle başlandığını arz etmiştik. Her başlangıcın bir sonu vardır. Başlangıçtaki geleneğe uyarak o beyti okuduk ve eski bir geleneği yerine getirdik. Bu eski geleneğin bir başka veçhesi daha var, bir âdet daha var: Mesnevi sohbetleri biterken şu dörtlük okunur:

İnçunîn fermâyed Mevlânâ-yi mâ

Kâşif-i esrâr-hâ-yi Kibriya

İn ne necmest u ne remlest u ne hâb

Vahy-i Hakk vallahu a'lem bi's-savâb

İşte böyle buyurdu bizim Efendimiz Mevlânâ, ki o, Yüceler Yücesi'nin sırlarını bilen ve açıklayandır. O sırların keşfedicisidir. Onun bu sözlerini; astroloji veya fal sözleri yahut uyku hâlinde söylenmiş sözler sanmayınız, öyle değildir. Olsa olsa Hakk'in bir vahyidir, Allah her şeyi en iyi ve en doğru bilendir.

İşte, Mesnevî sohbetleri böyle bitirilirdi. Buradaki "Vahy-i Hakk" sözü bazı yanlış anlamalara sebebiyet vermiştir. Vahiy kelimesinin sözlük anlamı 'Allah'tan gelen haber' demek. Özel anlamı ise Allah'ın Cebrail Aleyhisselâm vasıtası ile peygamberlerine gönderdiği, kullarına tebliğ edilmek üzere olan özel haberlerdir. Ve bu anlamı ile, yani özel anlamı ile vahiy bitmiştir, çünkü Hâteme'n-Nebiyyîn Muhammed Mustafa (s.a.v.) peygamberlerin sonuncusudur. Kur'ân'ın ifadesi ile "Hateme'n-Nebiyyin" nebilerin sonuncusu ve en yücesi ve nebîlik müessesesinin mührü, Ondan sonra peygamber gelmez. Burada bir incelik daha var. Bildiğiniz gibi peygamberlik görevi ile, o yüce görev ile görevlendirilen yüce kişilerin görevi iki türlü izah edilir. İtikat, inanış bakımından hiçbir ayrılık olmamasına rağmen bazılarına 'Nebî' bazılarına 'Resul' denir. Resul, itikatta değil ama amelde ve hükümler bakımından yeni bir tebliğ, emirler zinciri sunan peygambere, Nebî ise daha önceki bir peygamberin tebliğini aynen yineleyen, tekrarlayan peygambere denir. Ancak ve ancak Resul-i Ekrem Efendimiz, hem Hazret-i İbrahim'in dininin hükümlerini tekrarladığı hem de yeni hükümler tebliğ ettiği için ancak Zât-ı Seniyyeleri hem Nebî hem Resûl'dür. Yine aynı şekilde zâtına mahsus olan özelliklerden biri de, burada ikili olmak bakımından arz ediyorum, 'ResüIü's-sakaleyn', olmasıdır. Hem insanlara hem cinlere Peygamberdir. Peygamberlik müessesesinin bittiği anlatılan âyette "Hâteme'n Nebiyyîn" denmekle "Artık bundan böyle değil Resul. Nebî bile gelmeyecektir." mânâsı anlaşılmalıdır. Yoksa Nebî gelmez ama Resul gelir diye anlamak, anlamamaktır. Yani vahyin özel mânâsı ile artık kesildiğini kabul etmemek, İslâm hudutları dışına çıkmak demek olur. Ancak sözlük anlamı ile Allah'tan gelen haber mânâsı devam etmektedir. Nasıl şeytanın iğvâsı, kandırması, kalbe vesvese vermesi kıyamete kadar devam edecek ise saf sinelere, parlak kalplere, yüce kişilere Allah'ın ilhamı da aynen devam edecektir. Mesnevî'nin sonunda okunması âdet olunan dörtlükteki ifade "Vahy-i Hakk" yerine "İlham-ı Hakk" olsa idi bu münakaşalar olmazdı. Olmazdı ama Mesnevî'deki ilâhî gerçekler ve Hazret-i Mevlânâ'nın yüceliği de tam mânâsı ile anlatılamamış olurdu. Buradaki Vahy-i Hakk kelimesini İlhâmât-ı Rabbânî, Allah'ın lütfettiği doğuşlar olarak doğru anlamalıyız. Gayrisi yanlıştır, iftiradır. Hazret-i Mevlânâ, Hakk'ın lütfü ile Hakkın hakikatini anlatmıştır Mesnevî-i Şerifinde.


Bad ez-vefât zî türbet-i mâ der zemîn-i mecûy

Der sînehâ-yı merdûm-ü arif mezâr-mâst

Ölümümden sonra benim kabrimi yerlerde arama, benim mezarım arif kişilerin gönlündedir.

Bu büyük Allah dostunun, Allah velisinin velev ki bir tek sözünü gönlümüzde yaşatabilmek bizim için ne büyük mutluluk kaynağıdır. Çünkü bir tek sözünü diyebiliyoruz, hepsini anlamak mümkün mü?

Mî-reved bî ruy-i pûş ân âfitâb

Fart-ı nûr-i ost rûyeş râ nikâb

Güneşi hiçbir perde kapatamaz. Güneşin kendisinin nurunun parlaklığı, göz kamaştırır da öylece kendi parlaklığı kendisine gölge olur. İşte bu sebepten hepsini anlamak mümkün değildir. İşte biz, güneşten zerre, deryadan damla, harmandan tane kadar Mesnevi'den konuştuk. Az, çoğun yol göstericisidir. Azlığa bakmamalı, gösterdiği yola bakmalıdır. Zaten olgunlar için çok söze de hacet yoktur.

Der-ne-yâbed hâl-i puhte hîç hâm

Pes suhen kûtâh bâyed ve's-selâm

Pişmemişler, ham olanlar olgunların, yetişmişlerin halinden hiç anlarlar mı? Öyleyse sözü kısa kesmek lâzım, vesselam.

Hoş kalın, hoş olun, hayırla görüşelim efendim!

[code]http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=212[/code]
 

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#3
Tabîbim Aşktır Benim

Vakt-i şerifler hayr olsun efendim! Hayırlar feth olsun, şerler def olsun. Ne güzel hülâsa edivermişler gönüllerindekini, tasavvuf ehli! Ve hep, artık ezberlenmiş, formüle edilmiş bu sözlerle güzelliklere tâlip olmuşlar, çirkinliklerden kaçmışlar. �Eğer dünya malını gönlüne indirirsen çirkinlik olur, yok eğer onu hayra vesile kılarsan güzellik olur.� meâlindeki Mesnevî sohbetimizi yapmıştık daha önce. Ve devam ediyor Hazret-i Mevlânâ, mal toplamanın faydasının ne kadar olduğunu izâh için.

Ger berizi bahra derkûzei
Çent güncent kısmeti yekruzei

Denizi bir kâseye dökecek olsan, ne kadar sığar? Ancak bir günlük rızkın kadar. Malûmdur ki gemi, suyun üzerinde, denizin üzerinde gittiği müddetçe su onu kaldırıcı ve gitmek istediği yere ulaştırıcı bir vasıtadır. Ne zaman ki gemide bir delik hâsıl olur, deniz, geminin içine girmeye başlarsa artık o gemi yürümez ve batar. İşte dünya malı seni varmak istediğin yere götüren, götürücü olan deniz gibidir. Onu sen içine almazsan, üzerinde olursan gemi gibi istediğin yere varırsın. Yok, hırsla, tamah ile onu içine almaya kalkarsan geminin su alıp batması gibi dünyada batarsın. Ve kanaat ne tükenmez bir hazinedir. Kanaat yerine, hazineyi, zenginliği malda aramak boştur.

İnsana yaradılışında yükselmek, yücelmek, daha geniş imkânlara kavuşmak arzusu verilmiştir. Bu, hırsla tamah hâlinde olursa o zaman Hazret-i Peygamber�in �İnsanın iki vadi dolusu altını olsa üçüncüyü ister ama bu iyi bir şey değildir.� buyurduğu gibi iyi olmayan insanlar sınıfından oluruz. Ancak dünya malı sadece yükselmek için bir itici güç, âdeta, bir otomobilin marş motoru gibi ilk hareketi verecek güç olarak kabul edilirse o zaman motoru çevirir ve motor yürümeye başlar. Marş motoru ana motoru çalıştırır ve araba gitmeye başlar. Marş motorunu otomobilin motoru yerine kaim edersek o zaman o arabanın motoru da kendi de dağılır gider. Bütün bunlar birer misal ve bu misallerle anlatılmak istenen şey şu: Dünya hâline şükredebilmek için senden daha aşağıda olanlara bakacaksın. Maddî imkân bakımından daha aşağıda olanlara. Âhiret hâlinde yükselmek için ise senden daha yücelere, daha olgunlara bakacaksın. Eğer bunun tersi yapılırsa yani �Ben filancadan daha çok namaz kılıyorum, daha çok ibadet ediyorum, daha çok şöyleyim, böyleyim.� denir ise zarar olur. Bir kere, benlik başlar. Başkasını beğenmemek başlar. Ona �ucb� denir, �kendini beğenme� denir ki gururdan daha özel ve tehlikeli bir histir. İhtiyacından fazla mal vesaire peşinde koşmak sadece hevesi tatmin eder, insanı tatmin eden şey değildir. Hülâsa, ihtiyacıyla nispet kabul etmeyecek derecelere vardırılan her şey hırs ve tamah eseridir. Hırs ve tamah ise insanı hakîkatleri anlama yolunda en büyük esarete müptela kılan şeydir.

Kâseyi çeşm i harisan turneşut
Ta sedef kâni neşûd pür dur neşud

Hırs ve tamah ehlinin gözü doymaz. Hâlbuki sedef kanaat gösterip kapanmasa idi içinde inci olmazdı. Hazret-i Mevlânâ burada daha başka bir misal veriyor. Malûm, incinin oluşmasında birtakım destanî anlatımlar vardır. Efendim, nisan yağmuru yağdığı zaman istiridye, sedef, ağzını açar ve içine bir nisan yağmurunun düşmesini bekler. O yağmur düşer düşmez de ağzını kapatır ve istiridyenin özelliğinden dolayı o nisan yağmuru tanesi inci olur. Eğer o nisan yağmuru yılanın ağzına damlarsa zehir olur diye şairâne bir izâh vardır. Bunun aslının böyle olmadığı tabii biliniyor. Esasında istiridye, içine giren kum tanesinin zararlarından kendisini korumak için kendi salgıladığı bir maddeyi o kum tanesinin etrafına sarar, işte ona da biz inci deriz. Fakat nisan yağmurunun bereketlerinin karşılığı ve mahlûkattaki sedefin inci yapıcılığı, yılanın zehir akıtıcılığı anlatılsın diye böyle bir efsane kabul edilmiştir. Hazret-i Mevlânâ da bunun misalini açıklayarak bir başka özellikle şöyle anlatıyor: Eğer istiridye ağzına giren nisan yağmuru tanesine veya kum tanesine kanaat edip ağzını kapatmasa idi, birkaç damla daha gelsin, birkaç tane daha gelsin diye beklese idi ağzı kapanmadığı için inci, dürdâne hâsıl olmazdı. İşte sen de karnın doyduktan sonra ağzını açma, açık bırakma. Gözünün doyması için de gözünü hakîkî manzaralara çevir. Bakılması lâyık olan şeylere çevir. Bakılmayacak şeylere çevirme. Yoksa kapatamazsın. Kapatamayacağın zaman da gözün doymaz. Azîz dostlar, iki şey doymaz; toprağın karnı, insanın gözü.

Her kiracamei zi aşkı çak şüt
Ozi hırs u ayb külli pak şüt

Her kimin elbisesi aşkın pençesi ile parçalanırsa o kimse hırstan da tamahtan da bütün ayıplardan da tertemiz olur. Hazret-i Mevlânâ bu beyti ile bir suali cevaplandırıyor. Hırsın, tamahın fenalığını anladık. Peki, bundan kurtulmak için ne yapacağız? İşte Hazret-i Mevlânâ en kolay tavsiyeyi yapıyor: Aşk... Aşk... Aşk� Ve devam ediyor:

Şad baş ey aşkı hoş i sevdaima
Ey tabibi cümle illet hayima

Ey faydası hoş olan ve bütün illetlerimizin, marazlarımızın, hastalıklarımızın devası olan aşk, şâd ol sen! Aşk, bir adamın yakasından tutup onu kendine doğru çekmeye başlayınca o kişiyi bir elbise gibi kaplamış olan hırs ve tamah, mal ve servet bağımlılığı ve bunun gibi bütün ahlâkî ayıplar yok olur, çıkar. Elbisenin yırtılıp çıkması gibi... Ve bütün illetlerin hekimi aşktır. Ey aşk, sen şâd ol!

Ey devai nahvetü na mu suma
Ey tü eflatu nu calili suma

Bizim kibir ve azametimize ilaç olan ve bizim için Eflatun ve Calilus olan aşk, sen çok yaşa! Hazret-i Mevlânâ bu son iki beyitte aşka methiyeler söylüyor. Ve aşkın, mal hırsı ve tamahına ilaç olduğu gibi kibir ve azamete de ilaç olduğunu, Eflatun ve Calilus gibi bizim hastalıklarımıza deva olacağını söylüyor.
Malûm, Eflatun -Platon- eski Yunan filozoflarından. Eski tâbiriyle hikmet-i işrak yani doğuş felsefesi denen bir özel felsefî okulun, ekolün kurucusu ve hâlâ tesiri devam eden çok mühim bir feylesof. Ancak burada filozofî açıdan değil hikmet açısından ele alınmıştır. Yani bu beyitte bir hakîm olarak yer almıştır. Çünkü, malûmunuz, tasavvufla felsefe birbirinden ayrı şeylerdir. Bazen günlük hayatımızda tasavvuf felsefesi diye kullanılıyor. Tasavvufun felsefesi olmaz. Tasavvuf ve felsefe kaynakları itibariyle farklı şeyler olduğu için birbiriyle bağdaşmaz. Tasavvufun felsefesi, felsefenin tasavvufu yoktur. Olmaz böyle bir şey! Çünkü felsefenin menşei, doğuşu akıldır. Tasavvufun doğuşu ise vahiydir. Yani, Resûlullah Efendimiz�den intikalen bize gelen sözlerdir, emirlerdir, nasihatlerdir, vs.
Filozoflar, dikkat buyrulursa hep birbirlerini nakzederler. Yani onun filanca tarafı eksik, berikinin falanca tarafı eksik diye. Hâlbuki mutasavvıflar hep birbirlerini tamamlarlar. �Onunki öyle güzel, benimki böyle güzel, ötekininki öyle güzel.� derler. O ona, o ona, o ona �Doğrudur, yanlış değildir.� derler. Dolayısıyla nakz yoktur. Beyitte sözü geçen Calilus ise Bergamalı bir hemşehrimiz. Miladî 130-200 yılları arasında yaşamış Bergamalı mühim bir hekim ve Hipokrat�tan sonra en büyük hekim sayılır. İşte Hazret-i Mevlânâ aşkı biri hakîm, biri hekim olan iki büyük zâta benzetiyor. Aşkta öyle bir kudret, öyle bir çekicilik, öyle bir yola getiricilik, düzelticilik vardır ki Eflatun�un felsefeyle, Calilus�un tababetle yapamadığı ruhanî ve cismanî tedavileri aşk, icrâ eder. İşte onun için �Ey tabibi cümle illethâ-yimâ, benim bütün illetlerimin tabibi olan aşk!� diyor.
Efendim, aşk bahsi daha devam eder, çünkü evvelimiz aşk, hâlimiz aşk, istikbalimiz aşk. Aşk olsun efendim...

Ömer Tuğrul İnançer
Keşkül Dergisi
 

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#4
''... sevgi kuru bir iddiadan ibaret değildir.Sevgi,gerekenin yerine getirilmesidir.En azından onun gibi olmaya çalışmak...

...

Koskoca Hz.Yusuf ,bir peygamber ,''Ve mâ überriu nefsî :Ben nefsimi temize çıkarmam '' diyor.Koca peygamber böyle söylerse sıradan insanlara hiç lâf düşmez.Ayrıca ''Ben kalbimi temizledim.'' dediğin zaman hemen sorarlar:Neyle?Hangi ölçüye göre? Nasıl?'' ...

Ö. Tuğrul İnançer ile gönül sohbetleri/syf 14
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap