Okunası yazılar..

Katılım
19 May 2008
#1
Aç gözlerini ve sadece okumayı dene. Usanmadan, sıkılmadan, yılmadan sadece oku.

Alemi oku. Hayatı oku. Al kitabı eline, gerekirse hiç bırakma. Sarıl kitaba sadece oku..

Okudukça anlayacaksın sana en luzumlu şeyin okumak olduğunu.

Sonra…Sonra düşün. Sadece düşünmeyi dene.


Düşünebildiğin kadar düşün… Hayatı düşün… Düşündükçe düşün. Hatta düş bahçelerinde bir gezintiye çık.

Belki düşlerin gerçek olur?… Kainat kitabını düşün. Ve hatta alemin sayfalarında bir gezintiye çık.

Kainat, beyninden kat kat büyük ama beynin onu kapsayacak kadar geniş bir kabiliyete mazhar. Neler okumuştun? Okuduklarını düşün.

Düşündükleri ise görmeye çalış ve hisset.

Sonra düşündükleini yaz… Bakalım sayfalar, mürekkepler düşüncelerini içine alacak kadar yeterli olacak mı?

Bil ki bundan mürekkep de, kağıt da hoşnut olacaktır. ‘ Korkmadan yaz. yazmaktan korkma…’

Ve paylaş… Sadece paylaşmayı dene…

Yazdıklarını paylaş insanlarla. Olur ya birinin aklına kalbine manevi bir yol açmaya vesile olursun.

Olur ya, birinin ruhuna bir huzur damlası sepersin. Belki bir kapı açarsın huzur iklimine doğru. Ne dersin olamaz mı?

Belki bu sayede yıkılmayan duvarları yıkarsın! Taş kalplileri yumuşatırsın. Söylesene bundan büyük bir mutluluk duymazmısın?

Duyarsın elbette, duyarsın…

Bir de sadece gülümsemeyi dene. Denemekten korkma. Küçük bir tebessüm kondur sevdiklerinin kalbine.

Sakın esirgeme onlardan sevgi dolu bir gülümsemeyi…

Ve son… En son mütevazi ol. En güzel bir sona erişmek için mütevazi ol. Oku… Yaz… Paylaş… Şükret… Zikret… Sade yaşa hayatı…

Sadece hayırlı yaşamayı iste dualarında. İstemekten korkma! ..

Sonsuz merhamet sahibine sığın. Bil ki, O'na sığınan, inanan, dayanan her iki cihanın en mesut ve bahtiyarıdır.

Sadece O'na sığın. Sadece O'ndan iste. Her işin başında O'nun ismini an. Ve bil ki, her yolun sonu O'na çıkar. Sadece O'na................

(Alıntı)
 
Katılım
19 May 2008
#2
Ynt: Okunası yazılar..

BENİM YAŞLARIM..

İnsan 5 yaşına gelmeden anlıyor; açlığın öldürdüğünü, soğuğun dondurduğunu, ateşin yaktığını...

Sevgisizliğin insanın canını acıttığını...

Duyguları, nesneleri, kişileri, çevresini tanıyor.
Her şey ona çok büyük görünüyor:

Ev, masa, anne, baba...

10'una gelmeden oyunla, sayılarla, harflerle tanışıyor. Azgın bir iştahla öğreniyor. Kız ya da erkek olduğunu fark ediyor. Dünyanın evde, okulda kendisine anlatılandan da büyük olduğunun ayırdına varıyor.

***

15'inde, tam da en çok kendini sevdireceği çağda, sivilcelenen yüzünden, değişen bedeninden utanırken aşkı keşfediyor.
Dış dünya kadar iç dünyanın da büyük salonları ve kendisinin bile bilmediği odaları olduğunu, açıldıkça o odalardan devasa bahçelere çıkıldığını hissediyor, büyüleniyor. Şarkıların içinde sevdalar gezdirdiğini, şiirin her türden hasreti dindirdiğini anlıyor. Aşk acısını öğreniyor. Yine de seviyor; ille seviyor, inadına seviyor.

20'sinde putlarını yıkıyor, başkaldırıyor, kanatlanıyor.

Her şey ona küçük görünüyor:

Ev, masa, anne, baba...

"Dünya küçükmüş; büyük olan benim" efelenmeleri başlıyor.

Lakin dünya bunu bilmiyor.

O yüzden 20'ler çoğu zaman hayal kırıklıklarıyla geliyor.

***

25'inde ayaklar biraz yere değiyor.

Okul bitiyor, iş telaşı başlıyor.

Sınıfta öğrenilenlerin akı, sokaktaki gerçeklerin karasına çarpıp grileşiyor.

Yolu hızlı gelenler çabuk yorularak, sevdiğini bulanlarsa kalbinden vurularak evleniyor genelde...

5 yıl önce uzak bir ülke olan "istikbal", daha yakına geliyor.

"Bir denizde yangın çıkarma" hayali erteleniyor.

"Dünya zor"laşıyor.

***

30'unda muhasebeye başlıyor insan:

"Dünya hâlâ beni tanımadı, üstelik galiba ben de dünyayı tam tanımıyorum" dönemi...

Mevcut bilgilerin sorgu yeri...

Kuşkunun beyliği...

Tehlikeli yaşlar: "Bunun nesine hayran oldum ki ben" pişmanlıkları, "Hakkımı yediler" sızlanmaları, sırta saplanan hançerler, çelmeler, dost kazıkları, ağır ağır olgunlaştırıyor insanı...

***

35, yolun yarısı...

Hiç okul asmadan, evden kaçmadan, bir terasta sevdiğiyle öpüşüp bir çadırda uyanmadan 20'sine gelenler için gecikmiş telafi çağları...

Daha önce hiç yüz verilmemiş ana-babaların sözüne yeniden kulak kabartılan yaşlar...

Olgunluğun karasuları...

40'ında eski kotlar dar gelmeye, saçlara ak düşmeye, aile büyükleri yaşlanıp ölmeye başladığında bocalıyor insan...

Panik, kadınları kuaföre sürüklüyor, erkekleri araba galerilerine; ve ikisini birden yeni sevda hayallerine...

Yiten gençliğe, boyalı saçlarla, içe çekilen karınlarla, kırmızı arabalarla çare aranıyor.

***

45'inde "istikbal" denilen o uzak ülkenin toprağına ayak basıyor insan...

Hem ölüm yarınmış gibi, hem hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasını öğreniyor.

Eski dostlar, hatıralar kıymete biniyor.

Didişmenin yerini sükûnet, böbürlenmenin yerini nedamet, kinin yerini merhamet alıyor. "Keşke"ler "iyi ki"lerle, hırslar hazlarla yer değiştiriyor.

Bu dünyayı silkelemekten, daha iyi bir dünya için kavga vermekten vazgeçmeseniz de, öbür dünya umuduna da kulak kabartıyorsunuz, ara sıra...

***
Genellenemez tabii; bunlar benim yaşlarım.

Sonrasını bilmiyorum henüz; öğrendikçe yazarım.

Can DÜNDAR
 
Katılım
19 May 2008
#3
Ynt: Okunası yazılar..

Dünyevilik telaşelerle geçen gündüzün ardından gelen durgunluk.Sonsuz olan Kâinatın bulunduğumuz küçücük bir kısmına veda eden güneşin arkasında ki karanlık.Ay'ın ve yıldızların göründüğü mekân. Şehirden elini eteğini çeken gündelik gürültünün yerine sessizliğin çöktüğü an...

Kimine göre koyu bir karanlık,ürkütücü bir sessizlik.Kimine göre sadece uyumak.

Gece...Gündüzün muhasebesini yapma yeridir kendimizi alıp karşımıza.Ve sorabilmektir Hz. Ömer yüreğince cesaret gösterip 'Bugün ALLAH için ne yaptın' diye.Alınan her nefesin verilmesi gereken şükrünün ne kadarını verebildik o koskoca günde.Her anın ALLAH yolunda ve O'nun rızası doğrultusunda olması gerekirken,ne kadarını O'nun yolunda ve rızası doğrultusunda yaşayabildim diye sorgulayabilme yeridir.

Gece...Bir terazidir dünümüzü ve bugünümüzü tartacağımız.'İki günü eşit olan ziyandadır' sözüne muhatab olup,ALLAH katında ki zararımızı ve ziyanımızı hesaplayabilmektir.Dünümüzün zararını bugün kapatabildik mi,yoksa eşit mi dün ve bugün ya da bugünümüzün zararı dünden daha mı fazla diye düşünme zamanıdır.

Gece...Karanlığı aşıp Aşk'ın içine düşebilmektir.Aşk'ın sahibinin aşkıyla bir gül renginde yanarak aydınlatabilmektir karanlığı.Sıcak bir gözyaşıyla kalbi yakabilmek, yakarabilmektir ve tevbe edebilmek bütün zarar ve ziyanlardan.İçten bir duanın haykırışlarıyla ve hıçkırıklarla bastırabilmektir sessiziliği.Bütün teslimiyetle secdeye kapanıp gidebilmektir dünyadan.Rahmet ırmaklarında yıkanıp,Aşk'ın pınarına ulaşabilmek ve hissedebilmektir kalple.Dünyanın geçici güzelliklerinin üstünden geçip sonsuz güzelliklere varabilmektir.

Gece...Yeniden doğabilmenin başlangıcıdır güneş gibi her güne.Ve Aşk'ın aşkıyla bil gül renginde yanmanın ışığıyla,gündüzün dünyevilik işlerinin üzerini aydınlatıp yalanlığını ve geçiciliğini görebilmek için yaşayabilmektir gece.

Ey Güneşin ardında ki karanlığı getiren...Öyle bir yaşat ki gecelerimizi,kalbimizin,ruhumuzun üstüne güneş gibi doğsun geceler.

Ey gökyüzünde ki yıldızların öncesinde ki gündüzleri getiren.Öyle bir yaşat ki gündüzlerimizi,gecene vardığımızda katında ki zararımız,ziyanımız çok olmasın,rızanı kazanabilmek adına yaşadığımız dünümüz ve bugünümüz birbirine eşit olmasın.

Ey gecelerin Sahib'i...O karanlık perdeyi aşıp, gecelerin tefekkürlerine,mübarekliğine ve güzelliklerine ulaştır bizleri...

Ey gecelerin ve gündüzlerin Sahib'i...Gecelerimiz gündüzlerimizin ışığı,gündüzlerimiz ise gecelerde ki karanlığa düşen aklığımız olsun, Sen'in katında...


Gecenizde Aşk'ın Sahibi'nin aşkıyla bir gül renginde yanarak
gündüzünüzü aydınlatabilmeniz duasıyla...


Nuri Osman Karan
 
Katılım
19 May 2008
#4
Ynt: Okunası yazılar..

Birgün bir çocuğa sormuştum, ''denizler neden tuzludur'' diye. Babası uzun bir sefere çıkmıştı. Çocuk hemencecik cevap verdi:
'' Denizler tuzludur çünkü denizciler durmadan ağlarlar!''
Neden denizciler böyle ağlarlar ki!
Çünkü, dedi: yolculukları hiç bitmez.. onun için mendilleri hep direklere asıp kuruturlar!
Yine sordum: ya niçin insanlar üzgün olunca ağlar? Çünkü, dedi:
'' Daha duru görebilelim diye gözlerin camını ara sıra yıkamak gerek!''

--- :)
 
Katılım
19 May 2008
#5
Ynt: Okunası yazılar..

‘İyi’ demek adettendir ya !

‘İyiyim’ dedim…
Değilim.

Anlatılması zor bir duygu içimde ki.
Her harf
Her kelime
Ve her cümle, olduğundan ya çok basit ya da daha karmaşık bir hale getiriyor dilime getiremediklerimi.

Birgün konuşmayı unutmak, sadece susmak istiyorum.
Birgün susmayı unutmak, olur olmaz konuşmak istiyorum.
‘Kime, neye konuşursan konuş’ diyorum…
Yeter ki susma!

Hiçbir söz yetmiyor, beni 'bana' anlatmama…
Dinleyemiyorum kendimi, acımadan içim…

Dokunsalar ağlayacağım bir ömür boyu…
Ve değseler hüznüme, döküleceğim parça parça…

Bir anlık değil, boğulduğum bilinmezlik.
Acısı çıkıyor sustuklarımın.
Oysa ben iyiyim görünürde!

Anlamını içime çeke çeke mutluluğa erişemiyorum...
Ya hep ben fazla geldim ya da hep bir şeyler eksik kaldı…
Şimdi iyi olan ne varsa, üzerine çizgi çekemediğim kırgınlıklar sarıyor dört yanını.
Ve ben,
İyi olmanın eşiğinde, korkulara kapılıyorum anlamadığım bir biçimde…
Sebebim yok.
Belki de çok…

Biliyorum;
Ben bile kendimi anlayamıyorken anlaşılmayı beklemek, hayalden de öte .

Ben kendimi,
Görmüyorum
Duymuyorum
Ve bilmiyorum…

Dokunsalar ağlayacağım bir ömür boyu…
Ve değseler hüznüme, döküleceğim parça parça…

Alıntı

:-X :'(
 
Katılım
19 May 2008
#6
Ynt: Okunası yazılar..

Sanki şehre bir şeffaf bıçak inmiş gibi olur bayram sabahları. Keser o bıçak telaşları. Koparır insanın ayaklarına dolaşan koşuşturma halatlarını. Keser kendinden kaçış yollarını. Aynalar kor kendi yüzünden kaçanların önüne. Yansımalar düşürür kendi izinden korkanların gözüne. İnsanların yeryüzünden yükselterek oluşturmaya çalıştıkları her türlü kutlamanın aksine, caf cafsız, gürültüsüz, patırtısız bir kutsallık iner şehrin üzerine. Vahiy kaynaklı bu bayram, gökten indirilen bu kutsiyet, Kâbe gibi duru ve sessiz, sade ve gösterişsizdir ama insanların kalbini tâ derinden yakalar. Varlığın nabzı o kalplere göre atmaya başlar. Duvarların rengi değişir, sokakların çıktığı meydanlar dönüşür, insan çehrelerine ayrı ve ulvi bir renk gelir.

Şehrin dokusu yeniden inşa edilmiş gibidir. Çocuklar bile farkındadır, yeni ve sahici bayramın. Aşağıdan yukarıya doğru itelenen değil, yukarılardan aşağıya doğru serin bir yağmur gibi yağan o kutsallığın. İnsanlar arasındaki ayrıcalıkların yıkılışı başlar. Eşyaya can gelir, toprak neşeyle yoğrulmuş gibidir, cansızlar tebessüme gelmiştir. Gözlerimizde ararız bayramı ve buluruz. Yüzlerimizde hasretini çekeriz o insanî kutsiyetin ve hemen her yüzde bayramla buluşuruz. Öyle bir bayramdır ki bu, inanmayanlar, sırtını dönenler bile, tarif edemedikleri, kaynağını bilemedikleri bir yumuşaklık bulurlar gönüllerinde o gün. Yağmur gibi kimseyi kimseden ayırmadan iner. Yağmur gibi kimseye ardını dönmez, içi dışı bir, önü ardı bir serinlik olur her cana (ve dahi cansıza...).

Her bayram sabahı omuzlarımdan adını koyamadığım bir yükün kalktığını hissederim. Sanki uçurtamadığım bütün uçurtmalar o sabah uçar gibidir. Sanki isabet ettiremediğim bütün misketlerim o sabah hedefini bulur gibidir. Sanki özlemini çektiğim oyuncaklar o sabah yastığımın altına konulur gibidir. Yaşım ne kadar olursa olsun, hep çocuk oldum bayram sabahları.. Artık elimden tutacak bir babam yok; ama elinden tutulan bir babayım. Artık yastığımın altına yeni urbalar koyulmasını beklemiyorum ama yastığının altına urba koyduklarımın sevinçleriyle seviniyorum. Yine çocuklardan alıyorum sevincimi. Yine çocukça sevinçler üzerinden kuruyorum mutluluklarımı. Ve bir kez daha anlıyorum ki, günlerin de kalbi var... Günlerin kalbi de ancak Allah'ın zikriyle tatmin oluyor. Ramazan Bayramı, ebedî iftar sevinçlerinde buluşturur bizi kendimizle.. Fıtratımıza dönüşü koyar yastığımızın altına. Oruçlunun yemesini kestiği, içmesini ertelediği her köşede, her demde, Allah'ı hatırlamasının ertesinde sevinir/sevilir Ramazan Bayramı günleri. Kurban ise, bizim adımıza varlığın merkezine akan hacıların Arafat'ta, O'nunla tanışmasının ertesinde sevindirir günleri... Velhasıl, Allah'sız bayram olmaz. Velhasıl ne gelirse gökten gelir bize. Yeryüzünden yükselttiğimiz havai fişekler, sokaklara taşırdığımız karnavallar, meydanlara zoraki soktuğumuz festivaller utanır bayram sabahlarından... Utanır. Ahireti olmayanın dünyada bayramı olmaz. Bayramı o bayram bilmeyenin ahirette sevinçleri olmaz.
Dr.Senai Demirci
 
Katılım
26 Kas 2008
#7
Ynt: Okunası yazılar..

selamün aleyküm sokak lambası paylaşımın için çok teşekkürler emeğine sağlık.
 
Katılım
19 May 2008
#8
Ynt: Okunası yazılar..



"İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.

Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.

Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.

Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.

Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.

Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.

Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için.

Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için."

W. Shakespeare
 
Katılım
19 May 2008
#10
Ynt: Okunası yazılar..

Bir denizaltı hikayesi:Ebediyete Kadar...
Heybeliada'daki Deniz Okulu'ndan mezun olan Ismail Türe, kendi gibi
Gelibolulu olan bir genç kizakaptirir gönlünü. Iki sevgili parmaklarina
nisan yüzügü taksalar da, birbirlerini çok seyrek görmektedirler. Ismail
Türe denizaltida muhabere subayi olarak görevlidir çünkü. Üstegmenin aklina
harika bir fikir gelir; nisanlisina isikli mors alfabesini ögretecek,
Çanakkale'den geçis yapacaklari geceyi planli oldugu için önceden bildirecek
ve böylelikle haberleseceklerdir.

Bogazi yüzeyden geçmekte olan denizaltinn kulesindeki denizciler sigara
içmekte, sohbet etmektedirler. Aralarindan birinin heyecanli oldugu her
halinden belli olmaktadir. Gelibolu kiyilarina geldiklerinde, karanlik
içindeki evlerden birinden bir el fenerinin yanip söndügü görülür: "Seni
seviyorum..."
Arkadaslari gülümseyerek Ismail Türe'ye bakarken, genç asik
elindeki fenerle sevgilisine karsilik vermektedir...

Bu olaydan sonra iki sevgilinin aski düsmez olur denizalticilarin
dillerinden. Herkes, haberlesmek için kurulan isik yolunu konusur.
Arkadaslari "Evlen artik su kizla da, buradan her geçisimizde selamlasmayi
birak artik" diye takilirlar Ismail Türe'ye. Denizaltinin üstünün ve altinin
bir oldugu yagmurlu günlerde bile, Çanakkale Bogazin'dan geçilirken,
elindeki fenerle ask nöbeti tutan yakisikli denizci gözünü bir an olsun
ayirmaz Gelibolu kiyilarindan.

Yine bir gün, yirmi yedi yasindaki Üstegmen, Çanakkale'den geçecekleri gün
ve saati, denizaltinin ugradigi bir limandan haber verir nisanlisina. Ege
Denizi'nden Bogaz'a giris yapacaklarini, en öndeki denizaltinin kulesinde
olacagini bildirir. Genç kizin gözüne her zaman oldugu gibi, o gece de uyku
girmez. Büyük bir sabirla pencerenin önünde oturmakta ve gözünü hiç
kirpmadan denize bakmaktadir. Fenerine yeni pil almis olsa da, arada bir
yanip yanmadigini kontrol eder yine de...

Birden, dev bir kararti belirir suyun üstünde. Güneyden gelen bir denizalti,
penceresinin görüs sahasina girmistir. Genç kiz pencereyi açar ve gecenin
karanligina uzattigi elleriyle feneri yakip söndürür.
"Seni seviyorum..."

Kulede bulunan denizaltinin komutani Bahri Kunt isareti görünce gülümser:
"Hay Allah, bu kiz denizaltilari sasirdi. Nisanlisinin denizaltisi bizim
önümüzdeydi..." Bir anlik tereddütten sonra Birinci Inönü denizaltisinin
komutani Bahri Kunt, yanit gönderilmezse genç kizin telaslanacagini
düsünerek, karsilik verilmesini emreder. Yanindakilerin "Ne diyelim
komutanim?" diye sormasi üzerine de sunlari söyler:
"Ebediyete kadar..."

O gece Üstegmen Ismail Türe'nin görev yaptigi Dumlupinar, Çanakkale
Bogazi'na giris yapan ilk denizalti olmustur. Ama, Gelibolu kiyilarina
gelmeden Nara Burnu açiklarinda Isveç bandirali "Naboland" adli gemi
tarafindan çignenmekten kaçamamis ve yarali bir balina gibi aci dolu sesler
çikararak, Çanakkale'nin karanlik sularinda kaybolmustur. Her sey birkaç
dakika içinde gerçeklestiginden, arkadan gelmekte olan Birinci Inönü
denizaltisi Dumlupinar'a çarpan geminin yanindan habersizce geçerek,
Gelibolu'ya ulasan ilk denizalti olur.

Genç kiz, nisanlisindan haber almanin huzuru içinde basini yastiga
koydugunda, genç denizci çoktan dalmistir "ebediyete kadar" sürecek olan
uykusuna!...



Sunay Akin

 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#11
Ynt: Okunası yazılar..

Tüylerim diken diken oldu okurken, Çanakkale, Gelibolu...
Paylaşım için teşekkürler...
 

İkiNokta

Kemandaki hüznü taşıyacağım sevgili!
Katılım
21 Ara 2008
#12
Ynt: Okunası yazılar..

Kara Fatma’yı Rus kilisesine muhtaç edenler utansın!
Hani bazen yaprakları kelam-ı kadime dönmüş eski dergi sayfalarını karıştırırken yüreğinizin orta yerine bir ağırlık, karabasan gibi çöker ya...

Yedigün dergisinin 1930’lu sayılarını karıştırırken de aynı hal arız oldu bana. Fotoğrafta, sadece o hülyalı bakışlarındaki derinliği korumuş bir kadın başı bana bakıyordu. Gözüm bir yerden ısırıyordu bu bakışları ama nereden?

Bakışlarım fotoğrafların üzerindeki başlığa kayıyor ister istemez. “Kara Fatma Rus manastırında” kelimelerini bir hamlede okuduğumda kendime, ‘Yok canım, o olamaz, olsa olsa bilmediğimiz başka bir Fatma’dan bahsediyor olmalı’ diye teselli vermeye çalışırken, asıl darbe, resim altı yazısında balyoz gibi iniyordu beynime. Şöyle diyordu bu iki büklüm olmuş kadının fotoğrafı altında: “Açlığımı kimseye belli etmemek için odama kapanır, ağlarım.”

Yaşadığım yürek burkuntusuna rağmen yine de bu ‘açlıktan ağlayan kadın’ portresini bildiğim Kara Fatma’ya yakıştırmama inadım formundaydı. Ne var ki bu direnişim, asker kıyafetli bildiğimiz Kara Fatma fotoğraflarının birinin altında güneş görmüş inatçı Erzurum karı gibi eriyordu. “Şimdi 55 yaşındayım” diyordu belinde kaması ve göğsünde fişekliği olan kadın, ve devam ediyordu: “Askere gittiğim zaman 24 yaşında idim.”

Çatıdan üzerime iri bir buz parçası düşer gibi oldu. Bu o... Evet, bu o...

O 9 Ağustos 1933 tarihli Yedigün’ün 22. sayısında yakışıklı bir efsane çöküyor ve ikrah ettiren acılıkta bir tarih yazılıyordu.

Erkek askerler için Mehmetçik hangi anlamı taşıyorsa, orduya katılan kadın askerlere de genel olarak “Kara Fatma” denildiğini biliyoruz. Üstelik bilinen ilk Kara Fatma, 1854-1856 Kırım Harbi’ne katılmış; kendisi Çukurova’daki Cirit aşiretine mensup bir ocağın kâhyasıdır. Ayağında çizmeleri, başında tülbent sargısı, belinde silahları ve elinde kamçısıyla ve dahi güneşten esmerleşmiş yüzüyle erkekten bir farkı olmadığını, bizzat Gazi Ahmed Muhtar Paşamız anlatıyor. Hatta Sivastopol Destanı’nda adının “Nisâlar kahramanı” olarak geçtiğini dahi biliyoruz.

Lakin Kurtuluş Savaşı’ndaki Kara Fatmaların en meşhuru, Erzurumlu olanıdır. Kocası Binbaşı Derviş Bey’le birlikte kâh Kars cephesinde, kâh Balkanlarda savaşmış. Edirne’de Bulgarlara karşı mücadele vermiş, ağaç kabuğu kemirerek hayatta kalanlardan biri olmuş. Mütarekeden sonra ise kaybetmiş eşini. Sonra onu İstanbul’dan Sivas’a giderek Mustafa Kemal Paşa ile görüşürken görürüz; ardından o artık cephelerdedir: İzmit, Düzce, Adapazarı, İznik civarında Yunanlılara baskınlar düzenlerken, köylerden, kasabalardan gönüllü toplarken karşımıza çıkar. Bir de gazetecilere ilginç bir figür olarak görünmüş olmalı ki, 1923 yılına kadar kendisiyle çeşitli söyleşiler yapılmış, korkusuzluğu, cesareti ve yaralı olduğu halde gözünü budaktan esirgemeyişi vurgulanmış, adı Garp cephesinde bir efsane bulutu gibi dolaşmış; bir de kendisine bağlanmak istenen maaşı Kızılay’a bırakmasındaki yüce gönüllülüğü.

Velhasıl Erzurumlu Fatma Seher Hanım ya da nam-ı diğer Kara Fatma, Kurtuluş Savaşı’nın sembol ismi olarak günümüzde ders kitaplarına kadar girmeyi başarmıştır.

Lakin Yedigün dergisinde bulduğum söyleşi, Kara Fatma’nın 1923-1944 arasında gözlerden uzak geçen hayatı üzerindeki karanlığı kaldırıyordu. Bugünden bakınca Kurtuluş Savaşı gazileri Lozan’dan sonra sanki yere göğe sığdırılamamış gibi geliyor bize. Onlara topyekün sahip çıkılmış ve bir dedikleri iki edilmemiş zannediyoruz. Ne kadar yanıldığımızı birazdan bir kere daha anlayacağız.

Kara Fatma, 1933 yılında İstanbul’un Galata semtindeki Rus manastırının bir odasında sefalet içinde yaşamaktadır. Aradığı kişiyi 2. kattaki 9 numaralı odada bulan muhabir Mekki Sait Bey’i önce bir Rus çocuğu karşılar ve kendisine Kara Fatma’nın odasını gösterir. Muhabir onu, komşularının artıklarıyla karnını doyuran ve yalnız kaldığı zamanlarda utancından hüngür hüngür ağlayan birisi olarak anlatır bize. Kara Fatma’nın odasında iki çuval seriliymiş ya, kendisi yerde tahta üzerinde yatıyormuş. Çuval dediği, torunlarının yatağı. Köşede bir tencere, soğuk bir sac mangalın yanında aylarca evvel yere nasıl bırakıldıysa öyle duruyordur.

Kara Fatma konuşmaya, iş bulamamaktan şikayet ederek girer: Kapıcılığa, hatta çöpçülüğe bile razıdır torunlarına bakabilmek için. Ama kimse iş vermemiştir ona.

Yaralarından söz eder sonra, savaşta aldığı. Kızının parmaklarını şarapnel uçurmuş, evlenip çoluk çocuğa karıştıktan sonra ise delirmiş. Böylece torunlarına bakmak zorunda kalmış Kara Fatma. Yine de göğsüne taktığı İstiklal madalyasından gurur duymaktadır: “Bütün sefaletimi unutturan, beni yaşatan, bu İstiklal madalyasıdır. Açım ama şerefliyim!”

Aç ama şerefli kadın ağlamaya başlar o sırada. Ağlarken anlatır, anlatırken ağlar:

- Bazen çocukların elinden tutuyor, ‘Şu yetimler aç kalmış, ölecekler’ diye nineleri olduğumu sezdirmeden onlar için yardım toplamaya çıkıyorum. Ne yapayım, siz söyleyin!

Muhabirin aklına torunlarının nerede olduğunu sormak gelir. Sokaktadırlar; birazdan geleceklerdir. Dilenmekten dönerken birinin avucunda 100, diğerininkinde 60 para olacaktır. “Al nine” derler, “hiç harcamadık, olduğu gibi sana getirdik. Bir çay pişiremez misin bunlarla? Ekmek batırıp da beraber yiyelim.”

Torunlarıyla birlikte dilenen bu Kara Fatma portresine alışık olmayan yüreğiniz hop oturup hop kalktı, biliyorum ama gerçeğin yüzü bazen böylesine acımasız ve soğuktur.

1944’te (69 yaşında) yeniden hatırlanıp Defterdarlık’ta bir işe yerleştirilen Kara Fatma, 1954 yılına gelindiğinde artık 79 yaşındadır ve yine sefil bir vaziyette İstanbul’da bir kulübede tek başına yaşamaktadır. Tek Parti dönemini perişanlıklarla geçiren Kara Fatma’ya doğru dürüst bir maaş ne zaman bağlanmıştır bilir misiniz? Demokrat Parti devrinde, 22 Şubat 1954’te. Ancak özel bir kanunla kendisine ‘ömür boyu’ 170 lira maaş bağlanan Kara Fatma’nın ömrü bu maaşı yemeye yetmeyecek ve ertesi yıl Erzurum’da hayata gözlerini yumacaktır.

Sağlığında bir gazeteciye, “Göğsümde bir şarapnel parçası var. Acı veriyor.” demişti. Tarihimizin göğsündeki şarapneller ne olacak Fatma teyze, sen söyle?
"Mustafa Armağan"
 
Katılım
27 Eki 2007
#13
Ynt: Okunası yazılar..

bu vatanın gerçek sahiplerine sahip çıkılmadığını biliyordum hakları verilmediğini çoğu zaman ilk kez böyle yüzüme vurdun gerçekleri buz gibi tüm soğukluğuyla iki nokta
keşke anlatmasaydın diyorum ama bilinsin gençler bilsin; insanlar, gönlü bu vatan sevdasıyla dolanlar, gerçekten mustafa armağan da tarihi tarafsız objektif değerlendirenlerden biridir
hatta şunu düşünüyorum mustafa armağanı bayağı dinlerim okurum.İnanıyorum ki Mustafa armağan tek başına dahi olsa ermeni tarihçileri mat eder kimin katliam yaptığını gösterir.geçenlerde dinledim radyodan bize ermeni katliamı yapıyoruz diye meclislerinde ermenilere destek veren fransızların..
zamanında ve hatta hala cezayir de yaptıklarını....çok ağır katliamlar ve devam ediyor siyasi müdahale. bence zinedine zidane ın fransız forması giymesi fransızca konuşması bile katliamın göstergesi ki bu cezayir yıllarca osmanlıca egemenliğindeki dönemlerine bir daha hiç kavuşamamıştır ne yazık ki...
bu devirde güçlü olan devletlerin dediği doğrudur ya da hakkını kovalayan oturduğu yerden hakkını savunamayan aciz devletler ise anca üçüncü dünya devleti olur
inşallah ümitvarım Türkiyemizden insanlar biliçlendikçe Türkiyemiz de yükselen devletler muvazenesinde yerini alacaktır
hamza dan gündem üstüne
 
Katılım
19 May 2008
#14
Ynt: Okunası yazılar..

Halil İbrahim Bereketi

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış.

Büyüğü Halil.

Küçüğü ise İbrahim...

Halil, evli çocuklu.

İbrahim ise bekârmış...

Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...

Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.

Bununla geçinip giderlermiş...

Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.

İkiye ayırmışlar.

İş kalmış taşımaya.

Halil, bir teklif yapmış :

İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.

Peki, abi demiş İbrahim...

Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... .

O gidince, düşünmüş İbrahim:

Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine

Böyle demiş ve

Kendi payından bir miktar atmış onunkine...

Az sonra Halil çıkagelmiş.

Haydi İbrahim. De miş, önce sen doldur da taşı ambara.

Peki abi.

İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.

O gidince, Halil düşünür bu defa:

Der ki:

Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.

Ama kardeşim bekâr.

O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.

Böyle düşünerek,

Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.

Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.

Bu, böyle sürüp gider.

Ama birbirlerinden habersizdirler.

Nihayet akşam olur.

Karanlık basar.

Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.

Hatta azalmıyor bile.

Hak teala bu hali çok beğenir.

Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki...

Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.

Şaşarlar bu işe...

Aksine çoğalır buğdayları.

Dolar taşar ambarları.

Bugün 'Bereket' denilince, bu kardeşler akla gelir.

Bu bereketin adı: Halil İbrahim bereketidir
 
Katılım
27 Eki 2007
#15
Ynt: Okunası yazılar..

Bulaşık Kaşıklar


İki sevgili lüks bir retorana giderler. Delikanlı yakışıklı mı yakışıklı… boyu-posu yerinde ama sanki birazcık safçadır. Kız derseniz ay parçası, dünyalar güzeli. Gözleri koyu yeşil, kumral saçları yarı belinde dalga dalga… saçlarnda kinaye olarak isterseniz kızın ismine deniz diyelim, delikanlının adı da Yunus olsun…
Ismarlayacağı yemeğin bedelini ödeyebilmek için bizim Yunus belki bir haftadır para biriktirmektedir. Belki de bazı arkadaşlarından borç almak zorunda kalmıştır. Giydiği takım elbise arkadaşına ait, ayağında da kardeşinin yeni ayakkabıları emanettir zaten.
Heyecanla kendileri için ayrılan masaya doğru geçerler.Kız masaya otururken delikanlı yardımcı olmayı unutmaz. Bu tüyoyu en yakın arkadaşından almıştır zira…
Deniz manzaralı bir restoranın Deniz’e nazır bir masasında güzel bir akşam yemeği faslıdır başlar. Romantik bir şarkının nameleri gönüllerini kıpır kıpır edivermez mi bir de; Yunus hemen bir atlayış yapar;
-Ne hoş bir müzik değil mi? Benim en çok sevdiğim şarkılardan biridir bu.
Deniz’in yüzünde muzipçe bir tebessüm belirir, sonra da şuh bir kahkaha atıverir. Yunus şaşırır, neden güldüğünü sorar:
-Kusura bakma ama bu şarkının sözlerini bildiğinden emin misin? İstersen birlikte dinleyelim. Hatta o kadar seviyorsan bizim şarkımız olsun!
Yunus biraz kızarsada teklif hoşuna gider ve dinlemeye başlarlar “şarkıları”nı: “Aşka gönül vermem, aşka inanmam.” Demeye başlamaz mı sanatçı? Yunus şarkının her bir cümlesinde renkten renge girer:
Nasıl olsa sonu gelmeyecek mi
Her güzel şey gibi bitmeyecek mi
Bırakıpta beni gitmeyecek mi
Unut sevme beni, bu aşkın sonu
Ne yazıkki hicran göz yaşı dolu
Delikanlı devirdiği çamı nasıl ikame edeceğini düşünürken imdadına garson yetişir. Siparişlerini verirler fakat garsonun tavrını biraz ukalaca bulur Yunus. Birazdan servis için aynı eleman tekrar gelir, ama garsonun davranışaları iyiden iyiye sinirine dokunur. Deniz hanımın önüne servis açılır. Sıra Yunus’a gelince bir rezalettir yaşanır. Önüne konulan kaşık-çatala bakan delikanlı gözlerine inanamaz ve sorar:
-Bu da ne böyle?
-Kaşık, çatal ve bıçak…
-İyi ki söyledin valla! Gözün görmüyor herhalde, baksana şu kaşık çatalın haline!
-Ne var ki bunlar da? Kullanılmış bir kaşık, kullanılmış bir çatal ve de kullanılmış bir bıçak. Ama beyefendi sizi temin ederimki bunları sadece bir kişi kullandı. Şimdi şuradan kalkan müşterinin masasından getirdim.
Garsonun pişkinliğine bakıp kendisinin şu anda mutlaka bir kamera şakasına konu edildiğini düşünür. Çünkü burası … lokantasıdır. Böyle bir yerde müşterinin önüne, bulaşık bir çatal-kaşık koyup “abi valla az kullanıldı.” diyemeyeceklerine göre, bu olsa olsa bir şakadır. Garsonun kendisiyle ciddi ciddi kafa bulduğunu anlayınca Yunus küplere biner. Fakat sevdiği kızın yanında tatsızlık çıksın istemez, garsonu biraz ilerde kuytu bir köşeye çeker:
-Kardeşim sen manyak mısın? Müşterinin önüne böyle çatal-kaşık konur mu?
-Ne o abi? Tiksindin mi yoksa?
-Ya aslanım sen benimle kafa mı buluyorsun? Kim yemek yer bu kaşık çatalla?
-Sen yersin abi! Masada senin karşında oturan kızla senden önce burda tam onbir kişi yemek yedi biliyor musun? Yemekten sonra bir de o arkadaşlarla halı saha maçı yaparsınız artık. Valla önüne koyduğum çatal-kaşık o kızdan daha temizdir ya, artık yer misin yemez misin iş senin iştahına kalmış abim benim! Deniz dediğin haliç olmuş haberin yok…
Bizim Yunus kaptanın takası ala-bora oluverir. Bu Deniz’de çok su yutacağa benzer anlaşılan. Bozulan muhakemesi ve titreyen sesiyle garsona itiraz etmeye çalışır:
-Kız ile kaşık hiç aynı şey midir? Mukayese ettiğin şeye bak abi Allah aşkına yaa!
-Tabii ki bir değildir abicim. Bak şu kaşık kaç kişinin elinden geçti bilen yok. Ama her yıkamada tertemiz olur. Kaşık milletinin namusu yoktur, bekareti yoktur. Kız milletiyle kıyaslanır mı hiç? VAllahi sen de bir alemsin abicim yani!
Garsonla yeni flörtünün fikosundan pirelenen Deniz de o sırada yakın mesafede dinlemeye geçmiştir. Namus ve bekaret sözlerini duyunca kendisinden bahsedildiğini anlar. Bir fırtınadır kopar Deniz’de… Bir kase mercimek çorbasını garsonun başından aşağı deviriverir kız. Araya giren lokantanın şefi ve sahibi, tsunamiye dönen felaketi en asgari ziyan ile geçiştirmeye çalışırlarsa da nafile. Çünkü bütün müşteriler homurdanmaya başlamıştır. Bir tek Yunus’un sesi soluğu çıkmaz, zira o çoktan karaya vurmuştur. Lokanta sahibi Şain bey garsonu haşlamak üzere mutfağa alır:
-Ya ne yaptın sen kardeşim yaa! Bak üstün-başın ne oldu?
-Aman abi, namusumuza leke sürülesin de kirlenen elbisemiz olsun. Çamaşır makinesi hakkından gelir bu lekenin.
-Köftehorun ettiği lafa bak! El alemin kızından oğlundan sana ne be yahu!
-Öyle deme abi! Aşktı, meşkti, flörttü, yazık oluyor memleketin evladına-kızına!
-Alan memnun, veren memnun, derdini çekmek sana mı kaldı koçum?
-Bana kaldı abi. Benim midem o kadar geniş değil! Yemekte temiz kaşık isteyipte bulaşık insanlarla kırıta sırıta yemek yenmesini benim içim kaldırmıyor. Bak bu delikanlı, elin kızını ayartıp getirir, yemek ısmarlar. Başka bir gün kendi kız kardeşini bir delikanlı ile görse kızcağızın kemiklerini kırar. Başkasının kızına kanca atıp sıra kendi bacısına geldi mi melek gibi namuslu dursun ister. Hangi talanda görülmüş böyle yağma!!!
-Kız bir erkekle yemek yese ahlaksız mı olur kardeşim?
-O bir kerenin devamı umumiyetle gelir abi. Ne kızlar var bi görsen. Ronaldinho mübarek, yirmi tane delikanlıyı çalıma dizip ters köşeye yatırıyor. Tabi delikanlılarda onlardan aşağı kalmıyorlar. Sonra ne oluyor?
-Nerden bilelim efendim. Anlatsanızda bir öğrensek sonra ne olduğunu…
-Kimsenin kimseye itimadı kalmıyor abi. Erkek koleksiyonu yapan kız: “Evlenecek namuslu erkek var mı ki?” diyor. Erkekler de, “Biz onu bilemeyiz ama şimdiye kadar namuslu bir kızla müşerref olamadık.” Diyorlar. Halbuki kızlar erkekleri, erkekler de kızları kirlettiğini bilmiyor. Sonra da dönüp kendi flörtlerinin eserinden tiksiniyorlar. Biz evlilik diye bir şeye inanmıyoruz, evlilik aşkı öldürür furyası alıp gidiyor başını…
-Flört edecekleri ne malum? Belki niyetleri ciddidir, evlenip yuva kuracaklar belki?
-HafazanAllah!(Allah korusun) Şahin abi azını hayra aç, o dediğin daha kötü ya!
-Haydaaa! Yemeğe çıksalar kabahat, nikah masasına otursalar daha büyük kabahat mı oluyor? Peki zat-ı alilerinizi memnun edebilmek için çocukların ne yapmalarını irade buyururdunuz?
-Akıllarını azıcık başlarına alsınlar kafi. Bak abi eskilerden biri demiş ki: “İster kadın olsun, ister kitap; cildine bakıp aldanmamalı. Münderecatına(fihristine) bakmalı.”
-Bak iyi dedin. Eskide kaldı aslanım onlar.
-Tamam abi bende yenilerden misal vereyim. Sormuşlar Temel’e: Karın güzel mi olasun, yoksa bos mı? bos olsun daa! demiş. Amma yaptun sende uşağum, neden güzel olsun istemiysun? demişler, bizimki: Ula uşağum güzelluk geçicidur! demiş. Abi çocuğun karşısındaki kız bos bile değil. Güzellik desen iğreti… O makyajı senin kayınvalideye yapalım, valla hacı anne bu kızdan daha alımlı olur!
-Höst dedik höööst. Benim kayınvalideyi ne diye karıştırıyorsun işe. Bak Recai kardeş bnden sana son ihtar! Bundan sonra böyle huzursuzluklar isemiyorum ona göre!
-İşyerinizde istediğiniz huzuru, bütün aile yuvaları için istiyorum ben Şahin abi! Bak kurulan aileler Veli göçerin konutları gibi çatır çatır göçüyor. Müteahhitlik yapar, malzemeden çalarsan suç…Ama televizyon programı yapar, bir gram haysiyet, iffet, şeref bırakmadığın insanları çiftleştirirsen bunun adı program olur. Bu memlekette malzemeden çalıp tapusuz ruhsatsız aileler kuruyorlar, sen tutmuş retoranında huzur istiyosun abi…
-Yeter kardeşim yeter!!! Kabahat bende zaten! Tutar üniversite mezunu garson çalıştırırsan böyle olur. Kardeşim bak, canın memleketi kurtarmak istiyorsa, tamam kurtar. Ama burada garsonluk yapma! Yok burada garsonluk yapacaksan eğer, o zaman işine bak!
Recai tam cevap verecekti ki mutfağa gelen Lokanta Şefi ürkek bakışlarla patronu süzerek, bir iki öksürükle lafın arasına girer:
-Efendim kusura bakmayın, özür diliyorum. Kızınız bir erkek arkadaşıyla birlikte yemeğe gelmiş, şey yani…hani belki bilmek istersiniz falan diye düşündüm.
Acı bir gülümseme Recai’nin çorbalı yüzünü yalayıp geçerken, Şahin bey dişlerinin arasından bir küfür savurup mutfaktan hışımla çıkar ve soluğu kızının masasında alır.

Meselenin üstesinden gelmek pek de o kadar zor olmamıştı. Gerçi kızı biraz şirretlik etse de, erkek arkadaşını bir iki garsonla def eden patron, iki tokat attığı kızını da lokantanın şefi ile birlikte eve postalamıştı. Meselenin büyük kısmı da akşam evde hallolacaktı zaten.
Sinirden uyuşmuş vücudunu odasındaki koltuğa bıraktığında, başının zonkladığını hissediyordu Şahin bey. Yanından ayrılmamış olan Recai’den hemen bir bardak su getirmesini istedi.
Garsonun odadan çıkıp eri dönmesi pek uzun sürmedi. Masanın çekmecesinden bir ağrı kesici çıkartan Şahin bey, odaya giren Recai’yi manasız bakışlarla bir müddet süzdü. Elindeki hapı ağzına atıp tepsideki bardağa hiç dikkat etmeden dudaklarına götürdü. İlk yudum suyla yüzü buruşunca irkildi birden, bakışlarını bir bardağa bir de Recai’ye dikip:
-Oğlum bu ne?
-Hemen su istediniz ya efendim! Masalardan birinde bu bardak duruyordu. Bir müşteri ayran içmiş bununla. Ama içindeki su vAllahi temiz abi. Haaa… Siz illaki temiz bardak isterim derseniz, ziyanı yok, bardağı iki çalkalarım tertemiz olur. Ama insan evladı dediğin kirlendi mi iki tokatla temizlenmez, bunu bilmiş ol Şahin abi!
--------------------------------------------------------------------------------
ALINTIDIR DOST BİR İSLAMİ SİTEDEN :( ;D
 
Katılım
19 May 2008
#16
Ynt: Okunası yazılar..

Cennet Kuşları


Öğle vaktiydi, güneş hafiften kırpmıştı gözünü. Derken, cıvıl cıvıl bir ses tırmandı gökyüzüne:"Beni de yaz abi, beni de yaz bu seferkinde n'olur n'olur!.." Fatih'ti bu, yeni öyküsünde kendisine de yer vermesini istiyordu abisinden."Tamam, yazacağız seni de bir gün. Öyle hemen olmaz ki, ilham bu kardeşim..."



"İlham'ı da yaz, beni de..."

Gülümsedi abisi... Cennet'in ipekten bir şalı olsaydı, yüreğine dolandığına inanacaktı Fatih'in. Öyle duruydu, öyle katıksız... Hayatın, en sevilesi yanı duruyordu şimdi karşısında. Bütün masumiyetiyle cevap bekleyen iki zeytin karası göz...

"Gel buraya..." dedi abisi, kucağına aldı kardeşini, sarıldılar sıkı sıkı... "Hadi annemin yanına git sen, kim bilir ne güzel yemekler yapmıştır yine, karnını doyur, sonra babam gelince de camiye gideriz beraber, tamam mı?"

"Tamam abi. Kur'an da okuyacak değil mi babam bize?"

"Hı hı..."

Koşarak gitti Fatih. Birkaç dakika içinde yemeğini yemiş; sokakta oyuna dalmıştı bile...

Gazzeli bir ailenin küçük oğluydu Fatih. Beş yaşına girmemişti daha; ama rakamları sollayıp geçecek kadar zeki ve olgun bir çocuktu. Sürekli merakla bakan iri siyah gözleri, kulaklarının üzerine düşen saçları, geceyi bile uykusundan kaldıran cıvıl cıvıl sesiyle yalnız ailesinin değil; mahallesinin de göz bebeği olmuştu kısa zamanda...

Annesinin sesiyle irkildi: "Fatih! Gel oğlum hadi, baban geldi, camiye götürecekmiş seni..." Koşarak gitti annesinin yanına. "Bak yine toza toprağa bulanmış ellerin. Hadi yıka da öyle gidin, hadi oğlum..."

"Yıkamazsam n'olur anne?.." Yine soruyordu. Susmuyordu o heyecanlı gözler. Geleceğin büyük adamlarından biri olacağının müjdeleyicisiydi belki de bu parlayan kandiller...

"Yıkamazsan, Allah, 'Fatih kulum benim karşıma elleri çamurlu çıkıyor.' der..."

"Üzülür mü?"

"Hı hı, üzülür tabii oğlum..."

"Tamam hemen yıkıyorum anne, üzülmesin, ben O'nu çok seviyorum..."

Koşa koşa gitti. Baktı annesi arkasından. Bu çocuk bir armağan olmalıydı kendisine. Şükretti oracıkta, 'onu armağan eden'e...

Üç ay geçti aradan...

Bir sabah, kanı çekildi güzel kentin. Hastalandı bir anda. Değişti... Artık öykü yazmıyordu Fatih'in abisi. Babası, gizli gizli okuyordu Kur'an'ını. Annesinin güzel yemekleri tek çeşitte sabitlenmişti uzun süredir.

Fatih aynıydı, sorular soruyordu yine. En başta, bu kocaman tabancalı ve değişik konuşan adamlar neden gelmişti buraya? Neden biz korkuyorduk onlardan, neden sürekli insanlar ölüyordu? Biz ne yapmıştık onlara, Fatih ne yapmıştı? Gökyüzünü mü kıskanmışlardı ondan, yoksa nefes alışını mı? Soruyordu ama, bu kez cevap veren yoktu ona...

Bir öğle vakti, endişeler içinde camiye gidiyordu üç beden... Babası, abisi ve Fatih... Fatih, evden çıkmadan, gıcır gıcır yıkamıştı ellerini. "Artık sokakta hiç oynamıyorum, ellerimi çamura bulamıyorum; ama yine de yıkayayım, üzülmesin Allah'ım." diyordu kendi kendine. Evden çıkmadan, istemsiz sarıldı, bağrına bastı annesi onu... Annesi, hep ağlıyordu artık...

Öğle namazı... Her gün biraz daha boşalıyordu saflar. Fatih de fark etmişti; ama soramıyordu. Cevaplar yoktu artık. Kim bilir, belki de o çirkin adamlar öldürmüştü cevapları da...

Babasıyla abisinin arasında duruyordu. Eğildi, rükua vardı, sonra doğruldu, derken secdeye... Sonra, sonra başını kaldıramadan bir gürültü koptu, yer yarıldı içine düşüyorum zanneti. Sonra karanlık, sonra bir ateş topu... Sıcak... Acı... Tanımlayamıyordu Fatih. Hareket edemiyordu, neler oluyordu, bilmiyordu...

Bir daha hiç öykü yazmadı abisi. Fatih'i de yazamadı, İlham'ı da... Hiç Kur'an okumadı babası sonrasında. Annesi hiçbir zaman yapamadı o güzel yemeklerinden tekrar...

Solukların kesildiği yerde, alev alev yanan ateşin çığlıkları arasında, inceden bir ses yükseliyordu gökyüzüne... Fatih... Minicik ellerini birbirine kenetlemiş, bir şeyler söylemeye çalışıyordu:

"Anne... Annecim...Ben yıkadım ama... Ellerim... Kan oldu... Allah... Üzülür mü anne?.."

Gamze Elif DİLBAZ

:'( :'( :'(
 
Katılım
19 May 2008
#17
Ynt: Okunası yazılar..

Etrafımıza gören gözlerle baktığımız zaman, içerisinde bulunduğumuz toplumun ne denli bir çöküş içerisinde olduğunu acı acı seyretmeye başlarız.

Değişen, sadece dilimiz, tabelalarımız, isimlerimiz değil; değişen rûhumuz da bu akıntıda sürüklenmektedir.

Yediğimiz ekmeğin tadı başka, giydiğimiz kıyafetin adı bir başka olmuştur.

Çocuklarımıza kendi vatanımızın dilini öğretemeden, yabancı kelimeleri ağızlarından duyar olmuşuz.

Yok ettiğimiz, insana yakışan gelenek ve göreneklerimizin yerini şakşakçılık almış. Genç kızlarımızın yürüyüşleri değişmiş, delikanlılar evlerini terk etmiş. Çocuklarımız minicik yaşlarda, hayatın ayrıntılarında zihinlerini sıkıştırır olmuş.

Samimiyetsizlik, moda hâline gelmiş. Bayramlaşmak lüks, yardımlaşmak gereksiz görülür olmuş. Bencillik tüm rûhumuzu sararken, biz aynalarda güzelliğimizi sorgulamışız.
Her yılın ilk günü, büyük gün sayılmış. Hangi felâketlerden kurtulduğumuzu fark edemeden ve gelecekte neler yaşayacağımızı bilmeden kutlamalar yapar olmuşuz, her yeni yılın gelişinde…
Kültürel çöküntüyü sofralarımızda aş olarak yemişiz, gözlerimizle ekranlardan izlemişiz, dilimizle sükûnet yapmışız. Dostlarımızla paylaşmışız, dedikodularımıza katmışız ve gururlanmışız.

Gazeteler yazmamış yok olan benliğimizin haberini… Sessizce işlemiş kanımıza…
Ahlâkın yerine edepsizlik göz dikmiş, ama hoş görmüşüz muzır bakışlarını… “Dünya değişiyor.” diyerek etiketlendirmişiz tükenen her şeyi, kendimizi kandırdığımızı anlamadan, eve gelmeyen evlatlarımızın yolunu telaşla gözlemişiz.
Özgürlüğün târifini sorgular olmuş zihinlerimiz. Yoldan çıkanlar, öğretmiş bize hayatın yollarının ne ifade ettiğini... İnanmışız… Kanmışız…

Sanmışız ki, bütün bunlara “özgürlük” deniyor, değişen dünya “iyi”ye gidiyor.

Gelişen tek şey, ahlâksız davranışlarımız olmuş, yalancılığımızı uzman yapmışız, samimiyetsizliğimizi ikiye katlamışız.

Müslümanlığımız, bir dinimizin var olduğu, başımız sıkışınca hatırımıza gelir olmuş. Namazlarımızı, bir tutam korkumuz kalmışsa kılmışız. Evlatlarımız, bu eriyen dünyada o korkuyu da tatmamış ve yürekleri artık tümüyle ulaşılmaz olmuş. Tanışamadıkları ve anlatamadığımız güzelliklere, yaratılış sebepleri de eklenmiş. Niçin bu hayatta bulunduklarını ve hangi kudret tarafından nefes alabildiklerini bilemeden, kendilerinden dahî uzaklaşmışlar, elimizden kaymışlar.

Ve biz, bütün bunların adına “değişmek” demişiz, “gelişmek”…

Evet, biz gelişmişiz…
Yok olan dünyada, rûhumuzun gül bahçesini, bataklıkla değişmişiz

alıntı
 

terk-i diyar

"aziz misafirim"
Katılım
17 Şub 2008
#18
Ynt:Okunası yazılar / Gençlik sırrı

Seneler önce Memleketin Birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış 'bu gençliğin sırrı nedir' diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya.. Ama Sorular sık , soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.

Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine.

"Bu davette size sırrımı açıklayacağım" demiş. Herkes merakla davete gelmiş. Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş. Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş. Herkes konu ne zaman açılacak diye merek ederken Adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş:

-"Hatun, şu kilerde bir karpuz getirir misin bize sana zahmet!.." Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da:

" Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet" demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş. Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.

" Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin " demiş, Başka istemiş?. Bu böylece üç dört sefer daha tekrarlamış.

Neyse misafirleri ve de siz Aziz okuyucuları sıkmamak için !!! Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedecik sormuş. "Eeee ?. Arkadaşlar iste benim gençliğin sırrı burada anladınız
mı??

Herkes birbirinin yüzüne bakmış. Kimse bişey anlamamış.."Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!" Dedecik gülmüş."Efendiler" demiş "O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile "aman be adam , deli misin nesin şu tek karpuzu ne taşıttırıyorsun bana defalarca.." demedi.

Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi. İşte ben bütün gençliğimi bu hanımıma borçluyum. Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız.' demiş.
 
Katılım
19 May 2008
#19
Ynt: Okunası yazılar..

Bu ten candan geçmeden gülüm, bu dünyadan göçmeden,
Gel seninle bir rüya görelim, güzel bir rüyamız olsun.

Güzel bir rüyadan sonra gülümseyerek uyanmak kadar kalbe ferahlık bağışlayan kaç nimet bahşedilmiştir kişioğluna ve güzel rüyaların görüldüğü kaç gece nasip olur ömürde bir kula?!.. Rüya ki Emin Sevgililer üzerine görülür, vahiylerden bir vahiy; ilhamlardan bir ilhamdır. Taşıyabilen kalbe aşk olsun!..

Kutlu bir rüya görebilmek için kaç geceler feda edilir ve kaç gündüzlerin şeb-i yeldaya uğrar yolu; hiç düşündünüz mü? Bir istiharenin rengi kadar hafif; bir rehberin muştusu kadar aziz değil midir?!..
Damar damar kelâm eker güzel rüyalar dünyamıza, kırklar diliyle dilekler tutarlar. Yüreklerin ta ortasında kutlu çağa ant içerek gelir şeker-şerbet lezzetler ve Nebi'ye Sıddîk, Mevlânâ'ya Şems oluverir. Hilâlin ucuna şehadet yıldızları kondurup aşina dualarda perdelenen hakikati gösterir onlar bize.

Avcıyı ceylanlar vurur güzel rüyalarda, güller bülbüle methiye okur. Güzel bir rüya görmek için geceler sevinçle gecelere eklenir ve bir rüya mestliğiyle asırlarca beklenir. Sevgili'yi göreceği rüyanın sevinciyle gözüne uyku girmeyen âşıklar anlar bir gecenin asaletini ve gördüğü kadarıyla can verir uğrunda. Kalbinde yarası kanayanların da, canı canana adayanların da bir bimarhaneye uğrar yolları rüyalarda ve tuz yiyenin buğu buğu berrak sular serpilir üstüne. Bozbulanık seller uğrar bir çölün rüyasına da, karanlıklara güneş olur İbrahim'i yakmayan ateşin serinliği.

Dublörsüz oynanan filmin son karesinde bir kahraman yaratırdı eskiden rüyalarımız ve Levnî Sarayburnu'nda minyatür çizerken Galip Dede Galata'da yazardı na'tını. Sinan'ın rüyası Selimiye idi ve Itrî bir rüyada besteledi tekbiri.

Sonra; toprak olmak için acele eden yiğitler hep bir rüyanın peşine takılıp gittiler bu illerden, sırlarını er meydanlarına gömdüler. Ar deyip gül koklayanlarla kar deyip sel saklayanlar bir rüyaya üftade düştüler.

Kalplere kayıt çizen söz sultanları üretti lambalarda yaprak yaprak parlayan alevleri ve son sözün en zarifini rüyalardan devşirdiler. Oysa ne gerek vardı sözlere, onlar anlatamayacak, biz anlayamayacak olduktan sonra...

Şimdi rüyalarımız var, tabirlerini bilemediğimiz; bıçak sırtı kadar keskin, kıl köprüler kadar ince. Ateş denizlerinde mumdan gemilerle gezinmedeyiz artık ve rehin bırakılmada soysuz gerçeklere kutlu düşler.
Ne ulvî rüyalarımız vardı bizim, ne yüce rüyalarımız!..

İskender Pala
 
Katılım
19 May 2008
#20
Ynt: Okunası yazılar..

Çocuklar beni de oyununuza alın!
Yan yana iki pencere. Yan yana iki gölge. Aynı bahçeye açılan bu iki pencereden birinin önündeyim. Diğerinin önünde bir çocuk var. Ne var ki aynı bahçeye baktığımızdan kuşkuluyum. Benim kaşlarım kızağa çekilmişken, onunkiler küreklerini şapırdata şapırdata geziyor gölde.

Benim gözlerim top gülleleriyken, mat ve ağır. Onunkiler parlak ve coşkulu bilyeler. Benim dudaklarım öyle kenetlenmişler ki, içinden bir kelime çıkartabilene aşk olsun. Onun dudaklarında bir kelime karnavalı, susturabilene aşk olsun. Benim burnum yemeğin kokusunu alıyor, onun burnu çiçeklerin. Benim kulaklarım zil seslerini duyuyor, onunkiler kuş seslerini. Benim yüzüme kübist bir ressam geometrik şekiller çiziyor iç içe, onun yüzünde çalınası tablolar. Kıskanıyorum çocuğu. "Ne olur pencerelerimizi değiştirelim!" diyorum. Çocuk gülerek kabul ediyor teklifimi. Ben onun penceresine giderken o benim pencereme geliyor. Çocuğun penceresinden dışarı bakıyorum. Fakat manzara aynı. Oysa ben farklı bir bahçeye bakacağımı ummuştum. Çocuğa bakıyorum kaçamak. Sevincinde, kelimelerinde, kuşlarında bir eksilme yok. Yanına gidiyorum hırsla. Aynı anda aynı pencereden bakmak istiyorum dışarıya. O da ne, dışarıda binlerce oyuncak. Ben yalnız ağaçları görmüştüm, şimdi o ağaçlarda salıncaklar gidip geliyor. Ben yalnız taşları görmüştüm. Şimdi o taşların kâh beşi bir araya geliyor kâh dokuzu. Kâh parmaktan köprülerin altından geçiyor kâh yükseliyor üst üste konarak parmaklarla. Tek başına kalan taşlar da seyirci kalmıyor oyuna. Seksek çizgilerinin üzerinde kızaklar gibi kayıyor tek tek. Hem az önce gördüğüm kırık şişe bir mücevhere dönüşmüş, alıyor gözümü. Hem toprak çamurdu az önce, şimdi bebekler, toplar, vazolar, köprüler, evler büyüyor avuçlarda. İnşaattan arta kalan kalaslar tahterevalli olmuş. Demirler kara altın korsanlardan kalan. Gökyüzüyle bile oynuyor çocuklar. Şu bulut ata benziyor, şu bulut arabaya. İpin bir ucundan ay tutmuş öbür ucundan güneş, zıplıyor çocuklar. Ağaçlar koşuyor. Hiç koşan ağaç görmemiştim. Dallarıyla dokunuyor omzuma, "Ebe!".

- Ben de oyuna katılmak istiyorum!

- O zaman sözlüğe bak!

- Neymiş oyun?

- Gerçekle hayal arasındaki köprü! Uyum!

- Sözlükte böyle mi yazıyor?

- Hayır. Şöyle yazıyor: "Oy-mak- Oynamak- oy-u-n" Aslı çukur açmaktan geliyor.

- O halde tehlikeli bir şey oyun!

- Büyükler oynadığında...

- Çocukların ayrıcalığı ne!

- Onlar oyunun sonunu düşünmez. Bu yüzden sözlükler "Bir çıkar olmaksızın" kelimelerini oyunun tanımına ilave ederler.

- Bir çıkar olmaksızın ne!

- Bir çıkar olmaksızın vakit geçirmeye yarayan, kuralları olan eğlence.

- Çocukların çıkarı yok mu oyundan?

- Olmaz mı! Oynayarak deneyim kazanır çocuk. Kas sistemini geliştirir. Enerjisini boşaltır. Gerilimden kurtulur. Saldırganlık dürtüsünü yok eder. Duygularını dile getirir. Renkleri, boyutları kavrar. Vermeyi ve almayı öğrenir. Kurallardan haberdar olur. Kişiliğini tanır. Gücünü sınar. Duyularını keskinleştirir. Becerisini artırır. Paylaşmayı ve işbirliğini öğrenir.

- Daha ne olsun!

- İyi ama bunları elde etmek için oynamaz çocuk.

- Ya ne için oynar!

- Oynamak için!

Çocuklar beni de oyununuza alın! Hayatımın sonuna geldiğinde "Çok geç!" demek istemiyorum. Nietzsche nasıl anlatıyordu bu hikâyeyi: "Üzücü şey! Hep o eski hikâye! İnsan evini yapıp bitirdi mi bir de bakar ki, başlamadan önce bilmesi gereken bir şeyi öğrenmiş. Ezelî ve acıklı "Çok geç!"tir bu: Her bitişteki hüzündür." Çocuklar beni de oyununuza alın! Ölmeden az önce Bernard Shaw'ın bir tiyatro oyuncusuna yönelttiği o müthiş soruyu zamanı geldiğinde size sormak istiyorum ben: "Ne dersiniz, iyi bir oyun çıkardım mı!" Madem "Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir."(En'âm, 32) İyi bir oyun çıkardım mı ben!

Yan yana iki pencere. Yan yana iki gölge. Kıskanıyorum penceredeki çocuğu. Ah ne olurdu gölgem küçülüverse. Benim pencerem de kanatlarını açıp karışsa bahara. Bıraktığım ne varsa çocukluğumda çalsa kapımı. Boyanmamış yüzüm, kirlenmemiş gülüşüm, zırhsız bedenim. O üç aylıkken keşfettiğim ellerim! Size ne çok ihtiyacım var! Bildiğim her şeyi unutup yeniden bakmak istiyorum her şeye! İşte ilk gördüklerim: Anne ve babamın yüzü. Parlak bir top beşiğimin başında salınan. İşte ilk sesleri işitiyorum. Sevinç hıçkırıkları ve kulağıma okunan ezan. İşte ellerimi denetlemeyi öğreniyorum. Yumruk yapabiliyorum mesela. İşte kafamı dik tutabiliyorum.

Oyunun dışında kalmış yabancı bir çocuk gibiyim. Her şey keder yağdırıyor bana. Çocuklar beni de oyununuza alın!
 

Giriş yap