Okunası yazılar..

Katılım
19 May 2008
#21
Ynt: Okunası yazılar..

AMA KALABALIK AMA YALNIZ TEK GERÇEĞE GİDERKEN...‏

Son günlerde, bir surat, bir surat ki gelinde,

Çayımı bile yarım dolduruyor bey.

Allah'tan kulaklarım ağır işitiyor da

Duymuyorum ne söylediğini

Ama yine de hissediyorum bey;

Beni bu evde galiba istemiyor artık

Hey gidi günler heeey.

Oğlunu bilirsin, vur kafasına al lokmayı

İki ara bir derede ne yapsın ana bu atsa atılmaz, satsa satılmaz.

Bana artık gizli gizli sarılıyor bey...

Dün akşam uyurken öptü beni biliyor musun?

Nasıl ağırıma gitti nasıl

Artık akide şekeri de getirmiyor.

Hani dişlerim yok ya, güya yerken garip sesler çıkarıyormuşum da

Çocuklar iğreniyormuş benden.

Yok,vallahi yalan bey, hiç yapar mıyım ben öyle şey?

Gelin çocuklara masal anlatmamı da yasakladı

Üstelik seninle konuşuyormuşum diye duvardaki resmini biryere sakladı

Olsun,

koynumdaki resminden haberi bile yok!

Yine de beddua edemem bey,

Oğlumun karısı, torunlarımın anası o.

Geçenlerde üst komşular geldi,

Ne konuştuklarını duymayayım diye kapıyı üstüme kilitledi.

Duymadım, duymadım, lakin hissettim.

Düşkünler evine yatıracaklarmış önümüzdeki ay beni

Ne yalan söyleyeyim epey ağırıma gitti, epey,

Ha, sen ne diyorsun bey?

Hani bir görünsen oğluna, ne de olsa babasısın,

Seni dinler.

Bu odada oturur, vallahi hiç dışarı çıkmam.

Akide şekeri de istemem.

Masal da anlatmam artık çocuklara

Ne olur ayırmasınlar beni bu evden

Yaşayamam nefes bile alamam

Sana ait anılardan uzak ne yaparım ben, ne yaparım?

Şu camın pervazında hayalin durur, çekmecelerde el izin.

Bastonun hala duvarda asılı.

İstemiyorlar beni artık, istemiyorlar hasılı.

Hey gidi günler hey

Hani diyorum bir çağırsan

Yoksa, yoksa sendemi unuttun beni bey

Sendemi unuttun beni bey?
alıntı
 
Katılım
31 Ocak 2009
#22
Ynt: Okunası yazılar..

Çok teşekkürler Sokak Lambası...
 
Katılım
19 May 2008
#23
Ynt: Okunası yazılar..

Gül ki, yanaklarında varlığın tazeliği al aldır; sanki yokluktan varlığa geçişiyle hâlâ heyecanlıdır, sanki ummadığı bir hayatı kazandığına utanmaktadır.

Gül ki, inceliği ve zerafetiyle, tazeliği ve yeniliğiyle, her an yoktan var edilme titrekliğine tanıktır.

Gül ki, sanki varlığına her dem sevinmekte, sanki karşılıksız gördüğü iyilikle mahcup olmakta, iste(ye)meden edindiği güzelliğe teşekkür için telaştadır.

Gül ki, görene her an yenidir, ilk defa var edilmiş gibi sürprizdir.

Gül ki, ilk defa görünüyormuş gibi gelir göze, şaşırtır, sevindirir, sevdirir.

Gül ki, alıştığımız varlığımıza alışılmadık bir sevinç ekler, kanıksadığımız yaşayışımıza beklenmedik bir coşku katar, olağan sandığımız insanlığımıza olağanüstü bir övgü sunar.

Gül ki, var olma alışkanlığımızı yıkan bir oyun-bozan, yaşama sükûnetimizi dağıtan yağmur-boran, insan olma bıkkınlığımızı bozan sürpriz-armağandır.

Varlığımız, o nazenin gül kadar titrektir; her an yenilenir.
Hayatımız, o incecik gül yanağı gibi tazeciktir; her dem yeniden yeniye verilir.
İnsanlığımız, o latif gül kokusu gibi biriciktir; her an tenimizde misafirdir.
Öyleyse, bizi her an Var edene sonsuz minnettarlık içinde olmamız, her nefeste O'na teşekkürler sunmamız gerekir.

O (sav) gül tazeliğindeki ihyayı, gül titrekliğindeki varlığı her an farkedendir.

O (sav) gül yanağındaki kızıllık gibi, kendisine lâyık görülenler nedeniyle her an haya içindedir.

O (sav) işte bu yüzden "Muhammed"dir; içimizde en çok hamd edendir; kendisine verilene en çok teşekkür edendir.

O (sav) işte bu yüzden "Muhammed" ismini en çok hak edendir; hayreti ve minnettarlığı en heyecanlı, övgü ve senası en coşkulu olandır.

Öyle ki O (sav) varlığıyla baştan ayağa hayrettir, şükrandır.

Öyle ki O (sav) haliyle ve kavliyle ete kemiğe bürünmüş övgüdür, hamddir.
"Yaratıcısını en çok öven ve bu övgüsüyle de en çok övülen" Muhammed"(sav)dir.

Ne ölçüde kendi varlığımıza şaşırıyor ve Yaradanımıza minnettarlığımızı ifade ediyorsak, o ölçüde hem Gül'e hem Muhammed (sav)'e benzeriz.


Senai Demirci
 
Katılım
6 Şub 2009
#24
Ynt: Okunası yazılar..

Çantamda taşımaya çalışıyorum. Ama zorlanıyorum. Kolayca sığmıyor. İnce kâğıda basılmışları da var ama sayfa sayısı yine fazla. Bir de meali ve meale dair notları ekleyince, iyice kalınlaşıyor. Kur'ân'dan söz ediyorum. Toplam 30 cüz ve her biri 20’şer sayfa. Kur'ân'ı okumuyoruz. Okuyamıyoruz.


Kolay mı? Tam 600 sayfa. Niye bu kadar kalın? Sanki Rabbimiz, “Alın size sayfalarca Kur’ân; okuyabilirseniz okuyun bakayım” diye meydan mı okumuş biz kullarına? Hafız olmak isteyenlere de haddini bildirmek mi istemiş? “Yıllarca ezber yap da göreyim seni? Yüzlerce tekrar yap da, adam ol!” Azıcık olsaydı Kur’ân’ın sayfaları, hemen hepimiz az bir gayretle hafız olabilirdik! Sayfalar sayfaları izlemeseydi, meselâ otobüs beklerken bir hatim indirebilirdik! Ne hoş olurdu! Celâlini göstermek için mi bunca kalın tuttu Rabbimiz Kur’ân’ı? Korkutup da hizaya getirmek için mi bunca cüz, bunca uzun sureler, ayetler?
Hayır, hayır; eğer bizi vahiy karşısında ezmek olsaydı Rabbimizin dilediği, aksine, yarım sayfalık bir Kur’ân indirirdi. Ve derdi ki bize “İşte sizden istediklerim; bunları yaptınız yaptınız, yapmadınız yandınız!” Bizi korkutmak isteseydi, yıldırmayı tercih etseydi , meselâ sadece Fatiha’yı indirip “Ben anlattıklarımı anlattım; size anlayacak akıl da verdim, göreyim sizi anlayın! Hadi bakayım, kendinizi beğendirin bana! Bir yolunu bulun, gözüme girin!” diye kestirebilirdi. Ne gerek vardı ki Bakara’da uzun uzun konuşmalara? Niye anlatsındı ki kulu Mûsa’yı (as), Meryem’i, Yusuf’u (as), Yunus’u (as), Eyyûb’u (as) ve onca kıssaları hoş bir sohbet edasıyla? Mecbur muydu ki Rabbimiz, sanki biz O’na değil de O bize muhtaçmış gibi nezaketle, sabırla, her defasında yeni baştan hatırlatarak konuşmaya?


Çok iyi biliriz ki şefkatli öğretmenler, dersi tekrar ederler, bir defada anlaşılmayacağını anlayışla karşılayarak, yine yeni baştan alırlar. Dersi net olarak anlatsa da, kısa kesen, hiç tekrar etmeyen öğretmenlerde bir meydan okuma tavrı buluruz. Anlamayız o dersi. Korkarız öğretmeninden. Bir anlatışta anlayamayabileceğimizi anlayışla karşılamayan öğretmenden tırsarız, uzak dururuz. Dersi tekrarlayarak uzatan, örnekleri çoğaltarak bizimle daha uzun kalan öğretmenler daha şefkatlidir bize. Hele de “Şimdi not almayı bırakın, şöyle bir arkanıza yaslanın, beni dinleyin!” demesi vardır öğretmenlerin ki, şeker gibi gelir o dakikalar. Anlarız ki, öğretmenimiz bizim anlayabileceğimize inanıyor. Anlarız ki, öğretmenimiz hemen anlamasak da yeniden anlatmaya hevesli. Anlarız ki, not almadan bile anlayabileceğimiz bir dersimiz var.
Kur’ân’ın uzunluğu ve tekrarları, bir bakıma, “Hadi arkana yaslan benim güzel kulum, sana anlatacağım kıssalar var!” rahatlığını sunar bize. Böylece kalınlaşır Kur’ân. Sayfa üstüne sayfa eklenir. Der ki adeta Rabbimiz bize: “Bakara’yı kaçırdıysan, Al-i İmran var! Maide’de uyuduysan, Rahman var! Dilersen, sana anlatacağımın hepsini bir satırda bile anlatırım: İhlas var!” Bu da olmadıysa, kulağına pınar suyu gibi akacak, kalbine bahar meltemi değdirecek Rahman var! ‘Rabbinin hangi nimetlerini edersiniz inkâr?’ diye diye hatırlattıklarım, bir bir saydıklarım var!”
Yani ki... Kur’ân’ın bunca kalınlığının sebebi, Rabb-i Rahimimizin tekrar etme şefkatindendir. Anlayamayabileceğimizi anlayışla karşılama inceliğindendir. Unutabileceğimizi de unutmama olgunluğundandır.
“Ey kulum, [az önceki surede] açıkça ve defalarca söyledim sana, anlamadın mı? Bak bir daha söylüyorum! Unuttuysan da, üzülme! Ben bıkmam, usanmam, umut kesmem senden. Olsun, yine söylüyorum.”
“Sevgili kulum, kendine yazık ediyorsun, biricik ömrünü heba ediyorsun; işin ciddiyetini kavramamış gibisin. Demiştim ya sana; ‘Şeytan sana apaçık düşmandır!’ İyi dinle, tekrar ediyorum!”
“A benim güzel kulum; az önce hatırlattım sana, yine mi unuttun? Bir daha hatırlatıyorum. Kulum ve elçim Mûsa’nın başından gelenleri anlattığımda yok muydun? Öyleyse, şimdi sana biraz da kulum İbrahim’den (as) bahsedeyim, kulaklarını iyi aç. Hem böyle daha iyi anlayabilirsin. Olmadı mı? Hadi gel, bir de İsâ’dan (as) söz açalım.”
“Bak yine yanıldın, şeytana yeniden kandın. Hadi sil gözünün yaşını. Yeni baştan başlayalım. Hani demiştim ya sana, rahmetimden ümidini kesmeyeceksin diye. Yine söylüyorum... Sözümdeyim ben! Sen gel, yeter ki.. Gel!”

Bunlar çok hafif geliyorsa, bir de Risale-i Nur Külliyatı’na bakalım: “Kur'ân, kitab-ı zikir, kitab-ı dua, kitab-ı dâvet olduğundan, içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir, belki eblâğdır. Zira, zikrin şe'ni, tekrar ile tenvirdir. Duanın şe'ni, terdad ile takrirdir. Emir ve davetin şe'ni, tekrar ile te’kiddir.”

Ne şefkatli ki Rabbimiz, bize kalınca bir Kur’ân indirmiş! Bizimle uzun uzun konuşmaktan usanmamış, bıkmamış... Her hatamızda, yeni baştan beyaz sayfalar açacak denli severmiş bizi. Gözden çıkarmazmış. “Ne haliniz varsa, görün!” demezmiş! Kalınmış Kur’ân, çok kalınmış! Diyorum ki, bundan böyle, Kur’ân’ı hiç olmazsa kitaplığımıza kalınlığını görecek şekilde koyalım. Sırtı değil, sayfaları görünür olsun. Kur’ân’ı okumasak da, Rabbimizin rahmetini sayfa sayfa sayalım


SENAİ DEMİRCİ
 
Katılım
19 May 2008
#25
Ynt: Okunası yazılar..

Hijyenik olmayan pamuklu cocuk bezi ile tahta besik ile buyuduk.
Cocuklar icin guvenli kapaklar, kilitler, elektrik prizleri yoktu.

Ve bisiklete kasksiz binerdik. Gidecegimiz yere yanimizda bir koruyucu ile degil yalniz giderdik hic bir rizikoyu dusunmeden. Otomobilde cocuk koltugu olmadan ve kemer baglamadan tasirdi bizi.

Erkek cocuklarin tornetleri vardi. Onlari bir otomobil edasi ile kullanir, bakar ve parkederlerdi. Sonra karsilarina gecip hayran hayran seyrederlerdi. Butun imalati bize aitti.

Cesmeden su icerdik.. Pasta yerdik, ekmek yerdik, sekerli icecekler icerdik ve fazla kilolarimiz yoktu cunku sokakta oynardik. 3-4 arkadas ayni siseden icerdik ve hicbirimiz olmezdik.

Oyuncak arabalari haftalarca ugrasip kendimiz yapardik sadece fren yapinca nasil iz kaldigini gorebilmek icin. Problemlerimizi kendimiz cozmeyi ogrendik.

Sabah evden cikip aksam sokak lambalari yanincaya kadar disarida kalabilirdik. Anamiz gece sokaktan bizi ceke ceke, bagira bagira alirdi. Kimse bize ulasamazdi cep telefonlarimiz yoktu.

Akillara zarar! Playstationlar, nintendolar, videolar, PC, 98 kanalli kablo yayini, internet, chat odalari yoktu.

Arkadaslarimiz vardi sokaga cikar ve bulurduk onlari. Oynadigimiz oyunlarda bazen canimiz yanardi, agactan duserdik, heryerimiz cizilirdi, cesitli kazalar ve yaralar olurdu. Ama asla haklilik haksizlik kavgasi olmazdi. Doktora giderdik kimse de sucluluk duymazdi.

Hatirlar misiniz kazalari? Dovusurduk, itisirdik mor lekeler olusurdu ama biz cabucak iyilesmesini ogrendik. Agac dallarindan celik comak oynardik, birbirimizin gozunu oymazdik.

Komsu bahcesindeki kiraz agacina dalardik.

Bilirmisiniz "dalmayi" meyva bahcesine "dalmayi" dut agaclarinin tepesinde dolasmayi onu sallamayi ve ortunun uzerinden dut yemeyi bilirmisiniz?

Onceden haber vermeden bisikletle veya yuruyerek bir arkadasimiza gidip zili calardik, iceriye girip saatlerce oynar, konusurduk (Dusunebiliyormusunuz habersiz).

Eger dogru zamanda gelmediysek iceri giremezdik. O zaman da hayal kirikligini ogrenirdik, herseyin istedigimiz gibi ve istedigimiz zamanda olamayacagini ogrenirdik.

Ogretmenlerin daha cok zamani vardi ve neseliydiler. Herkes koleje gitmezdi, gitmeyenler aptal sayilmazdi. Kuafor de olunabilirdi. Sans-talih-kader-kismet sattiniz mi sokaklarda. Bagira bagira.

Sonra kutudaki gofretleri oturup bir kosede gizlice yediniz mi siz?

Yaptigimiz herseyin arkasinda dururduk ve tutarliydik. Okulla veya kanunla celiskide oldugumuzda ailemiz bizi dislar mi dusuncesi yoktu.

Sorumluluk sahibiydik ve herseyi basardik.!!!..

Evet biz basardik ve cocuklugumuzu yasadik doya doya... Evet biz de cocuktuk.

Alıntı
 
Katılım
6 Şub 2009
#26
Ynt: Okunası yazılar..

çok güzel bir yazıydı sağolasın sokak lambası..

aklıma çocukluğum geldi birrden insan özlüyor çocukluğunu..

komşuların zillerine basıp kaçmayı..yara bere içindeki dizlerimi..

akşama kadar dokuz taş oynamayı..kan ter içinde eve gelmeyi..daha neler neler..

çocukluğum..çocuk olmak güzeldi bazen diyorum keşke hiç büyümeseydik..
 

terk-i diyar

"aziz misafirim"
Katılım
17 Şub 2008
#27
Ynt: Okunası yazılar..

Yaşlı bir bey sabah erken evinden çıkmış,yolda ilerlerken
bir bisikletlinin kendisine çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.
Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.
Hemşireler adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar ama
“biraz beklemesini ve röntgen çekerek herhangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini”söylemişler.
Yaşlı bey huzursuzlanmış,”acelesi olduğunu” söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuşlar.
Adamcağız da “karım huzurevinde kalıyor;her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim,
geç kalmak istemiyorum”demiş.
”Karınızın siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde” demiş hemşire.
Adam üzgün bir ifadeyle “ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor!” demiş.Hemşireler hayretle “madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor,
neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşturuyorsunuz?”diye sormuşlar.
Adam buruk bir sesle cevap vermiş:
Fakat ben onun kim olduğunu biliyorum!”
 
Katılım
19 May 2008
#28
Ynt: Okunası yazılar..


Dedim: Çok yalnızım.
Dedin: ... فَإِنِّي قَرِيبٌ Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186



Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.

Dedin: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ
Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205



Dedim: Buda senin yardımını ister
Dedin: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ ALLAH'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22




Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.

Dedin: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ
(Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90




Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?

Dedin:أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ
ALLAH'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve ALLAH'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104.




Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.

Dedin: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (2) غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِِ
ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3.



Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?!

Dedin: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًاALLAH bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.



Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın?

Dedin: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ
ALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.


Dedim: Ne kadar güzelsin ALLAH'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.

Dedin: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ
Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.


Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim.

Sen de أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
'ALLAH kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedin.


Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?

Dedin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (41) وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا (42) هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا
Ey inananlar! ALLAH'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.



Kendi kendime dedim: ALLAH'ım seni çok seviyorum.


Alıntı.
 
Katılım
19 May 2008
#29
Ynt: Okunası yazılar..

Baktıgını görebilmek en güzel mezeyitlerdendir‏
Uzanmak

Ne çok şeye bakarız, görmeden,

Ne çok şeyi görürüz, kıymet vermeden,

Ne kadar az şeyin kıymetini biliriz, kaybetmeden!

Baktığını görebilmek, gördüğü güzellikleri fark ederek değerini bilmek ve bu değerlere şükredebilmek, insanın kendini mutlu etme yolunda sahip olduğu en güzel meziyetlerdendir. Baktığı yerdeki, yaşadığı olaylardaki güzel ve olumlu yanları görebilmekle artar, mutluluğun kalitesi! İnsanın kendisi çeker, mutluluğu ya da mutsuzluğu; bir mıknatıs, bir sünger gibi. Güzellikleri görmeyi bilenler, mutlulukları; olumsuzlukları görmeyi bilenler, ise mutsuzluğu yakıştırırlar, bir elbise gibi kendilerine.

Mutluluk elbisesini giyenler; tebessümleriyle, sevinçleriyle, aldıkları huzurla süsleyerek tamamlarlar, güzelliklerini. Mutsuzluk elbisesini giyenler ise hüzünleriyle, kaprisleriyle çirkinleştirirler, ruhlarına giydirdiklerini.Bazen çözülmesi çok zor bir matematik problemi gibi çetin gelir, kişinin kendisini mutlu etmesi! Oysa anlayış, hoşgörü ve güzel düşünmeyi becerebilmek bu problemin çözümünü oluşturacak noktalardan en önemlileri.

İnsanlar çoğu zaman ağızlarından düşünmeden çıkardıkları sözlerin, kontrol edemedikleri davranışların esiri olurlar. Olaylara ya da kişilere anlayış çerçevesinden bakıp, hoşgörülü bir tutum sergilediklerinde, güzel görüp güzel düşünmeyi alışkanlık haline getirdiklerinde, öncelikle kendilerine iyilik yaparlar, çünkü 'davranışlar, davranışları doğurur' sözünden hareketle sergileyecekleri davranışlar onlara mutluluk ya da mutsuzluk olarak geri dönecektir.
Dünyasal birçok değere sahip olunduğunda mutlu olmak için yeterli olunacağı sanılır. Oysa birçok insan mal, mülk, para gibi fani değere sahip oldukları halde ruhlarında huzurun, yüreklerinde sevincin eksikliğini yaşarlar. Bu mutsuzluklar kimi zaman doyumsuzluktan, kimi zaman elindeki değerlere şükretmeyi bilmemekten kaynaklanır. Bunun içindir ki, aldıkları sevinç ve huzur, mum ışığı kadar zayıf ve kısa sürelidir.

Sahip olduğu aklı ve yüreği davranışları ile güzelleştirenler pişirdikleri 'mutluluk yemeği'nin tadını sabırları, cesaretleri ve şükürleri ile doyumsuz kılarlar.

Birçok insan sabretmeyi bilmediği için mutluluğun anahtarını kaybetmiştir
Bazıları da mutluluğun anahtarı elinde olduğu halde cesaretsizliğinden o kapıyı açmayı becerememiştir.

Mutluluk kapısını açmayı becerdiği halde şükretmeyi bilmeyenler de elde ettiklerini çok çabuk değersizleştirip, kaybetmiştir.

Bir düşünün; insanlar her sabah değil de senede bir kez doğan bir güneşe sahip olsalardı, o günün doğuşunu görmek için kim bilir ne kadar para ve zaman harcarlardı. Oysa güneş her gün bizim için hiçbir karşılık beklemeden doğuyor ve bizler bu güzelliğin, bu nimetin değerini sahip olduğumuz pek çok şey gibi görmezden gelerek yaşıyoruz.
Kısacası mutlu olmak için çok şeyimiz var. Sadece baktığımız noktada bu değerleri görmemiz gerekiyor. Değerlerin farkına varabilmek, mutlu olabilmek için yapılabilecek birkaç tavsiyemiz var:

Her yeni güne yüzünüzde kocaman bir tebessümle başlayın.
Sahip olduğunuz beden ve ruhun sağlıklı olmasının şükrünü yaşayın.
Gün boyunca size tebessüm eden insanların farkına varın.
Gülümseyenler olmasa bile siz o güzel tebessümünüzle onları şaşırtın.
İnsanların çirkin ya da lüzumsuz davranışlarına karşılık vermek yerine onların verebileceği olumsuzluklardan uzak durun.
Güzel bakmanın temelinin bağışlamak olduğunu unutmayın.
Sahip olmadıklarınıza yakınmak yerine, sahip olduklarınızla mutlu olmaya çalışın.
 
Katılım
19 May 2008
#30
Ynt: Okunası yazılar..


Helâl Lokma
Allah Teâlâ, insanı imtihan etmek için, yeryüzünde bazı şeyleri helâl, bazı şeyleri de haram kılmıştır. Bu sebeple insanoğlunun en başta gelen vazifelerinden biri de; helâl sınırlar içinde yaşamak, helâl kazanmak ve helâl yolda harcamaktır.
Rahmet sahibi olan Rabbimiz, helâl ve haramı bildirmekle kalmamış, helâl sınırlarını, harama göre daha geniş tutarak harama ihtiyaç duyma veya mecbur kalma gibi ihtimalleri de ortadan kaldırmıştır. Böylece insan, imtihan dünyasında emir ve yasaklara dikkat ederek, inşâallâh, dünya ve âhiret saâdetine kavuşacaktır.
İslâmiyet, insana helâl kazançla birlikte “helâl lokma”yı da tavsiye eder. Ancak helâl lokma kaygısı, günümüzde neredeyse önemini yitirmiş olup “Üzümünü ye, bağını sorma!..” ifadesi şimdilerde müslümanlar tarafından da kullanılır hâle gelmiştir. Oysa müslümanın bağını bilmediği üzümü yemek şöyle dursun, haram lokma korkusuyla şu zamanda bir şeyi ağzına atmadan iki, hatta üç kere düşünmesi gerekir. Bu hususta, Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şu hâli bize ne güzel bir örnektir:

Rivâyete göre bir şahıs, süt kabıyla Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzuruna geldi ve şöyle arz etti:
“– Bu sütle orucunuzu açınız.”
Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise şöyle buyurdu:
“– Bu süt, kimin tarafından verilmiştir?”
Bunun üzerine o kimse:
“– Bir kadın, bunu size hediye olarak göndermiştir.” cevabını verdi.
Peygamber Efendimiz, bu cevap üzerine:
“– Süt kabıyla geri dön ve ondan bu sütü nereden elde ettiğini sor.” buyurdu.
O şahıs, o kadının evine gitti ve Peygamber’in sorduğu soruyu ona sordu. Kadın:
“– Kendi koyunumdan...” cevabını verince; o şahıs, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzuruna geri döndü ve olanları anlattı. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- busefer de:
“– Geri dön ve «O koyunu nereden elde ettin?» diye sor.” buyurdu.
O şahıs, geri dönüp kadına Peygamberimiz’in -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sorduğu soruyu sordu. Bunun üzerine kadın:
“– Kendi emek ve zahmetim sâyesinde aldım.” diye cevap verdi.
Adam geri dönüp kadının sözlerini Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e arz edince O:
“– Şimdi bu sütle orucumu açabilirim.” buyurdu.
Ertesi gün süt kabının sahibi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzuruna gelerek:
“–Geçen akşam ne olmuştu da bu süt kabını birkaç kez geri gönderdiniz?” diye sordu. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-şöyle buyurdular:
“– Allah Teâlâ, biz peygamberlere yalnızca helâl olanı yememizi emretmiştir.”
Açıkça görüldüğü üzere, insannereden, kimden ve nasıl geldiğine bakmaksızın her önüne geleni alamaz, kullanamaz ve yiyemez. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
Ey peygamberler!.. Helâl olan şeylerden yiyin ve sâlih ameller işleyin. Çünkü Ben sizin yaptıklarınızı pekâlâ bilirim. ” (el-Mü’minûn, 51)
“Ey iman edenler!.. Size verdiğimiz rızıkların helâl ve hoş (tayyib) olanlarından yiyin ” (el-Bakara,172)

Âyet-i kerîmeler, insanlara haramdan uzak durup, helâl lokma yemenin güzelliğini bildirmekle kalmıyor:
Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı, Allâh’a ait olmasın ”(Hud, 6)
“Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allâh’ın lütfundan isteyin ”(Cum’a, 10)
“Yerde sizin için geçim vasıtaları yarattık ” (Hicr, 20)
buyrularak da, rızık verenin “er-Rezzak” yani Cenâb-ı Hak olduğu ve insanın “helâl rızık kazanmak” uğrunda gösterdiği gayret nisbetinde Allâh’ın lütfuna nâil olacağı ayrıca bildiriliyor.
İlâhî kelâma kulak tıkayan nice insanlar ise, sanki aç kalacaklarmış gibi, haram yollara meyletmeye devam ediyorlar.
Hadîs-i şerîflerde buyrulur:
Helâli talep etmek, her müslüman erkek ve kadına farz kılınmıştır.”(Heysemî, Terğib vet-Terhib)
“Helâli talep etmek, bir çeşit cihaddır.”(Keşfü’l-Hafâ, 2/162)
“Kendi alın teri ve zahmetiyle elde ettiği helâl rızkı yiyen kimsenin üzerine, cennetin kapıları açılır ve istediği herhangi bir kapıdan içeri girer.”(Hakîm)
“Allah, kulunu, helâl rızkı talep etme yolunda zorluk çekerken görmeyi sever.”(Mîzânu’l-Hikmet, c. 4, s. 119)
“Öyle bir zaman gelecektir ki, kişi, malını helâlden mi, haramdan mı elde ettiğini önemsemeyecektir.”(Buhârî)

“Besleneceğin şeyleri helâl ve temiz yap ki, duâların kabul olsun ”(Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhib)
Bir gün Sa’d bin Ebî Vakkas Hazretleri:
“– Yâ Rasûlallâh, duâ buyur da, Allah Teâlâ, benim her duâmı kabul etsin!..” istirhamında bulununca, İnsanlığın İftihar Tablosu:
“–Duâlarınızın kabul olmasını istiyorsanız, helâl lokma ile besleniniz! Çok kimse vardır ki, haram yer, haram giyinir; sonra da ellerini kaldırıp duâ eder. Böyle birinin duâsı nasıl kabul olunur ki?”buyurmuştur.
Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu konuyla alâkalı daha pek çok hadîs-i şerîfi olmakla birlikte, her biri helâl lokmanın ehemmiyetinde ayrı bir noktaya değinmektedir. Ancak yerimiz sınırlı olduğundan, biz âyet ve hadîslerin yanında büyüklerin hayatlarından da birkaç örnek vermekle iktifâ edeceğiz:
Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-, kölesinin getirdiği bir sütten içti ve hemen kölesine dönerek:
“– Bunu nereden aldın?” diye sordu. Köle:
“– Kehânette bulundum, (yani gaybdan bazı haberler verdim de) ücret olarak bu sütü aldım.” dedi.
Bunun üzerine Ebûbekir -radıyallâhu anh-, içtiği sütü midesinden çıkarmak için boğazına parmak soktu ve neredeyse boğulacak şekilde istifrâ ederek, sütün hepsini çıkarmaya çalıştı. Sonra da:
Allah’ım, mîdemde kalıp damarlarıma karışan kısmından Sana sığınırım.”dedi. (Bu­hâ­rî, Me­nâ­kı­bu’l-En­sâr, 26 ; İmam-ı Gazâlî, İhya, 2/238-240)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da bir gün yanlışlıkla devlet hazînesine ait olan bir zekât devesinin sütünden içmiş; onun milletin malı olduğunu fark eder etmez de hemen parmağını gırtlağına kadar sokarak istifrâ etmiş; o haramın, kanına karışmasına ve bedeninin bir parçası hâline gelmesine mânî olmaya çalışmıştı.
Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhümâ- şöyle der:
“Namaz kılmaktan yay gibi, oruç tutmaktan çivi gibi olsanız bile haram ve şüpheli şeylerden kaçınmazsanız, Allah o ibadetleri kabul etmez.”
Hasan-ı Basrî Hazretleri de:
“Bir adamın servetinin nereden geldiğini öğrenmek istiyorsanız, nereye harcadığına bakınız. Çünkü kötü kazançlar, israfa harcanır.”demiştir. (Celal Yeniçeri, İslam İktisadının Esâsları, 205)
Süfyan-ı Sevrî ise:
“Kişinin dindarlığı, ekmeğinin helâlliği nisbetindedir.” buyurmuşlardır.
* * *

Peki, âyet ve hadîsler, İslâm büyükleri, acaba helâl lokma üzerinde neden bu kadar çok durmuşlardır?

Nasıl ki, insanın ruhu ve bedeni, yani maddî ve mânevî olarak iki hâli varsa, Allah Teâlâ’nın emrettiği ibâdetlerin de zâhiri ve bâtını (dış yüzü ve iç yüzü) olmak üzere iki yönü bulunmaktadır.
İbâdetlerin görünen şekillerine ilâve olarak dış yüzlerine birtakım yorumlar getirmek, yani ibâdetlerin mânevî cihetleri üzerinde durmak (hikmetlerini düşünmek), onlara daha bir canlılık ve derinlik kazandırır. Böylece sembolik ve şekilden ibâret gibi görünen bazı hareketler, insanın gönlünde ve zihninde yeni bir mânâ ve derinlik elde etmiş olur. Meselâ; ibâdetleri yapmamızın asıl gâyesi, Allâh’ın emirleri ve yasakları olması sebebiyledir. Yani namaz, oruç, zekât gibi ibâdetleri, Allah emrettiği için yaparız; hınzır (domuz) eti, içki gibi şeylerden de Allah yasakladığı için kaçınırız.
Ancak biz biliyoruz ki, bu ibadetlerin maddî açıdan olduğu kadar, mânevî açıdan da pek çok faydaları vardır. Yani, abdest sadece belli uzuvları yıkamaktan mı ibarettir? Ya da namaz; sadece kıyâm, rükû, secde gibi hareketlerle hakkıyla îfâ edilmiş olur mu? Oruçta önemli olan, sadece aç mı beklemektir veya tesettürün mânâsı saçı mı gizlemektir? İşte hepimizin bildiği gibi, ibâdetlerin gerek zâhir, gerek bâtın, bilebildiğimiz veya bilemediğimiz nice hikmetleri mevcuttur.
Bu sebeple diyebiliriz ki, nasıl ki ibâdetlerin maddî ve mânevî yönden insan bedenine ve rûhuna tesiri varsa, ağza giren lokmaların da insan vücûdunda maddî ve mânevî tesirleri vardır.
Zira insan, hayatta kalmak için maddî olarak yeme ve içmeye ihtiyaç duyar. Yiyip içtiği şeylerin haram veya helâl oluşu, onu hem maddî, hem de mânevî olarak etkiler. Ancak insan, çoğunlukla bu durumun boğazından geçen lokmalarla alâkalı olduğunu fark edemez.
Eğer insanın giyim tarzı, bulunduğu mekân vs. insanın karakterine farklı şekillerde te’sir edebiliyorsa, yediği yiyeceklerin de muhakkak ki, üzerinde ayrı bir tesiri mevcuttur.
Ayrıca Hak Teâlâ’nın haram kıldığı şeylerin, insan sağlığı açısından da ne kadar zararlı olduğunun ispatlandığı günümüzde, insan düşünmelidir ki; eğer beni Allah yarattı ise, benim için yararlı ve zararlı olan şeyleri, lâyıkıyla ancak O bilir. Tıpkı bir makine îcad eden mûcid gibi…
O zaman, kabul etmeliyiz ki, Allâh’ın helâl kıldığı nîmetlerde insanoğlu için birçok hayır gizliyken, haram kılınmış, yasaklanmış olan şeylerde de bizim bilemediğimiz şerler gizlidir. Yani içine haram karışmış bir gıdanın vücûda girmesi ile mükemmel bir organizma olan insanda maddî ve mânevî birtakım hasarlar meydana gelmekte ve başta kalp olmak üzere bütün vücut, hatta bazen, kişinin çocuk ve torunları genetik rahatsızlıklara mâruz kalmaktadır.
İbrahim bin Edhem Hazretleri bu hususta:
“–Midelerine girenlerin helâl mi, haram mı olduğunu araştıranlar, îmân bakımından yükselirler. Kazançlarının helâlliğini düşünmeden dünyalık peşinde koşanlar ise, önce mide fesâdına uğrarlar; sonra da huzurları kaçar, mânen yükselemez, alçalırlar. Ne ibâdetlerinin, ne de yaptıkları iyiliklerin zevkine varabilirler.”buyurmuştur.
Sehl -radıyallâhu anh- da:
“Haram lokma, yiyenin âzâları -bilsin bilmesin, istesin istemesin- isyan eder. Yediği helâl olan kimsenin de âzâları, kendisine itaat eder ve hayırlı işleri yapmaya muvaffak olur.”demiştir.
Müfessir Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır:
“–İsm-i A’zam duâsı, helâl lokmadır.”buyurarak; ibâdet ve duâların makbûliyetinin, yenilen lokmaların durumuyla alâkalı olduğuna dikkatleri çekmiştir
.
Hatta haram lokma yiyen kimsenin duâsının kırk gün boyunca kabul olmayacağı, tevâtüren zamanımıza ulaşan bilgilerdendir. Bilimsel olarak da, vücuda giren lokmaların, ancak kırk gün içinde tamamen atıldığı tesbit edilmiştir.
İnsanların isyanının sebebini, haram lokmada aramak gerekir. Çünkü haram lokmayla beslenen bir vücûdun ibâdete meyilli olması mümkün değildir. Haramla beslenen bir vücut, ibâdetlere değil, şehvete, mala-mülke düşkün olur. Şeytan, böyle insanları gafletle günaha sevk eder ve onları ibâdetlerden uzaklaştırır.
Hazret-i Mevlânâ buyuruyor:
“Bilgi de, hikmet de helâl lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helâl lokmadan meydana gelir. Bir lokmadan haset, hîle doğarsa, bilgisizlik, gaflet meydana gelirse, sen o lokmanın haram olduğunu bil!.. Hiç buğdayını ektin de arpa çıktığını gördün mü?”
Netice olarak, insanoğlu, ibâdetler içine gizlenmiş olan faydaları ve hikmetleri çoğunlukla düşünmez; görmezlikten gelir veya bunun farkında bile olmaz. İbâdetlerin mânevî faydaları ile daha çok tasavvuf erbâbı ilgilenmişlerdir.
İbrahim bin Edhem Hazretleri:
“Kemâle erenler, ancak mîdelerine gireni kontrol etmekle kemâle erebilmişlerdir.”buyururlar.
İşte mânevî büyüklerimiz, lokmanın kalbe olan tesirlerini bildikleri için kazançlarına ve gıdalarına dikkat etmişler; “Yerken ağzınıza girene, konuşurken ağzınızdan çıkana dikkat edin!..” diye bizlere tavsiyelerde bulunmuşlardır.

Cenâb-ı Hak, cümlemize helâl lokma yemeyi lûtfeylesin. Âmin!..


Şebnem dergisi

 
Katılım
19 May 2008
#31
Ynt: Okunası yazılar..

İki nokta üst üste ve nokta

Günlerdir yörüngelerinden çıkan iki bilinmeyen yıldızdan söz ediyor bilim adamları. Birbirine doğru korkunç bir hızla ilerleyen iki parlak nokta henüz çıplak gözle görülemiyorsa da milyonlarca insanı televizyon ekranlarıyla pencereler arasında mekik dokutuyor.
Her gece milyonlarca insan kıyametin kopuşunu izleyebilmek için ellerini balkon demirlerine, gözlerini göğe dayıyor. Kıyamet kâhinleri yanında soğukkanlı tahminciler de var. Onlar kahvelerini höpürdeterek bekliyor -adı çarpışma da olsa- parlak noktaların buluşmasını. Gökyüzü kara bir tahta. Yörüngesinden çıkan iki tebeşir gezegeninin beyaz bulutlar yayarak infilak edeceği anı ölümsüzleştirmek istiyor. Fakat o da ne! Birden hareketleniyor yeryüzü! İşte! İşte! Çıplak gözle de görülebiliyor artık. Işıklarını söndürüyor herkes, daha iyi görebilmek için ışıkları. Habercilerin zembereği boşanıyor: İki parlak nokta birbirine doğru korkunç bir hızla ilerliyor! Önce çığlıklar yükseliyor sonra kalp atışlarından başka bir ses duyulmaz oluyor. İki uçak olamaz mı bunlar, iki uydu, iki uzay istasyonu. "İki yıldız" diyor bilim adamları ve hiçbir şey diyemiyor halk. İki parlak ışık gitgide büyüyerek yaklaşıyor birbirine. Çarpışacaklar! Fakat o da ne! Tam çarpışacakken kıvılcımlar çıkartarak duruyorlar üst üste. İki nokta üst üste! Bu yeni bir infilak dünyanın eğimini değiştiren. İki nokta üst üste gelir gelmez konuşmaya başlıyor herkes nefes almadan. Dudakları kıpırdamayan hiç kimse yok. Kıyamete kadar susmayacaklar.

Kollarından saatlerini çıkartıp atan kelimelere bak! Vakti hiçe sayan harflere! Halbuki ne kadar uzak insan insana! Kimi zaman konuşarak inşa ediliyor köprü, kimi zaman susarak. İnsan için susma vakti ama o hâlâ konuşuyor. Hayırlı bir söz söylese keşke; konuşuyor yalnız. Sözlerinin rengi, kokusu, tadı önemli değil. Su değil sözleri, sel. Kaldırma gücü yok. Tek bir mana gemisi yüzmüyor üzerinde. Belki de söyleyeceği bir şey yok. Peki söylediği ne! Birkaç kırık dökük tahta parçası. Bir kazazede kelam. Hem kiminle konuşuyor? "Konuşulacak bir insan" olduğu zaman konuşmamak, onu kaybetmek demektir," diyor Konfüçyüs. Büyük kayıplar veriliyor bu savaşta. Konuşulacak insan nerede! "Ney gibi, dostumun dudağıyla bir araya gelseydim, söylenecekleri söylerdim. Dildaşından ayrılan kişi, yüzlerce nağmesi de bulunsa dilsiz olur," dediğinde Mevlânâ bütün sazlıkların başı göğe değiyor. Başımızı eğelim o halde sözlüklere. Susmak, tabiata uymaktan geliyor. "Sus" doğal ses, tabiata özenen. Konuşmaksa başka türlü bir tabiat. Saate bak! Demosten güzel konuşmak için çakıl taşı koymuştu dilinin altına. Hz. Ebu Bekir'in dilinin altındaki çakıl taşının anlamı: "Güzel susmak."

Bir de konuşma vakti var, suskunları şeytanla akraba kılan. Şimdi hakikat vakti! Tehlike çanları çalıyor susmak hoşuna gittiği an. "Dilim yok!" deme gönlün yok senin. Bir cümle ne çok şeyi değiştirir oysa. Cimriliğin yüzünden zengin oluyor zulüm. Ah susarak örten hakikatin üstünü! Tanıklığını bekliyor kâinat. Konuş artık! Şahitlik defterini imzaladın. Binlerce yıl geçti Âdem'e kelimeler öğretileli. Anahtarı mı kaybettin? Kır kilidini hafızanın. Yalnız çıkarmadan önce sandıktan, sürt burnunu cevherinin mihenk taşına. Akıl konuşurken gerek. "Ey akıllı zat! Ağzındaki dil nedir? Hüner ve marifet sahibinin hazine kapısının anahtarı. Kapı kapalı olursa kim ne bilecek ki, içeride kuyumcu, cevahirci mi var, yoksa hırdavatçı mı!" (Sâdî) Şimdi konuşma vakti. Dili bir kement gibi atmanın karanlığın boynuna.

İki parlak noktanın çarpışması mı felaket, üst üste gelmesi mi? Nokta sonu mu işaret ediyor, yeni bir başlangıcı mı? Kaybolduk dil ormanında. Kutup yıldızı üfledi fenerini. Ağaçlar yosundan şallarını attılar. Dil yılanları dallardan sarkıyor. Kaybolduk. İki nokta üst üste mi, nokta mı gerekiyor burada? İmlâ kılavuzuna ihtiyacımız var. İki nokta üst üste kendisinden sonra açıklama yapılacak cümlenin sonuna konur, nokta cümlenin sonuna. Konuşmak mı susmak mı gerekiyor burada? İman kılavuzuna ihtiyacımız var.

- Susalım mı konuşalım mı?

- "Halkla az, Rabbinle çok konuş!"
diyor, Muaz b. Cebel.

- Susalım mı konuşalım mı?

- "En uzun hapse dil müstahaktır" diyor, Abdullah b. Mesud

- Susalım mı konuşalım mı?

- "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır," diyor, Hz. Peygamber.

- Susalım mı konuşalım mı?

- "Susmak büyük adamların ticaretidir," diyor İmam Şâfiî.

- Susalım mı konuşalım mı?

- Saatine bak!

A.Ali Ural
 
Katılım
19 May 2008
#32
Ynt: Okunası yazılar..

Sizin yanlışınızı söyleyecek adam, anasından doğmadı mı?

Halife Hz. Ömer'le dostu Abdurrahman bin Avf'tan bir yanlış düzeltme örneği vermek istiyorum bugün sizlere. Bu iki büyük insanın dostlukları nasıl olur acaba hiç hayal ettiniz mi?
Biri, dostum Hazreti Ömer, ne söylerse aynen kabul edeyim mi der? Öteki dost da, ben Halife Ömer'im kimse benim yanlışımı söyleyemez mi der? Ölçü almak için bir göz atsak mı, bu iki büyük insanın karşılıklı hatalarını düzeltme anlayışlarına?

Bilindiği üzere Hazreti Ömer'in bir vasfı da 'vakkaf'lıktı. Vakkaf; hızla giden arabanın önüne aniden çıkan engeli görünce hemen frene basıp zınk diye durması gibi kesin bir duruş.

Hazreti Ömer de doğru bulduğu bir şeyi uygulamaya hızla giderken bir dostu aniden önüne çıkar da düşündüğünün yanlışlığını söylerse hemen zınk diye durur, yapılan ikaz doğru ise kendi fikrini bırakıp gösterilen doğruyu hemen uygular, yanlışının gösterilmesinden dolayı da rahatsızlık duymak şöyle dursun aksine yanlışını gösterene dua ederdi.

İşte bu konuda mesaj yüklü muhteşem bir örnek.

Bir gece, dostu Abdurrahman bin Avf'la Medine sokaklarında kontrole çıkan Halife, önünden geçtikleri bir evden karışık seslerin geldiğini duyar. Biraz daha yaklaşınca gelen seslerden bir tahmin yapan Halife:

- Ey Abdurrahman, der, burası Rebi'a bin Ümeyye'nin evidir. İçindekiler de içmişler bağırıp çağırıyorlar. Ne dersin, bu sarhoşlara ne türlü bir ceza uygulayalım? Gecenin bu saatinde bağırıp çağırıyorlar?

Halife'nin bu görüşüne iştirak etmeyen Abdurrahman bin Avf, bakın nasıl karşılık verir.

- Bana kalırsa ceza uygulanacak olan ev sahipleri değil biziz!. Bu cevap karşısında irkilen Halife.

- 'Neden?' diye sorar. Şöyle ikazda bulunur dostu Abdurrahman bin Avf, Halife Hazreti Ömer'e:

- Allahü azimüşşan Hucurat Sûresi'nde, "Zan ile hüküm vermekten kaçının, insanların gizli kalan ayıplarını araştırıp da meydana çıkarmayın, gıybetlerini de yapmayın!" buyuruyor. Biz ise gecenin bu saatinde hem zan ile hüküm veriyor, hem evinin içindeki gizli ayıplarını araştırıp meydana çıkarmak istiyor hem de gıybetlerini yapıyoruz. İşte bunlardan dolayı aslında cezalık işi biz yapıyoruz, ev sahibi değil!"

Bu açık ve net ikaz üzerine düşünmeye başlayan Halife, bir müddet sessiz kaldıktan sonra elini, doğru sözlü dostunun eline uzatarak der ki:

- Tut şu elimden de bir an evvel buradan uzaklaşalım; yoksa ev sahipleri dışarı çıkar da bizi bu halde görürlerse biz onlara değil, onlar bize ceza isteyebilirler!. Oradan hızla uzaklaşırken duası duyulur Halife'nin:

- Allah insanı doğru düşünen dostlardan mahrum eylemesin. Kimseyi de kendi yanlış kanaatinde ısrarcı ve inatçı eylemesin. Kendi düşüncesini dostlarına kontrol ettirmek, doğrusunu duyunca da hemen kabul etmek ne güzel bir ahlaktır. Hem yanlış düşünmekten hem de yanlışı uygulamaktan kurtulur insan!

Evet, iki büyük dostun birbirlerini ikazları işte böyle. Hiç düşündünüz mü? Siz de kendi düşüncenizi dostlarınıza böyle kontrol ettirir, daha doğrusunu duyunca hemen kabul eder misiniz? Yani Hz. Ömer'in 'vakkaf'lık vasfından sizde de birazcık var mı? Yoksa kimse sizin gibi doğru düşünemez, kimse sizin fikirlerinizi tashih edemez mi? Siz hep herkesten iyi düşünür, herkesi siz mi düzeltirsiniz? Kısaca, anasından daha doğmamış mı sizi düzeltecek adam?

Ahmet Şahin
 
Katılım
19 May 2008
#33
Ynt: Okunası yazılar..

Atatürk'ün hayranı olduğu padişah..

Tarih bilgimiz büyük ölçüde söylentilere dayanıyor. Günümüzde bile sözlü (şifahi) kültürün varlığını koruduğuna dair en güçlü kanıtlardan biri, bunca tarih kitabı basılmasına rağmen insanların yine de kulaktan dolma bilgilerle (şimdi bir de internetteki 'gözden dolma' bilgiler eklendi buna) idare etmesidir.

Mesela Atatürk'ün Osmanlı padişahlarını daima kötülediği, onları alçaklık, beceriksizlik, hatta hainlikle suçlayarak yeni neslin gözünden düşürmeye çalıştığını zannederiz. Süngümüzü takalım: Hakikaten öyle mi?

Fethin 556. yıldönümü yaklaşırken, Atatürk'ün Fatih Sultan Mehmed hakkındaki düşünceleri bize ışık tutabilir diye düşündüm.

Atatürk Ankara'ya adımını atar atmaz (28 Aralık 1919) yaptığı konuşmada, Osmanlı'nın hoşgörüsünden ve yabancı unsurların inanç ve âdetlerine saygısından söz etmiş, "Başka dinlere saygılı tek millet biziz." demiştir:

"Fatih İstanbul'da bulduğu dinî ve millî teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Katoğikos'u gibi Hıristiyan dinî reisleri imtiyaz sahibi oldu. Kendilerine her türlü serbesti bahşedildi. İstanbul'un fethinden beri Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar, milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en müsaadekâr ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eder."

2 yıl sonra Eskişehir'de yaptığı konuşmada Fatih'in İstanbul'u fethederek Doğu Roma'yı tevarüs ettiğini söyleyen Mustafa Kemal Paşa, onun ikinci amacının Roma'yı almak ve Batı Roma İmparatorluğu'nun da tacını başına koymak olduğunu söyler. Birçok fetih yapan Fatih'in esas sorunu, dış politikada güçlü olmak için iç politikada da güçlü olmaktır. Avrupa'yı istilaya kalkan Fatih'in bu politikası, Atatürk'e göre "çok âkılâne ve müdebbirâne"dir ve bu yüzden az çok başarılı olmuştur.

1921'de öne çıkarttığı hoşgörü ilkesini 2 yıl sonra eleştirecektir. İzmit'teki konuşmasında ilk kapitülasyonların Fatih tarafından Cenevizlilere verildiğini söyler. Bir ihsan-ı şahane ve atiye olarak verilen kapitülasyonlar sebebiyle zamanla milletin sırtındaki yükün ağırlaşıp onu takatsiz bıraktığını ileri sürer. Ancak konuşmanın devamında büyüleyici bir Fatih portresi bizi beklemektedir:

"İstanbul'u alan büyük Fatih, bu azametli, kudretli padişah hakikaten bütün İslam dünyasının, bütün Türk dünyasının hakkıyla istifade edebileceği bir zattır. Bazı kusurları bir kenara bırakılırsa, bütün cihanın büyüklüğünü takdir edebileceği şahsiyettir."

Şunu anlıyorum ben Atatürk'ün söylediklerinden:

Fatih'in Batı'ya yayılma siyaseti esasen doğruydu ama bunu ancak Fatih gibi birisi kişisel yetenekleri sayesinde sürdürebilirdi. Bu bir devlet ve millet siyaseti değildi. Oysa önemli olan, aslî unsurun, geniş anlamda Türklüğün vicdanından çıkma bir siyasettir.

Atatürk 22 Ocak 1923 tarihli Bursa konuşmasında bu sefer Patriğe ayrıcalıklar bahşeden Fatih'in pek de iyi yapmadığını söyler. Ancak yeni kurulacak Türkiye'de bu tür ihsanlar kimseye verilmeyecektir. (Hatırlatalım ki, Lozan'ın imzası öncesinde ABD'ye Chester İmtiyazı'nı veren de Atatürk'ün başında bulunduğu TBMM'dir. 7 ay sonra "The Saturday Evening" gazetesine verdiği mülakatta (13 Temmuz 1923) "Amerika'ya olan inanç ve güvenimizin somut bir delilini, Chester İmtiyazı'nı vermek suretiyle gösterdik." diyen kendisi değil midir?)

Lozan'da karar anına yaklaşılırken Atatürk'ün, konuşmalarında "fetih" ve "yayılma" fikrinden hızla uzaklaştığını görürüz. "Cihangirlik fikri lugatimizden ebediyen silinmiştir." der. Bu dönemde Fatih'in ve fethin gündeme getirilmesi, Avrupa'da Türkiye üzerindeki hassas şüphe bulutlarını kabartmak, "Acaba yine Osmanlı mı geliyor?" endişesini yağdırmak olurdu. Yeni Türkiye barışçı bir ülke olacaktı. Söylemediği ama kendisine yakıştırılan bir sözle ifade edecek olursak, Türkiye, "Yurtta sulh, cihanda sulh" istemektedir.

Peki Atatürk Cumhuriyet döneminde Fatih'e nasıl bakmıştır? Bunun için iki hatırata eğilmemiz gerekiyor.

Prof. Afet İnan "Atatürk Hakkında Hâtıralar ve Belgeler" (1968, s. 187) adlı kitabında Atatürk'ün "Büyük Fatih"e her zaman hayranlığını ifade ettiğini yazar. İnan'a göre, Atatürk, bir Fatih heykelinin yapılmasını çok arzu etmiştir. Kâh Ayasofya Camii'ne, kâh Kızkulesi, Rumelihisarı veya gemilerin karadan yürütüldüğü Kasımpaşa kıyısına dikilmesini düşünmüştür heykelin. Ama gözde mekânı, besbelli ki Kızkulesi'dir.

Afet İnan'a göre Atatürk tam bir Fatih hayranıdır:

"[Atatürk] Osmanlı Devleti'nin yükseliş devri için, hayranlık ve muhabbet beslemiştir. Onun için FATİH SADECE BİR TÜRK BÜYÜĞÜ DEĞİL, CİHAN TARİHİNDE DE EN BÜYÜK ADAMDIR." (s. 312)

Atatürk'ün yakınlarından Münir Hayri Egeli de çok ilginç bir anekdot aktarır "Atatürk'ün Bilinmeyen Hâtıraları" adlı kitabında (1954, s. 58-59).

Bir gün sofrada söz Fatih'e gelir. Atatürk sorar: "Tarih acaba benim mi, yoksa Fatih'in mi yaptığı işleri daha mühim bulacaktır?" Orada bulunanlar hemen atılırlar: "Tabii ki sizi." Atatürk sorar: "Niçin?" Herkes kendince Atatürk'ün Fatih'ten üstün bir tarafını ispatlama yarışına girer. Dalkavuk mu yok? "Sizin yanınızda Fatih de kim oluyormuş!" diyenler bile çıkar. Bunun üzerine Atatürk, bu kişiye kızar, "Halt etmişsin" der. Şu sözler olgun bir devlet adamının bakışını yansıtır:

"Ben Fatih'ten büyük olabilir miyim? Çok kereler Fatih'in karşısında kaldığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı hal çarelerine varmışımdır. Yalnız, Fatih benim karşısında kaldığım meseleleri nasıl hallederdi? Bunu çok merak ederim. O BÜYÜK BİR ADAMDIR, BÜYÜK."

Egeli'ye göre Atatürk bir cümle daha söylemiştir ki, büsbütün düşündürücüdür:

"FATİH'İN DEVRİNDE YAŞASAYDIM MEMNUNİYETLE OYUMU ONA VERİR VE ONU CUMHURBAŞKANI SEÇERDİM."

Bu çarpıcı tespitin ışığında Atatürk'ün Fatih'e ve Osmanlı'ya bakışını yeniden değerlendirmeye var mısınız? Varım, diyenlerle işimiz var çünkü...

Mustafa Armağan
 
Katılım
19 May 2008
#34
Ynt: Okunası yazılar..

Müslüman'ın bahar yeşilliğine bakışı


Bir gün yanından geçtiği bir mezarın içindeki ölünün kabir azabı çektiğini keşfeden Efendimiz (sas) Hazretleri, getirttiği hurma fidanını mezarın üzerine dikip çevresindekilere şöyle seslenmiş:
- Bu yeşillik bu mezarın üzerinde Allah'ı zikir ve tesbih ettiği sürece mezardaki mevta yeşilliğin bu zikir ve tesbihinden faydalanır, rahata kavuşur!

İşte bu açıklama, İslam'da yeşilliğin dünyadan başka ahirettekilere bile faydası olduğunun ilanıdır. Bundan dolayı fıkıh alimleri, mezarların üzerini yeşilliği önleyen mermerle kaplayıp betonla örtmenin mekruh olduğunu bildirmiş, mezarın üzerindeki toprak zemini, yeşilliklerin ibadethanesi haline getirmek gerektiğine dikkat çekmişlerdir. İsra Sûresi'ndeki ayetin manası da bunu ifade etmektedir:

- "Bütün varlıklar ve yeşillikler Allah'ı zikir ve tesbih ederler!" Öyle ise yeşilliği yok eder, yahut da kurumasına sebep olursanız, Allah'ı zikredeni yok etmiş, yahut da kurumasına sebep olmuş olursunuz. Hangi Müslüman, Allah'ın zikrine mani olabilir? Yahut da böylesine bir tesbih ve zikir sevabından mahrum kalmaya gönlü razı olabilir?

Nitekim bir kır sohbetinde Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri'ne talebelerinden her biri birer demet çiçek takdim ederken bir talebesi eli boş gelir, hocasına tek adet olsun çiçek takdim edemez.

- Koskoca kırda çiçek mi bulamadın? diye sitem eden arkadaşlarına da:

- Hangi çiçeğe yaklaştımsa Rabb'imizi zikir ve tesbih eder halde gördüm, koparıp da zikrine mani olmaya gönlüm razı olmadı, cevabını verir. Bu cevap çok değerli bulunduğundan dolayı kitaplara kaydedilerek bizlere kadar intikal ettirilir.

İşte Müslüman'ın, Allah'ı zikir ve tesbih ediyor duygusuyla mutlulukla seyrettiği bahar yeşilliği ve çevre yeşillendirmesine verdiği kutsal değeri.

Hele Efendimiz (sas) Hazretleri'nin yeşillik yetiştirme konusunda bir hadisi vardır ki; bunu duyup da fidan dikme şevki duymamak mümkün değildir. Şöyle buyuruyor:

- Elinizdeki fidanı dikmek üzere iken kıyametin kopmaya başladığını anlasanız, sakın artık kıyamet kopuyor, fidan dikmenin manası kalmadı? deyip de fidanı fırlatıp atmayın, dikin fidanınızı! Kıyamet kopacaksa sizin dikilmiş fidanınızın üzerine kopsun. Mahşerde, benim de dünyada dikilmiş bir fidanım vardı, diyebilesiniz!..

Hiçbir çevreci, fidan dikmenin değerini böylesine çarpıcı bir sözle anlatamamıştır.

Kaldı ki, mesele bundan ibaret de değildir. Ekin ekiyor, sebze, meyve dikiyor, mahsul yetiştiriyorsanız sevinin, mutluluk duyun. Çünkü yetiştirdiğiniz bu meyvelerle, sebzelerle sadece para kazanmakla kalmıyor, aynı zamanda sevap da elde ediyorsunuz. Zira, meyveli meyvesiz tüm yeşilliklerden zikir ve tesbih sedaları yükseliyor semaya. Ayrıca bunlardan: "Müşteri alsa, hırsız çalsa, inek yese, sinek faydalansa!" sadaka sevabı da almış oluyorsunuz. Efendimiz (sas)'in müjdesidir bu. Çünkü en sonunda herhangi bir canlıya fayda ve hizmet vardır bunların hepsinde de.

İşte sebze meyve yetiştirme mevsiminde bahar yeşilliğinin bizlere hatırlattığı güzellikler.

Ahmed Şahin


 
Katılım
19 May 2008
#35
Ynt: Okunası yazılar..

İstikametimizi koruma hassasiyetimiz zayıflıyor mu?

Günlük olaylarla kafaların karışıp zihinlerin dağıldığı şu devrelerde, istikametimizi koruma hassasiyeti, hemen her insanın bir numaralı meselesidir.
Hatta hiç kimse kendini istikametini koruma ihtiyacından istisna edemez. Benim istikametim bugün iyidir, yarın da aynı şekilde iyi olacaktır, öyle ise ben garantideyim, böyle özel bir dikkat ve hassasiyet içinde olmama gerek yoktur, diye bir rehavete kapılamaz. Bunun aksi de böyledir.

Yine hiç kimse de, 'bugünkü istikamet çizgim bozuktur, yarın da öyle bozuk olacaktır. Öyle ise benim istikametimi düzeltmem için bir gayret içinde olmam fayda vermez!' diye peşin bir ümitsizlik kuyusuna kendini atamaz. Bugünkü durumu iç açıcı olmayabilir; ama yarın iradesini güçlendirir, istikametini pekala düzeltebilir, vicdanen huzur duyup ebedi hayatını kazanabileceği mutlu bir istikamet çizgisine girebilir.

Bu sebeple, kafaların karışıp dikkatlerin dağıldığı şu devrelerde istikametini koruma konusu, hemen her insanın bir numaralı meselesidir! Bugün düzgün istikamette olan istikametini korumak için, düzgün istikamette olmayanın da istikametini düzeltmek için özel bir gayret ve titizliğin içinde olması gerekmektedir.

Efendimiz (sas) Hazretleri'nden aldığımız mesaj bize bu hassasiyeti göstermemizi emretmektedir. Buyurmuştur ki:

— Hud Suresi'ndeki "Emrolunduğun gibi istikamet üzere ol" ayeti beni ihtiyarlattı!

Evet, emrolunduğumuz gibi istikamet üzere olma hassasiyetimiz bizi de ihtiyarlatacak derecede bir numaralı meselemiz olmalı, konunun ehemmiyetini biz de saçlarımızı beyazlatacak derecede sorumluluk içinde idrak etmeliyiz.

Nitekim maneviyat büyükleri de konunun önemine böyle dikkatimizi çekmekteler. Şah-ı Nakşibend Hazretleri'nden gelen şu çarpıcı ikaz hemen hepimizi düşündürmelidir. Kerametler gösterecek derecede düzgün istikametli bir insandan söz ederken derler ki:

"Bu insanın istikameti öylesine düzgün ki, bazen sabah namazlarını Kâbe'de kıldığı bile görülmektedir.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri, 'Mühim değil!' deyip geçer. 'Dicle nehrinin üzerinden yürüyerek geçer, suya batmaz.' derler. 'O da mühim değil!' der. 'Bahçesinde çalışırken zemin çamur olursa seccadesini havaya atıp namazlarını üzerinde kılar.' derler. 'O da mühim değildir!' deyince sorularını şöyle sorarlar:

— Efendi Hazretleri o mühim değil, bu mühim değil de, sizin için ne mühimdir?

Cevaba bakın:

— Benim için mühim olan, onu o makama ulaştıran istikamet çizgisini son nefesine kadar koruyup devam ettirmesidir. Anladınız mı şimdi mühim olanın ne olduğunu? Mesele istikamet çizgisini son nefesine kadar koruma titizliğine sahip olması, zamanla bozulma ve gevşemeye düşmemesidir!

Demek oluyor ki, hiç kimse şu anki iyi haline bakıp da kendini garantide görmesin. Yine hiç kimse de şu andaki kötü haline bakıp da benden istikameti düzgün bir adam olmaz ümitsizliğine kapılmasın. Hemen herkes istikametine sahip olma ve koruma konusunda ciddi bir gayret ve azmin içine girsin, Allah Resulü'nü ihtiyarlatan istikamet üzere olma titizliği hemen hepimizin bir numaralı meselesi olsun.

— Ne dersiniz, böyle bir hassasiyetimiz söz konusu mu? İstikametini düzeltenler düzgün istikametini korumak için, düzeltemeyenler de düzeltmek için saçlarımızı beyazlatacak derecede bir hassasiyet içinde olmamız gerekmez mi? Var mı bu bir numaralı meselemize böyle sahip olma ve koruma hassasiyetimiz?

Yoksa 'Ayağını sıcak tut başını serin, hayatını gafletle yaşa düşünme derin' tekerlemesi bizim halimizi mi anlatıyor? Günlük hayatın dalgınlığından şöyle bir silkinip de bu vazgeçilmezimizi birazcık düşünmeli miyiz?

AHMED ŞAHİN
 
Katılım
19 May 2008
#36
Ynt: Okunası yazılar..

Kendini O'na affettir

Geçen hafta, günahların içimizde meydana getirdiği derin yaralardan bahsetmiştik. Bu yaralardan ancak Eyyûb aleyhisselam gibi ayağımızı yere vurarak kurtulabileceğimizi söylemiştik.

Yaraların farkına varıp onları iyileştirme arzusuyla ayağını yere vurma iradesi tevbedir. O yere vurmadan sonra fışkıran âb-ı hayat ise Rahmeti Sonsuz'un rahmeti ve mağfiretidir.

Tevbe, günahların meydana getirdiği yaraların iyileştirilmesi gayretidir. O sadece kanı durdurmaya yönelik bir ilkyardım müdahalesi değildir. İnsanın içini onarması ve kendini yenilemesidir. Yaradan tamamen kurtulmaya ve hiç izi kalmayacak şekilde kökünü kurutmaya yönelik sürekli bir tedavidir. Bu yüzden tevbe, günahın hemen ardından gelmelidir.

Günahın açtığı yara, büyüklüğüyle doğru orantılıdır. Bazı günahlar, kolumuza bir bardak kaynar su dökülmesi gibidir. Bazıları ayağımızın kırılması, bir kısmı başımızın yarılması misalidir. Elimizi bıçakla kesmiş kadar küçük olan da vardır, kalp sektesine yol açacak derecede büyük olan da... Önemli olan yaranın küçüklüğüne bakmadan hemen müdahale etmektir. Bediüzzaman Hazretleri'nin ifadesiyle: "Her günahta küfre giden bir yol vardır. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse küçük bir yılan gibi kalbi ısırır."

Kendi bünyemizden yola çıkarak konuyu daha iyi anlayabiliriz. Küçük bir bıçakla parmağını kesip kanatan biri, o kanamaya hiç müdahale etmeden kendi haline bıraksa... Ardından aynı insanın koluna bir çaydanlık dolusu kaynar su dökülse ve ciddi bir yanık oluşsa... Biraz sonra yolda yürürken düşüp ayağı kırılsa... Ve o bunların hiçbirini iyileştirmeden beklese... O insanın sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürmesi, hatta hayatta kalması mümkün olur mu? Tevbe edilmeyen günahlar, tedavi edilmeyen yaralar gibidir. İyileştirilmeyen bu yaraların her biri kalıcı izler bırakır ve bir süre sonra manevi bünyemiz hiçbir şey hissedemez hale gelir. "Israrla işlenen hiçbir günah küçük değildir. Tevbe edilen hiçbir günahın büyük olmadığı gibi..." beyanı bu hakikati ifade etmektedir.

Günah, nefsin insanı aldatması ise tevbe, iradenin şımarık nefse attığı tokattır. Nefis sürekli kötülüğü emreder ve insanın içindeki şer meyillerini harekete geçirir. Günahı cazip gösterir. Oltanın ucundaki yemle hazırladığı tuzaklara çekmeye çalışır. Elemleri lezzet ambalajına paketleyerek sunar. Akıllı insan bu tuzaklara düşmeden iradesiyle nefsinin sesini keser. Bunu yaparken de elindeki en büyük imkân, iradesidir. İradesini kullanarak şer meyillerinin esiri olmaktan kurtulur. Bu şer meyelânının önüne geçebilmenin, onların kökünü kurutmanın yolu istiğfardır.

Tevbe, şeytanın hâkimiyet arzusuna bir başkaldırıdır. Bu başkaldırı geçici ve yüzeysel değil, sürekli ve derinliklidir. Çünkü günahlar süreklidir. Üzerimize sağanak sağanak yağmaktadır. Günahsız yaşamak, yağmur altında ıslanmamak kadar imkânsızdır. Günah imtihanını veren Allah, tevbe imkânını da ihsan ederek bir kere daha rahmetini göstermiştir. Ancak sürekli günahlara karşı sadece perşembe akşamlarına sıkıştırılmış merasimlerle mücadele edilebilmesi mümkün değildir.

Günah kulun Rabb'ine karşı işlediği ayıbın adıdır. Tevbe de bu ayıptan utanmak, başını öne eğmek, yüzünü kızartmaktır. Sigara içerken babasına yakalanan çocuğun mahcubiyeti gibi, Yüce Yaratıcı'ya yanlış yapmanın mahcubiyetini yüreğinde hissetmektir. Günahtan duyulan ızdırap, Rahmeti Sonsuz'a saygının bir tezahürü olmalıdır. İnsanın içinde "Bu günahı işlemekle ben çok ayıp ettim" duygusu hâkim olmalıdır.

Tevbede ilk hedef ne cehennemden kurtulmak ne de cenneti elde etmek olmalıdır. Yapılan yanlışın yürekte oluşturduğu burkuntuyu gözyaşlarıyla iniltiler halinde ifade etmektir. Veysel Karanî gibi "Sen benim Rabb'imsin, ben Senin kulun... Sen benim Sahibimsin, ben Senin kölen... Sen Ganî'sin, ben fakir... Sen Bâkî'sin, ben fanî... Sen Şâfî'sin, ben hasta... Sen Ğafûr'sun, ben günahkâr... Öyleyse affet günahlarımı... Setret hatalarımı..." diyebilmektir.

Kendini O'na affettirmektir...
Süleyman Sargın
 
Katılım
26 Kas 2008
#37
Ynt: Okunası yazılar..


Yaşlı adam, eşinin kabrini ziyaret etmek için gittiği kabristanda, bir inilti duyarak yavaşladı. Sağa sola bakınarak kulak kesildi. Ortalıkta kimseler yoktu ama, o sesi işittiğinden emindi. Önce hızlı adımlarla kaçmak istedi.

Fakat sanki büyülenmiş gibiydi. Korkudan olsa gerek ki, gücü zaten çok azalan ayakları tutulmuş, vücudu uyuşmuştu. Diz boyu otla çevrili mezarlar arasında, güçlükle ilerleyip o tarafa yöneldi. İnlemeyi bir kez daha duyunca, daha fazla yanaşmayıp yere oturdu. Tüylerini diken diken eden ses, birkaç metre ilerden geliyordu.

Yaşlı adam, bazı velî zatların, kabirdeki insanlarla konuştuğunu duymuş, bunları da herkese anlatmıştı. Belki laf olsun diye:

— Neden böyle inleyip duruyorsun? dedi. Bir derdin mi var?

Derinlerden gelen bir erkek sesi:

— Büyük bir azap çekiyorum!. dedi. Her kemiğim tek tek kırılmış sanki.

Yaşlı adam, tâ iliklerine kadar ürperdi. Acaba kendisi de, evliya mıydı? Her ne olursa olsun, bu cevabı kesinlikle beklemiyordu. Güç bela toparlanıp:

— Ne zamandır bu haldesiniz? diye sordu. Yani ne zaman öldünüz?

— Vallahi bilmiyorum!. dedi mezarda yatan. Sanki dün yaşıyordum, hatta eğleniyordum. Arkadaşlarla birlikte biraz içki içmiştik, daha sonra ayrıldık. Bu arada, sanki yüksek bir yerden düştüm. Her halde ölmüşüm ki, şimdi bu mezardayım. Üstelik de büyük bir azap çekiyorum.

— İçkinin haram olduğunu ve kabir azabına yol açtığını bilmiyor muydun? diye sordu dışardaki. Allah bilir, başka büyük günahlar da işledin.

— Keşke ellerim kırılsaydı!. dedi, adam. Keşke kırılsaydı da, o büyük günahları işlemeseydim. Keşke dudaklarım yapışsaydı da, içki denilen zehri içmeseydim. Ne yazık ki her türlü işi yaptım, kumardan tut tâ hırsızlığa kadar. Şimdi öyle pişmanım ki hiç bilemezsin. Burada bu şekilde, bir saniyecik bile kalmaktansa, ömür boyu aç kalmaya razıydım. Ağzıma içki değil, gerekirse bir yudum su bile koymazdım. Başımı da babam gibi secdeden kaldırmazdım.

— Demek baban dindar biriydi, dedi dışardaki. Neden onun yolundan gitmedin ki?

— Namaz kılmak biraz güç geldi, dedi adam. Oruç tutmak da öyle. Günde beş kez seccadeye yatmayı, uzun yaz günlerinde, aç ve susuz kalmayı istemedim. Açıkçası, havam bozulur diye korktum. Oysa şimdi bu karanlık çukurda yatıyorum. Tertemiz bir havaya, yemeğe ve suya hasret şekilde. Üstelik de dayanılmaz acılar içindeyim.

Yaşlı adam, biraz düşünceliydi. Acaba bu ölü için bir fatiha okusa, ya da dualar etse, faydası olur muydu? Bu konuda açıkçası çok ümitsizdi. Bir insan, kullarına verdiği sayısız nimetlerle merhametini ispatlayan ve kendisini en çok "Rahim" ve "Rahman" isimleriyle tanıtan Allah'ın azabına uğramışsa, âciz bir kul, o kişiye nasıl yardım ederdi?

Sessizce yerinden kalkıp ilerleyince, henüz yeni açılmış bir mezar gördü. Sahibini bekleyen bu çukurun yanında, birkaç tane içki şişesi vardı. Bir tek de ayakkabı.

Hemen o yana koştu. Boş mezarın içinde, üstü başı içki kokan bir adam yatıyordu. Ceketi de yüzüne dolanmıştı.

Yaşlı adam, önce mezara inmeyi düşündü. Fakat ağrıyan beliyle bu işi yapamazdı. Uzunca bir dal koparıp tekrar yanaştı ve bunu cekete taktırıp, sırt üstü yatan sarhoşun yüzünü açtı. Mezardaki adam, ondan fazla korkmuştu.

Yaşlı olan, bir anda rahatlayıp:

— Demek konuşan sendin? diye tebessüm etti. Seni ölü sanmıştım.

Mezardaki, derin derin nefes aldıktan sonra:

— Ben de öyle zannetmiştim!. diye sevindi. Geçen akşam buralarda içmiştik. Kafayı bulduğumda, bu çukura düşüp kaldım her halde.

Sarhoşun vücudu perişan bir haldeydi. Sırt üstü düştüğünde, üç beş tane kaburgası kırılmış, bir kez bile çalışmayan beyni sarsılmış, bütün gece o mezarda yatıp kalmıştı.

Yaşlı adam, hemen bir ambulans çağırdı. Sarhoş, mezardan kurtulup sedyeye alınırken, başını ona doğru güçlükle çevirerek:

— Sağ olasın amca!. diye teşekkür etti. İyileşir iyileşmez sana haber veririm. Bol mezeli bir çilingir sofrası düzenleyip, yeniden doğduğum günü kutlarız.

Cüneyd Suavi
 
Katılım
4 Mar 2009
#38
Ynt: Okunası yazılar..

Antidepresan değil birader, "Tevekkül!"

Cemil Meriç; "Hastalık gerçekten seven, gerçekten sevilen; rüyaları ile yaşadığı hayat arasında korkunç ve halledilemez tezatlar bulunmayan insanların semtine uğramaz." der Jurnal'inde.

Modern hayat tarzının getirdiği akıl almaz ve soluk yetmez hızlı yaşayış biçimi, bir soluklanıp kendi ruhumuzda meydana gelen arızaları onarma fırsatını bir türlü bahşetmiyor bize. Her şey o kadar "reel" bir şekilde tıkış tıkış hayatımızı doldurmuş ki ne gerek var metafizik edebiyatı yapmaya? Pardon yani!

İşte, "depresyon" da bu ruhtan arınmış, ruha yönelik olanla arasına mesafe koymuş çağ insanının bünyesinde oluşan en önde gelen komplikasyonlardan. Biyolojik olarak birtakım salgıların eksikliğine bağlanıyor. Ancak her şey o kadar organik işlemiyor ki insan denilen organizmada ya hu! Kendi iç dünyasının kontrolünü kaybetmiş insanoğlunun maalesef ruhunda açan en hazin yaralardan birisidir bu. Fizyoloji oradaysa psikopatoloji de burada yani.

Daha da hazin olanı; dünyaya dair güzel hedefleri ve sonrası ile ilgili temennileri, arzuları, hayalleri bulunan ve bütün bunları yaşamının ana eksenine oturtmuş insanımızın da bu psikopatolojik ruh denge bozukluğundan muzdarip olmaya başlamış olmasıdır. Gelsin antidepresanlar dağılsın karabulutlar!

Cemil Meriç Üstad, bu noktada teşhisi çok güzel bir şekilde ifade buyurmuştur yukarıda belirtildiği gibi. İdealler ve devam eden hayat arasında bire bir, hatta geçelim, bire bir çok uçuk kaçabilir, nisbi bir örtüşmenin bile yok olduğu bir hayatı yaşayan bünye elbette alarm zillerini çalmaya başlayacaktır.

Hormonlarımız sağ olsun! (Bu bir dur ihtarıdır! Dur ve kendini dinle!)

Hayat zor elbet. Dışarıda bir gül bahçesi yok. Tabii ki ve muhakkak lay lay lom havasında işler ilerlemiyor. Her bir şeyi kontrol edemiyoruz. Kendi hayat sürdüğümüz mekanların dışında olan, hatta zaman zaman kendi meskun mahallimizde bile gücümüzü yetiremediğimiz çalkantılar sallayabiliyor bizi (Sallanmayalım!). Kimi zaman sınavlar, kimi zaman kirası geciktirilmiş ev sahibi (öğrencilik zor be arkadaş!), gelecek hakkındaki kaygılar, endişeler, gönül mevzuları (ah minel aşk!) ve daha bir sürü teferruat (söz konusu yaşamaksa tabii ki bunlar teferruat, geçelim).

Zaman değişse de ortam farklılaşsa ve de hayat hızlansa da kendi savunma taktiklerimizi sağlam bir şekilde geliştirmek, hiç değilse yediği darbe ile yiğidin düşmesini engelleyecek, düşse de elinden tutup kaldıracaktır.

"Derman arardım derdime/ derdim bana derman imiş." diyebilenlerin de yetişmiş olduğu bu toprakların çocukları olan bizlerin daha anlamlı dertleri olsa diyorum. Hani o zaman sentetik yoldan derman aramaya da gerek kalmayacak sanki. Ali Özerk/ Tıp fakültesi
 
Katılım
18 Mar 2009
#39
Ynt: Okunası yazılar..

Son aylarda karşılaştığım ve oldukça istifade ettiğim kişilik analizine dayalı en önemli psikolojik tespitlere, Yenişafak gazetesinde yer alan bir röportajda denk geldim.
Röportajda yer alan tespitler 13 yıl öncesine ait çarpıcı bir hatırayı canlandırdı zihnimde. Önce hatıraya yer verelim, ardından konuyu bahsi geçen röportajdaki tespitler eşliğinde güncel bir mevzuya bağlayarak yazımızı sonlandıralım.
1996 yılı Ocak ayında, Türkiye’nin en uzun soluklu haber araştırma programı olan 32. Gün’ün yapım ve sunucusu Sayın Mehmet Ali Birand’ı bir yayına konuk etmiştim. Tek kanallı dönemde Sayın Birand TRT’de habercilik adına büyük işler yaptı. Özal Türkiye’sini iyi okudu ve televizyonculukta ona uygun iyi bir çıkış yakaladı. İki kutuplu dünyanın önemli siyasi aktörleri ile ses getiren röportajlara ve dosyalara imza attı. O dönemde Birand Türkiye’nin dışa bakan en medyatik yüzü idi.
Bakmayın şimdi grup refleksi ile Ergenekon’u sulandırmaya yönelik yayınlarına. Birand’ın yüzüne bir dönem kara leke çalanlar, şimdilerde Birand’ın önemsizleştirme eğiliminde olduğu ekipten başkası değildi.
Birand’a o gün, kendisini en etkileyen ve meslek yaşamında büyük önemi olan en önemli hatırasının ne olduğunu sormuştum.
Filistin sorunun en kanlı döneminin yaşandığı ve Filistin’in efsanevi lideri Yaser Arafat’ın can güvenliği gerekçesi ile sığınaklarda, dehlizlerde yaşadığı 1980’li yılların sonlarında kendisi ile röportaja gittiğini anlattı. Arafat’ın kaldığı yer belli olmasın diye, gözleri bağlı olarak ve kontrol noktalarında birkaç araç değiştirerek Arafat’ın yanına götürüldüklerini söyledi.
Uzun çabalardan sonra bir dehlizde Arafat ile röportaj yapma imkanı bulduklarında ummadıkları bir sorunla karşılaştıklarını söyledi. Röportajın ilerleyen dakikalarında, Yaser Arafat’ın bir ara kendisine hakim olamayarak gözyaşlarına boğulduğunu, tam da içinden ‘televizyonculuk adına iyi bir iş çıkardıklarını” düşündüğü anda kameramanın kulağına eğilerek, teknik bir sorun nedeni ile ses kaydı alamadıklarını ve kaydı durdurduğunu ifade ettiğini aktardı. Çekim ekibinin telaşını fark eden Yaser Arafat konuşmasını keserek, ‘bir sorun mu var?’ diye sorduğunu, durumu kendisine izah ettiklerinde, ‘sorun değil, dert etmeyin, baştan alırız’ dediğini ifade etti.
Sahte gözyaşları...
Birand’ı şaşırtan ise, Yaser Arafat’ın sorusuya yeniden cevap verirken az önce ağladığı aynı noktada hiç zorlanmadan tekrar ağlamaya başlaması ve sanki bir aktör gibi aynı sahneyi canlandırması olmuş. Birand o gün yayında bana; “ O zaman anladım ki, herkes kendi işini yapıyor. Herkes kameralarla oynuyor. Herkes adeta rol kesiyor. Herkes vermek istediği mesajı bir aktör gibi yansıtmaya çalışıyor. O günden sonra muhatabımın kim olduğuna ve önem derecesine bakmadan, işimizi daha düzgün sonuçlandırmak için daha soğukkanlı davranmayı öğrendik” demişti.
Yenişafak gazetesinden Mehmet Gündem, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Halkla İlişkiler Departmanı Başkanı Psikiyatrist Şükrü Ayalan ile önemli röportaj gerçekleştirdi. Röportajı okurken, Birand’ın Yaser Arafat için anlattığı olay geldi aklıma. Bakalım siz de bana hak verecek misiniz?
Röportaj sırasında bir soru üzerine “CHP her zaman devletin gizli ortağıdır” diyen Psikiyatrist Şükrü Ayalan’a Gazeteci Mehmet Gündem soruyor; “Hangi devletin?”
Sayın Ayalan’ın cevabı şöyle; “Millete rağmen her zaman iktidar olan devletin. Onun için sandıktan çıkmak gibi kaygısı yoktur. AK Parti iktidarına kadar bütün sağ hükümetler döneminde CHP kendini devletle iktidar ortağı olarak hissettirmiştir. Sağ siyasetçiler de millete verdikleri iktidar sözünü unuttular. CHP uzlaşma değil, dayatmalarına boğun eğilmesini istiyor. Geçici 15. maddeyi kaldıralım, 12 Eylül darbecilerini yargılayalım derken bile birtakım ayak oyunları peşinde. Hem darbeciler yargılansın diyeceksin, hem de askere sivil yargı yolunu açan Meclis'in kararını eleştireceksin. CHP gizli ortaklarından emir geldiğinde kendi oylarını da hiçe sayarak isyan ediyor. CHP tabanını CHP'nin bu ruh hali kışkırtıyor. Bizim iktidar partisi olarak, güven verip CHP tabanını da rahatlatmamız gerekiyor.
Baykal’ın kişilik analizi...
Yazımıza konu asıl mevzu bundan sonra başlıyor. CHP Lideri Baykal ile ilgili bir soruya Sayın Ayalan şu cevabı veriyor; “Fanatizmi gerilimler besler? Örneğin Baykal gerilimden beslenen ve zevk alan çok özel bir insan. Psikiyatrik bir görüşme yapmadım ama bana göre bilerek yapıyor. En hararetli tartışmalarda bile gerilimi kalbinde hissetmiyor, sadece kullanıyor, iyi rol yapıyor” cevabını veriyor.
CHP lideri Baykal’ın partisinin salı günkü grup toplantılarındaki bıkmak usanmak bilmeden tekrarlanan gerilim artırıcı konuşmalarını ve her defasında rejim elden gidiyor rolünü nasıl da iyi oynadığını görünce, mimiklerinde değişmeyen o heykelimsi duruş karşısında insan, ‘Tıpkı Yaser Arafat gibi sende mi oynuyorsun Sayın Baykal?” demeden edemiyor.
Yaser Arafat konusunda ben hep kuşkulu oldum. Filistin davasını bir adım ileri götürecek hiçbir samimi çabası olmadı. Attığı tüm adımlar Filistinlinin yarasını derinleştirdi, akan kanı artırdı, Filistinliyi bitirmeye yönelik oldu.
O daha son nefesini vermeden, “Yaser Arafat konusunda kafam karışık” diye yazdım. Halkı aç iken onun karnı tok, sırtı pek olduğunu yazılarıma defalarca konu ettim. Nitekim Yaser Arafat, vefatından bir yıl önce, Forbes dergisinin 2003 yılında dünyanın en zengin liderleri sıralamasında en zengin altıncı lider ilan edildi.
Ve ben şu sıralarda, 40 yıldır siyaset sahnesinde bulunan Sayın Baykal’ın, bu ülkenin demokrasisini güçlendirme adına ne yaptığını düşünme ihtiyacı hissediyorum. Sayın Baykal rol icabı için bile olsa bir kez demokrasi fotoğrafı veremedi. Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül'ün istediği ek düzenlemelerle ilgili olarak gerekli adımların atılacağı sinyallerini verirken, yasaya başından beri karşı olan CHP lideri Deniz Baykal pazartesi günü CHP grubunu olağanüstü toplantıya çağırdı.
Üstelik, partisinin de oy verdiği bir yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne gitme gibi dünya siyasi tarihinin en büyük garabetini gündeme getirdi. Sormazlar mı insana, yasanın geçtiği gecenin sabahında kimler acaba kulağınızı çekti diye?
Sayın Baykal, imam efendi nasıl bilirdiniz diye sorduğunda hiç düşünmeden söyleyebileceğimiz bir çift hayırlı anımız olsun lütfen... Kendinizle birlikte demokrasiyi de gömmeyin mezara... Biz ölsek de o diri kalsın, millet iradesi payandalardan kurtularak yeşersin.
Prof. Dr. Osman ÖZSOY – Haber7
yazaramesaj@gmail.com
 
Katılım
27 Mar 2006
#40
Ynt: Okunası yazılar..

Aşk, arkasına bakmadan gidenin yakasından düşendir


Gitmeseydin; dağılırdı kucağında uyuyan zaman, dağılırdı tüm doğru bildiklerim. Seni soluyan geceler kadar karanlık olurdu sevişin.

Sen,rüzgar olup saçlarıma değen…
Sen,keskin dillerim,
Sen,etle tırnak kadar gerçek,
Ve,gözlerin kadar oynak bir geçmişsin.

Kimi kandırmanın peşindesin deniz yeşili bir yalana sırtını dayayıp ta,kime dar olmanın derdindesin? Git demedim,kal demek kadar ağır bir hülyanın kapısında ağlarken usulca.Bitecek dedim,şimdi unutulacak mektupların destan yalnızlığı.Yakılacaktır elbet,zaten var olmayan bir aşkın ahengini bozan satırlar,birgün…

Ne çok ayak izin var kumsallarda,nasıl bir iştahın var senin.dillerinden en olmadık türküler dökülüyor ellerinin.Nedense hep ellerinden süzülen bir gölge gibiyim zamanda.Kımıltısız bir sığıntıyım ve her zaman ki gibi soluğumu tutmuş kışın geçmesini bekliyorum.

Hani demiştin ya,bu son baharıdır hikayemizin,son türküsü ayrılığın.Bir elin parmakları kadar say günleri,sonra hayat duracak aşkın durağında,biz serüvenlerin izini süreceğiz her yolculukta.Hiç eksilmeyecek coşkusu yan yana durmanın ve hiç unutmayacağız bize bağışlanmış lütfunu sevdanın.

İnsan gönüllüce kanar sonunda,bile isteye ateşe pervane yüreğini sever okşar,yaralarını sarmaktansa. Senden sonra uzadı ve kırıldı gölgem sokaklarda.Artık bütün kıvrımlarından haberdardır adımlarım sokağının.Ne zaman bir düş girse kanıma,o sokak lambasının altında katarım geçmişi sana. Sonra geceler ağırlaşır ruhunla.

Aşk düştü yakandan yârim…

Aşk,seni tarif etmekten azad etti kendini.Saatler gece yarısını vurduğunda terk ettiğin bu şehrin üstüne güneş doğmadı bir daha.Güncüller gecenin ayazına tutuldular, açmadılar sabaha. Yani bıraktığın gibi her şey.Yani seni bıraktığı yerden sürükleyip götüren ırmağın kenarında hala o çakıl taşı.

Dilimin dönmediği kadar suskunum sana. Bir orman çağlıyor içimde,dallarında kumrular. Duyuyor musun, şarkımızı başkaları tutuyor artık fallarda.Onlardan geçilmiyor, yani serçe parmaklarının ucunda yeni bir aşka yelken açanlar…Ne çoklar ve ne çok yanlışlar…

Yol ağzında duruyorum ve sesimin avazından birer birer döküyorum delillerini bırakıp gitmelerin. Kalbimi avuçlarına koyuyorum daha olmazsa ki belki dağılmışlığına kanıp terk ederler aşkın teknesini.Oysa…

Aynı yol ağzında haramilerin kınından çekilmiş bir yanlışlık değil miydi gördüklerim daha demin? Her defasında usanmadan yeni bir damar bulmuyormuydu kendine aşk akacak ve ben,hep harikulade kıvrımlarında dört nala…

Yâr !...
Sıradaki düşe çevirdin ya gözlerini
Katline karar kıldıklarından çekip aldığım hiç yoktan
Dünya yansa uyanmazdın hani
“elma”dediğim rüyalardan,
Çık artık sana dillenmeyen masallardan.


Nur Zelal​
 

Giriş yap